17 Şubat 2019 Pazar








KARANLIK BİR YAĞMUR
Hasan Gürkan

Nazım Hikmet,Çankırı hapishanesinden karısı Piraye’ye yazdığı mektupta “ (...) karanlık bir yağmur gibi,/ canını sıkarsa yaşamak/ tekrar Gazali’yi oku ” diyor.
Şiirin o bölümü şöyle: “Bir akşamüstü /oturup /hapisane kapısında /rubailer okuduk Gazalî'den :
«Gece :  /     büyük lâciverdî bahçe.   Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin./  Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler.> /Bir gün eğer, /benden uzak, /karanlık bir yağmur gibi, /canını sıkarsa yaşamak / tekrar Gazalî'yi oku. /Ve Pîrâyende'm benim, /ben eminim /sen sadece merhamet duyacaksın /ölümün karşısında onun / ümitsiz yalnızlığı /ve muhteşem korkusuna.”

Bu şiirin ‘karanlık bir yağmur gibi canını sıkarsa yaşamak “ bölümü benim iç dünyamı çok iyi anlatıyor.Yaşamak hiç durmayan sağnak ve karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor.Gazali,onun ünlü rubaileri umurumda değil, bana bir şey anlatmıyorlar. Beni boğan iç dünyamı ferahlatmıyorlar.
Peki, neden karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor yaşamak?
Bu sorunun cevabını bulsam  derdi tesbit eder devasını arardım. Yaşadığım herşeyi,ama herşeyi manasız bir tekrar olarak yaşıyorum.

72 yaşındayım,moruklara goca garılara gıcık oluyorum.
Evet, hayatımın sonbaharındayım, kışın ne zaman ve nasıl geleceğini bilmiyorum.Ben altmışımdan beri bu mevsimdeyim.Yani yeni değil.İç sıkıntımın,bitmeyen bunalımımın sebebi sonbahar algısı  değil.Hekesin başına gelen yahut gelecek olan birşey bu.
Çevrem beni tanır.Dost canlısı,ehli keyf biriyim.Güzel meyhaneleri,güzel seyahatleri severim.Güneşin sofrasında dostların arasında olurdum sık sık.Bu güzel tadlarımı kaybettim.
Eskiden sıradan can sıkıntılarımda , arkadaş sohbetlerine, dost sofralarına sığınırdım.Alkollere kaçardım. Şiirlere,kitaplara, kalemime siperlenirdim.Sıkıntıyı kolayca defederdim.
Sıkıntı şart değildi.Keyf için dostlarıma çiçek gibi ziyafet sofraları hazırlardım.
Şimdi çölyak hastasıyım.Yasaklar diyarına attı bu hastalık beni. Guluten ve laktoz yasak,yani ekmek,börek,peynir yasak, alkol yasak.

Eskiden ‘yasaklar delinmek içindir ‘ diye nutuk çeker,yasakları çiğnerdim.Şimdi cesaretim yok. Ölüm korkusu mu acaba? Hem hayat canını sıksın, hem ölümden kork.Saçma bu,saçma,saçma...
Hiç bir şeyden tat almıyorum.ne yemek, ne gezmek, ne sinema, ne kitap...
Bu sabah her günkü gibi içsıkıntısıyla, çenelerim kasılmış olarak kalktım.Geride bıraktığım gece de boktandı zaten.Tatsız rüyaların taciziyle yedi sekiz defa  uyanmışdım.
İstanbuldaymışım,ama tanımadığım bir istanbul.Kocaman çok büyük bir şehir. Bu kenar semte neden geldim? Evim nerdeydi? Yoldan geçenlere soracağım, ama evin bulunduğu semtin adı aklıma gelmiyor. Telefon edeyim,kahretsin, telefon bozuk.Başımda ağır baskıyla yataktan çıktım.
Kahvaltı:Gulutensiz ekmek, peynir,zeytin,çay,tekrar yine.
İnternet,tekrar yine.Kitap karıştırmak, telefonla oynamak,tekrar yine. Meydana ineyim.Ne bok yiyeceksin meydanda? Belki biraz ferahlarım,çenelerim gevşer,iç sıkıntım azalır.Dün indin meydana, n’oldu? Arkadaşlarla, hep aynı arkadaşlarla, çay içtin,sohbete katılmaya çalıştın.Mızıklama,sen de katıldın sohbete,rahatladın.
Sonra eve döndün,sıkıntın gene çöreklenmişti içine.Akşam yemeği,televizyon.Karanlık haberler,hergün daha karanlık zifiri haberler.Hiç ışık yok.Bu karanlık sıkıntına tüy dikiyor.Bayat diziler.
Ucuz filmler.Yalaka oturumlar.
Oğlum, ruh hastasısın sen. Anti depresanların kar etmiyor. Ne halt edeceğini hiç bilmiyorsun.Önün, arkan, sağın, solun boş, bomboş.
Atladım uçağa Kopenhag’a gittim.Oğullarım Emek ve Barış  bir Vietnam restorana götürdüler beni.Rezarvasyon yok.Kokteyl salonunda içerdeki masalardan birinin boşalmasını bekliyorsun.Çölyak yoktu o zaman.Çok sevdiğim iki insanla beraberdim.Mesut ve bahtiyardım.İki kadeh sert kokteyl.Sonra Vietnam mutfağı,pirinç şarabı.Sonra bar,linie snaps.Yalansız sohbet, sımsıcak atmosfer. Kafa çakır, keyf keka! Oğullarımla beraberim.
Bunalım,sıkıntı,kasıntı hak getire.

