27 Ağustos 2017 Pazar







DİNLE KÜÇÜK ADAM’DAN ALINTILAR
Wilhelm Reich

Wilhelm Reich‘ın Dinle Küçük Adam‘ı 1946 yılında kaleme alındı. Türkiye‘de çeşitli yayınevleri, bu eseri yayınladılar. Ben Cem Yayınları tarafından kitaplaştırılmış Yüksel Pazarkaya‘nın çevirisinden bir seçki hazırladım. Arkadaşlarımın ilgisine ard arda sunmak istiyorum. İlginç bulunacağından kuşku duymuyorum.

M.Tekin Üstün   tekin.ustun@me.com

1-
....Anlamadığım şey, bataklıktan çıkmak için, bunca çile çektikten sonra,niçin hep daha berbat bir bataklığın içine gömüldüğün. (...)neyin seni köleleştirdiğini buldum: Sensin, kendi kendinin köle tüccarı! Gerçek o ki, senden başka kimse, senin köleliğinden sorumlu değil Küçük Adam.

2-
...Ne denli az kavrarsan, o denli çok saygı göstermeğe hazırsın.Hitler‘i Nietzsche‘den; Napoleon‘u Pestalozzi‘den iyi biliyorsun. Bir kral, senin için Freud‘dan daha önemli.

3-
...KÜÇÜK BÜYÜKLER...yüksek makamlara yerleşirler...sen olduğun yerde kalırsın, çirkefte!...çaputlar içinde...Ama HALK KÜLTÜR SARAYI‘yla gurur duyarsın. Kendinin hükümet ettiği biçimindeki illüzyon sana yeter KÜÇÜK ADAM.

4-
...Evet, sana, açıktan, SENİN VE YAŞAMININ, ÇOCUKLARININ VE AİLENİN KIYMET-İ HARBİYESİ YOK diyorlar. Senin ahmak ve bağımlı olduğunu, seninle istediklerini yapabileceklerini söylüyorlar. Sana KİŞİSEL ÖZGÜRLÜĞÜ değil; MİLLÎ ÖZGÜRLÜĞÜ vaat ediyorlar. Sana İNSANIN ÖZ SAYGINLIĞI‘nı değil; DEVLETİN SAYGINLIĞI‘nı vaat ediyorlar; KİŞİSEL BÜYÜKLÜĞÜ‘nü değil; MİLLÎ BÜYÜKLÜĞÜ. “KİŞİSEL ÖZGÜRLÜK“ ve “BÜYÜKLÜK“ senin için yabancı...oysa “MİLLÎ  BÜYÜKLÜK“ ve “DEVLETİN ÇIKARLARI“, kemik köpeğin ağzını nasıl sulandırıyorsa, senin iştahını arttırdığı için, onları alkışlıyorsun....Sen kendi kendini aşağıladığın için KÜÇÜK ADAM, onlar da seni aşağılıyorlar. Seni sevmiyorlar....en berbat zaaflarını biliyorlar senin. Seni bir sembole kurban ettiler. Sen de onları, kendi sırtında, iktidara taşıyorsun...Sana açıkça söylediler: Sen, sorumluluğu olmayan, aşağılık bir insansın ve öyle kalmalısın KÜÇÜK İNSAN. Sen de onlara “YENİ KURTARICI“ diyorsun ve hurrayla alkışlıyorsun: Yayaya-şaşaşa-yayaya-şaşaşa!!

5-
...Bu yüzden SENDEN KORKUYORUM, KÜÇÜK ADAM, baş edemediğim bir korku bu. Dünyanın, insanların bundan sonraki yazgısı sana bağlı. 
Senden korkuyorum, çünkü sen, kendinden kaçtığın gibi, hiçbir şeyden kaçmıyorsun. Sen hastasın KÜÇÜK ADAM. Bu senin suçun değil; ama hastalığından kurtulmak, kendi elinde. Baskıyı sineye çekmeseydin, hatta çoğunlukla desteklemeseydin, baskıcı zalimlerini çoktan silkip atmış olurdun...KENDİNE BİR DAMLACIK SAYGIN OLSAYDI, dünyanın hiçbir polisi sana baskı yapacak güce sahip olamazdı. Hayatın, sensiz bir saat bile devam edemeyeceğini bilseydin...Kurtarıcın, sana, SENİN, EVET YALNIZCA SENİN, KENDİ HAYATINDAN (vatanın şanından değil) SORUMLU OLDUĞUNU söylemedi.

6-
...Seni, dışarıdan, kaba gücün değil, kendi ağır ruh hastalığının ezdiğini gördüm. Seni ezenler, (şimdiki zamanda) senin saflarından geliyorlar. KÜÇÜK ADAM, onlar, senden de küçük adamlar.

7-
...Gerçekten, doğrusu, BÜYÜK ADAM‘ı görmeye gözün ve duyun yok senin. Onun özü, acısı, özlemi, öfkesi, senin için savaşı sana uzak, yabancı. Seni ezmek ve sömürmek ellerinden gelmeyen bu adamların ve kadınların da bulunduğunu kavramıyorsun. Senin özgür olmanı, gerçekten ve dosdoğru özgür olmanı isteyen adamlar ve kadınlar...Onlardan, onların hayata yakınlığından ve hayat sevgisinden korkuyorsun. Ama...senin, binyıllardan beri çektiğin gibi, acı çekmeni görmek istemiyor. Binlerce yıldan beri konuştuğun gibi, senin ahmakça konuştuğunu işitmek istemiyor. Hayatı sevdiği için, acı ve zillet olmadan yaşamak istediği için, seni, bir iş hayvanı olarak görmek istemiyor.

8-
...Ama, BÜYÜK İNSAN‘ın özelliğindendir kin gütmemek, senin niçin böyle bayağı davrandığını anlamaya çalışmak. Bu da senin için yabancı. Ama inan bana, o an ne yaptığını bilmesen de, BÜYÜK İNSAN yaptığın kötülüklerin vicdan azabını, senin yerine çeker. Kavramak istiyor, hangi içgüdüler seni dürtüyor arkadaşını aldatmaya, iyi yürekliyle alay edip, onu sömürmeye, kamçı karşısında iki büklüm olmaya, düşene bir tekme de sen vurmaya, doğrunun söyleneceği yerde yalan söylemeye, yalanı değil de doğruyu kovuşturmaya...

9-
...Hayatta mutluluk DİLENİYORSUN. Ama GÜVENCE SENİN İÇİN DAHA ÖNEMLİ, bunun bedeli, hayatın boyunca baş eğmek olsa bile. Mutluluk kotarmayı, mutluluğun tadını çıkarmayı, hiç öğrenmediğin için, başı dik olmanın kıymetini de bilmiyorsun.

10-
...insanların eşitliğini “devletin büyüklüğü“ ile; büyük hedefler için kurban vermeye hazır olmayı, körü körüne, ahmakça “parti disiplini“ ile; milyonların uyanışını top arabalarının geçit resmiyle; yoksulluğu yok etmeyi, yoksulların, zayıfların ve çaresizlerin kökünün kazınmasıyla; bebek bakımını“milliyetçi yetiştirmekle“; doğum kontrolünü on çocuklu annelere madalya vermekle karıştırdın.

11-
...Hiçbir zaman KÜÇÜK ADAM, MUTLULUĞU DOLU DOLU, ÖZGÜRLÜK İÇİNDE TATMADIN. BU YÜZDEN MUTLULUĞU TIKINIYORSUN. MUTLULUĞUN GÜVENCESİNDEN SORUMLULUK DUYMAKSIZIN. Mutluluğu bulmayı, onun üzerinde titremeyi, ona bahçıvanın çiçeklerine, rençperin buğdayına baktığı gibi bakmayı öğrenmedin?

