MANALI YAZILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MANALI YAZILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2012 Çarşamba

BİRAZ KIZDIM AMA HELAL OLSUN BİZİM ÇOCUKLARA !-Selçuk Uzun Almanya'dan yazdı

rmüş geçirmiş ,yaşca olgun bir devrimci nasıl çevreci oldu?


Birinci Kısa film:
Geçenlerde iki kısa film seyretmiştim. Birincisi 4 dakika kadar sürüyordu. Bu kısa film uzaktan dev dalgalar arasında seyretmekte olan koskocaman bir tankerin görüntüleri ile başlıyordu. Sonra tanker yavaş yavaş yakın çekimle ekranda büyümeye başlıyordu. Gerçekten de dev gibi bir tankerdi ve dev dalgalar arasında ağır ağır ilerliyordu. Tam bu sırada ekranın solundan küçük bir bot görünmeye başladı. Dümende biri ve önünde de iki kişi oturuyorlardı. Küçücük bot dev dalgalar arasında ha devrildi devrilecek hızla tankere doğru seyrediyordu. İlk önce bu bot ne zaman batar diye düşündüm. Ama nafile. Ne bot batıyordu ne de içindekiler suya dökülüyordu. Bir ara dev bir dalgayla birlikte havaya fırladı bot ve bir an görünmez oldu. Tamam dedim bot battı. Bir iki saniye sonra bot yine ekranda göründü. Bot hızla tankere yaklaşıyordu dev dalgalarla boğuşa boğuşa. Neyse zar zor tankere yanaştılar. İçlerinden birisi tankerin dışında asılı merdivene bir ip fırlattı. Ucundaki kanca merdivene takılınca bottaki iki kişi yukarı tırmanmaya başladılar. Bot hafifleyince şöyle bir havaya sıçradı tekrar suya düştü. Tankere tırmanmaya başlayan iki kişi tam merdivene ulaştıklarında yukarıdan tazyikli bir su darbesiyle suya düştüler. Eyvah dedim çocuklar gitti. Ne kadar sürdü bilmiyorum ama biraz sonra iki kişi zor bela bota çıkmayı başardılar. Botta bir yerlere tutunarak bir pankart açtılar. Meğersem tanker zehirli bir yük taşıyormuş da onu protesto ediyorlarmış. Bot  dev dalgalarla birlikte havaya zıplayıp tekrar suya düşüyor ama ellerinde pankart olan iki kişi sanki çakılmış gibi duruyorlardı. Neyse tankerin yanından ayrıldılar. Bu kısa film, iskelede bottaki üç kişinin ellerindeki pankartı gösteren görüntüleriyle bitiyordu. Helal olsun çocuklara dedim. Yani şimdi böyle bir maceraya atılmak için zorunuz neydi çocuklar dedim kendi kendime.
İkinci Kısa Film:
İkinci kısa film, aydınlanmaya başlayan bir sabahleyin, dev bir binanın alttan yukarıya doğru görüntüleriyle başlıyordu. Binanın en altından hani başınızı yukarı kaldırıp bakmaya başlarsınız ya, en tepeyi görmek istediğinizde de arkaya düşecek gibi olursunuz ya, işte öyle bir görüntü. Güneş yavaş yavaş çıkıyor. Hava aydınlanıyor. Görüntü binadan uzaklaşmaya başladığında binanın tam tepesinde iki karaltı ortaya çıkıyor. Biri sağda biri solda. Hava tam aydınlandığında o iki kişi pat diye kendilerini yere doğru bırakıyorlar. Zannedersiniz ki ikisi de aynı anda intihara teşebbüs ediyorlar. Valla havada biraz uçtuktan sonra zınk diye bir yerlerde duruyorlar. Sonra ikisinin arasına bir pankart açılıyor. Nükleer santral işleten bir firmayı protesto ediyorlar: „Nükleer enerjiye hayır“ yazıyor pankartta. Bir süre havada asılı kalıyorlar. Sonra hızla aralarındaki pankartla birlikte yere iniyorlar. Film binanın önündeki protesto pankartıyla sona eriyor. Altta yazan notta firmanın adı var ve binanın yüksekliğini yazıyor. Tamı tamına 326 metre yüksekliğinde imiş bina. Vallahi yine helal olsun diyorum çocuklara. İki filmde de bu çocukların yüzlerini net seçemedim. Erkek midirler, kadın mıdırlar kestiremedim. Sonra sadece yüzleri açık olduğundan hangi milleten olduğunu da çıkaramadım. Yalnız iki filmde de dilimden „Helal olsun çocuklar“ lafı döküldü. O günden bu güne bu çocuklara „bizim çocuklar“ demeye başladım.
Bir süre geçtikten sonra posta kutumdan bir broşür çıktı. Yeşil renk üzerine basılmış. Allah allah dedim, bizim çocuklar filmlerini seyrettiğimi nereden anladılar ki? Tesadüf deyip geçtim.
Üyelik Daveti:
Bir nevi tanıtım broşürü, kısa az ve öz. Son sayfada da „Bize üye olur musunuz?“ diye soruyorlardı. Merak ettim kim bu çocuklar diye. Internet´te aradım ve buldum bizim çocukları. Şöyle bir turladım sayfalarında. Benim seyrettiğim iki filmde vardı orada. Ama ikinci kez seyredemedim. O dev dalgalar, suya düşmeler, sonra 326 metreden aşağıya düşmeler, zınk diye durmalar falan. Biraz korktum. Çünkü bendeniz ayağı yere basmadan suya girmeyen, 20 metre yükseklikten aşağıya bakınca başı dönen ve düşme korkusu yaşayan biri olarak kaldıramam bu görüntüleri diye korktum. Sayfaları turlarken, bu çocukların bir araştırması gözüme ilişti. „Zehirsiz Yemek“  başlığını taşıyordu. Girdim sayfaya.
Kavun,Peynir Rakı Meselesi:
 Bir araştırma yapmışlar. Hangi meyva veya sebzede ne kadar zehirli madde var ve hangi ülkeden geliyor araştırmış çocuklar. Hepsini okuyunca „yahu bu kadarı da olmaz“ dedim. Bu araştırmayı yapan bizim çocuklar mı? diye geriye döndüm. Evet bizim çocuklardı. İnceledikleri meyva ve sebze arasında ikisi dikkatimi çekti. Kavun ve sivri biber. Valla üzerinize afiyet diyemeyeceğim ama bu ikisinde de öyle zehirli maddeler varmış ki, dudağım uçukladı. Şimdi niye kavun ve sivri biber diyeceksiniz? Anlatmaya çalışayım. Esasen fıkranın orijinali başka ama ben soranlara şöyle anlatıyorum: Adamın birine sormuşlar, içki içer misin? diye. Adam haşa, asla demiş, yalnızca akşamdannn akşamaaa. Ben de biraz bu türden biriyim. Ben Rakı´yı kavun ve peynir olmadan içmem. Birisi beni davet ettiğinde ilk sorum kavun ve peynir var mı? olur. Kavundaki zehirli maddeleri ve oranları okuyunca, Rakı keyfinin içine ettikleri için bizim çocuklara kızdım tabii ki. Araştırdınız güzel, teşekkürler ama niye ille de kavunu da kattınız ki bu işin içine?. Görmezlikten gelseydiniz, olmaz mıydı? Neyse epeyce söylendim bizim çocuklara. Ha bir de sivri biber meselesi var. Hani mangal yaparken pirzolanın veya köftenin yanına atılır ya, onda da zehir varmış, hem de bilmem kaç misli oranda. Yani doğrudan zehir yesek daha iyi galiba. Esas gıcık olduğum şey de bu zehirli meyva ve sebzeler Türkiye´den geliyormuş. Tamam şimdi Türklerle papaz oldunuz dedim kendi kendime. Bundan yıllar önce Türkiye´de üretilen acı kırmızı biberde Aflatoksin bulmuşlardı. Alim Allah zehir gibi bir şeymiş bizim acı biber. Bu haberler çıkınca, İbrahim Tatlıses televizyonlarda avuç dolusu biber yemiş, ardından „bakın ben kanser oldum mu şimdi“ diye sormuştu. Aynı şey çay meselesinde de olmuştu. Çernobil patladıktan sonra Türkiye´nin en mühim politikacıları yine televizyonda şakır şakır çay içmişlerdi. Sonra da dönüp „bakın ben turp gibiyim“ demişlerdi. Bunlar aklıma gelince bizim çocuklara biraz üzüldüm, makaraya saracaklar onları diye. Gecikmeden yanıt ta geldi. Bakan bizim çocukların haberlerini yalanlamış, biz analiz ediyoruz, teknik olarak mümkün değil, bunlar kasıtlı haberlerdir demiş. Tabii bir yerde de bir gafa benzer birşey yapmış. Avrupa´ya ihraç ettiklerimizde böyle bir şey yoktur türünden birşey de söylemiş. Peki oraya gönderdiklerinde yok ta, içerdekilerde var mı? bilmiyoruz.
Bilinçlenme,Şuurlanma
Bu bizim çocukların araştırması bir broşür halinde yayınlanmış. Internetten bedava indirebiliyorsun. Ben de indirdim. Oturdum hepsini inceledim. Bu tür araştırmaları birkaç yıldan beri yapıyorlarmış, hem de devletin resmi kurumlarının aldıkları örnekler üzerinde yapıyorlarmış. Uzunca da bir liste yapmışlar. Hangi meyva ve sebze nereden geliyor, hangileri yenebilir, hangileri yenmez, hangilerine elinizi bile sürmeyin diye. Sadece Türkiye´den gelenler yok bu listede. Dünyanın dört bir ülkesinden gelen her tür meyva ve sebze var.
Yani anlayacağınız bizim çocuklar, herşeye el atmışlar. Zehir taşıyan tankerden, nükleer enerjiye, oradan her gün yediklerimize kadar herşeye burunlarını sokmuşlar. Bu çocukların bir kaçının resmini de gördüm. Kızlı erkekli, affedersiniz bizim deyimle 73 milletten insan var. Doktoru var, mühendisi var, profesörü var, bu işi kendine görev edinmiş, yani hangi meslekten insan yok ki? Ben tekrar posta kutuma gelen broşürün son sayfasına takıldım. Soru şu idi: Bize üye olur musunuz? Aklıma dev dalgalarla boğuşan, tankerden düşen, dev dalgalara rağmen heykel gibi duran bizim çocuklar geldi. Sonra 326 metreden küt diye sanki intihar etmek istercesine atlayan, sonra zınk diye duran bizim çocuklar geldi aklıma. İş sadece bununla kalsa iyi. Nükleer artık taşıyan trenleri durdurmak için raylara kendini zincirlemek, polisten dayak yemek, yerlerde sürünmek, günlerce kışta kıyamette nöbet tutmak ta var işin içinde. Tüm başka eylemleri de düşünerek „olur musun üye lan“ diye sordum kendi kendime. Biraz düşünmem lazımdı. Düşündüm. Sonuçta üye olmaya karar verdim. „Atın ölümü arpadan olsun lan“ dedim kendi kendime. Bu yaştan sonra yüzmede öğrenirim, 326 metreden atlamasını da, kendimi raylara zincirlemesini de. „Bu yaştan sonra kaybedecek neyin var ki lan“ dedim kendi kendime. Yeter ki insanlık ölmesin. Şu kısa ömrümde neye yararım dokundu ki, bari tüm insanlığa bir yararım dokunsun.
Greenpeace,Yeşil Barış Militanı
Şimdi bu bizim çocukların kim olduğunu soracaksınız sanırım: Greenpeace diyorlarmış kendilerine, yani Yeşil Barış. Bu tür barış için „canım feda olsun“ derim. O kadar.
(Ayrıca bir notu da buraya yazmam gerek: Bizim çocukların araştırmasındaki sebze ve meyvaların listesini yaptım. Cebimde taşıyorum. Özellikle kavun almaya gittiğimde, kavunun sadece affedersiniz poposunu yoklamakla yetinmiyorum. Hangi ülkeden gelmiş, ne zaman gelmiş hepsine bakıyorum. En son en temiz kavunu, evden 8 kilometre uzaklıktaki bir dükkanda buldum. Tam 3 saatime mal oldu. Ama olsun, ağız tadıyla bir kavun yedim Rakının yanında. Bu durumu herkese de anlatıyorum tabii ki. Ben özellikle kavun ve sivri biber konusunda bizim çocuklara biraz kızar gibi oldum ama yine de hep söylerim:
 Helal olsun bizim çocuklara)