Sırtımda kamburumun üstünde çok ağır yüküm , iki büklüm durmadan yokuşları tırmanıyorum.Hayat arkadaşım,sevgilim Meral, derdime çare olmak için beni yükleniyor.Güçlü bir kadın,güzel, çok güzel bir insan.Şikayetsiz yaşıyor benimle.
Bunca yakınma, bunca gevezelik size iyi geldi mi Hasan efendi?
Sorunuz cevapsız, cevabı hayır mı bilmiyorum üstat.
Çenelerim kasılıyor .İçim daralıyor.
Karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor yaşamak.
.

11 Şubat 2019 Pazartesi





 
                              ELVEDA EMEKEVİBARIŞEVİ,
                              ELVEDA EMECİKLİ KOMŞULAR!
                                     Hasan Gürkan - Kasım 2014

gidiyorum.
Hoşcakal iyi komşuluk umudum,hoşçakalın
beni dost sayanlar!

Hayatımın sonbaharındayım. Kışın ne zaman ve nasıl geleceğini bilmiyorum. Dönüp geriye baktığımda, geçmişim düş kırıklıklarıyla dolu. İlk gençliğimden beri umutla,sevinçle, insani hayallerin peşinde koştum. Yalınayaktım, çok kapaklandım, dizlerim kanadı. Ama yılmadım.
Emekevibarışevin’e yerleştiğimizde gene bir umudun yolcusuydum. Bu umudu aşağıdaki-on yıl önce yazdığım- davetiyede anlattım. Şimdi bu mekanı terk ediyorum.Umudum söndü.
Ama ben iflah olmaz bir hayalperestim. Yeni insani umutlara

EMEKEVİBARIŞEVİ AÇILIŞ DAVETİYESİ – Mayıs 2005
mal sahibi mülk sahibi
hani bunun ilk sahibi

d a v e t
Sevgili ...........                   
Marks’a kulak verip “mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmek’’ için arkadaşlarımla birlikte yola çıktığımda on sekizimdeydim. Şimdi elli sekizindeyim ve emecik köyünde bir evle mülklendim.
Buraya nasıl geldiğimi anlatabilmek için, başa, arkadaşlarımla birlikte “gökyüzünü fethe“ kalkıştığımız günlere dönmeliyim.
Büyük bir komün düşüydü; uğruna ölümlere, mapuslara, sürgünlere gidip geldiğimiz.
Ücretli kölelik yok edilecek, insanın insana kulluğuna son verilecekti.
Dünya, yedi iklim dört bucağıyla kocaman bir komün, bir kardeş sofrası.
Siyahı, beyazı, sarısı, kırmızısı hep bir ağızdan türkü söyleyecektik.

Kızıl bayrağımızda “bila tefrik-i ırkı, milleti, dini, cinsi, mezhep“ yazılıydı.
Bu topraklarda kürdü, türkü, ermenisi, musevisi, rumuyla bütün halklar; “demiri oya gibi işleyip hep beraber/ hep beraber sürecektik toprağı.”
Köle Spartaküs ve Şeyh Bedreddin isyanlarıyla tutuşan mücadelemiz; Paris Komünü, Ekim Devrimi, İspanya İç savaşı, Çin, Vietnam, Küba devrimleri, Stalin karanlığı, Pol Pot katliamları, Sovyetlerin dağılması gibi nice büyük mağlubiyetler, zaferler, acılar ve sevinçlerle günümüze kadar geldi.
Şimdi ABD emperyalizminin dünyamızda hayasızca at koşturduğu karanlık bir dönemden geçiyoruz. Ama ben yerküredeki milyonlarca insan gibi, adı ne olursa olsun savaşsız ve sömürüsüz bir dünya şafağının er geç sökeceğine inanıyorum.

emekevibarışevi
Emek ve Barış oğullarımın adı. Anneleriyle ben, bu adları onlara hayatımızı ve mücadelemizi anlamlandıran iki temel kavram oldukları için koyduk.Emekevibarışevi aile ve kan bağı ilişkisine göndermeyle bir alakası olmaksızın, daha çok bu değerler bağlamında manalansın ve anılsın istedim.
Emecik’e yerleşme, beni ‘mülklendirme cürmünün’ faili aslisi Arslandır.
Gerçekte bizim özlemimiz burada ‘fil mezarlığı’ olarak bir komün kurmaktı. Beceremedik.
 İyi komşuluğu denemeye karar verdik.
Ama itiraf etmeliyim ki, iki yıl önce hayatıma giren sevdiğim, Meral’in, benim gibi huysuz biriyle birlikte yaşama cesur iradesi olmasaydı, mülklenme konusunda ki kararsızlığım devam edecekti.
Meral’le ben bu köyde, bu evde, dostlarımız, arkadaşlarımız, yakınlarımız ve komşularımızla birlikte yaşamak istiyoruz. Bu arzumuzu hep birlikte bir dost sofrasında dile getirelim istedik.
21 mayıs cumartesi günü Datça Emecik Köyü Emekevibarışevi’nde buluşuyoruz.
Sen katılmazsan bir eksik olacağız.
Sevgiyle...
hasan




8 Şubat 2019 Cuma





ANKARA İSYANKARDIR TUTSAK KUŞLAR GÖRÜNCE
Ayşegül Çelik


Sabahın geç indiği bir odadayım.
bir çouğun şarkılarından ibaret kalemim
çok düşüm var kurulacak
çok da acım birbirinden ibretli
fakat umutlu bir oda bu güvercinli,
merhametli
sokakları yağmurlu bir oda,
caddeleri ıslak.

Ben bu odada senin için
Atilla İlhan’ın “yağmur kaçağı”nı yazdığımda
henüz küçücüktün
üşüyordun ama korkmuyordun karanlıkta
pişmanlığın yoktu, beklememiştin hiç
ama aylardan Temmuz’du.
Yaprak kımıldamıyordu Ankara’nın göklerinde

yaban otları boylanıyordu şafakla
oysa bir yağmur çoğalıyordu bu odada
bir güvercin ordusu eşliğinde

ve koşuyordu yüreğim
bütün kara parçalarında afrika dahil
elim kaleme değdi yarı güvercin yarı kanat
“üvercinka” diye bildiğin şiiri de ben yazdım
yine sana yazdım

bilmelisin Cemal Süreya da benim, Atilla İlhan da.

söğüdün dalına su yürüdü
tomurcuklarını okşadı ağaç
tutkulanasın istedim, yanasın,
bir başına aşık olasın bu kez
hem zaten yağmur altında sevişmenin
ne ilgisi olabilir ki Ümit Yaşar’la

sevgilim,
danseden bir şair ordusudur pencereden gördüğün
herkesin kendine benzeyen yalnızlığı gibi
sadece bir cürüme benziyor işte Bayram Balcı.
ve ben inatla diyorum ki,
sevgiyi bilen herkes bilmiştir seni,
sevgiyi seven kerkes öpmüştür seni siyah saçlarından
çocuk düşlerinden
ve bütün şiirler sana yazılmış olup,
bütün besteler sana yapılmıştır.

ve adı ne olursa olsun, bil ki hepsi bendendir,
hepsi sanadır.
bundandır zenginliğim,
yemez içmezliğim
esmerliğim
bundandır.

Değil mi ki senin kapkara saçların,
zeytin içi gözlerin
çocuk düşlerin
ve sevmeye hünerli parmakların vardır.


