Görmüş geçirmiş ,yaşca olgun bir devrimci nasıl çevreci oldu?
Birinci Kısa film:
Geçenlerde iki kısa film seyretmiştim. Birincisi 4 dakika kadar sürüyordu. Bu kısa film uzaktan dev dalgalar arasında seyretmekte olan koskocaman bir tankerin görüntüleri ile başlıyordu. Sonra tanker yavaş yavaş yakın çekimle ekranda büyümeye başlıyordu. Gerçekten de dev gibi bir tankerdi ve dev dalgalar arasında ağır ağır ilerliyordu. Tam bu sırada ekranın solundan küçük bir bot görünmeye başladı. Dümende biri ve önünde de iki kişi oturuyorlardı. Küçücük bot dev dalgalar arasında ha devrildi devrilecek hızla tankere doğru seyrediyordu. İlk önce bu bot ne zaman batar diye düşündüm. Ama nafile. Ne bot batıyordu ne de içindekiler suya dökülüyordu. Bir ara dev bir dalgayla birlikte havaya fırladı bot ve bir an görünmez oldu. Tamam dedim bot battı. Bir iki saniye sonra bot yine ekranda göründü. Bot hızla tankere yaklaşıyordu dev dalgalarla boğuşa boğuşa. Neyse zar zor tankere yanaştılar. İçlerinden birisi tankerin dışında asılı merdivene bir ip fırlattı. Ucundaki kanca merdivene takılınca bottaki iki kişi yukarı tırmanmaya başladılar. Bot hafifleyince şöyle bir havaya sıçradı tekrar suya düştü. Tankere tırmanmaya başlayan iki kişi tam merdivene ulaştıklarında yukarıdan tazyikli bir su darbesiyle suya düştüler. Eyvah dedim çocuklar gitti. Ne kadar sürdü bilmiyorum ama biraz sonra iki kişi zor bela bota çıkmayı başardılar. Botta bir yerlere tutunarak bir pankart açtılar. Meğersem tanker zehirli bir yük taşıyormuş da onu protesto ediyorlarmış. Bot dev dalgalarla birlikte havaya zıplayıp tekrar suya düşüyor ama ellerinde pankart olan iki kişi sanki çakılmış gibi duruyorlardı. Neyse tankerin yanından ayrıldılar. Bu kısa film, iskelede bottaki üç kişinin ellerindeki pankartı gösteren görüntüleriyle bitiyordu. Helal olsun çocuklara dedim. Yani şimdi böyle bir maceraya atılmak için zorunuz neydi çocuklar dedim kendi kendime.
İkinci Kısa Film:
İkinci kısa film, aydınlanmaya başlayan bir sabahleyin, dev bir binanın alttan yukarıya doğru görüntüleriyle başlıyordu. Binanın en altından hani başınızı yukarı kaldırıp bakmaya başlarsınız ya, en tepeyi görmek istediğinizde de arkaya düşecek gibi olursunuz ya, işte öyle bir görüntü. Güneş yavaş yavaş çıkıyor. Hava aydınlanıyor. Görüntü binadan uzaklaşmaya başladığında binanın tam tepesinde iki karaltı ortaya çıkıyor. Biri sağda biri solda. Hava tam aydınlandığında o iki kişi pat diye kendilerini yere doğru bırakıyorlar. Zannedersiniz ki ikisi de aynı anda intihara teşebbüs ediyorlar. Valla havada biraz uçtuktan sonra zınk diye bir yerlerde duruyorlar. Sonra ikisinin arasına bir pankart açılıyor. Nükleer santral işleten bir firmayı protesto ediyorlar: „Nükleer enerjiye hayır“ yazıyor pankartta. Bir süre havada asılı kalıyorlar. Sonra hızla aralarındaki pankartla birlikte yere iniyorlar. Film binanın önündeki protesto pankartıyla sona eriyor. Altta yazan notta firmanın adı var ve binanın yüksekliğini yazıyor. Tamı tamına 326 metre yüksekliğinde imiş bina. Vallahi yine helal olsun diyorum çocuklara. İki filmde de bu çocukların yüzlerini net seçemedim. Erkek midirler, kadın mıdırlar kestiremedim. Sonra sadece yüzleri açık olduğundan hangi milleten olduğunu da çıkaramadım. Yalnız iki filmde de dilimden „Helal olsun çocuklar“ lafı döküldü. O günden bu güne bu çocuklara „bizim çocuklar“ demeye başladım.
Bir süre geçtikten sonra posta kutumdan bir broşür çıktı. Yeşil renk üzerine basılmış. Allah allah dedim, bizim çocuklar filmlerini seyrettiğimi nereden anladılar ki? Tesadüf deyip geçtim.
Üyelik Daveti:
Bir nevi tanıtım broşürü, kısa az ve öz. Son sayfada da „Bize üye olur musunuz?“ diye soruyorlardı. Merak ettim kim bu çocuklar diye. Internet´te aradım ve buldum bizim çocukları. Şöyle bir turladım sayfalarında. Benim seyrettiğim iki filmde vardı orada. Ama ikinci kez seyredemedim. O dev dalgalar, suya düşmeler, sonra 326 metreden aşağıya düşmeler, zınk diye durmalar falan. Biraz korktum. Çünkü bendeniz ayağı yere basmadan suya girmeyen, 20 metre yükseklikten aşağıya bakınca başı dönen ve düşme korkusu yaşayan biri olarak kaldıramam bu görüntüleri diye korktum. Sayfaları turlarken, bu çocukların bir araştırması gözüme ilişti. „Zehirsiz Yemek“ başlığını taşıyordu. Girdim sayfaya.
Kavun,Peynir Rakı Meselesi:
Bir araştırma yapmışlar. Hangi meyva veya sebzede ne kadar zehirli madde var ve hangi ülkeden geliyor araştırmış çocuklar. Hepsini okuyunca „yahu bu kadarı da olmaz“ dedim. Bu araştırmayı yapan bizim çocuklar mı? diye geriye döndüm. Evet bizim çocuklardı. İnceledikleri meyva ve sebze arasında ikisi dikkatimi çekti. Kavun ve sivri biber. Valla üzerinize afiyet diyemeyeceğim ama bu ikisinde de öyle zehirli maddeler varmış ki, dudağım uçukladı. Şimdi niye kavun ve sivri biber diyeceksiniz? Anlatmaya çalışayım. Esasen fıkranın orijinali başka ama ben soranlara şöyle anlatıyorum: Adamın birine sormuşlar, içki içer misin? diye. Adam haşa, asla demiş, yalnızca akşamdannn akşamaaa. Ben de biraz bu türden biriyim. Ben Rakı´yı kavun ve peynir olmadan içmem. Birisi beni davet ettiğinde ilk sorum kavun ve peynir var mı? olur. Kavundaki zehirli maddeleri ve oranları okuyunca, Rakı keyfinin içine ettikleri için bizim çocuklara kızdım tabii ki. Araştırdınız güzel, teşekkürler ama niye ille de kavunu da kattınız ki bu işin içine?. Görmezlikten gelseydiniz, olmaz mıydı? Neyse epeyce söylendim bizim çocuklara. Ha bir de sivri biber meselesi var. Hani mangal yaparken pirzolanın veya köftenin yanına atılır ya, onda da zehir varmış, hem de bilmem kaç misli oranda. Yani doğrudan zehir yesek daha iyi galiba. Esas gıcık olduğum şey de bu zehirli meyva ve sebzeler Türkiye´den geliyormuş. Tamam şimdi Türklerle papaz oldunuz dedim kendi kendime. Bundan yıllar önce Türkiye´de üretilen acı kırmızı biberde Aflatoksin bulmuşlardı. Alim Allah zehir gibi bir şeymiş bizim acı biber. Bu haberler çıkınca, İbrahim Tatlıses televizyonlarda avuç dolusu biber yemiş, ardından „bakın ben kanser oldum mu şimdi“ diye sormuştu. Aynı şey çay meselesinde de olmuştu. Çernobil patladıktan sonra Türkiye´nin en mühim politikacıları yine televizyonda şakır şakır çay içmişlerdi. Sonra da dönüp „bakın ben turp gibiyim“ demişlerdi. Bunlar aklıma gelince bizim çocuklara biraz üzüldüm, makaraya saracaklar onları diye. Gecikmeden yanıt ta geldi. Bakan bizim çocukların haberlerini yalanlamış, biz analiz ediyoruz, teknik olarak mümkün değil, bunlar kasıtlı haberlerdir demiş. Tabii bir yerde de bir gafa benzer birşey yapmış. Avrupa´ya ihraç ettiklerimizde böyle bir şey yoktur türünden birşey de söylemiş. Peki oraya gönderdiklerinde yok ta, içerdekilerde var mı? bilmiyoruz.
Bilinçlenme,Şuurlanma
Bu bizim çocukların araştırması bir broşür halinde yayınlanmış. Internetten bedava indirebiliyorsun. Ben de indirdim. Oturdum hepsini inceledim. Bu tür araştırmaları birkaç yıldan beri yapıyorlarmış, hem de devletin resmi kurumlarının aldıkları örnekler üzerinde yapıyorlarmış. Uzunca da bir liste yapmışlar. Hangi meyva ve sebze nereden geliyor, hangileri yenebilir, hangileri yenmez, hangilerine elinizi bile sürmeyin diye. Sadece Türkiye´den gelenler yok bu listede. Dünyanın dört bir ülkesinden gelen her tür meyva ve sebze var.
Yani anlayacağınız bizim çocuklar, herşeye el atmışlar. Zehir taşıyan tankerden, nükleer enerjiye, oradan her gün yediklerimize kadar herşeye burunlarını sokmuşlar. Bu çocukların bir kaçının resmini de gördüm. Kızlı erkekli, affedersiniz bizim deyimle 73 milletten insan var. Doktoru var, mühendisi var, profesörü var, bu işi kendine görev edinmiş, yani hangi meslekten insan yok ki? Ben tekrar posta kutuma gelen broşürün son sayfasına takıldım. Soru şu idi: Bize üye olur musunuz? Aklıma dev dalgalarla boğuşan, tankerden düşen, dev dalgalara rağmen heykel gibi duran bizim çocuklar geldi. Sonra 326 metreden küt diye sanki intihar etmek istercesine atlayan, sonra zınk diye duran bizim çocuklar geldi aklıma. İş sadece bununla kalsa iyi. Nükleer artık taşıyan trenleri durdurmak için raylara kendini zincirlemek, polisten dayak yemek, yerlerde sürünmek, günlerce kışta kıyamette nöbet tutmak ta var işin içinde. Tüm başka eylemleri de düşünerek „olur musun üye lan“ diye sordum kendi kendime. Biraz düşünmem lazımdı. Düşündüm. Sonuçta üye olmaya karar verdim. „Atın ölümü arpadan olsun lan“ dedim kendi kendime. Bu yaştan sonra yüzmede öğrenirim, 326 metreden atlamasını da, kendimi raylara zincirlemesini de. „Bu yaştan sonra kaybedecek neyin var ki lan“ dedim kendi kendime. Yeter ki insanlık ölmesin. Şu kısa ömrümde neye yararım dokundu ki, bari tüm insanlığa bir yararım dokunsun.
Greenpeace,Yeşil Barış Militanı
Şimdi bu bizim çocukların kim olduğunu soracaksınız sanırım: Greenpeace diyorlarmış kendilerine, yani Yeşil Barış. Bu tür barış için „canım feda olsun“ derim. O kadar.
(Ayrıca bir notu da buraya yazmam gerek: Bizim çocukların araştırmasındaki sebze ve meyvaların listesini yaptım. Cebimde taşıyorum. Özellikle kavun almaya gittiğimde, kavunun sadece affedersiniz poposunu yoklamakla yetinmiyorum. Hangi ülkeden gelmiş, ne zaman gelmiş hepsine bakıyorum. En son en temiz kavunu, evden 8 kilometre uzaklıktaki bir dükkanda buldum. Tam 3 saatime mal oldu. Ama olsun, ağız tadıyla bir kavun yedim Rakının yanında. Bu durumu herkese de anlatıyorum tabii ki. Ben özellikle kavun ve sivri biber konusunda bizim çocuklara biraz kızar gibi oldum ama yine de hep söylerim:
Helal olsun bizim çocuklara)