29 Şubat 2012 Çarşamba

POZANTI CEZAEVİ ÇOCUKLARINA MEKTUP- Cana Bostan -PEDOFİLİ VE FAŞİZM - Adil Okay


 “Bu topraklarda bir bebek doğduğunda kulağına fısıldarlar "adınla yaşa" diye. Sizi adınızla yaşatmayanlar bu topraklardan mı? Bu dünyadan mı? Onlar da insan mı?” Cana Bostan
Çocukların sınıfı yokmuş. Çocukların milliyet, dini, mezhebi, cinsiyeti. İnanmayın var. Vallahi var. Zorla giydirilen giysiler gibi, çocuklara zikredilen etiketler var. Zengin çocuğu, fukara çocuğu var.  Simit satan, ayakkabı boyayan çocuk var. Evi barkı olan çocuk, sokak çocuğu, yetiştirme yurdunda yetişmeye çalışan çocuk var. TMK mağduru çocuk var. Her gün şiddete uğrayan çocuk var. Satılan çocuklar.  Tacize- tecavüze uğrayan, zorla dilendirilen çocuklar. Oysa onlar doğduğu zaman dilsiz, dinsiz, kimliksiz, sınıfsız doğarlar. Çocuklar sarı renkli, beyaz, siyah tenli ve melez çocuklar. Hepsinin ortak yanı: Çocuk olmaları. Oynamaya, sevilmeye, korunmaya muhtaç olmaları.
Gencecik sol görüşlü çocukları sadece bildiri dağıttıkları için, “vurun komüniste- Kürde” diye uluyarak linç etmeye kalkan sapıkların yaşadığı bir ülke haline geldi Türkiye. “Hepiniz Ermeni’siniz, hepiniz piçsiniz” pankartının arkasında içişleri bakanı konuşma yaparak bu güruha cesaret veriyor. Linç girişimleri yetmez gibi, 12 Eylül zebanilerinin başvurduğu ve gelenekselleştirdiği “tecavüz-cinsel taciz”, ekilen nefret tohumları sonucu çocukları hedef almaya başlıyor. Devletin himayesinde olması gereken TMK mağduru çocuklar, bir diğer adla “taş atan çocuklar”, ‘devlet dersinde’, hapishanelerde taciz ve tecavüze uğruyor. Herkes dehşet içinde. Elbette ben de dehşet içindeyim. Ve öfke. Nasıl oluyor diyorum Pozantı halkı, “ilçemizde bu utanca yer veremeyiz” deyip ayaklanmıyor, cezaevini taşlamıyor. Biz 12 Eylül öncesi “kurtarılmış mahallelerimizde” fuhuş yaptığı saptanan evleri tahliye ederdik. Bırakınız pedofili- çocuk tacizini, yetişkin kadınların satılmasına da karşı dururduk. Nasıl olur da diyorum insanlar empati yapmaz, adalet bakanlığının önünde birikmez. İHD Mersin şube başkanı Ali Tanrıverdi ile konuyu görüşüyorum, ‘Çabalarımız sonucunda konunun üzerine gidildi” diyor. Basın ve İHD konuyu dillendirince, Adalet bakanlığı mecburen müfettiş görevlendirdi.
Bir zamanlar, F tipleri yokken, mahpushanelerde devrimcilerin etkisi-insiyatifi vardı. Adli mahkumlar ve çocuk mahkumlar solcu mapusların sayesinde bahar yaşamışlardı. Koğuş ağalığı, taciz, işkence ve talan, solcular sayesinde sona ermişti. Bizim seçilmiş ‘koğuş mümessillerimiz’ sevgi dolu, melek gibi insanlardı. (Örneğin benim yattığım Adana cezaevinde temsilci seçilen Turgut Tüksoy bu gün hâlâ hak-hukuk-adalet diye çalışmaktadır.)  demem o ki, o dönemde, birçok yanlışa ve eksikliğe rağmen, solun bir ortak aklı - terbiyesi vardı. Tacize, tecavüze, işkenceye karşı çıkmak gibi. Ama 19 Aralık “hayat söndürme operasyonundan” sonra hapishanelerde yeniden devletin, mafya şeflerinin, çapulcuların ve sapıkların hakimiyeti başladı. Sonuç Pozantı cezaevinde çocuklara tecavüz ve taciz. Ve işkence.
Elbette bu yeni değil, ilk değil. Bu gün hâlâ, “uygar batıda” bile kadınlara yönelik taciz -  tecavüz haberleri alıyoruz. Pedofili, dünyada bilinen ve devam eden bir dram. Kadınlar (ve duyarlı erkekler) yılardır buna karşı örgütlü biçimde mücadele ediyorlar. Ancak burada konumuz çocuk.  Hapishanede ‘devletin himayesinde’ olan çocuklarımız.
Şükrü Argın’ın çok tuttuğum bir saptaması var: “12 Eylül edebiyatın kaldıramayacağı kadar ağır bir gerçeklikti”. İşte bu olay da bir yazıyla- raporla açıklanamayacak kadar trajik. Bu çocuklar “Devlet dersinde” yaralanan çocuklar. Ve bu öyle bir yara ki ömür boyu kanayacak. O çocuklar bu kanayan yaralarla büyüyecek.
Dünyada en çok çocuk pornosunun izlendiği ülkelerden birinin neden Türkiye olduğu sorusunun cevabı, çocukları linç etmek ve ellerine geçse tecavüz etmek için sıraya giren bu sapık-faşistlerin giderek çoğalmasında ve bunların kimi ‘devlet büyüklerinden’ destek görmelerinde aranmalıdır.
Sabah akşam ant içerken bu gerçekleri de düşünmek gerekiyor.