4 Şubat 2019 Pazartesi





SÜRGÜNE SESLERİNİZİ GETİRDİ KARDEŞİM
Hasan Gürkan
Ağustos 1988 Amager /Kopenhak

    Hepinizi can kulağıyla dinledim.
    Söylediklerinizden çok, söylemediklerinizdi beni alıp götüren. Garip bir oyun oynar gibiydik. Sesleriniz vardı, elimi uzatsam tutardım. Ama gövdeleriniz, elleriniz, gülümsemeleriniz çok uzaklardaydı. Sanki odanın bir yerine saklanmış şaka yapıyordunuz. Hep beraber aniden bir yerden çıkıverecekmişsiniz duygusunu yaşadım.
    Temel konuşurken lafları benden daha hızlı yuvarlıyor. Bu ‘hırgürü sarsak dünyayı’ her gece yıkıp yeniden kurduğumuz Tokat gecelerinden birindeyiz. Herhangi bir büyük (!) meseleyi gırtlak gırtlağa tartışıyoruz. Herkesin kend    20 ağustos 1988’de Kopenhag’a seslerinizi getirdi Nurten. Yedi tepeli şehrimizde bir dost sofrasının başına toplanmıştınız. Aramızda ülkeler, sınırlar, yasaklar, mapuslar, zulümler ve yılların beslediği ayrılıklar, hasretler vardı.
    Birer birer seslerinizle geldiniz.
i söylediği ziyadesiyle mühim.
    Raziye ile Aysel bizim Döllük köyünde oluşumuzu fırsat bilip votka içmişler, İkisi de baya sarhoş. Yok, bana kadar gelen bu ses Devrim’in olamaz. O, en son Ordu’da bıraktığım gibi bacak kadar bir velet olmalı. Aydın Yeşilyurtlarla komşu olduğunuz evde gövdeleriniz elleriniz vardı. Nedense hayatımızın hep bir tarafı rakı sofraları, sarhoşluklar. Alkolde ne arıyoruz!
    Belki de Kayseri’de Mustafalardayız. TÖS kongresi öncesi. Mevzumuz aşktır. Aranızda bir sevda mücrimi olarak ben varım. Hepiniz kutsal aile siperlerinde. Bir Doğan aykırı, o sevdadan yana. Daha sonra Sovyetlerde olduğu gibi her genel sekreterin devrinde yeniden ve başka türlü yazılan tarih, bu aykırı adamı mahkûm edecektir.
    Arkadaşlar siz, ‘bir sengine yekpare acem mülkü feda edilen’  Şehri İstanbul’da bir sofranın etrafındaydınız. Bense bir başıma buralarda. Hem çok yakın, hem çok uzak bir şehirde.
    Doğan’ı diyecektim. İki yıl oluyor. Bir gün önce mektubu gelecek, sonra kendisi diye hayal kuruyordum. Hepiniz için, hepinizle birlikte, dahası yıllardır bir kadehi bölüşemediğimiz başka dostlarla birlikte çıkıp gelecekti. Nedense pek uğraşmadı. Uğraşsaydı söker alırdı diye bir his var içimde. Bu yüzden biraz kırgınım ona.
    Kimsenin alınmayacağını bildiğim için rahat söylüyorum. Doğan başkadır. Bu başkalık benim için, hem herkesin bildiği bir malumun ilamı, hem de iç dünyamdaki anlamını buralarda daha müşekkel kavradığım bir hakikatin tekrarıdır. Eskiden keskin çatışmalardan kaçınıyor diye eleştirirdim onu. Oysa Doğan’ın kaçındığı aptalca dalaşmalarmış. Çatışmaysa Doğan Mamak zındanında, sınıf düşmanımızla, onun en hayasız araçlarıyla, hepimiz adına… Hadi, bu tatsız konuyu bırakalım.
    Kardeşim Nurten rakı da getirmiş. Muzaffer hanımın mayonez zenaatinde ustalaştığını anlattı. Ona da söyledim; bu meretin tadı bizim için oralarda, sizlerinki gibi dost sofralarında başka oluyor. Tabii hayat arkadaşlarımızın sağlığımız adına (!) yarattıkları müdahaleleri saymayacaksınız.
    Anam, babam öleli beri ömründe hiç alışık olmadığı yalnızlığa direniyor. Bana üzülüyor. Çok söyledim anlatamadım. Başka analara bak dedim. Oğulları sekiz yıldır zındanlarda, yağlı urganlarda, puşt zulalarında. Dinlemek istemiyor.
    Burada ikinci büyük savaştan arta kalma Polonya göçmenleri var. Kırk yıldır ülkelerine gidememişler. Gidecekleri de yok. Ama hala doğdukları yerle analarının yüzünü unutmamışlar. Oralardan bahsedildiğinde gözlerinin içi hüzünle gülüyor. Ben onları dinlerken kendime bir acaba bile demiyorum. Bizim acabalık bir durumumuz yok. Bir de, o türküyü dinlerken söz “elini ver, nerde elin” mısraına geldikte, boğazıma bir kıl yumağı oturmasa. Bir de bu mısraya takılıp, kafamda defalarca evirip çevirip sizlere hayali mektuplar yazmasam…
    Eskiden mikrofon önünde daha büyük kalabalıklara, daha genel – o zamanlar bize çok önemli gelen şeyler – söylemek için çıkardım. Şimdi gene bir mikrofonun (teyp mikrofonunun ) önündeyim. Bu defa insansız bir odada. İtiraf edeyim, sizlere söyleyeceklerimi önce yazdım, oradan okuyorum.
    Madem yalnız sesim gidebiliyor, madem ben de, sizler gibi, sesim kulaklarınızda yankılandığında, sizler gibi mızıkçılık edip odanın saklandığınız köşesinden çıkmayacağım, bari söylediklerimin eli ayağı düzgün olsun dedim, kağıda yazdım, olmadı.
    Ama siz gene benim burada söylediklerime değil, söylemediklerime bakın. Yok, öyle sansür korkusundan falan değil; içine sıçmışım yasakların. Beceremediğimden dostlar, beceremediğimden.
    Haydi, içelim, sağlığa!
Ağustos 1988 Amager

hasan