30 Ağustos 2021 Pazartesi

 

BU ÜLKEDE KRAL VAR...

Metin Yeğin

Çatalın tersiyle şöyle şöyle iteledi tabakta. ‘Böcek olmasın bunlar’ dedi. ‘Yemezsen ben yerim’ dedim. Kötü ve huysuzdum ve yemeklerin itilmesine hep karşı oldum. Hele hele çatalın tersiyle.

Tayland


Burada kral varmış’ dedi. Halbuki hangi yemekler var diye menüye bakıyorduk Tayland’da. ‘Masajcı dükkanları var’ dedim ben de, buna karşı. İnat olsun diye. Uzun yolculuklarda insan, bazen yanındakilerden nefret ediyor. Sevgili olsan da böyle. Onlar da böyle hissediyorlardır muhtemelen. Zor iş, birlikte uzun yolculuk.

Sevgili değilsen daha zor…

           Tayland Masaj

Masajcı, menü de yok’ dedi. Kral da yoktu ama ısrar etmedim. Masajcı hemen karşımızdaydı halbuki. İri yarı -muhtemel- Amerikalı, bir adamın bileğini ovuyordu. İnce, çok ince bir Taylandlı kadındı. ‘Bu zamanda kral’ dedi vurgulu. Lise bilgisi bu. Kral olunca daha geri bir şey gibi oluyor. Norveç mesela. Orada yaşasaydım krala pek takmazdım galiba. Bizimkinin adı başkan bile değildi o zaman ama daha beterdi. En azından Norveç’ten. Yok, kesin krallık kalksın diye bildiri dağıtırdım. Üstünde bir kral resmi olurdu. Krallık da zor bence. Yılda iki ay filan olsa olur da. Sürekli bunaltır insanı. Mevsimlik krallık işi de yoktur sanırım. O günlerde mevsimlik çalışarak yaşıyordum. Fransa’da bağlarda üzüm topluyordum mesela. Onun parasını yiyorduk zaten. Bir de menüden bir şey söyleyebilseydik…

Tayland Yemeği

Ne söylesek’ dedi. Hazırdım bu soruya. Daha önceki sınavlarda da gelmişti bu soru. Londra’da Tayland restoranından bildiğim iki yemek vardı. Hemen onu söyledim, fırsat bu fırsat, yanımızdan geçiyordu garson. Yoksa kral konusuna geri dönerdik. Üstelik faşistti Tayland’da kral. Yemekler acılıydı. Çatalın tersiyle şöyle şöyle iteledi tabakta. ‘Böcek olmasın bunlar’ dedi. ‘Yemezsen ben yerim’ dedim. Kötü ve huysuzdum ve yemeklerin itilmesine hep karşı oldum. Hele hele çatalın tersiyle.

Tayland Kralı sevgilisiyle


Yandaki masadaki adamı gösterdi. ‘Bu adam fotoğraflarımı çekiyor’ dedi. İki İngiliz oturuyordu masada. ‘Ne yapıyorsun’ diye sordum, küçük, basit, sıradan ve ne yazık ki cinsiyetçi bir küfür ekledim peşine. ‘Çok güzel kadın’ dedi sömürgeci rahatlığı ile fotoğraf çekmeye devam etti. ‘Gidelim buradan’ dedi ama yemekler de gelmişti. Tartışmak istemiyordum ve doğrusu kral vardı, faşistti hatta. Tam kalkarken, telefonunu elinden çekip, birasının içine attım sadece. Geniş ağızlı bir bira bardağı idi. İki-üç baloncuk çıkardı hatta telefon, canlı gibi. İnsan fotoğrafı olunca çekilen, böyle olabiliyordu galiba. Ayağa fırladılar, telefonu boğulmaktan kurtarmaya çalıştılar ve belki de birayı.

Nereye oturalım’ diye sordu. Her yer olabilirdi. Umurumda değildi hiç, artık kral…

                                               Norveç






29 Ağustos 2021 Pazar

 

AUSCHWİTZ KAMPI

Acının heykelini yapabilir misin Abidin?


Orada gördüğüm aynı zamanda bir cehennem. İnsanın insanı mahkum ettiği cehennem. İnsanın insan için yarattığı cehennem...


Kadriye Ezel Ağaoğlu’nun heykellerine bakarken, aklıma Nazım’ın Abidin Dino’ya Küba’dan yönelttiği soru düştü: “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?


Adorno, her ne kadar “Auschwitz’den sonra şiir yazılmaz” dese de örneğin Rose Auslander bunun tersini kanıtladı. Felix Nussbaum da insan oğlunun yarattığı cehennemi resmetti. Ya da Charlotte Salomon... Yugoslav heykeltıraş Nandor Gid’in Dachau Toplama kampı için yaptığı yapıtın en iyi çalışma olduğu söylenir.

