28 Şubat 2018 Çarşamba





KUYUCAKLI YUSUF’UN SESİ OLURUM 
ŞİİR ÖLÜR

   Sen bakma tatil olduğuna, bu şehrin en güzel yerleri bile kendini
avutamıyor. Pera’da  simli, allı güllü aptal bayramlıklar, iğreti urbalı
kocalarının koluna abanmış.Taksim açık otoparkı,  paslı çürük dişleriyle
sırıtıyor.
-Üç dört gün fırsat bulduk mu bir yerlere gideriz.
   Başka bir zamanda Burgaz ada Sait Faik’sizdi. Martılar da olsa, deniz
yosun da koksa,  omzumun sana  dönük yanı üşüyor. Gecenin bir saatinde
sevda ulaşılmaz bir ütopyadır. Her sevda hikayesi düşle gerçeğin trajik
savaşını anlatır. Gecenin bu saatinde türkünün kendi büyüsünü bozmakta,minesini soldurmakta olduğunu fark ediyorum. Ütopya çarpışarak
geriliyor.Geç kaldık, güçleri zamanında savaşa süremedik.
“bir şafaktan bir
bir akşamdan bir şafağa”
tanyeri
karanlığın yavaş yavaş incelmesi
kızılın sayısız tonları
sonra aydınlık
görmedim.
Ama gövdemle…
   O sabahların bir de hiç birinde uykusuzluktan ve yorgunluktan eser
yoktu. Senin gözlerin mahmur. Bu türküyü daha sevdanın iptidasında bir
veda türküsü olarak, yeniden yeniden neden dinliyorduk. Her defasında
söze ve nağmeye aslında onlarda olmayan başka hisler, manalar, derinlikler yükleyerek, atfederek, vehmederek başımı göğsüne gömüyordum, başını
göğsüme gömüyordun. Kan ter içinde ama gönüllü, ama şikayetsiz, ama
delirmiş, ama sevinçle olmayacak bir düş, hiç kuşku duymadığım.
Akıl henüz yoktu, ne iyi!
   Hakikate boyun eğiş süreci sancılı ve uzun bir hüzün olarak yaşanıyor.
Mucidi benim.
   Nisan, güneşli bir gün. Bahçede uzun Rusya kışından kalma karlar var.
Moskova dışındaki  Daçada Frobundo Marti cephesinden yoldaşlarla
düş kuruyoruz, içim ürperiyor. Sen yoktun. Avuçların henüz merhabalarını kuşanmamıştılar. Bedeninin lezzeti meçhulümdü, ne gam!  “gönül mahzun/ay karanlık/ yıldızlar gözden nihan olsa da / arşı ferşi ışıktan titretecek / bir aydınlık imkânıyız biz” (A.İlhan)
   Ayaklarımda postal, belediye otobüsüne kaçak bindim. Başım, yalazı
dünyayı sarmış bir sevdanın bulutlarına değiyor. Kızılay’da Tuslog’u
taşlıyorum. Sen omuz başımdasın, bıraksalar da bırakmasalar da bütün
satrapları yerle bir  edeceğim.
   Bıyıklarımın yeni terlediği vakitlerdi. Spartaküs yenildi. Komünarların
mezarı Paris’te. Sen Madrid kapılarında öfkeden ve soğuktan dudaklarını dişliyorsun. Dağlardan  gelen  Rodrigez’in sesi başımızı döndürüyor.
   Sevda, arınmanın, çoğalmanın, gözlerindeki efelenmenin sadeliğin
gümüşü ve kilimiyse; hakikatin kıllı göğsü, pala bıyıkları ve altın dişleri
var.
   Gecenin bir saatinde ütopya bir olmazlığın adı değil. Ben arkadaş
ölümlerini omzumda, kolum dibinden koparılmış gibi, dinmeyen bir sızı,
içimde kaskatı dilsiz bir karanlık olarak yaşadım. Kimselere ağlayamadım.Şimdi senin yatağında haykıra haykıra seviştikten sonra hıçkırıklara
boğuluyorum. İçim yıkanmıyor.
   Benim aymadığım kalabalık bir Kızıl Meydan veya Faelled Parken
olmalı. Sakız gibi beyaz önlüğü içinde gülen bir sarışından birer glög
alıyoruz. Başın ağrımıyor, için ısınıyor. Sana ütopyaya inananların
işkencede çözülmeyeceğini anlatmaya çalışıyorum.Martin Eden’i roman
kahramanı sananlara gülüyorum. Sende yanılırsam diyorum, Kuyucaklı
Yusuf’un sesi olurum şiir ölür.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder