KUYUCAKLI YUSUF’UN SESİ OLURUM
ŞİİR ÖLÜR
Sen
bakma tatil olduğuna, bu şehrin en güzel yerleri bile kendini
avutamıyor. Pera’da simli, allı güllü aptal bayramlıklar, iğreti
urbalı
kocalarının koluna abanmış.Taksim açık
otoparkı, paslı çürük dişleriyle
sırıtıyor.
-Üç dört gün fırsat bulduk mu bir yerlere
gideriz.
Başka
bir zamanda Burgaz ada Sait Faik’sizdi. Martılar da olsa, deniz
yosun da koksa, omzumun sana
dönük yanı üşüyor. Gecenin bir saatinde
sevda ulaşılmaz bir ütopyadır. Her sevda
hikayesi düşle gerçeğin trajik
savaşını anlatır. Gecenin bu saatinde türkünün
kendi büyüsünü bozmakta,minesini soldurmakta olduğunu fark ediyorum. Ütopya
çarpışarak
geriliyor.Geç kaldık, güçleri zamanında savaşa
süremedik.
“bir şafaktan bir
bir akşamdan bir şafağa”
tanyeri
karanlığın yavaş yavaş incelmesi
kızılın sayısız tonları
sonra aydınlık
görmedim.
Ama gövdemle…
O
sabahların bir de hiç birinde uykusuzluktan ve yorgunluktan eser
yoktu. Senin gözlerin mahmur. Bu türküyü daha
sevdanın iptidasında bir
veda türküsü olarak, yeniden yeniden neden
dinliyorduk. Her defasında
söze ve nağmeye aslında onlarda olmayan başka
hisler, manalar, derinlikler yükleyerek, atfederek, vehmederek başımı göğsüne
gömüyordum, başını
göğsüme gömüyordun. Kan ter içinde ama
gönüllü, ama şikayetsiz, ama
delirmiş, ama sevinçle olmayacak bir düş, hiç
kuşku duymadığım.
Akıl henüz yoktu, ne iyi!
Hakikate boyun eğiş süreci sancılı ve uzun bir hüzün olarak yaşanıyor.
Mucidi benim.
Nisan, güneşli bir gün. Bahçede uzun Rusya kışından kalma karlar var.
Moskova dışındaki Daçada Frobundo Marti cephesinden yoldaşlarla
düş kuruyoruz, içim ürperiyor. Sen yoktun. Avuçların
henüz merhabalarını kuşanmamıştılar. Bedeninin lezzeti meçhulümdü, ne gam! “gönül mahzun/ay karanlık/ yıldızlar gözden
nihan olsa da / arşı ferşi ışıktan titretecek / bir aydınlık imkânıyız biz” (A.İlhan)
Ayaklarımda postal, belediye otobüsüne kaçak bindim. Başım, yalazı
dünyayı sarmış bir sevdanın bulutlarına
değiyor. Kızılay’da Tuslog’u
taşlıyorum. Sen omuz başımdasın, bıraksalar da
bırakmasalar da bütün
satrapları yerle bir edeceğim.
Bıyıklarımın yeni terlediği vakitlerdi. Spartaküs yenildi. Komünarların
mezarı Paris’te. Sen Madrid kapılarında
öfkeden ve soğuktan dudaklarını dişliyorsun. Dağlardan gelen
Rodrigez’in sesi başımızı döndürüyor.
Sevda, arınmanın, çoğalmanın, gözlerindeki efelenmenin sadeliğin
gümüşü ve kilimiyse; hakikatin kıllı göğsü, pala
bıyıkları ve altın dişleri
var.
Gecenin bir saatinde ütopya bir olmazlığın adı değil. Ben arkadaş
ölümlerini omzumda, kolum dibinden koparılmış
gibi, dinmeyen bir sızı,
içimde kaskatı dilsiz bir karanlık olarak
yaşadım. Kimselere ağlayamadım.Şimdi senin yatağında haykıra haykıra
seviştikten sonra hıçkırıklara
boğuluyorum. İçim yıkanmıyor.
Benim
aymadığım kalabalık bir Kızıl Meydan veya Faelled Parken
olmalı. Sakız gibi beyaz önlüğü içinde gülen
bir sarışından birer glög
alıyoruz. Başın ağrımıyor, için ısınıyor. Sana
ütopyaya inananların
işkencede çözülmeyeceğini anlatmaya
çalışıyorum.Martin Eden’i roman
kahramanı sananlara gülüyorum. Sende yanılırsam
diyorum, Kuyucaklı
Yusuf’un sesi olurum şiir ölür.