29 Kasım 2019 Cuma






DÖRT FOTOĞRAF KARESİ VE DÖRT ANIDA
TAHİR ELÇİ NEZAKETİ
Murat Bayram İstanbul - BİA Haber Merkezi

Dört yıl önce öldürülen Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi herkesin aklına farklı geliyor olmalı, benim aklıma her şeyden önce nezaketi geliyor. Gidişinin dördüncü yılında dört fotoğraf karesi ve dört anı ile Elçi nezaketini anlatmaya çalışacağım.


Tahir Elçi ile konvoyun başına doğru ilerliyorduk.
Bir düğün alayı da konvoya eklenmişti. Geçişlerine izin verilmeyince gelin, komşu köylerin birinde gelinliğini çıkarıp, günlük kıyafetlerini giyip dönmüştü. Kocasına kaçamak bakışlarını kameraman arkadaşımın fark etmiş olmasını umuyordum.
Üç gün önce Diyarbakır’da doğan küçük Zeynep annesinin kucağındaydı. Anne üzerine eğilerek gölgesi ile küçük kızın yüzünü güneşten koruyordu.
İki tır dolusu inek getiren tüccar, iki ineğini konvoyda kaybetmişti. Sekiz ineğini yakın köylerde kestirip, pişirip konvoydakilere dağıtmış…

“Yavrum”
Binleri bulan araç konvoyunda binlerce insan hikayesi kare kare geçiyordu gözümün önünden.
Tahir Elçi ile konvoyun başına vardığımızda gergin ortamı hissetmemiz namümkü

Konvoy halinde sıralanan araçlar “Cizre 30 Kilometre” tabelasını çoktan geçmişlerdi. Cizre’deki sokağa çıkma yasağı ikinci haftasındaydaydı.


gündü. Uzun namlulu silahını etraftakilere doğrultan bir asker “geri gidin” ile başlayan tüm cümlelerini çok ağır Türkçe küfürlerle tamamlıyordu. Asker avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Etrafta onlarca kişi aynı ağırlıkta ama fısıltı ile askere Kürtçe küfrediyorlardı.

Tahir Elçi, Türkan Elçi’nin çok yakıştırdığı ceketini çıkardı. Askere yaklaşıp “yavrum” dedi. Bir nefes alıp duraksadı. Sonra gülümseyerek komutan ile görüşmek istediğini resmi bir heyet olduğunu dile getirdi.
Ama ben “yavrum” hitabına takıldım.
Tek kelime, Türkçe bağırışma ve Kürtçe fısıltıyı susturmuştu. Kaymakam ile konuşuldu. Cizre çevre yolu açıldı. Silopi, Irak ve komşu köylere gidenler Cizre’nin etrafından dolanıp gittiler.
İlk olarak baro heyeti ve biz gazetecileri geçirdiler. Döndüğümüzde Zeynep, gelin ve tüccar yoktular.

"Rahat bırakın"
)
15 Kasım 2015. Tahir Elçi’nin öldürülüşünden 13 gün önce. Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde çatışmalarda Yakup Sinba adlı bir genç öldürülmüştü.
Elçi taziye evine gitti. Kapıdakilere ölen gencin babasını sordu. Yanına gidip “başın sağolsun” dedi. Her zamanki sakinliği ile oturdu. Ellerini sağ bacağının üzerinde birleştirdi, babayı bütün bedeni ile dinledi.

Kameramı açtım. Baba Elçi’ye oğlunu anlatmaya çalışırken ağlıyordu. Etraftakiler babaya “kendine gel, biraz ciddi ol” deyince. Tekrar tüm ikna ediciliği ile “lütfen rahat bırakın” dedi. Sustu. Hiç konuşmadı. Baba bitirince ona sarılıp vedalaştı. Taziye evinin çıkışında biz gazetecilere cümlelerini seçerek konuştu. İnsan hakları örgütlerine not bırakırcasına…
"İngilizce anlatırım"

20 Kasım, 2015. Tahir Elçi Diyarbakır Barosu'ndaki odasında gözaltına alacak polislerin gelmesini bekliyordu. Gelen milletvekillerini karşılamak için koridora çıktı. Kendisini teselliye gelen vekilleri, o teselli edercesine gülümsüyordu. “Çok zahmet etmişsiniz. Hayır korkulacak bir şey yok” diyordu.
Koridorda bekleyen beni ve gazeteci arkadaşım Ömer Faruk Baranı gördü. Ömer’e sağ elini uzatırken sol kolunu omzuma doladı. Arkadaşımın geçmiş olsun dileklerini gülümseyerek kabul etti.
Daha sonra, Fuat Yıldız ve diğer genç avukatların geçmiş olsun dileklerini kabul ederken kolu hala omuzumdaydı.
Kolu ile beni silkeleyip yüzüme döndü. Sıra nihayet bana gelmişti. “Mirad tu çi dikî? (Murat nasılsın?)” derken gülümsemesini sürdürdü.