Dolayısıyla, resim, şiir, heykel sanatsal çaba yanında önemli bir tanıklık misyonu da üstlendi.


Ben, Kadriye Ezel Ağaoğlu’nun yapıtlarına bakarken, en somut
biçimde zulmün tanıklığını hissediyorum içimde.

Ve bastırılmış nice sessiz çığlıkları…


Orada gördüğüm aynı zamanda bir cehennem. İnsanın insanı mahkum ettiği cehennem. İnsanın insan için yarattığı cehennem.

12 Mart'taki acının, Ziverbey’in, Harbiye hücrelerinin, tanıklığını nasıl Kadriye Ezel yaptıysa, 12 Eylül zülmünün, Dal grubunun, Mamak’ın tanıklığını da Alime Mitap yaptı resimleri ile.



Kadriye Ezel, Ayşe Nur’un en yakın arkadaşlarından biriydi darbe öncesi. Babası süvariÇerkez kızı…

Harbiye zulüm hücrelerine konulmuştu.

Bir gün bir tel koptu belleğinde, koptu dünya ile bağı.

Komşu hücrelerden birinden Oktay Etiman’ın ‘in kan içinde bedenini çıkarırken gördüğünde.

Oktay yaşamını sonlandırma eyleminden sağ kalmıştı. Kadriye Ezel gitti sanmıştı

Oktay birlikte 10 ay kalacaktım, Kore mücahidi General Türün ’ün açtığı özel harp koğuşlarında.

Bir gün zindanın kalın demir parmaklıklı kapısından kucakta taşınan Mehmet İncili’nin bedenini görecektim. 42 kiloya inmiş. 

Mehmet, bizim koğuşa alınmıştı ilkin Ziverbey’den getirdiklerinde. Onca yaşadıklarına karşın normaldi. Sonra idamlıklar koğuşuna alınacaktı.

Birden adeta salgın olacaktı bu koğuşta, dünyadan kopuş. Yusuf Küpeli ise özel bir kafeste tutuluyordu. Sonra Mamak’ta kuruldu bir kafes.
Sürrealist bir Zoo ortamıydı yaşanan sanki. İnsana yabancı.

Sonra Kadriye’nin haberi gelince yitirecekti Mehmet belleği, dünya ile olan bağı. Doktor Refik Sağlam Caddesiydi gidilecek adres. Orada karar verecekti kendi kendine, “Toparla kendini sonu yok bu yolun!”

Triportörlü Mehmet May yayınlarında çalışıyordu. Kitap dağıtıyordu triportörü ile. Bir gün Mahir’leri taşımaya kalkınca karışacaktı ortalık. Triportörü görecektim Sansaryan hanın önünde. O da mahpus!

Fahri de MAY’da çalışıyordu. Orman Fakültesi öğrencisi ya, Belgrad Ormanlarına sığınacaktı. Orman kollarını açacaktı ona. Ama ona evlerini açtılar diye Daver’lerin başı derde girecekti.  Ayşe Nur ile boşaltacaktık Erenköy'deki evlerini.  Daha sonra Elbey, bizim Demokrat’ın şirketini kurtarmaya çalışacaktı.

Çok insan açmıştı gönlüsü, evini Mahirlere. İzlem yayınları editörü Nurten Ablayı yitirdik yakınlarda. Onun da kapısı çalınacaktı bir gün. Murat Belge ve Yılmaz Güney gibi. Bu arada Bebek’teki komşusunun da başı derde girmez mi? Komşu olmak da suçtu bir zamanlar!

Ayşe Nur’lar da tamam demişlerdi, gerekirse kapımız açık. Gerek kalmayacaktı. Ondan dolayı değil, ama birader Mehmet Arif’e kapısını açtığı için derde girecekti başları.

Ayşe Nur, Kadriye Ezel’i Haydarpaşa Askeri Hastanesine kaldırıldığında ziyaret edecekti, riski göze alıp. Gerçek bir doktor, yakın bir arkadaşının ziyaretinin yararlı olacağını söylediğinde.

Kadriye Ezel’in yolu daha sonra Tektaş Ağaoğlu ile kesişecekti. Sonra 80’li sürgün yılları. Sergiler sergiler.