12-
...yalnızca kaşıklamayı ve yalnızca almayı bilirsin. Yaratmayı ve vermeyi bilmezsin...Durmadan parayla dolmak, şişinceye dek zıkkımlanmak istersin. Çünkü kendini boş, tamamen aç ve mutsuz hissediyorsun.Bilgili ve öğrenmeye hırslı değilsin. Hakikatten kaçıyorsun KÜÇÜK ADAM. Sen, yalnız bir tüketen olmak istersin.

13-
...Milyonlarca insanı katlettikten sonra, Hitlercileri asıyorsun. Bu milyonlar öldürülmeden önce neredeydin ve ne düşünüyordun? Doğru düşünmek için sana düzinelerce ceset yetmiyor mu? Milyonlarca cesetle yüz yüze gelince mi insanlığın uyanıyor?

14-
...Doğayı düzeltmeyi denemeden önce, onu ANLAMAYI VE KORUMAYI öğren. Boks maçı yerine kütüphaneye git. Yaşamını kimsenin eline bırakma. KENDİN OL.

15-
...Seni savaşa aldıkları zaman “yayaya-şaşaşa“ diye bağırdığın için, fabrikan ve tarlan bombalanıyor.Eğer, bir tarlanın buğday yetiştirmesi gerektiğini ve bombalanmayı beklemediğini ve bir fabrikanın, silah değil, mobilya ya da ayakkabı üretmesi gerektiğini bilsen ve bundan yana tavır koysan, o zaman beylerin, paşaların askerleri ve silahları olmazdı.

16-
...senin tarlanın ve senin fabrikanın, ölmek için değil, yaşamak için varolduğunu, bir defa olsun, anlasaydın, o zaman, KÜÇÜK ADAM.....bütün ülkelerdeki kardeşini, bütün savaşları imkânsız kılmak için, işine sarılmaya ikna edebilirdin.
Sen halâ atom bombalarını prenseslerin yaptığını sanıyorsun. Küçük bir adam olmasan, bir evrensel bilinç geliştirirdin ve yüksek aklınla, atom bombasının bu dünyanın başına belâ olmasını engelleyecek yolları bulurdun.

17-
...Ölmek için değil, yaşamak için çalıştığını bir bilebilsen!...
Bütün ülkelerin, büyün kunduracılarıyla, makinistleriyle,teknikerleriyle, doktorlarıyla, eğitmenleriyle, yazarlarıyla, gazetecileriyle, yöneticileriyle, madencileriyle ve çiftçileriyle kendi mesleksel ve kişisel kardeşliğini koysan; dünyanın bütün kunduracılarına, Çinli çocuklar için ayakkabıların en iyi nasıl yapacaklarını öğrettirsen; bütün madencilerin, her yerde insanların üşümelerinin nasıl ortadan kaldırılacağını kendilerinin bulmasını sağlasan.... 



ALINTILARI NAZIM HİKMET‘in MISRALARIYLA BİTİRMEK ÇUK OTURUYOR:

akrep gibisin kardeşim, 
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi. 
serçe gibisin kardeşim, 
serçenin telaşı içindesin. 

midye gibisin kardeşim, 
midye gibi kapalı, rahat. 
ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim. 

bir değil, 
beş değil, 
yüz milyonlarlasın maalesef. 
koyun gibisin kardeşim, 
gocuklu celep kaldırınca sopasını 
sürüye katılıverirsin hemen 
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye. 

dünyanın en tuhaf mahlukusun yani, 
hani şu derya içre olup 
deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf. 
ve bu dünyada, bu zulüm 
senin sayende. 

ve açsak, yorgunsak, al kan içindeysek eğer 
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak 
kabahat senin, 
- demeğe de dilim varmıyor ama - 
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