POZANTI CEZAEVİ ÇOCUKLARINA MEKTUP
Hani tarlalara kuşlar gelmesin diye korkuluk koyarlar ve bazı kuşlar yuva yaparlar o korkmaları umulan korkuluğun şapkasına. Korkuluklar neden insana benzer ve siz çocuklar neden bu kadar benziyorsunuz "bazı" kuşlara? Nasıl da aldılar sizi sokaklardan! Bütün dışarılar içeride şimdi...
İnanır mısınız, Van Çocukevi kapatılmış?
İnanırsınız; oradaki çocuklar da inanmış çünkü..
Sonra bir gecede büyüyüvermişler; oyun yasaksa, çocuk olmanın anlamı ne ki?
Başka kentlerde başka çocuklar var; bağıra bağıra istop oynuyorlar. Top havadayken bir çocuğun ismi haykırılıyor uzun uzun. Sizin isimleriniz neden böyle kısa: H.K. Ş.A. A.K.? Tıpkı N.Ç. gibi: hani büyükler saklambaç oynarken kaybolan bir çocuk vardı ya...
Oysa bu topraklarda bir bebek doğduğunda kulağına fısıldarlar "adınla yaşa" diye. Sizi adınızla yaşatmayanlar bu topraklardan mı? Bu dünyadan mı? Onlar da insan mı?
Daha dündü; belki de kâğıttan uçak yapmayı yeni öğrenmişti ama kâğıttan olmayan uçaklarla vurdular onu Uludere'de. Daha dündü; belki annesi bir masal anlatmıştı "gökten üç elma düşmüş" diye ama gökten düşen elma değildi o gece Uludere'de.
Otlattığı havyanlar vardı Ceylan'ın; bir patlama oldu. Diyarbakır'da üç karakolun arasına sıkıştı çocukluğu. Bedeninin parçalarını ise annesi topladı. Klee'nin "Tarih Meleği" gibi bakan gözleri kaldı hafızamızda. Bir felaketi izliyordu sanki o da; bir yıkıntılar yığınını...
O yıkıntılar yığının arasında çocuklarının kemiklerini arayan başka anneler de vardı. Her gün aradılar, en çok da cumartesileri...
Bunlar masal değil. Hiçbir masalın kötüleri bu kadar kötü değil. Ne var ki sizin kanınız mürekkep oldu tarih-yazıcılarının kalemlerine. Yazmak da yazmamak kadar utandırıyor şimdi. Aynı zihniyetin pay sahibi olduğu olayların mağduru olan siz çocuklara "yalnız değilsiniz" diyebileceğimiz bunca acının birikmiş olması nasıl da utanç verici.
Sizin bedeninize dokunan ellerin tokalaştığı başka eller var ki; nicelerinin sırtı o ellerle sıvazlandı.
Ne çoklarının ağzını kapadı o eller; ne çoklarını boğdu. Sizinle hemhal olmanın bütün yollarını tıkadılar, duvarlar ördüler. Belki de o duvarları yıkmak için bir taş almalı insan eline; ruhunu kurtarmak için fırlatmalı bütün gücüyle... (CB/HK)
* Cana Bostan, Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü Doktora Öğrencisi.

--

3 Kasım 2011 Perşembe

BİR ERMENİNİN MUNCH ÇIĞLIĞI


"Kimseye etmem şikayet /Ağlarım ben halime

Titrerim mücrim gibi/ Baktıkça istikbalime

Perdeyi zulmet çekilmiş/ Korkarım ikbalime
Titrerim mücrim gibi/ Baktıkça istikbalime"

Şarkıyı dinlemek için http://www.youtube.com/watch?v=EYY-gAIDSC4&noredirect=1

İlk babamdan dinledim bu şarkıyı. Ortaokuldaydım. Sözleri ağır gelmişti,pek bir şey anlamamıştım..Sonra yılar içinde dinledikçe müziğine ısındım.Hüzünle kavrıyordu insanı.Sözlerine vakıf oldukça tüylerim diken diken oldu. ”Kimseye etmem şikayet,ağlarım ben halime” Kötü bir durumda olduğu açık.Ümitsiz bir aşka düşmüş,sevgilisi terk etmiş belki.Belki başına, kimseyle konuşamayacağı çok berbat bir şey gelmiş,gibi hislerle dinlerdim bu şarkıyı.Her dinleyişimde içime işlerdi.

Çocukluğumda, ergenliğimde 1915 Ermeni tehcirinden haberim yoktu. Babam cumhuriyetçi bir kasaba aydınıydı. Ben okullarda resmi ideolojiyle ‘terbiye edilmiş’ bir öğrenciydim.Gençliğimde “devrimci” oldum.Yol arkadaşlarımla beraber ‘gökyüzünü fethe’ kalkıştık.Marksist- Leninistsim.Ama, işgaller,boykotlar,grevler,direnişler içinde yoldaşımız abimiz Ruhi Su’dan bellediğimiz “Ankara’nın taşına bak / Gözlerimin yaşına bak /uyan uyan Gazi Kemal / Şu feleğim işine bak” marş-türküsünü söylüyorduk.

Sonra yıllar yıllar geçti. Tehciri öğrendim. Soykırım acılarını hem yaşayanlardan dinledim,hem yazılanlardan okudum.Kemani Sarkis Efendi’nin nihavend bestesi bir Munç** çığlığıydı.Bunu öğrendiğimde şarkıyı dinlerken içim bu defa önceki yıllardakinden çok farklı bir şekilde titredi,hüzne gark oldum.Şarkı soykırım sonrası insani bir çaresizliği ,istikbalsizliği,kıstırılmış insanın çıldırmanın eşiğindeki halini anlatıyordu.

Kemani Sarkis Efendi*, resmi ideolojinin yalanlarla üstünü örttüğü bir katliamı, o katliamın acılarını şarkısıyla anlatıyor. Sanat hakikatin feryadı oluyordu.

Sen! Bu yazıyı okuyan arkadaş, önce şarkıyı yeniden dinle. Sonra bir Norveçli Munç’un Çığlık tablosuna, bir de vicdanına bak. Hissettiklerini lütfen yorum bölümüne yaz.

*Kemani Sarkis Efendi (d.1885, İstanbul, Osmanlı Devleti- ö.1944, Paris, Fransa) Klasik Türk müziği bestekâr ve güftekârı.
Üsküdarlı kemençeci Onnik Efendi'nin oğlu olan Sarkis Efendi, ünlü kemani Aleksan Ağa'nın öğrencisidir. Kimseye Etmem Şikâyet adlı nihavend makamındaki ünlü Klasik Türk müziği eserinin güftesi ve bestesi Kemani Sarkis Efendi'ye aittir

** Edvard Munch ( (12 Aralık 1863 - 23 Ocak 1944) özellikle Çığlık isimli tablosuyla tanınmış Norveçli ekspresyonist ressamdır.

18 Ekim 2011 Salı

GÖĞE BAKMA DURAĞI’INDA BİR DOSTLUK HİKAYESİ- Hasan Gürkan


“Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi aferin tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
beni bırak göğe bakalım” T.Uyar

Kış,her taraf kar.Tavşanlı’dayım, çocuğum.. Ekrem, Şerif ve Süha’yla kızaklarımızı aldık, Mülayim Tepeye kaymağa gidiyoruz. Yanımızda sokağımıza yeni gelmiş iki “yabancı” var. Biri kara kuru, bir kız Özkan, öbürü ufak tefek bir tıfıl İbrahim.

Kayak pistimiz eğri büğrü bir yokuş. Yol kenarında, virajda akasya ağaçları var. Şerif kayıyor önce, iki ayağıyla sürekli fren yaparak güvenli şekilde yavaş yavaş iniyor yokuşu. Sonra Süha. Önce bırakıyor kendini, ama viraja yaklaşınca ayaklarıyla fren yapıyor, düşmüyor.

Bana geliyor sıra. Bacaklarımı göğsüme toplayıp bırakıyorum kızağı. Dehşetli bir hızla uçuyorum. Yüreğim kuş gibi çırpınıyor. Virajda ağaca çarpıp yuvarlanıyorum. Ekrem, Şerif, Süha gülüyorlar. Özkan bağırıyor “Ben de Hasan gibi kayacağım.” “Salaklık etme,düşersin,kafayı gözü yararsın” diye ikaz ediyor tedbirliler “Hayır” diyor Özkan “düşersem düşeyim Hasan gibi hızlı kayacağım.” “Ben de,ben de!” diye bağırıyor bücürük İbrahim..Özkan kayarken uyanıyorum.

Daha yeni tanıştık. Kırk yıllık ahbap gibiyiz:

Özkan, Hasan, Meral, İbrahim.

Kim bunlar, nedir, nasıllardır, acaba filan hiç hesap yapmadan bırakıverdik kendimizi, hızla birbirimize aktık. Düşmedik, yaralanmadık. Çocuk kahkahaları gibi yalansız, hesapsız bir dostluk iklimi yarattık.

Soframıza Turgut Uyar’ı buyur ettim,misafirimizdi.Kendisini,şiirini yani severim. ‘Göğe Bakma Durağı’nı okuyordum.Doğum günümdü,söylememiştim.Masada öğrendiler.Şiir şefkatliydi, hepimizi sardı,sarmaladı.

Bir başka gün, gene dost sofrasındaydık. Yum gözünü dediler, yumdum. Açtığımda hediyemi gördüm. Göğe bakma durağını önüme getirdiler. Sanatkârı Özkan yardımcısı İbrahim’di. Çok sevindim, çok hislendim. Zor tuttum kendimi. Ağlamadım. Çok rakı içtim.

“Dördümüz birden sevinebiliriz, göğe bakalım” diye geçirdim -içimden. Kimse duymadı, ama dördümüz birden göğe baktık, sevindik.

26 Ağustos 2011 Cuma

MİLLİYETÇİLİK VE KÜRT MESELESİ - Sevan Nişanyan

İnsanlar neden illa ki “benim dilimi konuşsun, isterse çapulcu olsun” sıfatında birilerinin yönettiği bir ülkede yaşamak ister, bundan ne zevk alır, bir gün bile anlamış değilim. Amerikan üniversitesine pekala gidiyorsun, Singapur şirketine çalışıyorsun, Japon hastanesine yatıyorsun, İngiliz kitabı okumayı seviyorsun, Arjantinli sevgili tutuyorsun. Neden yaşadığın ülkenin tarım orman ve hayvancılık bakanlığı seninle aynı dili konuşmaktan başka hayatta bir artısı olmayan öküzlerin elinde diye mutlu olasın, vallahi anlamaktan acizim. Avusturyalı daha iyi yapıyorsa ver o yapsın, sana ne?

Yani Kürtlerin bağımsızlığı fikrine en ufak bir sempatim yok. Ona bakarsan Türklerin bağımsızlığı fikrine de sempatim yok. 1919’da burasını bir müddet İngilizler yönetseydi bugün bin kat daha iyi bir yerde yaşıyor olurduk, şüpheniz olmasın.*

Ha Kürtlere nerede sempatim var söyleyeyim.
Birileri eline sopayı almış yüz senedir memleketi sıra dayağından geçirmiş. Habire adamlara kimlik üzerinden hakaret ediyor, bizim atalarımız Ortaasyadan geldi size kodu, siz zaten adam sayılmazsınız, diliniz yok, kültürünüz yok, tarihiniz yok, ne mutlu yüce ırkımızdan olana, ya seversin ya terkedersin, sus hizaya gel eşek herif o dili konuşma diye girişiyor.

Şimdi, asgari onur sahibi olan bir insan böyle şeye tahammül edemez. Normal olarak hayatta kimlikle mimlikle işi olmayacak biri de olsa hakaret karşısında o kimliğin onurunu sonuna kadar dik tutmak ister. O lafları da Allahın izniyle o heriflere yedirir. Doğrusu budur. Bunu yapıyorsa alkışlanır. Yapmıyorsa “demek ki haketmişin” derler.

Derdimiz Kürtlere bağımsızlık yahut özerklik yahut demokratik bilmemne değil, hayır. Maksat o hakaretleri sahibine yedirmek. Kürtlere – ve Ermenilere, Japonlara, Türklere vs. – hakaret edemeyecekleri bir ambiyansı yaratmak. Yani derdimiz Türkiye meselesi, Kürtiye değil. Yoksa bana ne Kürdistandan? İki yılda bir kere Diyarbakır’a gideceksem ha pasaportla gitmişim ha pasaportsuz, ne fark eder?

Önceki yazıda başka şey anlatmışım ama, Allah için bir kişi anladı mı bilmem.

Bırak Kürtler haklı mı haksız mı davasını, yazı onunla ilgili değil. Bir gözlem yapıyor. Diyor ki dünyada ufak ulus milliyetçiliği azmıştır. Bir milletin öbür milleti kafasına göre yönetebildiği devir kapanmıştır. Koca Sovyetler Birliği yapamadı, Yugoslavya yapamadı, Saddam Hüseyin yapamadı, Etiyopya bile yapamadı. Hani nüfusu bir-iki milyon olur, ya da Tibetliler gibi kendi yurtlarında azınlığa düşmüş olurlar, belki. Ama on küsur milyonluk, coğrafi bütünlüğe sahip dünya yüzünde başka örnek var mı? Yok. Hepsi bu kadar. Hayal kurmanın alemi yok. Ya Türkiye aklını başına toplayıp Kürtleri memnun edecek bir çözüm bulacak. Ya da bugün olmazsa yarın, acı hakikatle yüzyüze gelecek. Başka ihtimal bulunmuyor.

Bundan 150 sene önce biri dese ki Bulgaristan, Arnavutluk yarın öbür gün kopar, herhalde saçmalıyor derlerdi. Sonuç ne oldu, sen ona bak.

Hem gaz ver, gaz ver, nereye kadar? Türkiya büyük ülkedir, çok çok çok büyük ülkedir, sıfır sorun padişahıdır, Somalinin hamisidir, peki, ama gazla bu iş bir yere kadar yürür. Sonra patlar.*
Sonra yazı hiç tahmin etmediğiniz iki argümanla devam ediyor.

Bir, zannettiğinizin aksine vakit Türklerden değil Kürtlerden yana. Cumhuriyetin ilk devrinde oraları bugünkü kadar Kürdistan değildi. Mardin’e Kürtleri sokmazlardı. Siirt’te, Urfa’da, Adıyaman’da kimse Kürtçe konuşmazdı. Şimdi git bak ne oldu. Van’ı saymazsan Türk kalmadı. Süryani kalmadı. Araplar sindi, kayboldu. Zazalar araziye intibak etti. Kürt nüfus deli gibi arttı. Ve Batıdan göründüğü gibi hiç değil, özgüvenleri geldi, Kürtlükleri keskinleşti. İyi mi oldu kötü mü oldu demiyorum. 35 yıldır memleketi bucak bucak gezen ve bölgenin tarihini iyi bilen biri olarak, gördüğümü söylüyorum.

İki, sopa yöntemi ters tepti. Haklıydı, haksızdı, ama insancıklar yazık filan demiyorum bakın. Onlar ayrı mevzu, sırasıyla ona da geliriz. Buz gibi bir tespit: adamları vurdukça, dövdükçe, hapiste bilmem nerelerine cop soktukça tırsmadılar; daha bilendiler. İtiraf edeyim, direnmeleri hoşuma gidiyor. Bana da yapsalar inşallah ben de bilenirdim. Ama hoşuma gitse de gitmese de olgu bu. Fakt yani. 76’da, 80’de oralara giderdim, o zamanki haleti ruhiye ne, bugünkü haleti ruhiye ne. Arada uçurumlar var, ve korkma, sinme, tevekkül etme yönünde değil, zalimi hor görme yönünde. Galip geleceklerine inanmışlar. Daha bundan öte başa çıkamazsın. Yenildiğini kabul edeceksin. Bitti. Değiştir plağı. Hepsinin sorumlusu Ergenekon’du de, beş tane aptal paşayı içeri at, yeni sayfa aç.*

Ha bundan ne sonuç çıkarmışım? Yaşasın halkların bilmemesi mi demişim, zafer narası mı atmışım? Hayır. Türkiye’nin toprak bütünlüğünün korunması lazım demişim. Hatta o yetmez, Kuzey Irak’la Suriye de Türkiye’nin yörüngesine girse ne iyi olur diye üstü kapalı niyet belirtmişim. (Evet, merak ettinizse söyleyeyim, Ermenistan da girse ben şahsen sevinirim.)

Ama bunun için ne lazım? Bir dar, bir de geniş açılı lens lazım.

Dar olanı şu: Dünyada biri büyük biri küçük iki milletin başarıyla bir arada tutunabildiği örnekler nereler? Saymışız, Büyük Britanya var, İspanya var, iyi kötü Kanada var. Türkiye’nin önündeki örnekler budur. Aşağı yukarı bunlardan birine benzeyen, yahut o minval üzerine yeni bir şeyler kotaran bir model buldun buldun. Yoksa unut Hakkari’yi. Amerika’yı baştan keşfedecek değiliz. Model budur, çözüm de şayet bulunacaksa orada bulunacaktır.

Geniş olanı da şu: Türklerin o allahın cezası millet-i hakime kibrini kırmadıkça çözüm mözüm olmaz. Kürt kardeşim yerine aynı rahatlıkla Kürt ağabeyim diyebildiğin gün, sünnetsiz Ermeni dölünün de bu milletin mukadderatında omzu ve ağzı kalabalık yeniçeri kadar hakkı olduğu fikrini içine sindirebildiğin gün bir önceki paragrafta sözü edilen çözümleri adam gibi masaya koyup tartışabilirsin. Yoksa konuşalım diye ağzını her açtığında karşındaki sadece hakaret duyar; açılımın da ayağına dolanır; vermeye tenezzül ettiğin haklar da, verdiğin gün solar, kurur, dökülür.

İşte buyurun, çözüm perspektifi. Bana sorarsanız gayet vatanperver, yapıcı, iyimserimsi bir perspektiftir. Ama yok öyle değil deseniz de üzülmem. Yeter ki adam ne demiş diye merak edin, kırk senelik bayat şablonlarla sayfamı doldurmayın.
Mersi.



10 Temmuz 2011 Pazar

Empati, Kimlik ve Vicdan Üzerine - Oşin Çilinger

(Mufassal bir metin)

Bir insanı anlamak istiyorsan, gökte üç ay
eskiyene kadar onun ayakkabılarıyla dolaşmalısın.
Kızılderili atasözü

Empati gerçekten mümkün mü?
Kavrama kimliğini kazandıran Carl Rogers’a göre bu mümkün; insanlar birbirleriyle empatik ilişki kurabilir!
Carl Rogers’in empati tanımı, konunun analizi için uygun bir başlangıç sayılabilir: “Empati, bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumu ona iletmesidir.”

Tanıma göre empatik ilişki, üç adımlı bir süreci gerektirmektedir. İlk adımda empati kuracak kişi, kendisini karşısındakinin yerine koymakta, olaylara onun bakış açısıyla bakmaya çalışmaktadır. Bunun için de kişinin, empati kurduğu kişinin gerçeklik alanına girmesi gerekmektedir.