Mecidiyeköy’de ne güzel bir sohbet soframız vardı Tektaş ve Ezel Ağaoğlu ile










28 Ağustos 2021 Cumartesi

 

Afganistanlı Devrimci Kadınlar: Dayanışma bize güç verecek

Gözde Çağrı Özköse

 

Afganistan Bağımsızlık Günü yürüyüşü | Haroon Sabawoon/AA

Afganistanlı Devrimci Kadınlar Derneği’nden (RAWA) hak savunucusu kadın, "Herhangi bir hükümetin Taliban'ı tanıması unutulmaz ve affedilemez bir ihanet olacaktır" diyor.

Mezopotamya Ajansı'ndan Gözde Çağrı Özköse’ye konuşan Afganistanlı Devrimci Kadınlar Derneği’nden (RAWA) kadın hakları savunucusu ülkedeki son durumu anlattı. Güvenlik nedeniyle adı açıklanmayan hak savunucusu, “Kadınlar direnmeye, Taliban’a karşı ayaklanmaya çalıştı, ama devasa bir kadın ayaklanması mümkün olamadı” diyor.

Söyleşinin bir kısmı şöyle:

Talibansız 20 yılda kadınların kazandığı hakları sormak istiyorum. Nasıl bir mücadeleyle ne tür haklar kazandınız?

Bu 20 yılda, ABD ve NATO güçlerinin iddia ettiği gibi teröre karşı bir savaş yoktu. Bu bir aldatmacaydı. Afganistan’da kadınlar, 50 yıl önce şu an olduğundan, ya da 20 yıl önce olduğundan daha özgürdü. Annem, anneannem anlatırdı; o zamanlar okula, işe gidebiliyormuş kadınlar.

Tek başlarına seyahat edebiliyorlarmış. Tabii kırsal bölgede değil, büyük şehirlerde. Eğitim ve sağlık sektörlerinde, sivil toplum kuruluşlarında genel olarak kadın yöneticiler varmış. Afganistan’daki kadınlar haklarını Amerikan işgali sayesinde almadı. 20 yıl bir ülkenin fikrini değiştirmek için çok uzun bir zaman değil.

Bu ülkenin nüfusunun yüzde 25’ini gençler oluşturuyor. Elbette ki 20 yıl öncesine göre çok farklı fikirleri ve pratikleri var. Farklı kadınlar onlar. Haksızlıklara ses çıkarmak, harekete geçmek, eşit olmak, erkek egemen bir toplumda yaşamamak istiyorlar. Taliban teröristlerinin hakimiyetini kabul etmiyorlar. Bu gelişmeler durumun geçen seferki gibi olmayacağını gösteriyor.

Taliban 20 yıldır Afganistan’da olmasa da intihar saldırıları sürüyordu. Bu tehlikeye rağmen kadınlar nasıl bir araya geliyor, örgütleniyor ya da nasıl bir mücadele yöntemi izliyordu?

Öncelikle, Taliban Afganistan’da değildi diyemeyiz. Taliban Afganistan’daydı ama yönetimde değildi. Afganistan’da teröre karşı 20 yıldır süren bir savaş var. Milyarlarca dolar harcandı bu savaşa.

Binlerce insan hayatını kaybetti. Yine de Taliban denen terörist örgütten bir şekilde kurtulamadı. İkincisi, 11 Eylül’den sonra ABD’li işgalcilerin oluşturduğu Afgan Hükümeti de gerici ve teröristti. İkisi arasında bir fark olmadığının altını çiziyoruz. Her ikisi de aynı zihniyetin ürünüdür.

Son 20 yılda pek çok intihar saldırısı gerçekleşti. Kimini Taliban üstlendi kimini IŞİD üstlendi. Elbette ki bu durum Afganistan halklarının büyük çoğunluğu için sorun teşkil ediyor. Afganistan halklarının, Afganistanlı kadınların en büyük sorunu güvenlik sorunuydu. Evden çıktığınız zaman geri döneceğinizin bir garantisi yok. Her gün şehrin kalabalık yerlerinde, üniversitelerde, liselerde, hastanelerde hatta kadınların doğum yapmakta oldukları doğumhanelerde intihar saldırıları oluyordu. Bu şartlar altında örgütlenmek elbette ki kadınlar için hiç kolay değildi.

Özellikle 2001 yılında çok sayıda kadın aktivist, gazeteci, sağlık çalışanı Taliban tarafından hedef gösterildi ve öldürüldü. Dolayısıyla Taliban’a karşı örgütlü bir mücadele yürütülemedi. Kadınlar direnmeye, Taliban’a karşı ayaklanmaya çalıştı, ama devasa bir kadın ayaklanması mümkün olamadı.

Taliban ve DAİŞ’in birbiriyle ilişkisi nasıl Afganistan’da? Suriye’de, Türkiye destekli Tahrir El Şam üyelerinin Taliban’ın Afganistan’ı ele geçirmesini kutladıkları görüntüyü nasıl yorumluyorsunuz?

IŞİD ve Taliban arasında çok yakın bir ilişki olduğunu düşünmüyoruz. Ama asıl önemli olan şudur ki, biz bu iki örgüt arasında herhangi bir fark görmüyoruz. İzledikleri politikalar, özellikle kadın politikaları aynı.

Her ikisi de dinci faşizme ve gericiliğe hizmet ediyor. Her ikisi de terör örgütüdür. Emperyalist ülkelerin özellikle ABD’nin gücüne güvenirler. Bu nedenle bize göre, farklı farklı yapılanmalar da olsa, Türkiye’de, Afganistan’da ya da Suriye’de, bu örgütler birbirlerinin aynısıdır. 

Ülkede son durum nedir? Halen mücadele eden kadınların olduğu söyleniyor? Kadınlar şuan Afganistan’da neler yapıyor?

Henüz ciddiye alınacak büyüklükte bir muhalefet görmedik. Sokaklarda kadın da erkek de yok. Kepenkler kapatılmış durumda. Okullar, üniversiteler, küçük işletmeler, büyük işletmeler, bankalar, her şey geçen haftadan bu yana kapalı. Ama hiç mi tepki yok? Var elbette. Özellikle de kadınlar tarafından dile getirilen bir tepki var.

Taliban’ın şehre girdiği gün bir grup kadın sloganlarla sokaklara çıktı. Duvarlara Taliban karşıtı yazılamalar yapan kadınların olması kulağa çok da önemli gelmiyor olabilir, ama şu anda burada içinde bulunduğumuz koşullarda çok ciddi sonuçları olabilecek bir karşı çıkış. O kadınları görmek beni çok heyecanlandırdı ve duygulandırdı. Kadınlar duvarlara sprey boyalarla sloganlar yazdı. Bunlar küçük toplanmalardı elbette.

Ama neticede Taliban karşısında bir duruştu. Ancak üzülerek söylüyorum ki Afganistan’da öyle devasa bir kadın hareketi yok. Bazı haber ajansları, sivil toplum kuruluşları, insan hakları dernekleri, kadın dernekleri var ama genel olarak baktığımızda Afganistan’da politik bir perspektifi olan kitlesel bir örgüt ya da hareket yok.

----------------------------------------------

(EMK) 

Afganistanlı Devrimci Kadınlar: Dayanışma bize güç verecek

Afganistanlı Devrimci Kadınlar Derneği’nden (RAWA) hak savunucusu kadın, "Herhangi bir hükümetin Taliban'ı tanıması unutulmaz ve affedilemez bir ihanet olacaktır" diyor.

İstanbul - BİA Haber Merkezi

  







24 Ağustos 2021 Salı

 

KASABALI BİR CUMHURİYET AYDINI

BABAM İHSAN GÜRKAN

Hasan Gürkan


                                  Babam ve Ben

Boz bulanık küçük bir kasabada yaşıyorduk. Çocuk denecek yaşta beni elimden tuttu edebiyatın büyülü dünyasına götürdü. Reşat Nuri, Ömer Seyfettin, Sabahattin Ali, Ömer Bedreddin Uşaklı. Faruk Nafiz, Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Refik Halit, Orhan Veli, Cahit Sıtkı, Turgenyev, Edmon de Amicis, Balzac,Tolstoy Halit Ziya, Yunus, Nedim ve daha niceleri. Kitaplarını yıpranmasın diye bez ve hamurla kendisi ciltliyordu



Sabahattin  Ali

Ortaokuldaydım 'Değirmen Dağlar Ve Rüzgar’ını verdi Sabahattin Ali’nin “ Dertlerin kalkınca şaha / bir küfür yola Allaha “ mısralarını okuduğumda allak bullak oldum. Evde babaannem, Emine ninem ve Zülehe teyzemin kaldıkları odada yatıyor ,her gece dini telkin alıyor “yattım Allah kalkarım inşallah /kalkamazsam eşhedü enlahi lahe illahlah…” gibi dualar öğreniyordum.  Bir küfür yola Allaha ile babama koştum Başımı okşadı, gülümsedi “büyüyünce anlarsın “ dedi


          Nazım Hikmet

Sanatkar ruhluydu babam; edebiyata meraklıydı;

Kaldırımlar’ı Bahri Hazer’i ,Salkım Söğüt’ü, Kıskanç’ı daha pek çok şiiri ilk defa onun ezberinden dinledim. “ağlama salkım söğüt ağlama /durgun suların aynasında el bağlama / el bağlama / ağlama “

Ciddi müzik yeteneğine sahipti...Klasik Türk müziğinden pek çok önemli eser küçük yaşta onun nağmeleriyle belleğime nakşoldu:

Hab-ı gahı yâre girdim arz için ahvalimi,”

Dil harabı aşkınam sensin sebep berbadıma”

Tuti-i mucize guyem ne desem laf değil”


Onu tanıyan herkes aynı zamanda iyi bir hatip olduğunu, resmi törenlerde, toplantılarda halkevleri adına konuştuğunu söylüyor. Seksen faşist darbesinden sonra aranıyordum, kaçaktım.Kütahya’da polis karakola götürmüş babamı.

Benim yerimi sormuşlar, tartaklamışlar, tehdit edip ,göz dağı vermişler. ”Bilmiyorum, bilsem de söylemezdim. Ben muhbir değilim. Siz devletsiniz, kendiniz bulun!” demiş. Bunu seksen iki yılında bana ölüm döşeğinde yazdığı, aylar sonra elime geçen son mektubundan öğrendim: “Hayatım boyunca senin gibi insanlığı kucaklayan bir davanın inançlı savunucusu olmak istedim. Fakat ruhumu saran tereddütler yüzünden bunu beceremedim. Bu zor dönemde maddi manevi bütün varlığımla yanındayım” diyordu. Benim hayatımda aldığım en değerli ,en güzel hediye, hatırladıkça hala iç dünyamı gözyaşlarına boğan hediye budur. Bu mektubun toplumun, özellikle de bizlerin üzerine çullanan o zifiri karanlık dönemde bana nasıl bir moral destek olduğunu anlatamam.

Kafasındaki ideal ‘okuyup 'adam' olmak’ tı. İlkokulu pekiyi derece ile bitirdi. Dedem Hasan Efendi ilerisine izin vermedi. Kasabadan ayrılmasından kendisinden, aileden kopmasından korkuyordu. Babam, onun sekiz ,-dokuz tanesi peş peşe bilmedikleri nedenle çok küçük yaşta ölen çocuklarından Allah'ın ‘ihsanı’ olanı, hayatta kalanıydı. Tek çocuğuydu.

Çok sonraları kan uyuşmazlığı sebebiyle meydana geldiği tahmin edilen çocuk ölümleri ,bu travma, bütün aile bireyleri gibi, belki hepsinden çok, babamın hayatını etkiledi. Ölüvermesinden korktukları için, ona emsalleri gibi bir çocukluk yaşatmadılar. Sürekli koruma kollama ve gözetim altındaydı. Sokağı, sokaktaki arkadaşlığı, oyunları ,kavgayı, bilmiyordu.

İki yakın arkadaşı Cemal Argun ve Lütfü Tuğrul Kütahya Orta Okuluna gittiler. Babam bu iki yakın arkadaşının kitaplarıyla nasıl dışarıdan bitirmelere hazırlandığını ve başardığını anlatırdı. On altı yaşında babasını kaybedince ailenin -babaannem, kötürüm Zülehe teyzem, Emine ninem- bütün sorumluluğu onun çocuk omuzlarına bindi. Okuma, yüksek tahsil yapma hayalleri kasabada kalma mecburiyetine hapsoldu.

Duygusal, kırılgan, sanatçı ruhlu bir adamdı. Kendisini besleyecek, destekleyecek bir ortama açsaydı gözlerini iyi bir eğitimden geçer akademisyen, edebiyatçı, müzisyen olabilirdi. Hiç biri olamadı.

Siz şimdi duvarlara devrimci sloganlar yazıyorsunuz. Ben bu eylemi çok küçük yaşta babama karşı evde dolap kapaklarına ‘okumak istiyorum!’ diye yazarak başlattım” diye bana takılırdı



Şapka Devrim, arkada soldan ikinci babam

Kasabada ilk defa kasket giyenlerden, sonra ilk defa ‘başını açıp’ saç büyüten ‘ çağdaş’ gençlerdendi. Bir yandan Cumhuriyetin temel paradigmasına samimiyetle inanmış, ona uygun yaşamaya çalışan, ailesine, çocuklarına, hayata öyle bakan, öte yandan kasabanın her cephesine is gibi sinmiş adetlerin, geleneklerin dışına çıkamayan bir cumhuriyet aydınıydı.

Gene de yüreğinin bir köşesinde geleceğini kuşatan bu kasaba çemberini bir biçimde kırma hayallerini, umudunu besliyordu.

Genç yaşta idealleri ve özlemleriyle hakikatin arasına sıkışmıştı. Hakikat galebe çaldı. Taşra, aile, gelenek mağlup etti babamı. Ruhunda derin yaralar açan bu mağlubiyet uzun yıllar acı çektiği psikosomatik epilepsi olan Jackson Sarası olarak tebelleş oldu babacığıma.