Vekiller çoktan içeri geçmişlerdi. O da içeri geçecekken beni de hafif ileri iterek “were (gel)” dedi. Middle East Eye adına soru sorabilir miyim dedim. İstersen İngilizce cevaplarım deyince. Tanıştığımız yıllar boyunca sadece Kürtçe konuştuğum, söyleşiler yaptığım Elçi’ye İngilizce soru sormanın tuhaflığını, tekrar omuzuma dokunarak atlatmamı sağladı.

Hızlıca Baro binasına doğru ilerlerken telefonuma bir mesaj geldi. Gazeteci arkadaşım, Ömer’di.
“Tahir Elçi yolda olduğunu duyunca, gazetecilerden senin için izin istedi. Açıklama 5 dakika ertelendi. Çabuk ol!”
Açıklamanın yapılacağı oda onlarca gazeteci tarafından doldurulmuştu. Yer yoktu. Elçi ile göz teması kurup geldiğimi göstermeliydim.
Göz göze geldiğimizde “hah Mirad* geldi” deyip konuşmasına başladı. Çok mahçup olmuştum. Herkesin gitmesini bekleyip teşekkür edecektim.
Teşekkür ettirmedi. Önce sarıldı. Sonra bir anda patlayan kahkahası ile “senin haberlerini takip ediyorum. Aferin! Uluslararası medyada da geçlerimizin olması önemli” dedi.


Elçi herkesin aklına farklı geliyor olmalı. Benim aklıma her şeyden önce nezaketi geliyor. Evet Türkan Elçi haklı, ona ceket çok yakışıyordu ama üzerine en çok oturan onun nezaketiydi. Bana bıraktığı en büyük miras o nezaketiydi. Hala hatırladıkça ruhumda bir şeylerin arındığını hissediyorum.

(MB/DB) 
Murat Bayram
Mayıs 2016'dan beri bianet Kurdî editörü. Kürt medyasında beş yıl Kurd1 TV, Evro Gazetesi, Waar TV ve Kurdistan24 televizyonunda haber editörü, köşe yazarı ve muhabir olarak çalıştı.
Serbest gazeteci olarak; Diyarbakır’da Middle East Eye, Al Jazeera International, Deutsche Welle, RT TV ve the New York Times için çalıştı. 
Oxford Üniversitesi, Reuters Gazetecilik Çalışmaları Enstitüsü uluslarası gazetecilik yarışmasını kazanarak “fellowship” programı katılımcısı(2019) oldu. Program kapsamında Oxford Üniversitesinde yaz dönemi “dijital gazetecilik” eğitimi aldı.
Belkî îşev binive(Belki bu gece uyur, Avesta Yayınları) öykü kitabının yazarı.
Los Angeles, California Üniversitesi(UCLA)-KAES tarafından "en yaratıcı ve orjinal yazan genç yazar" (2012) Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti tarafından Kürtçe haber ve program dalında "yılın gazetecisi"(2014) ödüllerine layık görüldü.
Dört Fotoğraf Karesi ve Dört Anıda Tahir Elçi Nezaketi
Dört yıl önce öldürülen Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi herkesin aklına farklı geliyor olmalı, benim aklıma her şeyden önce nezaketi geliyor. Gidişinin dördüncü yılında dört fotoğraf karesi ve dört anı ile Elçi nezaketini anlatmaya çalışacağım.
Murat Bayram İstanbul - BİA Haber Merkezi 28 Kasım 2019, Perşembe 11:10


24 Kasım 2019 Pazar





MİLENA
Hasan Gürkan,Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız,Gece Kitaplığı



  


  Odaya ayın şavkı vuruyor.Ayakta sırtı bana dönük,yüzünü görmüyorum.Duvarın dibindeki tek kişilik yatak,üzeri kitaplar ve notlarla dolu ahşap
çalışma masası,pencere,yakın ve uzak evlerin kiremit çatıları,her şey bir
düş dünyası.Sessizlik.Ay ışığıyla birlikte odanın her yanına,her şeye sinmiş kışkırtıcı,mutlak bir sessizlik.
    Sırtı bana dönük, ellerinin hareketinden düğmelerini çözdüğünü hisse-
diyorum.Elbisesi belli belirsiz bir kumaş hışırtısıyla ayaklarının dibine yı-
ğılıyor.Uzun boynu,çıplak sırtı,sutyeninin askıları,kalçası,sonra yere  dişilik güveniyle basan mevzun bacakları.Heyecandan boğazım kuruyor.
    Milena diri memeleriyle yatağa giyinik uzanmış adama sokuluyor. “Ne
kadar güzelsin! “ diyen erkeğin sesi başka, uzak ve telaşsız bir dünyada.
Şiddetin yutulmayı beklediği azgın sulardan eser yok. Nefesimi tutmuş,
öfkeden çıldırmış bir Milena seyrediyorum. Dişiliği zapt edilmez bir isyan
gibi  ayakta.Sevdanın sağır göğsünü döven yumrukları ve mızmızlığa
yabancı gözyaşlarıyla Milena beni  sevişmeye çağırıyor.Hazdan ve acıdan
titriyorum.Memelerini yırtan kırık vazo,taze yara ve kan dudaklarıma
bulaşıyor.Damarlarımda alevlenen  kasıklarının teri dolaşıyor.
    Hiçbir kadın benim gövdeme böyle tepeden tırnağa şehvet olarak
tırmanmadı. Benim sevdiğim kadınlar  Milena, evcilleştirilmiş kibar bir
şiddetin kölesiydiler.Etimi yıllardır kavuran çöl,sana dokundukça yemyeşil bir vahaya koşuyor.
    Solgun kilim,yalansız gümüş,nadide bir hüzün çiçeği.Esir yüzünü
zındanda gördüm.Kollarını nümayişsiz bir şefkatle kızına dolamıştı.Vakarı karşısında, bir ucu ölüme uzanan koridor, utancından elleriyle yüzünü
kapatmıştı.
    Kederleri şirketlerin bordrolarına tescilli kadınlar, geçmişlerini
kendilerinden gizliyorlar.Yamandıkları,yirmi dört saatlerine yağ lekesi gibi yayılan her günleri,ayaklarına dolanıyor.Sevişecek olurduk.Meşguliyetleri yüzünden pestili çıkmış aşk gecelerine serdikleri sarsak çarşaflardan
utanırdım.Hayvanlarımı iğdiş edecekler diye ödüm kopardı.Hepsini ne
güzel sevdiğim kadınlar uğruna terimi usanmadan bucak bucak kaçtıkları çıplak ayaklarına,kalçalarına,jilet değmemiş tüylerine sürdüm.Layık
olmadıkları iklimlerin rüzgarlarını doladım saçlarına.Koltukaltlarını
öpmek için ,incinmiş erkekliğimi ölü bir yılan gibi kasıklarına serdim.Onlar şiddetinden ürktükleri ihtirasımı,hep hayvani bir açlık olarak okuyorlardı.Çünkü onların gövdelerini ayaklandıran hayvanları hiç olmamıştı.Şimdi
Milena,senin hayvanların benim ormanlarımda  geziniyor.Aşk bütün
hücrelerimde öleceğim orgazmların müjdecisi.Şimdi senin tahripkar
şiddetinin.Ne güzel şiddetinin!
    Sana rastlayıncaya kadar gövdemi uyduruk adreslere sürmüşüm.
Düşlerimin müsveddesi sığ,şiirsiz haritalara.Ayışığı vurmuş odadaki isyanı kaybetmemek için,yaralı memelerine kilitlenmiş gözlerimi oydum.İki kanlı haykırış fırlattım karanlığa.Sen koynuma sokulduğunda Prag hiç
duyulmamış,belki de hiç yazılmamış bir şiir içindeydi.Yatağa sere serpe
uzanmıştın. Mağaranda karşı durulmaz davetler tomurcuklanıyor. Orada kaybolup yok olmak istiyorum.
    Gazetede okudum. Bavyera maden işçileri ayaklanmış.Sevdiğim
kadınlara duyduğum açlık,senin yaşlı yahudinin polis copuyla parçalanmış yüzünü okşayan ellerinde  sönüyor.Yüzün kir içinde ,gözlerin öfkeden
çakmak çakmak.Sana yakın olabilmek için   atlı polislerin nalları arasında,