Her insan, gerek kendisini gerekse çevresini, kendine özgü bir biçimde algılar. Bu, onun gerçeklik alanıdır. Kısaca her insan, dünyaya kendi bakış açısıyla bakar. Empati kurmak isteyen kişinin dünyaya karşısındakinin bakışıyla bakması gerekmektedir. Empati kurma sürecinin en önemli aşamasının bu ilk adım olduğu anlaşılmaktadır.

Peki, insanın kendi gerçeklik alanından çıkarak karşısındakinin gerçeklik alanına girmesi, dünyaya onun bakış açısıyla bakması mümkün mü? Bu can alıcı sorunun daha yalın şekli şu: İnsanın kendi kimliğinden sıyrılarak karşısındakinin kimliğine bürünmesi mümkün mü? Bir adım daha atarak sorumuzu daha anlamlı kılalım: Kimliklerimize rağmen empati mümkün mü? Görüldüğü üzere empatinin olabilirliği, kimlik sorununa gelip dayanmaktadır.

Empatinin kimliğe ve aidiyete gelip dayanması onu kuramsal kılar ve olabilirliğini sorgulama düzlemine taşır. Empatiyi, kimlik gerçekliğinin temel özellikleri bağlamında irdelemek, onun bu özelliğini net olarak açığa çıkarır. Bunun için ‘kimliğin kimliği’ni sorgulayan ‘kimlik nedir?’ sorusunu yanıtlamamız gerekir.

Kimliğin en kestirme tanımı bi’şey olmaktır. Kimlik, çoğunluğu
insan ilişkilerinden kaynaklanan, bir kısmı da doğuştan gelen özelliklerin bütünü, daha doğrusu bu özelliklerin bileşkesi, sentezidir. Biz doğuştan neleri taşıdığımızı tam olarak bilemeyiz ama toplumsal ilişkilerden neleri aldığımızı, hangi özelliklerimizi edindiğimizi saptayabiliriz. İşte bu özelliklerin her biri bi’şey’dir (ruhumuzun yapıtaşları). Yüzlerce bi’şeyimiz bir araya gelip kaynaşarak bize bir bileşke-kimlik kazandırır.

Kimliğin olumlanarak algılanışı, çağdaş insanın tanık olduğu en büyük yanılsamadır (bi’şey olma yanılsaması). Sorun tepesi üstü durmaktadır. Doğu düşüncesinde aşılması gereken bir sorun olarak kabul edilen kimlik, Batı düşüncesinde benimsenen ve yokluğu bunalım belirtisi olarak algılanan bir gerçekliktir.

Bu, neden böyledir? İnsanın evrenle ilişkisinde bütüncül bir ilkeye sahip olan Doğu felsefesinde kimlik, varlığı bakımından bir bunalım kaynağı değil, salt aşılması gereken bir sorun olarak görülür. Çünkü bu felsefeye göre kimlik - bi’şey olmak - sınırlandırır, koşullar, ufku daraltır, cehaleti çoğaltır, sığlaştırır, tek boyutlu kılar, düşünsel yaratıyı öldürür, etik kalıplar üretir, çerçeveler, dondurur, duyguları güdüler ve en önemlisi insanın yaşamla olan bağlarını hırpalar, onu evrenle bütünlüğünden koparır, gerçekten uzaklaştırarak yoğun bir sis perdesinin ardına taşır.

Öte yandan, insanın evrenle ilişkisinde Doğu’nun tersine parçacıl bir ilkeye sahip olan Batı felsefesinde ise kimlik, varlığı bakımından değil yokluğu bakımından bir bunalım kaynağıdır.Çünkü bu felsefeye göre bi’şey olan insan, tüm dünyayı bi’şey açısından görür ve öyle değerlendirir. Bununla da kalmaz, tüm yaşamını bu bi’şey’e temellendirir.

Oysa bu, bir ufuk daralması, insanın kendi kendine uyguladığı zulümdür. Sınırsızlığı ve çeşitliliğiyle tezahür eden bir yaşamı, sınırlı ve tek boyutlu bi’şey’in bakış açısıyla algılamak mümkün mü? Böylesi bir algılayış tutsaklık değil de nedir? Her şey olan yaşam bi’şey’in bakış açısıyla anlamlandırılabilir mi ? Her şey’in manevi zenginliği ve derinliği, bi’şey’in fukaralığı ve sığlığıyla nasıl bağdaşabilir? İşte kimliğin bu muhteviyatı, empatik ilişkiyi imkansız kılar!

Empati için zorunlu koşul, empati kuracak olan kişinin kendi kimliğinden tümüyle kurtulması, kendini sıfırlamasıdır. Kimliklerini korudukları, ondan kurtulmaya çalışmadıkları sürece iki kişi arasında empatik ilişki kurulamaz.* Çünkü buna ihtiyaç duyulmaz. Ölümle ya da psikolojik bir yıkımla sonuçlanacağı muhtemel bir didişmenin tarafları empatiye ihtiyaç duyar mı?

Empati sürecinde ikinci adım, ilişki kurulan kişinin duygu ve düşüncelerinin doğru olarak anlaşılması ve / veya hissedilmesidir. İlk adım için öne sürdüğümüz itiraz, bu adım için de geçerlidir. Çünkü, kolayca anlaşılacağı üzere ikinci adım, birinci adımın türevidir. İlk adımda kimliğin, empatik ilişkiyi imkânsız kıldığı sonucuna varmıştık. Aynı saptama farklı bir düzlemde ikinci adım için de geçerlidir. Yine aynı nedenle kişi, empatik ilişki kurmaya çalışacağı kişinin duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlayamaz ve / veya hissedemez. Bunun olabilirliği, ruhsal ve düşünsel özdeşliği gerekli kılar.

Yazımızın girişinde yer verdiğimiz Kızılderili atasözü, sorunu salt ‘pratiğe dayalı anlama’ düzleminde ele almakla gerçekçi bir yaklaşım sergilemektedir. Böylece sorun, kuramsallıktan pratiğe taşınmıştır. Atasözündeki ‘ayakkabı’ bir simgedir. Bir insanı anlamak istiyorsan, uzunca bir süre (gökte üç ay eskiyene kadar, galiba doksan gün) onun ayakkabılarıyla dolaşmalı, onun yürüdüğü yollardan yürümeli, onun yaşamını yaşamalısın. Deneyim, empatiye ilişkin kuramsal yaklaşım ve açılımlardan daha öğretici ve daha sonuç alıcıdır. Çünkü insan ruhu, kuramın değil pratiğin etkilerine açıktır ve önemli ölçüde bu etkilerle biçimlenir.

Empati kurma sürecindeki üçüncü adım, kişinin, empati kuracağı kişiyi bilgilendirmesi, durumu ona iletmesidir. İlk adımda empati kuracak kişi, kendisini karşısındakinin yerine koyuyor, olaylara onun bakış açısıyla bakıyor; ikinci adımda o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlıyor ve hissediyor. Üçüncü ve son aşamada ise, empati kurulan kişiye bu durum iletiliyor. Aslında iletme, bir anlamda devreyi kapatma eylemidir.

Buna göre, kişi, empati kurduğu kişiye şöyle diyesidir: “Dünyayı, insanları ve olayları senin algıladığın gibi algılıyorum. Tıpkı senin gibi değerlendiriyor, seni anlıyor, durumuna üzülüyorum. Bunu bilmeni istiyorum. Yalnız değilsin!” Bu iletme, doğrudan sözlü olabileceği gibi, eylem ve duruşlarla dolaylı da olabilir. Empati sürecini tamamlayan üçüncü adım için akla gelen soru şudur: Kişi, empati kurduğu kişiye durumu neden iletiyor?

Empati-kimlik ilişkisini kimliğin bazı temel bileşenleri bağlamında ele alarak iki uygulamayla örneklemek ilginç olacaktır. Bilindiği üzere kimliğin sonsuz sayıda bileşeni vardır, ama bunlardan özellikle dinsel ve ulusal olanı öne çıkar. Bu iki bileşen, çağımız insanının ruhunu büyük ölçüde etkilemekle kalmaz, aynı zamanda belirler de

Din, insanın ruhunu biçimlendiren en eski ve en etkili gerçekliktir. Bir dine mensup olmak, bir dine inanmak, hani neredeyse insan doğasının kaçınılmaz bir yansıması gibi algılanıp benimsenmektedir. Oysa insanlar dinlerini genellikle kendi özgür iradeleriyle değil, toplumsal bir dayatmayla seçer. Çocuk doğar doğmaz, törenle bir dine mensup kılınır. Din, sanki biyolojik bir özellikmişçesine irsi bir kimlik kazanır; babadan evlada, kuşaktan kuşağa geçer. İnsan doğasına aykırı olan bu antidemokratik ritüel, çocuğu ana rahminde tutsak alır.

Kimliğimizin ikinci önemli bileşeni olan ulusal aidiyet de çağımız insanını en az dinsel aidiyet kadar belirlemektedir. Ulusal aidiyet, toplumsal evrimin zorunlu bir uğrağı olarak başlangıçta olumlu bir rol oynamış, ama zamanla bu özelliğini yitirerek tam bir yabancılaşma kaynağına dönüşmüştür.

Her aidiyet insanı tutsaklığa götürür, tek boyutlu kılar, ufkunu daraltır, ruhunu sığlaştırır, hayal gücünü köreltir, duyguları sınırlar, düşünceyi yavanlaştırır, kavramları buzdan kristallere dönüştürür, zihnin illüzyon yeteneğini doruğa çıkarır, kısaca oluşu dondurur, insanın dünyasını karartır.

Her aidiyette insan tıpkı ateş çemberindeki akrebin akıbetine uğrar: Sağa git ateş, sola git ateş, yukarısı ateş, aşağısı ateş, hangi yöne gidersen git hep kabul edilen aidiyetin ideolojik ateşi! İşin asıl trajik yanı, insanın içine girdiği bu ruhsal girdabın farkına varamaması, aidiyeti hani neredeyse kutsallıkla, huşu içinde bütün ruhuyla benimsemesidir.

Oysa her aidiyet, cehaleti çoğaltmakla kalmaz, onu aynı zamanda derinleştirir. Çünkü her aidiyet, insanın ruhunda dogmalardan örülü hoşgörüsüz ve acımasız bir dünya örer.

İnsanı yaşamın bütünlüğünden koparan, onu diğer hemcinslerine yabancılaştıran, toplumları dikenli tellerle kamplara ayıran, birbirlerine boğazlatan ulusal aidiyet, küçülerek neredeyse bir köye dönüşen çağımız dünyasında dahi etkisini ve gücünü korumaktadır.

Ulusal ve etnik aidiyetin en büyük tahribatı, insanın hak ve adalet duygularını yerle bir etmesi, içsel ışığı sayılan vicdanını perdelemesidir. Kısacası ulusal aidiyete endekslenmiş bir insan tükenmiş, bitmiş bir insandır.

Çağımız insanı tam bir kuşatma altındadır. Ruhumuz sanki bir aidiyetler atlası gibidir. Tıpkı kendi doğasının dışına savrulmuş kanserli bir hücrenin çoğalarak kendine yabancılaşması gibi ruhumuz da her aidiyetle biraz daha kendinden, cevherinden uzaklaşmaktadır.

Ulusal ve etnik kimlikler aşılıncaya, buharlaşıp önemini yitirinceye değin dünyada yabancılaşma sürecek, düşmanca politikaların sonu gelmeyecektir. Her aidiyet gibi ulusal ve etnik aidiyet de insanı kendine yabancılaştırmaktan başka bir şeye yaramamaktadır.

Empati, ruhbilimsel bir terapi arayışıdır. Kuramsallığı aşılamamış, henüz pratikte doğrulanmamıştır. Empati, yine de insancıl içeriğiyle insanlara cazip gelmektedir. Ne var ki, pratiğe geçişin yolları keşfedilmedikçe, yüreklere akacağı mecralar bulunmadıkça empati bir ütopya olarak kalacaktır. Onu temellendirmek, gerçek yurduna, insanın içsel ışığı olan vicdana taşımak gerekir. Sadece vicdandan kaynaklanan düşünce ve edimler, empatinin ima ettiği insancıllığa götürür insanı.

Ne var ki, çağımız insanının vicdanı, kimliklerin cenderesinde, ruhun derinliklerindedir. Hüner, ruhun dibine çökelmiş olan vicdanı canlandırmak onu derinliklerden bilince ve yüreğe taşımaktır. Külü eşeleyerek dipte için için yanmakta olan kor ateşi açığa çıkarmak, onun çevreye sıcaklık yaymasını sağlamaktır.

James Joyce, “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi” adlı başeserini noktalarken, insanoğlunun bu dünyadaki macerasını, bu maceranın öznesi olan vicdanı görkemli bir ifadeyle şöyle anlamlandırır: “Ey yaşam, hoş geldin! Milyonuncu kez gidiyorum karşılamaya deneyimin gerçekliğini ve dövmeye ruhumun örsünde soyumun yaratılmamış vicdanını.”

Joyce, bir varoluş, kendini ortaya koyuş biçimi olarak seçtiği sanatsal eyleminin asıl amacının, soyunun yaratılmamış vicdanını ruhunun örsünde dövmek olduğunu vurgulamaktadır. Sanatçının görevi, insan vicdanını yaratmak, onu ruhun örsünde işlemek, biçim vermek ve sürekli duyarlı tutmaktır. Çünkü vicdan, insanın varoluşunu olduğu kadar onun sanatsal eylemini de anlamlı kılan en temel iç gerçekliğidir.

Joyce’nin sanatçı için biçtiği misyon, bütün insanlar için geçerlidir.

Türk ve Ermeni halkları dinsel, ulusal ve diğer aidiyet ve kimliklerden kurtularak vicdan temelinde birlikte yaşayacakları bir süreci er geç başlatacaklardır. Hiçbir güç bu gelişmeyi durduramayacak, ‘sıfır noktasındaki insan’ın doğuşu demek olan Artin’in Artin, Ali’nin Ali, Hans’ın Hans, İvan’ın İvan, Josef’in Josef, Tom’un Tom, Aleko’nun Aleko ve İzak’ın İzak olmaktan kurtulması sürecine engel olamayacaktır.
---------------------------------------------------------------------------------

* Empati matematiksel olarak, iki kutuplu bir denklemle ifade edilebilir.

Kutuplardan biri ‘öteki’, diğeri de ‘beriki’dir. Öteki, azınlığı, ezileni ve dışlananı

temsil eder. Beriki ise ezen ve dışlayan çoğunluğun bir mensubu olmasına

karşın ötekiyle kendini eşitlemek ister. Buradan çıkan matematiksel sonuç şudur:

İki kişi arasında bir empatik ilişkinin kurulabilmesi için yeter ve gerek şart, iki

kutbun da pozitif olmasıdır.

3 Temmuz 2011 Pazar

'İÇSEL IŞIK':VİCDAN - Oşin Çilinger

KASAP MİSAK’IN KASAP MİSAK'A SERZENİŞİ-Oşin Çilinger

( Bu ağıt 1909 Adana katliamı sırasında Misak adlı Ermeni bir kasabın asılarak öldürülüşünü dile getirmektedir .Kasap Misak hayali değil gerçek bir kişidir.

Kasap Misak, Karamanlı müzisyen Theodoros Demircioğlu tarafından 1960 öncesi plağa okunan, yerel lehçe özellikleri gösteren bir ağıttır.Söz konusu kayıt,Yunanlı halk sanatçısı Stelios Kazançakis’in seslendirdiği Türkçe eserlerden oluşan ve Türkiye’de 2008 yılında Anadolu Şarkıları adıyla yayınlanan albümde de yer almaktadır.)
(…)
Son yıllarda dinlediğim en etkili ezgi, en etkili ses ve en etkili yorum, Karamanlı müzisyen Theodoros Demircioğlu’nun seslendirdiği Kasap Misak Ağıtı’dır.* Ağıtta Türkçe’nin kırık kullanılması kulağı tırmalamıyor, tam tersine ezgiye alabildiğine lirizm katıyor. Bu etkinin doğmasında sanatçının duygulu yorumunun yanı sıra takma dişli oluşu da önemli rol oynuyor. Tıpkı Kazancı Bedih’te olduğu gibi.
(…)
Kasap Misak Ağıtı, daha ilk mısralarında biri bizden – Adana Ağıtı- diğeri de Fransa‘dan - Asılmışların Baladı- olmak üzere iki etkili ağıtı çağrıştırıyor.
Adana Ağıtı, katliama uğramış bir halk için yakılan ağıttır. Kasap Misak Ağıtı ise aynı katliamdan yakılan bireye dair bir ağıttır. Ezgileri bakımından bir kıyaslamaya gidilmesi zordur. İlkinin ezgisinde evrensellik, ikincisinde ise yerellik hakimdir. Nitekim Kasap Misak segâh makamındadır.
(…)
Güfte, Kasap Misak’ın ağzıyla yazıldığından mısralara sinen duygu, yoğun serzeniştir. Kasap Misak güfte boyunca her mısrada kendini sorgulamakta, adeta kendi ölümüyle yüzleşmektedir. Özellikle üçüncü ve son kıtada yinelenen mısralarında bu sitem doruğa çıkmakta, Kasap Misak idam edilişini kendine bir türlü yedirememektedir: “Bu ne haldır, Kasap Misak? / Bu haline can dayanır mı? / Goyun gibi asıldın sen / Seni gören inanır mı?”
(…)
Kasap Misak Ağıtı, Orta Çağ’ın ünlü lirik şairi François Villon’un her dönem sevilmiş şiirini Asılmışların Baladı’nı çağrıştırıyor.
(…)
İnsanın ölüm karşısındaki duruşu, ölümü sorgulayışı, önünde sonunda onu serzenişe götürür; yaşama sitem eder, olup bitenleri kadere bağlar. Misak, etnik ve/veya dinsel bir çatışmanın, Villon ise yoksulluğun kurbanı olur, yaşamları darağacında noktalanır. Villon, Tanrı’ya, Misak ise kara bahtına sitemkârdır.

Gerek Kasap Misak Ağıtı, gerekse Asılmışların Baladı, görsellikleri açısından da güçlü şiirlerdir.Sözcüklerle yaratılan şiirsel görüntülerin estetiğine Misak’tan bir örnek:
“Beyaz entari geydirdiler / Gece vakti rüya gibi” Asılmışların Baladı’ndan bir örnek: “Yağmur sularında yıkandık yunduk” Misak’tan başka bir örnek: “Golum bağlı, durdurdular / Aman Allah, gurban gibi”
Bu yazıma başlık seçerken hiç zorlanmadım: Kasap Misak’ın
Kasap Misak’a Serzenişi!
----------------------------
*Sermuharrir tarafından kısaltılmıştır.
Kasap Misak, Karamanlı müzisyen Theodoros Demircioğlu tarafından 1960 öncesi plağa okunan, yerel lehçe özellikleri gösteren bir ağıttır.Söz konusu kayıt,Yunanlı halk sanatçısı Stelios Kazançakis’in seslendirdiği Türkçe eserlerden oluşan ve Türkiye’de 2008 yılında Anadolu Şarkıları adıyla yayınlanan albümde de yer almaktadır.
*Kasap Misak Ağıtı’nı dinlemek için tıklayın:
http://www.youtube.com/watch?v=15xXFjAbEKo

25 Haziran 2011 Cumartesi

‘İÇSEL IŞIK’:VİCDAN - Oşin Çilinger

İnsanoğlu henüz ‘vicdan’lı olamadı. Vicdanına ulaşabilseydi eğer ‘tarih öncesi çağ’ı çoktan geride bırakmış olurdu. Çünkü vicdan, insanlık tarihinin temel özelliği olan ‘vahşet’i sonlandırabilecek biricik içsel değerdir.
Bilim ve teknolojideki baş döndürücü ilerlemelere karşın vicdan ‘vahşet’i geriletemedi. 21. yüzyılın eşiğindeyiz ve hâlâ insanlar birbirlerini boğazlıyor ve koşullar elverdiğinde de birer ‘vahşet işçisi’ne dönüşebiliyorlar.
Neden?
Uygarlık geliştikçe vahşet neden yok olmuyor, saldırganlık içgüdüsü neden körelmiyor, vicdan neden hakim iç değere dönüşemiyor? Yoksa vicdan uygarlığın bir fonksiyonu değil mi? Değilse eğer, insan olmanın ve asıl yaşamın anlamı ne?
Uygarlık serüvenimiz ne yazık ki vicdanımızda kökten bir dönüşüme neden olamadı, bu nedenle de vicdan bilince çıkamadı, hep arızi bir iç değer olarak kaldı. Ruhumuzun derinliğinde sessiz ve genellikle dingin duran vicdanımız, günümüzde ancak çok güçlü etkilerle devinebilmekte, bilince çıkabilmektedir.
Vicdanı, insanın davranışlarının, amaçlarının ve karakterinin ahlâki açıdan değerlendirildiği bir ‘psikokültürel yapı’ olarak tanımlayanlar, bu yapının genellikle kültür ve eğitimle biçimlendiğini öne sürmektedirler. Bu sav, vicdana iki temel özellik atfetmektedir: Özelliklerden ilki, vicdanın öncelikle etik bir değer olarak kabul edilmesidir. İkincisi ise vicdanın bir kültür ve eğitim işi olduğudur.
Önce ilkinden başlayalım: Vicdan, gerçekten de etik bir değer midir? Eğer vicdan etik bir değerse, bu, onun aynı zamanda bir türev-değer olduğu anlamına gelmez mi? Oysa vicdanın, etiğin de ötesinde ve onu aşan bir kapsayıcılığı ve derinliği vardır. Bu nedenle de vicdanı etiğin değil, tersine etiği vicdanın bir türevi gibi görmek daha doğrudur.
Vicdanı, etikten daha derin kılan gerçek, etiğin esas olarak sosyo-ekonomik ve kültürel bir temelden kaynaklanması, vicdanın ise ‘iç’ten, ‘yürek’ten, ‘içsel ışık’tan besleniyor olmasıdır.
Etik gerçeklik, çağdan çağa, dönemden döneme, toplumdan topluma ve bireyden bireye farklılıklar göstermesine karşın, vicdan tıpkı güneş gibi sürekli ışımakta ve tüm dünyaya hep aynı ışını yaymaktadır.
Vicdan tıpkı bir soy metale, örneğin ‘altın’a benzer. Altın, içinde bulunduğu maddi ortamdan nasıl etkilenmez, örneğin paslanmaz ve bozuşmazsa vicdan da insanı kuşatan ve belirleyen toplumsal, ulusal, siyasal, ekonomik, etnik ve dinsel gerçekliklerden etkilenmez, ‘öz’ünü korur, koşullar ne olursa olsun, hep ‘içsel ışık’ olarak kalır. Vicdanın bir tek rengi vardır, o da tüm renklerin içinde eriyip yok olduğu ‘beyaz’dır. Bu nedenle de vicdan, insanları tek bir ortak paydada birleştiren biricik manevi değerdir.
Öte yandan, vicdanın bir kültür ve eğitim işi olduğu savı da gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü bu sav, içten içe vicdanın, kültür ve eğitimle biçimlendiğini öne sürmektedir. Ne var ki, tarih bize, vicdanın bir kültür ve eğitim işi olmadığını göstermektedir. Çünkü, bu sav doğru olsaydı eğer, gelişmiş ülkelerin ve bu ülke insanlarının vicdan açısından da gelişmiş olmaları gerekirdi. Bir başka deyişle, bu sav doğru olsaydı eğer, örneğin ABD en barışçı ülke, Amerikalı da en vicdanlı insan olurdu.
Oysa durum hiç de böyle değildir. 1950’li yıllardan beri giderek güçlenen ve günümüzde artık dünyanın tek süpergücü olan ABD, barışçı bir ülke değil, tersine, dilediği ülkeyi dilediği an bombalayacak kadar pervasız ve savaşkan bir ülkedir. Öte yandan bir Amerikalı’nın da vicdan açısından diğer insanlardan hiçbir üstünlüğü yoktur; koşullar elverdiğinde o da kolaylıkla bir ‘vahşet işçisi’ne dönüşebilmektedir.
Yakın geçmiş, ABD’nin ve Amerikalı’nın bu yüzünü yansıtan sayısız örneklerle doludur. Kızılderili soykırımı ve Vietnam savaşı henüz unutulmadı. Hiç kuşkusuz en çarpıcı örnek ‘nötron bombası’dır. Bu bombayla ‘vahşet’ yeni bir boyut kazanmıştır. Çünkü bu bomba çocukları öldürüyor, oyuncaklarına dokunmuyor! Vicdan bunun neresinde? Kapitalizmin en yüksek aşaması: Can çıksın, mal kalsın!
Vicdanın bir kültür ve eğitim işi olduğu savı öylesine tutarsızdır ki, örneğin bu sava göre bir bilim adamının en vicdanlı, Anadolu’nun ya da Afrika’nın gözlerden ırak bir köşesinde yaşayan ve okuma yazması olmayan bir çobanın ise vicdandan en yoksun insan sayılması gerekir. Bu, doğru olabilir mi?
Vicdanı en iyi, ‘ego’ karşısındaki içeriğiyle tanımlayabiliriz ancak. Çünkü, vicdan hemen her zaman insanın ‘çarpıtılmış ben’liği olan ‘ego’ya zıt, onu dengeleyen iç değerdir. İnsanı kendinden uzaklaştıracak ve yabancılaştıracak olan ‘ego’ kaynaklı her eylem, her fikir, her tutum vicdan engeliyle karşılaşır.
İnsanın en soylu değeri olan vicdan, içimizdeki ‘adalet sarayı’dır. Bu sarayda ne yargıç, ne avukat, ne anayasa, ne yasa, ne jandarma, ne de mübaşir vardır. Bu sarayda bütün bunlar ‘tek’ ve ‘bir’dir. Bu sarayda salt ‘özyargılama’ya tanık olunur. Eğer yargılama sonunda ‘öz’ suçlu bulunursa, suçun içeriği ve boyutu ne olursa olsun hep aynı ceza yaşanır: Vicdan azabı!

İnsan, her şeyden kaçabilir, ama kendinden, kendi vicdanından asla!
--------------------

Not: Bir Hıristiyan mezhebi olan Quakerlar vicdanın, ‘içsel Işık’ın (Inner Light) algılanmasında rol oynadığını vurgulamaktadırlar.

17 Aralık 2010 Cuma

BİR KÜRT OKULA NASIL BAŞLADI*

“Okula 5.5 yaşında başladım. Tek kelime Türkçe bilmediğim gibi Kürtçe dışında bir dilin varlığından da haberdar değildim. Ağabeyim Emin benden bir yaş büyüktü. Onu okula kaydettirmeye götüreceklerdi. Çok kıskandım ağlamaya başladım: O giderse ben de giderim. Onun kalemi, defteri, önlüğü olacak. Benim de olmalı. Köyümüzde okul yoktu. Bu nedenle Diyarbakır’a 11 kilometre uzaklıktaki diğer köye gittik. Okula vardığımızda ağlamama, sızlanmama dayanamayıp beni de okula kaydettiler.
Okulun ilk günü sınıfın kapısına geldiğimde, zemini gördüm. Mozaik kaplı ve tertemizdi. Bizde içeriye ayakkabıyla girilmez. Ayağımdaki kara lastiği çıkardım. Gün boyu tarlada koşturduğumuz için ayaklarım paramparçaydı. Öğretmeni gördüm. O kadar şıktı ki. İnanılmaz derecede güzel kokuyordu. İçimden, ‘Keşke benim annem bu olsaydı’ dedim.
Öğretmen bir şeyler anlatmaya başladı. Tek kelime anlamıyorum ama o devam ediyordu. Sonunda elimden tuttu, kapının önüne getirdi ve kara lastikleri işaret etti. Anladım ne demek istediğini, giydim. Bana bir yer gösterdi. Oturdum. Sonra izlemeye başladım. Konuşmaya devam etti. Tahtaya bir şeyler çiziyor ve sürekli anlatıyor. Ben tabii bir kelime bile anlamadığım gibi, dersteyken düşünmeye de başladım: ‘Neden geldim, ne işim var burada?’ Büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım. “