            Kafka  Milena

 Milena , Kafka için söyledikleriyle sanki babamı anlatıyor: “Hayata tutunamayacak kadar duru görüşlü, savaşamayacak kadar güçsüzdü; mağlubiyetlerinde kendini mağlup edeni utandıran o asil insanlar gibi güçsüz.








22 Ağustos 2021 Pazar

 

        BİRİ” HAKKINDA

               Hasan Gürkan



Ben kalemimden çıkan bütün yazıları kendime yazdım. Bir yanım

kopmaz karmaşık bağlarla geçişime bağlı. Geçmişimi yıktılar,

 üzerinde tutunamıyorum. Öbür yanım geleceğim. Geleceğim yok.

 Geçmişim on altı - on yedi yaşlarımda başladı. Daha öncesini köklü

 bir reddiyesi olarak giriyor hayatıma. Bütün benliğimi saran büyü

 ve lekesiz bir adanış. Hayatımda bu adanışın dışında her şey tali ve

 ihmal edilebilir oluyor. Yeniden doğuyorum. Erkek biçimlenişim,

 taşralıklarım, zaaflarım, çirkinliklerim, bütün zamanların en doğru

  ve en şaşmaz ideolojisi önünde ufalıyor, küçülüyor, zavallılaşıyor

 ama yok olmuyor. Kendi temellerimle, yapılanmamla çatışma, "biri"

 olmaktan kurtulma yerine uzlaşmayı, yok olmayanı yok saymayı

 tercih ediyorum. Bu benim ilk büyük aldanışımdır.

     


  
 Erkek biçimlenişim, taşralıklarım, zaaflarım, çirkinliklerim, bütün zamanların en doğru ve şaşmaz ideolojisi önünde ufalıyor, küçülüyor, zavallılaşıyor, ama yok olmuyor. kendi temellerimle, yapılanmamla çatışma "biri" olmaktan kurtulma yerine uzlaşmayı, yok olmayanı yok saymayı tercih ediyorum. Bu benim ilk büyük aldanışımdır.
    Artık "bu tarafta" ve bizim saftayım. Ev, aile, çocuk, meslek gibi 'dünyevi' meşgaleler "biri"lerinin işi. Hayatımın sonraki dönemine rengini veren bu hercümerçte iradem ne kadar rol oynuyor, ne kadar birey olabiliyorum? Yolun bütün güzergahları  sanki kendimin dışında oluşturulmuş.
    Şiiri, türküyü sevme yeteneğimi korumaya çalışıyorum Öte yandan bir kavga adamı olarak beğeniliyor ve seviliyorum. O soluksuz koşturmacada durup geriye bakacak zamanım ve cesaretim yoktu. Başka hiçbir yerde bulamayacağım dostluklar, öfkeler, aşklar, acılar, arkadaş ölümleriyle gelen kahırlar yaşadım. Dünyanın bütün haksızlıkları, çirkinlikleri, zulmü gözüme sinek gibi görünüyordu. "Her mil-i bahride dostum ve düşmanım var"dı.
 

Şimdi kopmak istediğim geçmiş, bu geçmiş değil. O dönemde yıllar 

süren kendime dair bir yanılsamadan kurtulmak istiyorum. Kendi

 çapıma, derinliğime dair önce kendimde sonra yakın ve geniş

 çevremde var olan, benim durmadan beslediğim illüzyonu

 yıkmalıyım.

    Reddedilmeyi, lanetlenmeyi tam olarak göze alamadın. Hey Hasan

 yoldaş, sen hep vasatların biçimlendirdiği, hep güdülmüş sürüden

 "biri" idin. Azası olduğun cemaatte hiçbir zaman yalnız kalmayı,

 diğerleri tarafından çatışma ve her ayrılık noktasında Ebu Zemzem

 kuyusuna işememenin ince yollarını aradın ve buldun.

    Sonra Kâbe'nizi yıktılar, ayağının altındaki zemin kaydı. Hala

 karar verici soruyu adam gibi soramıyorsun, ellerin titriyor. Her

 defasında bahaneler buluyorsun. Ya "biri" olduğunu kabul et; yahut

 "biri" gibi yaşama! Soruyu süründürmek neyi değiştirir. Sünepelik,

 geleceği manasız, bitmez tükenmez tekrarlarla yaşamaya boyun

 eğme hali. İğretilik, bir yanı geçmiş olan " biri"nin öbür yanının

 adı.  Çürüme, uzun yavaş, yavaş bir ölüm.