nazım hikmet
https://ssl.gstatic.com/ui/v1/icons/mail/images/cleardot.gif









23 Ağustos 2017 Çarşamba






Bülent Uluer için: “Bir düğün fotoğrafı”
Oya Baydar T24

                                Bir düğün fotoğrafı*

12 Eylül sonrasıydı. Yurtdışında siyasî mülteciydik. Biz Almanya’da Frankfurt’ta, Bülent İsviçre’de Basel’de. Farklı, karşıt, hatta düşman örgütlerden/siyasetlerden geliyorduk. Yabancı iklimlerde, bavullarımızın üstünde eğreti oturduğumuz yabancı şehirlerde, sürgün kardeşliği bizleri birbirimize yaklaştırıyordu.
Bülent’in adını bilirdim ama -ben revizyonist  pasifist, o silahlı külahlı goşist- hiç karşılaşmamıştık. Basel’e, konusunu hatırlamadığım bir toplantıya katılmak için gelmiştik. Aydın’la ben gece Bülentler’de kalacaktık. Bize yemek hazırlamışlardı. Gece geç vakitlere kadar konuştuk, tartıştık, dertleştik.
Yatağımızı serdiği odaya girdiğimizde, o fotoğrafı gördüm. Ortada incecik gencecik bir gelin, yanında Bülent, etraflarında hepsi objektife gülümseyen delikanlılar. “Düğün fotoğrafımız” dedi,  sonra resimdekileri tek tek saymaya başladı…
Umut ve masumiyet günlerinin “güneşi zapta çıkmış” çocuklarıydı onlar. Yanılgıları da umutları da; yürekleri kadar, devrim inançları kadar, uğruna ölüme gittikleri kurtuluş coşkusu kadar büyüktü.
Bir Düğün Fotoğrafı, otuz yıl önce Bülent Uluer’in Basel’deki sürgün evinde geçirdiğimiz o geceden bende kalan bir sızı. Bülent’i yitirdik. Onu, Elveda Alyoşa kitabındaki metnin bazı bölümlerini paylaşarak uğurlamak istedim.    
  