*Ertuğrul Mavioğlu’nun Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’le yaptığı röportajdan (Radikal,16 aralık)

13 Eylül 2010 Pazartesi

dua'da "saf" tutmak - Ayla Çilingel

gecenlerde bir yakinimin vefat eden agabeyi icin okuttugu duada bulundum. yakinlarda bir camiden gelen imam ve on bes-yirmi kisilik toplulukla evin salonunda duayi dinledik. imam, her zaman oldugu üzere ailenin daha once vefat eden yakınlarından başlamak üzere, tüm ölmuslere rahmetle duayı bitirdi.



dua biter bitmez, oraya ailenin çağrılısı olmadığı halde, "sevap olur" amacıyla katılan, bir komşunun yakını yarı tehditkar bir uslupla, imam'a "unuttuğu bir sey oldugunu, ataturk ve silah arkadaslari için de dua etmesi gerektigini, bir cumhuriyet kadını olarak bunu söylemek zorunda oldugunu" bidirdi.



imam, "bize bu vatanı emanet edenler" dedim ya, diye cevap veriyor, "sevapsever cumhuriyet kadını" illa ki isim istiyor.neyse, biraz tartıştıktan sonra imam duayı tekrarladı.duaya gelen "dindar" cumhuriyet kadını "tek kisilik zaferini kazandi".

kardeşini kaybeden ev sahibi ise, bir daha dua okutacağı zaman kimseyi çağırmamaya,"yemin"etti.


.

23 Haziran 2010 Çarşamba

TEYZEMİN NAMUSU

1919 selanik doğumlu zerrin teyzem, ufacik tefecik, cok narin ve zarif bir kadindir ve halen de ayni zerafetini koruyarak yaşamini istanbul'da sürdürmektedir
lise yillarinda, bütün kentli kızların iyi birer cumhuriyet kızı olduğu yıllarda askerlik dersi öyle bugunki gibi bir ders değilmis
rutbeli, anli şanli bir subay askerlik dersine gelir ve gerçek silahla talim yapılır, yat-kalk-sürün komutları özenle ve ciddiyetle yerine getirilirmis. bilen bilir o yillarda öğrenciler subaylarinkine benzer kasketlerle giderlermiş okula. yani epeyce militer bir ruh hali anlayacağınız.
askerlik hocası tıpkı bir saker gibi eğitiyor öğrencileri.devamlı tekrarladığı kavramlar var.Sancak kutsaldır ölsen de bırakmıyacaksın.tüfek namusundur,düşüemeyeceksin,hep omuzda tutacaksın.bunlar her ders tekrarladığı kavramlar.
,lise son sınıf bitirme sinavları öğrenciler birer birer askerlik sinavina giriyor ve çıkıp neler sorulduğunu anlatıyor. sıra teyzeme geliyor, teyzem giriyor ve bir süre sonra hıçkırıklarla ağlayarak çıkıyor sınavdan
öğrenciler etrafina toplanıp ne olduğunu soruyorlar merak içinde
teyzem hıçkırıklar arasında
"ben bittim, namusumu düşürdüm"
diyebiliyor
sonradan öğreniyorlar ki yat-kalk-sürün yaparken o narin bedeni silahı tasıyamamış ve silah yere düşmüş
bugün halen bir araya geldiklerinde mutlaka teyzeme anlattırırlar.

Füsun Çelikgöz

14 Mayıs 2010 Cuma

SOYADLARINDA IRKCILIK

Baba tarafım “hacıhasanlar”,anne tarafım “humbalar” Ama soyadım Gürkan.

Kan’lı soyadları var. Türkkan, Özkan, Cankan, Soykan

Türk’lü soyadları var.Türk,Öztürk,Cantürk,Köktürk

Bunlar aklıma hemen geliverenler. Bu Türk’ler, Kan’lar, Özzz’ler tesadüf mü dersiniz.? Bence değil. Cumhuriyetin anadoluyu Türkleştirme politikasının bir parçası. Aynen solcular olarak bir zaman ilericilik saydığımız kelimeleri Türkleştiren dilde arılaşma-öz Türkçe akımı gibi.

Ol sebepten soyadımı bundan böyle Gürkan değil, gürKANSIZ olarak kullanacağım cihan efkarı umumiyesi tarafından takip edilen makalelerimde.

29 Nisan 2010 Perşembe

YORGUNUM

HEM NASIL YORGUNUM

Çok uzak bir yerden,
duyanın şaştığı mesafeleri
sırtımda bacaklarımın bağını sarsan yükle aşmışım gibi,
çamurlara bata çıka dizlerim yara bere içindeymiş gibi
hedef silinip gitmiş, menzil anlamını yitirmiş gibi
yorgunum.

kabahat ne?
doğru ne?
yanlış ne?
eksik olan ne?
kim suçlu ?
sorgulasan ne çıkar, sorgulamasan ne çıkar!

Saçların dökülüyor, farkındasın
ama dazlaklıkla arasındaki sınırın kafandaki hangi saç teli koptuğunda aşılacağı gerçeğini görmek istemiyorsun.
“kendin” sanki senden uzaklaşıyor, her geçen gün bulanıklaşıyor, yabancılaşıyor gibi
halbuki sen zaten böyleydin, şimdiki kadardın
vehimlerin hakikat karşısındaki (sahi hakikat neydi) mağlubiyeti mi desek?
Yorgunluk ve aslına rücuyu neden yenmek yenilmek gibi basit bir iktidar yarışına hapsediyorsun.?
Hadi geç bunları anam babam, derin(!) tahlilleri bırak.

Yarın yok.
Şimdi, bu gün değil, biliyorsun senin için epeydir uzun bir zamandır yarın yok.
Oyunda ebe sensin; duvara yüzünü dönmüş, kolların başına dolalı gözlerini yummuşsun. Bağır! “Arkam önüm sağım solum sobe!”
Kimse yok ki!
Kantar Ekrem, Boyacıların Şerif, Süha, Şeytan Yılmaz, Çolak yavuz kimse, hiç kimse yok!
Salak, aptal, geri zekâlı hıyar! Neden anlamakta direniyorsun?
Daha sayayım mı seni terk edenleri, sonrakileri, saklanıp ta kaybolanları
Akın, Talip, Erdal, Deniz, Mahir,Sinan,Kadir
Ne çok pusuyla, kurşunla,işkenceyle, mahpusla, kanserle,prostatla falan.

Yorgunum,
hem nasıl yorgunum!
Her yanlarım dayak yemiş gibi ağrıyor
Kafam kazan gibi
yarın günlerden neydi
Pazar

“Bu gün pazar/ bu gün beni ilk defa güneşe çıkardılar/ Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün / Bu kadar benden uzak/ Bu kadar mavi / Bu kadar geniş olduğuna şaşarak,/ Kımıldamadan durdum./Sonra saygıyla toprağa oturdum,/ Dayadım sırtımı duvara,/ Bu anda ne düşmek dalgalara/Bu anda ne kavga/ ne hürriyet/ ne karım/ Toprak,güneş ve ben/ Bahtiyarım.”
Mutlu değil, bahtiyarım.

Yarın günlerden Pazar değil, pazartesi bile değil.
Kim bilir belki Salı yahut Çarşamba Perşembe gibi bir şey
Neden acaba yorgunum gibi bir şey
Alkolden de olabilir, şişmanlıktan da, sonra belki de yaşlılıktan
Bencillikten, kendini beğenmişlikten, huysuzluktan
bir bok biliyorum kuruntusundan yorgunum muhtemelen.

Çoğalsak, durmadan çoğalsak, çok kalabalık olsak,
nasıl yani?
kimse kimseye, benzemese yorulmaz mıydım diyorsun.
yarın günlerden ne diye sormaz,
alkollere, en çok da güzelim rakılara kaçmaz mıydım mı diyorsun.
hadi ordan
her zaman bir bahane bulur yorgunlar.
her zaman derin ve gösterişli bir takdim, vitrinleme, bir yalan
kaçış

“kaçma kavga et” diye suratına bağırdıklarında yarabbi şükür diyorsun ya
hey gidi ne günlere kaldık,eskiden biz kavgaya diyorsun ya…
korkak bir yorgun belki
belki hinoğlu hin bir yorgun
Öteki öfkeden kudursun diye bir yorgun belki
“burjuvazi kavgaya davet etti bizi
davetleri kabulümüzdür”

Aşk derdin ya,adına aşk derlerdi
Çok çeşit karmakarışık aşklı kadınların
memeleri
koltukaltları
kalçaları
en çok da ama her zaman, yeminle en çok da
apış araları
tüylü tüysüz
kuru nemli sırılsıklam ıslak dişilikleri
bu şehvet, bir kişiliktir üstadım, ikinciye maalesef yer yok
bir başkasına yani
“güzel dediğin hepimizin 0lmalı /yağmur misali”

yorgunluk mu yalnızlıktır, yalnızlık mı yorgunluk
eskiden, çok eskiden yorgunluklarımız olurdu, yoldaşlarımız
ne çok yoldaşlarımız omuzlarına omzumuzu yaslayıp
yalnızlığa gözyaşlarıyla meydan okuduğumuz

sahi olur muydu?

Hasan Gürkan
Ser Muharrir