    Şimdi var gücünle kollarına atıldığın bir sevdaya tutunmaya

 çalışıyorsun. Gözlerin hakikatin ve ışığın kaçağıdır. Neden "büyü

 bozulduğunda..." diye başlayan cümleleri tamamlayacak cesaretin

 yok? 

    Eylemin bizatihi kendisi sade, sessiz ve vakur.


1983 Kış, Beşiktaş 




.





19 Ağustos 2021 Perşembe

 

YURT / HOME - Warsan Shire

Çeviren: Acar Erdoğan

kimse terk etmez yurdunu

yurdu bir köpekbalığının ağzı olmadıkça

kimse dönüp sınıra doğru kaçmaz

bütün şehir onlarla birlikte kaçmıyorsa.

komşuların senden hızlı kaçtığında

kan ter içinde, nefesleri tıkalı

birlikte okula gittiğin o genç çocuk

hani şu eski fabrikanın arkasında öptüğün

kendinden bile büyük bir silah taşıyorsa

işte o zaman terk edersin yurdunu

başta yurdun izin vermez kalmana.

kimse yurdundan kaçmaz, peşinden kovalayan olmadıkça


ayaklarının altında ateşler

dalağı patlarcasına

hiç kimse düşünmez bile bunu yapmayı

o keskin bıçak dayanmadan önce

boğazına

hatta o zaman bile marşını söylersin

fısıltıyla da olsa

pasaportunu yırtarsın bir havalimanı tuvaletinde

ağzına attığın her kâğıt parçası hıçkırıklarına karışır

geri dönmeyeceğini ilan ederken.

şunu anlamak zorundasın

kimse çocuğunu bir kayığa bindirmez

su karadan daha güvenli olmadıkça

kimse avuçlarını yakmaz

trenlerin altında

vagonların diplerinde

kimse kamyonların kasasında günler geceler geçirmez



gazete parçalarını yemez

gidilen onca yolun bir anlamı olmadıkça

kimse dikenli tellerin altında sürünmez

kimse dövülmek istemez

acınmak istemez.

kimse mülteci kamplarını yeğlemez

veya çıplak şekilde aranmayı

vücutları acı içindeyken

hapishaneyi de yeğlemez kimse

ama hapishane daha güvenlidir

yanan bir şehirden

gece başında dikilen

tek bir gardiyan daha iyidir

babana benzeyen bir yığın adamdan

hiç kimse kaldıramaz bunu

hiç kimse yediremez kendine

hiç kimsenin derisi o kadar kalın olamaz

bütün o laflar

defolun gidin siyahlar

mülteciler

pis göçmenler

sığınmacılar


ülkemizi yiyip bitirenler

ellerini uzatan o zenciler

garip kokuyor hepsi

vahşiler

kendi ülkelerini batırdılar

şimdi de gelip bizimkini batıracaklar.

nasıl oluyor da bütün o laflara

o kötü bakışlara

katlanabiliyorlar

belki de hiçbir darbe acıtmaz diye

kopan bir kol kadar.

sözcükler yine yumuşak gelir kulağa

on dört adam olmasındansa

bacaklarının arasında.

hakaretleri daha kolay

hazmetmesi

molozlara kıyasla

veya kemiklere

veya parçalanmış

o çocuk bedenine.

yurduma dönmek istiyorum ben

ama yurdum köpekbalığının ağzında

bir namlunun ucunda.

kimse terk etmez yurdunu

o seni sahillere doğru kovalamadıkça

yurdun sana demese

çabuk ol kaç diye

bırak her şeyini ardında

çöllerde sürün

bata çıka git okyanuslarda

boğul

kurtul

aç kal

dilen

gururunu unut

sadece hayatta kal.

kimse terk etmez yurdunu, o yorgun bir ses olmadıkça kulağında

sana fısıldayan

git diye

kaç kurtul benden

ne hale geldim ben de bilmiyorum

ama biliyorum ki

başka neresi olursa olsun

daha güvenli buradan




15 Ağustos 2021 Pazar

 

ALİ HIFZI FARSAKOĞLU

Hasan Gürkan

-Kıdemli Başçavuş -Çanakkale, Milli mücadele gazisi

-Harp Madalyası, Gümüş Liyakat madalyası,

İstiklal Madalyası sahibi 

-Bahçe Belediye Başkanı

                       Biyografi

Doğum Yeri ve Tarihi : Adana/Bahçe Kazası - Hicri 1310 Miladi 1892

Adana muallim mektebini terk, Ankara'da Berup Piyade Küçük zabit Mektebi (1910) terfiler sonunda Kıdemli başçavuş.