Bu akşam Basel’de rakının tadı bir başka. Hele de yanında dereotlu çiroz, kırmızı soğanlı lakerda, beyazpeynir de olunca… Rakılarımızı tazelerken, tüm konukseverliğinin aksine alabildiğine cimri: “Siz Almanya’da çok içersiniz. Bu meret yerde her bi bok var da, rakı bulunmuyor nedense.”
Soframız, küçük tabaklarda taze mezelerle -evde yapılmış biber turşusu, ince kıyılmış Kayseri pastırması, arnavutciğeri, yaprak sarması, daha neler- yumuşacık İstanbul akşamlarında, Kumkapı ya da Rumeli Kavağı’nda salaş bir meyhanede, tanıdık Rum garsonun donattığı rakı masasını anımsatıyor. Karşıda, pencerenin köşesinden akıp giden, Boğaz’ın suları değil de Ren Nehri olsa bile, ne gam!.. Teypte, “Bir tatlı huzur almaya geldim Kalamış’tan”  sonra, “Nideyim sahn-ı çemeni, seyrine cananım yok…”
“Her içkinin bir mezesi, bir adabı, bir de müziği var” derken hafiften iç geçiriyoruz. Bu gece sohbetimiz de sarhoşluğumuz da bir başka tatta olacak; daha başından belli. Uzun susuşlarımızdan; yabancıların ve işçilerin oturduğu bu birörnek, sevimsiz sosyal konutların birinin balkona açılan mutfağına kurulmuş soframızdan; ardımızda bıraktığımız yıllardan ve dünyanın dört bir yanına dağılmış sürgünlüğümüzden belli.
“Lenin, Basel’deki sürgün yıllarında, köprünün yanındaki kahvede otururmuş hep. Duvarda güzel bir fotoğrafı vardı. Geçende kahveye uğradım. Baktım son olaylardan sonra resmi indirmişler oradan. Yerine Madonna’nın bir resmi asılmış.”
Gecemiz şafağa kadar sürecek, yüreklerimiz gibi ağır olacak. Lenin’in indirilen fotoğrafını anımsamamızdan belli.
(……)     
İçtikçe ev sahibimizin rakı cimriliği azalıyor. Sakladığı ikinci şişeyi de gözden çıkarmış olmalı. Yirmi yıl öncesinin üniversite kampuslarından El Fetih kamplarına, yanındaki ranzada yatan kimliği belirsiz, hurdahaş olmuş delikanlının iniltilerinden şu masanın başına, idam hükümlerinden, ölüm fermanlarından, kaçmak için kazılan uzun tünellerden Ren boylarına uzanan yolu aşmaya bir şişe rakı yeter mi?
Elindeki bebeğin saçlarını tarayarak masanın çevresinde dolanıp duran küçük kız, Babanın en iyi arkadaşı kim? sorusuna, tekdüze, sıkıntılı, ezberci çocuk sesiyle hep aynı karşılığı veriyor: Lenin, Deniz, Mahir!
Senin en iyi arkadaşın kim peki? Küçük kız sorunun değiştiğinin farkında değil. Bebeğini soymaya çalışırken aynı tek düze sesle yanıtlıyor: Lenin, Deniz, Mahir.
Kafamın içinde Aragon’un dizesini evirip çevirip yineliyorum: “Bir başka kader için hazırlanmış şu yenik askerlere benziyor hayat…”
Şimdi hüzün gece yarısına doğru çıkagelip masamıza teklifsizce kurulan bir eski dost. Silahlarını, kılıçlarını bir başka kader, bir başka zafer için kuşanmış yenik askerlerin hüznü…Her başladığımızda bir yerlerde takılıp kalan sohbetimiz tutkulu, öfkeli, inatçı, tartışmalı değil de hüzünlü bu akşam. “Bizler hep dünyayı değiştirmek için çabaladık, hep devrime inandık. Sizler kurulu düzene biat edip bizleri anarşist ilan ederken biz elde silah savaştık,” derken bile sesinde ne öfke ne suçlama ne sitem, sadece hüzün var. “Yanlışlık silahta değildi, silahın amaçlaştırılmasındaydı. Ölmeyi göze almakta değildi, ölümü kutsallaştırmaktaydı” derken de öyle.
(…….) Bu gece Basel’de rakının tadı bir başka, bir garip buruk, neredeyse acı. Bu geceden ağzımda, yüreğimde, kafamda bu alışılmadık tat kalacak. Bir de gece yarısından sonra, özenle hazırlayıp övünçle sunduğu mezelerden, içtenlikle oynadığı ev sahipliği oyunundan soyunup önce usul usul, sonra tutkulu, öfkeli, delikanlı aslına dönüşü. Yine “kendi” oluşu; dağlara çıkışı, bombaları, silahları, kurşunları sevişi, gerilla kamplarına varışı, geçen yılların zamanı ve mekânı değiştirmesine, evcilleştirmesine isyan edişi…Bu geceden bende, “Kolumda öldü. Yaraları ağırdı. On gün geceli gündüzlü işkencede tutmuşlardı. Şimdi ne zaman uyansam gece yarılarında yüzü gitmiyor gözümün önünden” deyişi… “Hepimizi işkencede öldürmelerini elimiz ceplerimizde seyir mi edecektik? Kurşunlamalarını mı bekleyecektik? Silahı bırakmak teslim olmaktı!” diye haykırışı kalacak. Sonra sessizce, hıçkırır gibi mırıldanması: “İşte teslim olduk…”
Foto
Dışarda ilk tramvayların, ilk otobüslerin gürültüsü. “Gün neredeyse ağıracak, yatalım artık” derken, bu çaresiz teslimiyetti unutmak istediği. Uykuya sığınmak istediysek,  hüznün rakıya karışan buruk tadından, zar zor taşıdığımız geçmişimizden, yenilgilerimizden, yanılgılarımızdan kaçmak içindi.
Kaçabileceğimizi sanıyorduk. Yer yatağı serdiği odaya girene kadar kaçabileceğimi sanıyordum. Gözüm duvardaki düğün fotoğrafına takılana kadar, hüznü bile yenebilecek güçte bir uykuya sığınabileceğimi sanıyordum.
Biraz titrek, biraz solgun, buğulu, belli ki küçük bir amatör fotoğraftan büyütülmüş düğün resmi, o iyi bir ev sahibi olarak yatağımı gösterirken takıldı gözüme.
Yirmi kadar delikanlının arasında, süssüz, düz beyaz gelinlikli, telli duvaklı, çiçek taçlı, elinde inci çiçekleriyle incecik, gencecik, 1930’ların kasaba fotoğrafçılarının camekânlarındakine benzer bir gelin…Delikanlıların kimisi takım elbiseli, kimisi parkalı, kimisinin yüzü gölgede kalmış, kimisi de vesikalık fotoğraf kadar net.
Mahçup bir gülümsemeyle: “Düğün fotoğrafımız!” diyor.
Unutmuşum… Düğünler yapılırdı cenaze törenlerinin ardından. Sevişilirdi iki ölüm arasında. Sadece yayın, bildiri değil silah da taşırdı genç gelinler. Unutmuşum genç yüreklerin ölmeyi bildiği kadar sevmeyi de bildiğini. Ne çok şey unutmuşum, ne çok şey yitirmişim buralarda, bu yabancı ırmakların kenarlarında, bu yabancı kentlerin sokaklarında…
“Gelinle sen tamam. Ötekiler?”
Sormamalıydım. Uykuya sığınabilmek için, hüznün kedere, kederin acıya, acının korkuya, korkunun çaresizliğe dönüşmesini engelleyebilmek için, sormamalıydım. Susmalıydı ya da (……) Ama susmuyor:
“Şu sağdan ikinci, bıyıklı olan, asılanlardan.”
“Şu son sırada yan yana duran parkalıların ikisi de vuruldu. Biri 12 Eylül’den önce, nikâhımızdan birkaç gün sonra; biri de 12 Eylül’de… Gelinin hemen sol yanındakini tanıdın mı? Açlık grevinde öldü, anımsarsın. Şu önde çömelmiş olan, bir de uzun boylusu: İdamlık. Kolunu benim omzuma atmış kara yağız delikanlı kayıp. Her yerde aradık. Hayatta olsa bulurduk. En önde uzanmış yatan, dört yıl önce vuruldu…”
Neyse ki ilk işçi tramvaylarının çan ve ray sesleri geliyor dışarıdan. Neyse ki kedi odaya girmek için kapıyı tırmalıyor. (.….) Duvardaki düğün fotoğrafı bir idam fermanı gibi, ölüm mangasının önüne dizilmiş, çaresiz, kaçak askerlerin arşivlerde saklanacak son fotoğrafları gibi, bir korku filminin bakmaya cesaret edemeyip gözlerimizi yumduğumuz cinayet sahnesi gibi… Gencecik gelinin beyaz duvağı Ölüm’ün uzun beyaz örtüsüne, elindeki inciçiçekleri Ölüm’ün orağına dönüşüyor. Küçük odanın tüm duvarını kaplayıveriyor ölüm düğünü fotoğrafı.
Biz akşamdan beri, saatlerdir bu odanın yanı başında, bunca cinayetin, bunca genç ölünün yanı başında, bu korku tünelinde mi yudumladık rakılarımızı? Sohbetimizdeki ve kadehlerimizdeki burukluk ondan mıydı?
(……) Düğün fotoğrafı mı? Hayır. Çılgın bir ressamın yaptığı “Ölüm ve çocukları” tablosu duvarda asılı olan.
Neyse ki kedi kapıdan süzülerek yumuşacık giriyor odaya. Neyse ki sesler yükseliyor sokaktan. Neyse ki saygısız bir komşunun sabah sabah açtığı radyonun sesi duyuluyor.
Kedinin aralık bıraktığı oda kapısını usulca kapatıyorum. Kediyi kucağıma alıyorum. Öylece, üstümdekileri çıkarmadan giriyorum yatağa. Kedi koynumda. Sıcacık, yumuşacık…Tüylerini okşadıkça, memnun mırıldanıyor.
 “Zaferler için donatılmış şu ölü askerlere benziyor hayat.”
----------------------------------------
(*) Elveda Alyoşa: Oya Baydar, Can yayınları