senin yere saçılan notlarını topluyorum.Ölüm,göğsünden süngülenen
madenci  çocuğun çığlığı Milena.Gözlerim yanıyor.
    Saatlerdir hıyar turşusuyla votka içilen bir meyhanedeyim. Kendimi
uyuşturamıyorum.Gövdem durmadan erişemediğim düşlerime  ayılıyor.
Gece yalnız.Ayışığı odamda.Prag’da mıyım ,İstanbul’da mıyım bilmiyorum.
    Rüyadayım sanki.Sahilde yanımda uzanan insansız sarışının ayakları,
birden senin biçimli ayakların oluyor.Bileklerinde daha küçük bir kızken
koparıp babanın suratına fırlattığın zincirin yaraları kabuk bağlamış.
Yaralarını öpüyorum,dudaklarım kanıyor.
    Yalanlarımdan kurtulsam düşlerim kaybolacak.Bana koyunlarını açan
sevgililerime sevinçler,hazlar,kahırlar,hüzünler taşıyamayacağım .Neden
kadınlar senin ellerinle dokunamıyorlar Milena?
    Geçen gün küçük memeli esmer bir kızla seviştim. Gövdesinin
karmakarışık yollarında bir hazzın ayak izleri çıkıyordu önüme,bir
pişmanlığın aptal şaşkın suratı.Sen morfinden sızmıştın.Franz’ın mezarı
üzerinde yatıyordun. Yalnız servilerin boy verdiği yatağı terk ettim.Seninle daha önce gittiğimiz o meyhaneye koştum.Orada her hangi bir kadına,her
hangi biri olmasın diye “Bana yakışıyorsun! “ dedim. Duymazdan geldi,
içkisini yudumlamaya devam etti.” Karafatmalardan biri olma!” diye 
yalvardım. Dinlemedi.Çığlığım kalabalığın kirli sularında kayboldu.
    Dişiliğin bana yakıştığı için seviyorum seni.Franz’ın mezarı başında
Milena olup yüzüne eğiliyorum.Gözkapaklarını öpüyorum.Gözlerin sonsuz uykulara dalıyor.Herkes kimliklerini ait oldukları mekanlara yazdırmıştı.
Rengarenk balonlar,bayram macunları,kır çiçekleri,şiirler,sıcak yaz
günlerinin sulanmış toprak kokusu,sevinçli bir oyun,hoş bir şaka olarak
hasret kaldığım hayatı bilmiyorlardı.Ben kimliğimi,kendi gövdeme zarif bir intihar saldırısı olarak uzanan kendi yamacıma yazmıştım.
    Seni Milena ,şimdi şurada görmesem,şimdi şurada her kesin gözü önünde sana sarılmasam ölürüm.Ortalama duyarlılıklar kolay kışkırtılıyor.Bir
adresim yok diye,kendimi herkese acındırıyorum.N’olur sen adresim olma! Gece yarıları çevirdiğim telefonlardaki sesim bana yabancı.
    Tökezleyip kapaklanmamak için alkole,şiire,şarkılara,kitaplara
siperleniyorum.Yakınlarıma kendim bile inanmadığım yalanlar
uyduruyorum.
    El içine çıkarken kendime  - başkalarına  bakarak –çeki düzen
vermeliymişim.Öyle lap diye olmazmış.Siktirsinler.Artık yoruldum.
Kendime tırmanırken bacaklarım titriyor. Şuraya “yalnızlığımı seviyorum! “ gibi dangalakça bir şey yazsam herkes beğenecek. Yalnızlığı içimde
vehmettiğim ‘zenginliklere’ yaslayarak sırtlayamaz oldum. Dayanaklarım
birer birer cüzamlı bir uzuv gibi çürüyor.Çok geç olmadan senin morfinle
uyuşmuş dudaklarından öpmek istiyorum;sevdiğim ve seveceğim bütün
kadınlarla birlikte.
    Artık adını yılardır ucuz bahanelere rehin bıraktığım coğrafyadayım.
Mazeret köprülerini yaktım.Özenle yıkandım,senin sevdiğin kokuyu
süründüm.Gel,yanıma uzan.Bedenlerimize ukala bir fazlalık olarak
yapışmış aklımızı boğalım önce.İçelim,bir ayin gibi sevişerek sarhoş olalım.Bizi kuşatan duvarları yerle bir edecek edepsizliklere,doyumlara koşalım.
    Gece bitiyor.Ben gene ve hala biletsizim.Prag sisler içinde.Gardan
yolcusuz trenlerin sirenleri geliyor.Ruhu  ve kalemi erkek güzeli bir adam,
boynuna hasretin kör umuda bulanmış fermanını asmış kızını ve seni
getirecek trenleri bekliyor.Ben çatı katındayım.
Sebepsiz hüzünler içindeyim.