Çanakkale ve Ardahan savaşlarında Harp madalyası

Gazi ve Filistin savaşlarına gümüş liyakat madalyası

Milli mücadelede kırmızı şeritli İstiklal madalyası (1927)

                       Aile efradı

Eşi; 1318 doğumlu Güllü, Oğlu; 1926 doğumlu Osman Fuad, 1933 doğumlu İsmail Kemal, Kızı; 1935 doğumlu Mesrure, Oğlu; 1938 doğumlu Cemil Cahit FARSAKOĞLU


Gerek askerlik görevleri, gerekse Belediye Başkanlığı dönemlerinde çok fedakarca ve yararlı görevler icra etmesi gerekse bilgi, birikimi nedeniyle İlçenin akil adamı olarak tanınmasıyla bilinen Ali Hıfzı FARSAKOĞLU, emeklilik sonrası yaşamını, hayata gözlerini yumduğu 27/03/1982 tarihine kadar Bahçe İlçesinde sürdürmüştür.

ALİ HIFZI  FARSAKOĞLU  MEKTUBU

Ali bey bu dilekçesinde kendisine yapılan haksızlığı nezaket kuralları içinde kullandığı aristokrat üslubuyla çok güzel anlatıyor. Bence bu dilekçe tarihsel bir belge.


Vekilimiz sayın General Sinan Tekelioğlu

Mektubunuzu aldım. Gösterilen alakaya candan teşekkürler etmeyi bir borç bilirken intizarın ne dereceye kadar sıkıntılı ve ruha azap verici olduğunu takdir buyuracağınıza eminim.

6 / 6 / 946 ve 9 / 8 / 946 tarihli mektuplarımda keyfiyeti arz etmiş ve dilekçenin bir suretini de takdim etmiştim. Bu konu üzerinde daha fazla söz söylemeyi zait bulur ve başınızı ağrıtacağımdan çekiniyorum.

Evvelce arz ettiğim veçhile bendeniz Jandarma Başgedikli rütbesinden Emekliye ayrıldım. Emekli maaşım ( 57 ) lira (4-) kuruştur. Çocuk zammı vesaire zamlarla mahiye elime geçen ( 71 ) liradır.

Belediyenin haydalata istinat ettirilen bütçesi (8.000) lira olmasına rağmen hakikisi (4.000) liradır. Bununla beraber Belediye Başkanının maaşı (40 liradır. Bu fakir olan belediyeden muntazam maaş almanın imkanı olmadığı için bendeniz belediye başkanlığı vazifesini sırf memlekete bir hizmet olsun için fahri olarak kabul ettim. Belediye başkanının maaşını bir kenara bırakalım bu gün üç aydan beri memur ve müstahdemlere maaş ve ücretleri verilememiştir. Bir taraftan belediyeden maaş alamamakla beraber diğer taraftan emekli maaşımın kesilmesi eğer kanuni bir muamele ise, kanuni bir haksızlık karşısındayım, demektir.

Bir adam ben burada fahri hizmet edeceğim ve ediyorum. der de diğer taraftaki hakkından vaz geçmezse 'yok sen orada ne yaparsam yap, biz buradan sana hakkını vermeyeceğiz ve aynı zamanda senin fazla tahsilatını keserek noksan vereceğiz' demek bilmem ki hak ve adalet  mefhumlarına ne kadar uygundur. Bunları affınıza mağruren döküp sayarken her bakımdan bu şeklin hallinin yine sizlerin yüksek görüş ve dirayetinize bağlı olduğunu da Arz edersem kanaatinde yanılmam zan ederim.

Maliye bakanlığına sunduğum dilekçem Muntazam Borçlar Umum Müdürlüğü 29/7/ 1946 gün ve 11-64460 / 19420 de kayıtlı B.M. Meclisine

sunduğum dilekçem Genel Katip Kağıt İşleri Müdürlüğü 10/8/946 gün ve 96 numarasına kayıtlı olduğu gibi, burada teftişte bulunan Maliye Müfettişleri aynı konu üzerinde Maliye Bakanlığına 7/8/946 gün ve 11/8 sayı ile bir teklif layihası takdim etmişlerdir.

Otuz iki sene memleketin ak ve kara günlerinde memleketine yüz aklığı ile hizmet eden ve memleketin selameti uğrunda bu gün vücudunda sekiz kuşun yarası taşıyan bir vatandaşın kendi arzusu hilafına uğradığı bir haksızlık ve mağduriyetin giderilmesi için candan alaka göstereceğinize de emin bulunduğum arz eder, sonsuz saygı ve sevgilerimi sunarım.

                                                       Bahçe Belediye Başkanı

                                                      Ali Farsakoğlu




                                               










-