18 Kasım 2019 Pazartesi







HİÇBİR ŞEY AYNI OLMAYACAK
Ayrıntı Yayınları




OĞLUM EMEK 12 EYLÜL FAŞİST DÖNEMİNDE YAŞADIKLARIMIZI
BU KİTAPTA KENDİ ÇOCUK GÖZÜYLE ANLATTI
“Kitap Hakkında*                         
Hiçbir Şey Aynı Olmayacak, gitmekle kalmanın ikilemi içinde kendini yolda bulmuşların hayat muhasebesi. 12 Eylül 1980 Darbesi’nde ülkeyi terk etmek zorunda kalmış siyasi mültecilerin yaşam öyküleriyle şekillenen bu anlatıya hatırlamak, unutmak, sessizlik ve yüzleşme temaları çerçevesinde geçmişi müşterekleştirmek isteği de denilebilir.
12 Eylül yalnızca militarist baskıların, korkunç işkencelerin, parçalanmış yaşamların ortak hikâyesi değil; aynı zamanda haklı direnişlerin, dövüşerek kaybetmenin, kadın mücadelesi ve örgütlenmesinin, kolektif aklın, yaşama sıkıca tutunmanın ama bunların yanında bir kuşaktan diğerine aktarılmış travmaların da anlatısıdır. Elinizdeki çalışma bu tecrübe ve çalkantıları Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Belçika, Danimarka, Fransa, Hollanda, İsveç ve İsviçre’de darbe sonrası siyasi mülteci olarak yaşayan kadın, erkek ve çocukların kendi anlatımlarıyla gözler önüne seren kapsamlı bir çalışma.
Pek çok insana ailesini, sevgilisini, dostları ile kültürel alışkanlıklarını geride bırakıp bir küçük bavul ile yola çıkmanın ve dilini bilmediği bir ülkeye göçmenin düşüncesi dahi ürkütücü gelebilir. Bu kitap, bunu zoraki yapmak durumunda kalmış mücadele insanlarının seslerini duyuruyor; her şeye rağmen bir ağıt ya da trajedinin yeniden dile getirilmesinden ziyade, mücadele ve umudun insanı nasıl ayakta tutttuğunun tercübeleri olarak...”
*Kitaptan alıntı

OĞLUM EMEK 12 EYLÜL FAŞİST DÖNEMİNDEN YAŞADIKLARIMIZI
BU KİTAPTA KENDİ ÇOCUK GÖZÜYLE ANLATTI
Kitapta oğlum Emek’in 12 Eylül faşist döneminde yaşadıklarımızı kendi gözlemleriyle anlattığı bir bölüm var.Bir kısmı şöyle:
 “Annem bir defa Antalya'ya ziyaret etmeye geliyor beni. Onun dışında babamı hiç görmüyorum o sene içinde. Valla ne dediklerini hatırlamıyorum. Neden gönderildiğimi biliyorum çünkü diyorlar ki 'Biz aranıyoruz. Polis arıyor bizi. Kaçmak zorundayız.' Zaten onun İstanbul'da farkına varıyorum o ev değiştirmelerden dolayı ama şöyle bir şey yok, teyzemin yanında ne kadar kalacağım? Yani orası belirsiz o dönemde.”(...)
. Bu hazırlıkları biz iki ay içinde yapmaya başladık. Annem ne zaman çıkacağımızı söylemiyor.Nihayet Annem 84'ün mart nisan aylarında 'Biz kaçacağız.' dedi. Yani 'Yurtdışına çıkacağız. Onun için hazırlık yapacağız.' Hazırlık ne? Pasaportlar. Kaçak pasaportları benim ezbere bilmem lazım. Bütün isimleri, nerede doğduk, nüfus kaydı, ilçe, nerede olduğunu falan. Pasaportları çok iyi hatırlıyorum, biz Almanya'da işçiyiz. Türkiye'ye tatile geliyoruz. Almanya'ya geri döneceğiz. Babam da Almanya'da bir işçi. O, orada çalışıyor cağımızı yani kaçış gününü söylemedi ama 'Her an olabilir.' “(...)

KİTABI OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM