30 Ocak 2023 Pazartesi

 

HANIM HANIMCIK OLMAKTANSA

'ŞİRRETLİK' YEĞDİR

   Bir sanat mekânının çevresiyle çeperiyle ilişkisini daima ilgi çekici buluyorum. Mesela son zamanlarda her Kadıköy’e gidişimde Bahariye’nin bir kenarında polis barikatına rast geliyorum. Kolluk koridorundan geçip adımlarımın ucunda bir tiyatro salonunu bulmak şiddet ve sanat ilişkisine dair de bir anlatı gibi. Hatta bunun en güzel örneği Jülide Kural’ın "Ben Rosa Luxemburg" oyununu seyretmeye giderken yine bir polis ablukası içinden geçip peşi sıra Rosa’nın "Özgürlük her zaman başka türlü düşünenin özgürlüğüdür" tiradını duymamız ironisiydi. Bu defa bir vukuata rastlamadan Moda’nın yeni oyunu "Şirreti Evcilleştirmek" için oraya ulaşıyorum ve tüm bu düşüncelerde sokak ve oyunlar arasındaki ilişki bir kez daha birbirine göz kırpıyor. Şiddet ve baskı rejimine karşı “şirretlik” diyebileceğim bir oyunu bu düşüncelerle seyrediyorum.

William Shakespeare’in metinleriyle iyi anlaşan Moda Sahnesi’nin "Hırçın Kız" olarak bildiğimiz oyuna Emina Ayhan çevirisiyle getirdiği yorum aslında haklı öfkenin ifadesini, "makbul" şirretliği çokça düşündürdü bana.


      Bu bağlamda "Hırçın Kız"ın "Şirreti Evcilleştirmek" olarak çevirisi ve yorumu üzerine hem isimden hem oyunun rejisinden kostümüne tüm dayanaklarına bakarak ve Moda Sahnesi’yle aramızdaki nüansı ortaya koyarak başlayayım söze. O da şirretin temsili hakkında. Web sitesinde her oyunun prova notlarına yer veren Moda’nın bu defa neleri tartıştığını oyunu seyrettikten sonra okudum ki şunu da belirtmeliyim, prova notları meselesi bence meraklısı için dev hizmet. Bunu yapan tiyatroların bu metinleri iyi editoryal çalışmalarla yayımlayabilecekleri fikri bile geçiyor aklımdan, kim bilir!

Bu konu şimdilik geleceğe kalsın, ben "şirret" ve "evcilleştirmek" kelimelerinin seçimini, oyun ekibinden biraz ayrılarak ve olumlayarak okudum. Özellikle kadınlık söz konusu olduğunda “ehil” sözcüklerle tanımlamak âdettendir malumunuz. Kışkırtıcı ve güçlü vurgusuyla “şirret” bu nedenle “çıkalım zıvanadan” tonunda haklı bir isyan sesi ekliyor tarifimize. “Hırçın” kelimesi ise daha “sempatik”, sadece şımarıkça gibi tınlıyor benim için. Etimolojik olarak “şer”den doğan “şirret” kelimesinin yine kadınları/kadınlığı karalama sıfatlarından olması yönünde akıyor Moda Sahnesi’nin notları haliyle, yine de bu konudaki küçük nüansımız sinsice hoşuma gitti doğrusu. Zaten tam bu makasta bir sürü şey kristalize oldu.

“Evcilleştirmek” konusundaki notları ise benim de düşüncelerime tercüman ki o da şöyle:

“… dönem Avrupa’sında şirret addedilen kadınları ve hayvan evcilleştirilmesi tekniklerinden mülhem evcilleştirilme tekniklerini konu alan, Shakespeare’in de oyunda bolca atıfta bulunduğu sayısız masal, halk şarkısı, risale, kitap ve hikâye dolaşımdadır. Hatta oyunda ‘insan’ın hayvanlıktan insanlığa dönüşüm yolculuğu da bir nevi evcilleş(tiril)me olarak ele alındığından, evcilleştirilen şirretin içgüdüleri bastırılarak toplumsal mekanizmaya dahil olan (modern) ‘insan’ın ta kendisi olduğu bile düşünülebilir. Bu anlamda Shakespeare evcilleştirme retoriğini hayvanların ve doğanın evcilleştirilip sömürgeleştirilmesinden başlayarak, dayatılan cinsiyet rollerine uygun davranmayan kadınların aile kurumuna yerleştirilecek şekilde evcilleştirilmesine ve nihayet toplumsal ve politik hayvan olarak ‘insan’ın süregiden evcilleştirilmesine kadar uzanan geniş bir eleştirel planda kullanmaktadır.”

AİLE VE EVLİLİĞİN ÇÜRÜMÜŞ DÜZENDEKİ  YERİ


Shakespeare'in özgün adı “The Taming Of The Shrew” olan metni Emine Ayhan çevirisiyle Alfa Yayıncılık tarafından “Şirreti Evcilleştirmek” adıyla kitap olarak da yayımlanmıştı. Shakespeare’in şiir biçiminde akan kaleminin yazdıklarından metnin güncel pasları ofansif biçimde açığa çıkarılıyor. Bu hâl oyunu daha tahrik edici kılıyor.

Oyunun konusu nedir sorusuna verilecek yanıt fark ettiğiniz üzere çok katmanlı ve hiçbirimize yabancı değil. Kemal Aydoğan, Emine Ayhan ve oyun ekibi bugünden olaylar ve cümleler cımbızlarken oyunu bina ettikleri temele harç taşıyor sürekli. Oyundaki kadın temsilleri -Shaskespeare’in kadın karakter yazma zafiyeti tartışmaları da düşünülürse- etrafında dönen tüm olaylar aile ve evliliğin çürümüş düzendeki yerine odaklanıyor. Ki orada bir nevi “tüm kötülüklerin” kaynağı da semirip büyüyor. Zaten bu çelişkilerin işçi sınıfı-patron, tebaa-devlet, kadın-erkek, hayvan-insan gibi tüm eşitsiz ikiliklerde aynı şekilde işlediği de “Şirreti Evcilleştirmek” sahnesinde bir zehir gibi akıyor.

Bu çatışmanın işlenişinde oyundaki kadınların, Katherina Baptista’nın asi kızdan “edepli” ev hanımına kız kardeşi Bıanca Baptista’nın ise “iyi huylu” halini yırtıp “şirrete” dönüşmesindeki “birdenbirelik” ilk anda geçmeyebiliyor. Seyirciye buranın daha hissedilir ulaşması için bize özellikle Bıanca’nın farkındalığını açığa çıkaran bir pas gerekli olabilir.

Öte yandan oyunun “ofansif” üslubuna en uyumlu biçimde kostümler eşlik ediyor. Özellikle Christopher Sly ve Katherina Baptista’nın evlilik sonrası kostümleri dikkate değer. Timur Acar’ın tiyatro yapmayı bırakmaması gerektiğini düşündüren ayyaş Sly’dan kendisini bulduğu alicengiz oyunundaki lord rolünde bir “koca” olmasına eşlik eden kostüm özellikle. Burada damat olan Sly’a Shakespeare portrelerinden hatırlayacağınız ruff (ruffle) yani kırma yaka, aslında tam kastedilen fır fır yaka var boyunda. Bu yakanın yazarın da yaşadığı Victoria devri Britanya sanayi devriminin yükselişi ve Britanya İmparatorluğu'nun zirvesi olarak kabul edilen dönemin giyim aksesuarlarından olduğu rivayet edilir. Yakaya ise damadın başında bir duvak ve altında bir külot, jartiyer parçası ve çizme kombinasyonu eşlik ediyor. Bekarken daha wamp temsil edilen şirret ise tasma vari kolyesi, eyer benzeri bedenine sarılan kemer tasarımı, ve transparan iç giyimiyle güzeller güzeli. Katherina yani “şirret” (Melis Birkan) bu kıyafetlerini pejmürde bir elbiseyle değiştiriyor düğünden sonra. Gamze Saraçoğlu, Asena Saban imzasını taşıyan tüm kostümler oyunun uğraştığı ezen ezilen gelgitine hizmet ediyor.

Meydan sahne olarak mekânın düzenlenmesi bizi de düğünde davetli, kavgada şahit, devletin karşısında ise halk kılıyor. Çok kez kulağıma ilişen “Shakespeare oyunlarını kısaltmak zordur” savını da düşünerek oyunun hissedilen süresinin biraz daha kısalması ihtiyaç gibi. Yan karakterlerin de etkisini düşünürsek sahnede Sly karakterinin merkezinde olduğu temponun dağılımı belki denklemi değiştirir.

Gelelim dekora. Moda Sahnesi’nde hafife alınmayan konulardan biri dekor tasarımı diğeri, ışık. Bengi Günay’ın bu nedenle pek çok dekor çalışması akılda kalıcı, mesela “Yeraltından Notlar” benim için onlardan biri. Burada tüm olayların mor bir zemin üzerinde geçmesi hemen bir iz bırakıyor. Yuvarlak biçimli şimdilerin akıllı yatak denen tasarımı sahnenin neredeyse yarısını kaplıyor. Bu yatak seçimine tepeden vuran kırmızı ışık da tamamlayıcı bir işlevde. Bu haliyle soğuk bir havası var. Erkek hegemonyasına maruz kalan cinselliğin soğukluğu olsa gerek.

Moda’nın kalabalık oyunlarından bu da ve hem deneyimli hem de öğrenen oyuncular buluşuyor sahnede. Oyunda tüm ekibin enerjisi birbirini yakalamayı zorluyor. Bu frekans doğaçlamalarda mahir bir ekibe dönüştürüyor onları. Örneğin Timur Acar’ın kızının babasının sahnede vurulduğu anda “Baba ölme” diye oturduğu yerden seslenmesi oyuna yumuşacık dahil ediliyor.

'İYİMSER OLMAYAN BİR UMUDU' ÖRGÜTLEMEK

"Şirreti Evcilleştirmek" özgün oyun müziği meselesinin etkisini ısıtan oyunlardan oluyor. Aykut Karatay, sözleri metinden alınan upuzun bir tirat yani sözleri Shakespeare’e ait bir rap şarkısı yaratmış. William Shakespeare'in 1590-1591 yılları arasında yazdığı varsayılan oyunun yaratımına dair pek çok manipülasyon söz konusu olmasıyla beraber erkeklerin dünyasında kadına bakışın sadece revize edildiğini, belki söyleyişlerin belki şiddet yöntemlerinin “modernize” olduğunu söylemek mümkün. Ancak oyun sahnelenmeyi sürdürürken müzik platformlarından paylaşılan şarkının ve metnin sizin için seçtiğim bölümü kadınlık erkeklik evreni içinde örgütlenen asıl “şer”in iyi bir özeti:

“Hükümdara nasıl itaat borçluysa tebaa,
Kadın da öyle itaat borçludur kocasına;
Ama ki kocasının bu haklı ve yerinde arzusuna karşı gelip,
Aksi aksi surat asar ve fevriyetle ağzını bozarsa kadın,
Merhametli, lütufkâr efendisine galizce başkaldıran
Arsız bir asiden, menfur bir hainden ne farkı kalır!”

“Menfur”dan “sürtüğe” iktidarın kadına uzanan dilinin ucundaki zehir geniş bir kesişim kümesine saldırıyor. Moda Sahnesi’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğine “uygun” bulunmayışındaki uyumsuzluk da bir nevi “şirretliklerinden.” Buna rağmen üretilen işler, bir sezona sığan 6 prömiyer, seyircisini güler yüzle karşılamayı ıskalamayan bir topluluk…

İşçi sınıfı mensubu olmak da tiyatrocu olmak da “yabancı” olmak da kadın olmak da bir yerde tek potada eriyor. Bu temas kocanın kolundaki “hitler” apoletiyle geniş bir tarihin üzerindeki şiddeti imliyor oyunda. 

Şirret olmaksa asi olmaksa hatta hırçın olmaksa Terry Eagleton’a atıfla “iyimser olmayan bir umudu” örgütlemeye benziyor. Şimdilerde hepimize biraz lazım.

KÜNYE:

Yazan: William Shakespeare
Çeviren: Emine Ayhan
Yöneten: Kemal Aydoğan
Dekor Tasarımı: Bengi Günay
Kostüm Tasarımı: Gamze Saraçoğlu, Asena Saban
Işık Tasarımı: İrfan Varlı
Oyun Şarkısı: Aykut Karatay
Afiş Tasarımı: Kardelen Akçam
Oynayanlar: Melis Birkan, Timur Acar, Uluç Esen, Sedat Küçükay, Elif Gizem Aykul, Gürsu Gür, Çağlar Yalçınkaya, Ali Büyükkartal, Yasin Yürekli
Asistanlar: Mesut Karakulak, Onurcan Çelebi



29 Ocak 2023 Pazar

 

Mustafa Suphi Ve Yoldaşlarını Katli

AH MARİA! AFFET BİZİ MARİA

Sedat Kaya


    Genç ve güzel bir kadındı. Sarışın ve mavi gözlü. Odessalı bir Rus'tu. Sevgi dolu yüreği ve idealist beyniyle bir gece yarısı kendisini Karadeniz'in ortasında buldu. Kapkara bir geceydi. Katran karası bir gece. Bir teknede kocası ve kocasının 13 yoldaşıyla birlikteydi. Trabzon'dan Batum'a gidiyorlardı. Azgın dalgalar tekneyi beşik gibi sallıyordu.

                                      Mustafa Suphi ve yoldaşları


     Zifiri karanlıkta bir başka tekne önlerini kesti Gelenler karabasan gibiydi. Eşkıyaydılar. Kalabalık ve silahlıydılar. Gözünün önünde kocasını ve kocasının 13 arkadaşını bıçakladılar. Mezbahanede koyun keser gibi, kestiler.

                                   Maria, (Gülgün İşbilen tablosu)

    Sonra ayaklarına taş bağlayıp, Karadeniz'in karanlık sularına attılar. Tek canlı kalan kendisiydi. Belki de daha sonra neden ölmedim diye pişmanlık duyacak olan. Karaya indiğinde kocasını kesen adamın kapatması oldu. Aylarca dayak yedi, tecavüze uğradı. Sonra zenginlere ve çetelere satıldı.

Gece alemlerinde kentin ileri gelenlerine para karşılığı verildi.

Yıllarca tecavüz edildikten sonra beş kuruşsuz sokağa bırakıldı.

Sonunda aç, yoksul sokakta delirdi ve öldü.Bu trajedinin adı Maria idi.İsmi Türkiye Cumhuriyeti'nin istihbarat kayıtlarına "Meryem" olarak geçti.

*. *. *

Tarih 22 Kanunisani 1921 idi. Günümüz Türkçesi ile 22 Ocak 1921.Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi'nde konuşuyordu.

"İşte bu serseriler, Türkiye Bolşevik Fırkası diye bir fırka teşkil etmişlerdir ve bu fırkayı teşkil edenlerin başında da Mustafa Suphi ve emsali bulunmaktadır. Bunlar kendilerine para veren, kendilerini himaye eden ve bunlara ehemmiyet atfeden Moskova'daki prensip sahiplerine yaranmak için birtakım teşebbüsatı serseriyanede bulunmuşlardır. Bu suretle memleketimize, milletimize hariçten komünizm cereyanı sokulmaya başlanmıştır."

    Aradan 6 gün geçmişti. Tarih 28 Kanunisani 1921 idi.

28 Ocak yani.95 yıl önce bugün. Türkiye Bolşevik Fırkası Başkanı gazeteci Mustafa Suphi, eşi Maria ve 13 yoldaşı Ankara'da Mustafa Kemal ile görüşmek için Bakü'den yola çıkmıştı. Erzurum'da tren istasyonunda jandarma yollarını çevirdi. Halk sanki onları bekliyormuş gibi toplanmıştı. Oysa Türkiye'ye geleceklerini Ankara'dan başka bilen yoktu.Büyük bir protesto ile karşılaştılar.

Yuhalamalar, tükürükler, tekmelerle Erzurum'a sokulmadılar.

Trabzon'a yönlendirildiler.

Trabzon o yıllarda ittihatçı örgütlenmenin kalesiydi. Çetelerin en yoğun, en güçlü olduğu yerdi.

                                                  Yahya Reis

..Ve Trabzon İskeleler Kâhyası Yahya Reis, çete örgütlenmesinin lideriydi. Yahya Kahya, Samsun'dan Trabzon'a bölgenin tek hâkimiydi. O kadar zengindi ki, Trabzon'daki iki otomobilden biri onundu. Özellikle 1915 olaylarından sonra zenginleşmişti.

Ayrıca Muhafız Kıtası Komutanı Topal Osman'ın da adamıydı.

                                                   Topal Osman

Devletle samimi, iyi ilişkiler içindeydi.

Türkiye Bolşevik Fırkası Başkanı Mustafa Suphi ve arkadaşları Trabzon'a vardığında Maçka'dan Değirmendere mevkiine yönlendirildiler. Kendilerine Ankara hükümetinin görüşmek istemediği ve bir taka ile Batum'a gönderilecekleri söylendi.

Heyet Değirmendere'ye vardığında büyük bir protesto ile karşılaştı.

Halk tıpkı Erzurum'daki gibi toplanmış, onları bekliyordu.

Üstelik sağanak altında. Yahya Kaptan, adamlarıyla birlikte Değirmendere'deydi. Protestoları yönetiyordu.

Mustafa Suphi ve arkadaşları sahile vardığında halk galeyana geldi.Heyet saatler süren tepkiler ve linç girişimlerinden sonra kendilerine ayrılan tekneye zar zor ulaştı.

Tekme tokat dayak yemişler ve üstlerinde ne var, ne yok alınmıştı.

Paraları da çalınmıştı.

28 Ocak'ı 29 Ocak'a bağlayan gece Batum'a doğru yola çıktılar.

Onlardan hemen sonra Yahya Kahya ve silahlı adamları daha iyi bir tekneyle peşlerine takıldı. Mustafa Suphi ve heyeti taşıyan tekne daha iki mil uzaklaşmadan Yahya Kahya'nın teknesi onlara yetişti.

Sonrası bir dramdı. Bir vahşet.

Nazım Hikmet şöyle anlattı sonrasını..

"Burjuva Kemal'in omuzuna binmiş /kemal kumandanın kordonuna

kumandan kahyanın cebine inmiş /kahya adamlarının donuna

uluyorlar., /Hav… hav… hak… tü../Yoldaş unutma bunu,/burjuvazi/

ne zaman aldatsa bizi /böyle haykırır: /– hav…hav…hak…tü

– gördün mü ikinci motoru? /– içinde kim var? /– arkalarından gidiyorlar./– ikinci motor birinciye yetişti /– bordoları bitişti

– motorlar sarsılıyor /– dalgalar sallıyor, sallıyor dalgalar.

– hayır /iki motorda iki sınıf çarpışıyor /- biz onlar! /– biz silahsız onlar kamalı /– tırnaklarımız /– kavga son nefese kadar/– kavga

– dişlerimiz ellerini kemiriyor /kamanın ucu giriyor /–girdi…/yoldaşlar, ey! /artık lüzum yok fazla söze: bakın göz göze

– Karadeniz /on beş kere açtı göğsünü,on beş kere örtüldü.

onbeşlerin hepsi /bir komünist gibi öldü."

Yahya Kahya ve adamları Mustafa Suphi ve 13 arkadaşını öldürmüş, Trabzon'a dönmüştü. Yanlarında Mustafa Suphi'nin eşi Maria da vardı. Yahya Kaptan, Maria'yı evine kapatıp aylarca tecavüz etti .Ardından dönemin zenginlerinden Nemlizade Ragıp Bey'e sattı Ragıp bey ölünce tekrar alıp Rizeli çetelere "hediye" etti.

Maria yıllar sonra beş kuruşsuz sokağa atıldı.. Sonunda delirdi ve açlıktan öldü.. Trabzon'da kimsesizler mezarlığına gömüldü..

*. *. *

                                        Ali Şükrü Bey

    Günler sonra Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katliamı Ankara'yı sarstı.. Trabzon milletvekili gazeteci Ali Şükrü Bey katliamı meclise taşıdı.. Şükrü Bey Mustafa Suphiler'i öldürenin Yahya Kahya olduğu izine ulaşmıştı.. Görgü tanıkları vardı.. Mecliste sürekli sorular soruyor, iktidarı zorluyordu..Ancak tam da o günlerde Yahya Kahya faili meçhul bir cinayete kurban gitti.. Tartışmalar daha da yoğunlaşırken bu kez olayı sorgulayan milletvekili Ali Şükrü Bey Ankara'nın göbeğinde Topal Osman tarafından boğularak öldürüldü.. Muhalefet ayağa kalktı..Devlet zorunlu olarak Topal Osman'ın peşine düştü.. Sonunda Topal Osman da askerle girdiği çatışmada öldürüldü..

Böylece Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının dosyası tamamen kapandı..Bu olay Cumhuriyet tarihimizin ilk faili meçhul cinayetiydi..

Katliamdan iki yıl sonra 1923'te tamamen üstü kapatıldı..

*. *. *

                                          Nazım Hikmet

          Nazım Hikmet şu mısralarla anlattı bu kara olayı..

Tarih /sınıfların /mücadelesidir../1921 kanunisani 28 /karadeniz/ burjuvazi /biz /on beş kasap çengelinde sallanan

on beş kesik baş/yoldaş bunların sen /İsimlerini aklında tutma

Fakat /28 kanunisaniyi unutma





28 Ocak 2023 Cumartesi

 

      ÇALIŞMAK 

    İÇİN

    YAŞAMAK 

                 İstanbul - BİA Haber Merkezi 

  

"Çalışmak için yaşamak anlaşılır değil" - "Refah devleti üstün çabalarımızla besleniyor" - "Çağımızın ayırt edici bir niteliği" - "İnsanlar kendilerini makine gibi hissetmek istemiyor" -

    Çalışanlar ‘sessizce’ iş bırakıyor: “Sistem için didinmek zorunda değiliz”

Çalışma saatlerinin azaltılması, mümkün olduğunca erken emekli olunması, işe gereğinden fazla kaptırılmaması ya da kısaca ifade etmek gerekirse “sessiz istifa.” Peki, bu, iş etiği açısından ne anlama geliyor? Avrupa basınından aktarıyoruz.






    Yakın zamanda kavram dağarıcığımıza giren yeni bir ifade: İngilizcede "quiet quitting" olarak

bilinen "sessiz istifa".

    Ya da diğer bir ifadeyle: Çalışma saatlerinin azaltılması, mümkün olduğunca erken emekli olunması, işe gereğinden fazla kaptırılmaması...

Son günlerde daha çok duyduğumuz "sessiz istifa" etrafında ise kimi yorumcuların kişisel bakış açısıyla anlaşılır bulduğu, kimilerinin ise toplumsal bakış açısıyla sorunlu gördüğü yeni bir iş etiği tartışması sürüyor. Peki, konuyla ilgili kim, ne diyor?

            "Çalışmak için yaşamak anlaşılır değil"

euro|topics'in Avrupa basınından aktardığına göre, İsveç'in Göteborgs-Posten gazetesi, konuyla ilgili haberinde, "kendi çıkarlarını gözetmenin tembellikle alakası olmadığının" altını çiziyor. Gazete, "Yaşamak için çalışmak anlaşılır bir şey, ama tersi için durum öyle değil" diyor:

      "Ekonomik büyümeyi ve çalışma hayatının verimliliğini daha az saatler çalışmak için kullanabilmek ne güzel. Zaten her zaman böyle yaptık: Sağlıklıysanız, kendi geçiminizi idame ettirmek gibi ahlaki bir yükümlülüğünüz vardır. Ama 'sistem' için çalışmak bir zorunluluk olamaz.

     "Bireylerin hayatlarıyla ilgili verdikleri kararları kapitalizmin ve devletin çıkarlarına göre yönlendirmesi gerektiğini düşünmek, özgürlük karşıtı ve medeniyetle bağdaşmayan bir tutumdur."

          "Refah devleti üstün çabalarımızla besleniyor"

      Avrupa'dan başka bir gazete, Avusturya'nın Kurier gazetesi ise "Daha az üretince paylaşacak da fazla şey olmuyor" diyor:

"Çalışanlar - üstelik yalnızca gençler de değil - çalışma saatlerinin azalmasını arzuluyor ve talep ediyor.

     "'Daha az' sendromu, ekonomiyi yanlış zamanda vurmuş durumda: En kritik göstergeler aşağı yöndeyken, enflasyon hızla artarken ve durgunluk tehdidi varken, bu yeni toplumsal konfor karşılanması kolay olmayan bir lüks.

"Varlığından gurur duyduğumuz refah devleti, pek çok yurttaşın üstün çabaları ve bunun sonucunda ortaya çıkan vergilerle beslenmezse, zayıflar... Şu hususta net olmalıyız: Daha az, nihayetinde herkes için daha az demektir."

             "Çağımızın ayırt edici bir niteliği"

      Fransa'nın Slate haber portalı, "sessiz istifa" kavramını yakın zamanda istifasını açıklayan Yeni Zelanda eski Başbakanı Jacinda Ardern ve diğer bazı tanınmış kişilerin görevlerini bırakması üzerinden ele alıyor.

      Bu durumun "Roma İmparatorluğu'nda bile bir mesele" olduğunu kaydeden gazete, "Mesleki başarılara rağmen istifa etmenin giderek daha fazla kabul gördüğü" sonucuna varıyor ve özetle şöyle diyor:

"Onlarca yıl süren siyasi kariyerler giderek daha nadir görülüyor. Bir siyasetçiye iyi dayandığını söylemek (artık?) iltifat değil.

"Çağımızın ayırt edici bir niteliği: 2013'te Papa 16. Benedikt, bu işi göklerin bunu halledeceğini düşünen seleflerinin beklentisinin tersine, görevini gönüllü olarak bırakmıştı. Siyasal tahayyüllerimiz artık Cincinnatus'tan yana. Romalı diktatör, görevini bırakıp tarlalarını sürmeye geri dönmüş, ... bu da vaktiyle istifa etmediği için ölen Sezar'ın aleyhine olmuştu."

             "İnsanlar kendilerini makine gibi hissetmek istemiyor"

    İsviçre'nin Le Temps gazetesi ise "Fransa'daki emeklilik reformu protestoları karşısında işle ilgili hayal kırıklıklarına yol açan unsurlardan birinin, yüksek beklentiler olduğu" görüşünde. Gazete, şöyle diyor:

"Bir işin, Fransa'da belki de başka ülkelerden daha çok tatmin edici olması arzulanıyor. Dahası, kişilerin toplumsal hiyerarşideki konumunu belirleyen iş oluyor. ... Bu yüzden de Fransızlar, bitmek bilmez anlam arayışlarında işyerlerinden fazla beklentiye giriyor.

"Fakat güvensizlikle ve çatışmalı iş ilişkileriyle dolu bir toplumda hakikat, neredeyse mistik hale gelen bu ihtiyaca üstün geliyor.

"Kişi kendisini makine gibi hissetmek istemiyor, lakaytlaşıyor ve gemiyi çabucak terk etmenin peşine düşüyor. Çünkü işin anlamı bir kenara bırakılarak, hayatın anlamının ne olduğu sorusu önem kazanıyor." (SD)

Çalışanlar ‘sessizce’ iş bırakıyor: “Sistem için didinmek zorunda değiliz”

Çalışma saatlerinin azaltılması, mümkün olduğunca erken emekli olunması, işe gereğinden fazla kaptırılmaması ya da kısaca ifade etmek gerekirse “sessiz istifa.” Peki, bu, iş etiği açısından ne anlama geliyor? Avrupa basınından aktarıyoruz...

İstanbul - BİA Haber Merkezi 26 Ocak 2023, Perşembe 15:43

  






24 Ocak 2023 Salı

 

AZİZ NESİN VAKFINA GASP

Nesin Vakfı'nın 2 milyon lirasına el koydular


         ALİ NESİN.


✓? 2017 yazında Nesin Vakfı’na komşu 8 dönümlük arazi satışa çıkmıştı. İçindeki villayla birlikte 2 milyon liraydı, “kelepir” sayılırdı. Sahibinin acil paraya ihtiyacı olduğundan bir hafta on gün içinde almalıydık. Babam da birkaç defa bu araziyi almaya yeltenmiş ama parası çıkışmadığı için alamamıştı. Bizim de o kadar paramız yoktu tabii. Eski Vakıf çocuğu, şimdi Vakıf yöneticisi Süleyman Cihangiroğlu çok ısrar etti, bankadan kredi çekelim dedi. Ben hiç sevmem öyle kredi işlerini filan, önce reddettim ama sonra ısrarlarına dayanamadım, zaten ben de istiyordum. Facebook’tan duyuralım, biraz destek gelir, kalan miktarı krediyle tamamlarız diye düşündük.

Babamın hayallerini ve arazinin bizim için önemini vurgulayan bir yazı yazdık. Çok etkili oldu. Bir iki haftada çoğunluğu düzenli bağışçımız olan dostlarımızın desteğiyle süreci tamamladık

Şu komik olayı da anlatayım: Vakıf sekreteri ve muhasebecisi gelen desteği anbean Whatsapp grubumuza bildiriyor. Paranın tamamlanmasına az kalmış… Bir hızlanıyor bir yavaşlıyor… Sanki at yarışındayız, herkeste öyle bir heyecan.. Tutar tamamlandığında Whatsapp’tan sevinç çığlıkları yükseldi!

- Tamam, dedim, duyuru yapalım, daha fazlasına gerek yok.

- Ali Abi, biraz daha gelsin ne olur…

- Olmaz, durdurun.

- Ali Abi n’olur biraz daha…

Benim de içim gidiyor tabii. Ama daha sonra utanacağım hiçbir şey yapmamaya karar vermişim bir defa.

- Bize yakışmaz! dedim.

İkinci bir duyuruyla bağışları hemen kestik.

Araziyi aldık. Aylar boyunca o araziyi düşünerek geceleri uykuya daldım, o kadar mutluydum!

(Bir iki yıl sonra birileri o eski duyuruyu yeniden piyasaya sürdü ve yeni bir arazi alacağımızı sananlar bağışta bulundular… Bunu durdurmamız mümkün olmadı maalesef…)

Sanırım 2021’de (yani araziyi alışımızdan dört yıl sonra) o arazinin komşu arazisine İsmail Ağa cemaatine bağlı bir tarikat taşındı. Bize karşı düşmanca bir tavır takındılar. Sözlü ve fiziksel tacize başladılar, üzerimize köpek saldılar, çocuklarımızı videoya kaydettiler, Çatalca’da aleyhimize konuşmaya başladılar. Bir de cami mi mescit mi olduğunu anlamadığımız kaçak bir yapı inşaatına giriştiler.

Bir süre sonra da Valilik, daha doğrusu eski Dernekler Masası, yeni ismiyle Sivil Toplumla İlişkiler Müdürlüğü “izinsiz bağış kampanyası” yaptığımız gerekçesiyle Vakf’a müfettişler yolladı. Bu yazımızı kampanya olarak addetmişler… Olacak şey mi!

Müfettişler geldi. Onlara bunun sonu ne olabilir diye sorduğumuzda muhtemelen beş on bin liralık ceza gelir dediler, ama isterlerse gelen paraya da, hatta araziye de el koyabilirlermiş. Ama genel kanı bir para cezası geleceği yönündeydi.

Müfettişler herhangi bir suistimal olmadığı yönünde rapor vermelerine rağmen akla hayale gelmeyecek şekilde olabilecek en ağır cezayı kestiler. Sadece o 2 milyon liralık bağışa değil, “hesaptaki tüm paralar o kampanya sayesinde gelmiştir” diyerek tüm hesaplarımızı süresiz olarak dondurdular. Ayrıca araziye el koymak amacıyla tapuya şerh düştüler. Düşünebiliyor musunuz, çoluk çocuk var, çalışan var demeden tüm paramızı dondurdular… Biz taş mı yiyeceğiz!

Dostlarımız bilir; biz, kitap ve kira gelirlerimiz dışında, bağışlarla yaşarız. Bu nedenle çeşitli ihtiyaçlarımızı destekçilerimizle paylaşan (mesela kışa doğru kömür, bazen sular seller altında kalan binalarımız için inşaat malzemesi, deprem güçlendirme için bilirkişi görüşü vb) ve onlardan destek alarak yaşayan bir vakıfız.

İhtiyaçlarımızı dostlarımızla paylaşmamızdan daha doğal bir şey olamaz. Üstelik duyuruyu biz yollamıyoruz, dostlarımız sayfamıza girerek görüyor, yani biz onlara gitmiyoruz, onlar bize geliyorlar.

Ama diyelim kusurumuz var, bir an için öyle varsayalım; cezası bu kadar ağır, bu kadar acımasız, bu kadar düşmanca mı olmalı?

İ tiraz ettik tabii. Yürütmeyi durdurma kararı alınması, yani banka blokajlarının kaldırılması için mahkemeye başvurduk.

Bu arada ben de bir randevu alarak Vali’yle ve yardımcısıyla görüşmeye gittim. Açık açık söylemediler tabii ama benim anladığım kadarıyla onlar da bu uygulamayı abartılı bulmuşlardı, bu durumdan çok mutlu değillerdi. Görünürde prosedürü savunuyorlar ama durumun nasıl düzelebileceği konusunda da çözüm üretmeye çalışıyorlardı.

Yürütmeyi durdurma isteğimizi mahkeme reddetti. Bunun üzerine inanılmaz bir şey oldu. Bloke edilen 5 milyon küsur lirayı devlet hesaplarımızdan çekti! Oysa mahkeme sadece blokajın devam edebileceği yönünde karar vermişti.

Kısa süre sonra bir başka inanılmaz bir şey oldu. Valilik’ten aradılar ve 3 milyon lirayı iade ettiklerini, sadece 2 milyon liraya el koyduklarını, blokajı da kaldırdıklarını söylediler. (Tüm hesaplarımız açık ve bize ait. Dostlarımız bağışlarını gönül rahatlığıyla yapabilirler.)

Bu karar değişikliği konusunda yorum yapmıyorum.

Hiçbir surette yasaya aykırı olarak para toplama faaliyetinde bulunmadık. 2 milyon TL’nin hazineye intikal edilmesi hukuka ve hakkaniyete aykırı olduğu çok açık. Buna rağmen bir an için usuli bir sorun olduğu düşünelim, yine de mantıken hem gelen bağışa hem de tapuya el koyamazlar, hele ki yıllar sonra… Arazi üzerinde vakıf çocuklarımızın yaşam alanlarını zenginleştiren yapılar ve ekili dikili alanlar hayata geçti. Söz konusu arazi artık Vakfımızın ayrılmaz bir parçası. İstanbul Valiliği’nin söz konusu işlemin hukuka ve hakkaniyete aykırı yönlerini yeniden değerlendireceğini ve yakın zamanda arazimize konan şerhi kaldıracaklarını umuyoruz.

Tabii hukuki prosedür devam ediyor. Bağışçılarımızın ve Vakfımızın çıkarlarını sonuna kadar koruyacağız.

Kamuoyuna saygıyla bildiririm. 22 Ocak 2023


22 Ocak 2023 Pazar

 

İÇİMİZDEKİ İNSANI

ÖLDÜRMEK


KOPENHAG İŞKENCE


KURBANLARINI TEDAVİ


MERKEZİNDE


“Zorbalık karşısında sessiz kalan herkesin içindeki insan ölür”

W.Soyinka

Hasan Gürkan


                              Birinci Bölüm


                                          İnge Kemp Genefke

                   İşkence Kurbanları Tedavi Merkezi Kurucusu




        Ölümlerine Ağlanmayan Askerlerdi


                                        İlhan Erdost


      İlhan Erdost yıllar önce sıradan bir Ankara sabahına uyandığında, yüreği

 derin bir acıyla sarsıldı. Uzak bir Latin Amerika ülkesinden haberlerle

 doluydu gazeteler. Fotoğraflarda yüzükoyun kaldırımlara yatırılmış insanlar

 gördü. Askeri cemseler, tanklar, tel örgülerle çevrilmiş Santiago

 Stadyumu. Yanmış yıkılmış Başkanlık Sarayı, bir de “ölümlerine ağlanmayan

 askerlerdi” belleğine kazılan. Bir de ince uzun parmakları Victor Jara’nın.

 Günlerce gözlerinin içi yandı. Yıllar sonra postal dipçik darbeleriyle susacak

 genç yüreği, derin bir acıyla sarsıldı. O günlerde sanki bir kıl yumağıydı gelip

 gırtlağına oturmuş.


                                               Victor Jara


        Miguel Lee bizim Neruda’nın hemşerisi 

       bir bakır işçisidir.

                                       
              
                                              Miguel Lee

     Ne Ankara’yı, ne de İlhan’ın güleç yüzünü bilir. Bir gece yarısı evinden alınıp

sorguya götürülürken, çok uzak bir şehirde kendisi için acı çeken İlhan’ın

insan yüreğinden habersizdi.

“Gözlerim bağlıydı. Başıma metal bir çember geçirip kulak memelerime

 elektrot bağladılar. Elektrik verdiklerinde gücün yettiği kadar bağır, acın

 hafifler demişti arkadaşlarım. Elektriğin dozunu yavaş yavaş artırıyorlar.

 Sanki kafama aynı anda sayısız çiviler çakıyorlar. Bağırıyorum, sesim

 çıkmıyor. Dilime hakim değilim. Dişlerim birbirine çarpıyor, dilimi ısırıyorum,

 bağıramıyorum.

             Doktor İnge Kemp Genefke

      Nörolog. Sakin , kendine güvenli, minyon tipli bir kadın. Sesinde biraz

 hüznün, biraz öfkenin rengi var. Ya da bana öyle geliyor. İşkence Kurbanları

 Merkezi’nin yöneticisi. Hemşire Lone ile fizikoterapist İnge Blach’ın arasında

 oturuyor. Lone daha önce Af Örgütü’nde çalışmış, uzun boylu.

“Miguel ülkesinden kaçıp Danimarka’ya geldiğinde ruhi bunalım içindeydi.

 Hayata küskündü. Ne dil öğrenmek, ne de çalışmak istiyordu. Şimdi eski

 sağlığına kavuştu.

                  Duygusuz Bir pazartesi

Alışılmış bir kış günü yaşanmakta Kopenhag’ta. Sakin emeklileri, bürokratları,

 kartpostallara taş çıkartan karlı park manzaralarıyla duygusuz bir pazartesi

 sabahı. Sen Nöreport alanından 84 nolu otobüse binip Rigs Hospital’in

 önünde ineceksin. Taş avluya gir, ilerde diğerlerinin yanına sığınmış gibi

 küçük bir bina göreceksin. Köşede birkaç basamak bir merdiven ve bir levha:

RCT- Rehabilitiotions Center For Tarturofre.

İşkence Tedavi Merkezi



21 Ocak 2023 Cumartesi

 

ÇETİN ALTAN'IN SIRRI

İVA VE MAYA

Çetin Altan'ın, 1964 yılında Yunanistan'a gönderilen ressam İvi Stangali'den Zeynep Maya isminde bir kızı daha olduğu gündeme geldi. Gazeteci İhsan Yılmaz, Stangali'nin öyküsünü köşesine taşıdı.


                                  İvi Stengali

      Hürriyet yazarı İhsan Yılmaz, gazeteci yazar Çetin Altan'ın ressam İvi Stangali'den bir kızı olduğunu, İvi ve Zeynep Maya'nın hikayesinin "İvi Stangali-Ressamı Hatırlamak" ismiyle kitaplaştırıldığını yazdı.

    Ressam İvi Stangali, 1964 yılında Kıbrıs olayları sonrasında İnönü Hükümeti’nin aldığı kararla Yunanistan’a gönderilen Rum kökenli vatandaşlardan. İhsan Yılmaz, "Ünlü yazarın büyük sırrı ve İvi Stangali’nin aşırı acıklı hikâyesi" başlıklı yazısında İvi'nin o yıllarını ve Maya'nın babasıyla tanışma hikayesini şöyle aktarır:

    "Türkiye’de alabildiğine renkli bir hayat süren İvi, bütün bu yaşadıklarından sonra hayata küstü. Sadece hayatının renkleri değil, resimlerinde kullandığı renkler de yok olup gitti. Yoksulluk içinde dükkândan bozma bir evde yaşadılar. Kızı Maya 1999’da kaybettiği annesinin son 35 yılının nasıl geçtiğini şöyle anlatacaktı:

    'İvi’nin Atina’da yaşadığı 35 yıl, uzun bir günün gece içinde yolculuğu gibi geçti. Yıllar boyunca sonsuza dek tekrarlanan tek bir gün. Zaman, derin bir umutsuzluk içinde geçerken o, dışarıdan gelebilecek her türlü etkiye kapalıydı. Yeni dostluklar kurmadı, tek bir arkadaş edinmedi. Dostları Türkiye’de kalmıştı...


                                         İvi Stangali

    Çaresizliğe gömülen İvi resim yapmayı bıraktı... Resmi terk etmesi bir tür intihardı. Türkiye’de eserlerinde kullandığı renklerin aksine Atina’da yaptığı az sayıda resim karanlık ve renksizdi. Annem yürürken arkasında renkler bırakarak kaybolan tek başına bir figür olarak kaldı aklımda.'




İvi Stangali, son anına kadar Maya’ya babasının kim olduğunu asla söylemedi. Babasının bir otobüs şoförü olduğunu ve kazada hayatını kaybettiğini biliyordu. Annesi öyle demişti çünkü. Yaşlanıp unutkanlıkları başlayınca anladı annesinin ona doğruyu söylemediğini. Ölüm döşeğinde artık doğruyu bilme hakkı olduğunda ısrar edince geldi aradığı cevap. Babası Türkiye’nin en ünlü gazeteci ve yazarlarından biriydi. Çetin Altan adını ilk kez o zaman duydu Maya.

KIZ DEĞİL ERKEK SANIYORMUŞ

1999 yılında bir telefon geliyor Arif Keskiner’e. Arayan Panayot Abacı’dır. Oğlu Atina’da yaşıyordu ve Maya ile tanışıyorlardı. Maya bu bilgiyi doğrulatmak ve babasıyla tanışmak, görüşmek istiyordu. Bunun doğru olup olmadığını soruyordu Panayot Abacı. Keskiner doğru olduğunu ama bunu Çetin Altan’a nasıl söyleyeceklerini bilemediğini anlattı Panayot Abacı’ya. Bir İzmir seyahati sırasında yalnız kaldıkları bir anda konuyu Çetin Altan’a açtı Keskiner. İvi ölmüştü ve kızı kendisini görmek istiyordu. Önce onun kız değil erkek olduğunu söyler Altan. Aklında o şekilde kalmıştır çünkü.  Keskiner’in düzeltmesiyle kendisinin de Maya’yı çok görmek istediğini, ancak öncelikle çocuklarına durumu açıklaması gerektiğini söyler.

Daha sonra Maya Türkiye’ye gelir ve Çetin Altan’ın kapısını çalar. Çetin Altan’a kendini tanıtır. Çetin Altan kızını içeriye davet eder, oğulları Mehmet ve Ahmet Altan’la tanıştırır. Altan Ailesi Maya’yı İstanbul’da ağırlar, birlikte yemekler yenir, ailenin yazlığında beraber tatil bile yaparlar.

Arif Keskiner son alarak Maya’yı 2015 yılında vefat ettiğinde Çetin Altan’ın cenazesinde görür. Maya, annesini tanıyanlarla görüşmek, onlarla konuşmak ister. Ertesi günü Çiçek Pasajı’ndaki Cuma Masası’na davet eder. Maya cenazede ailenin kendisine soğuk davrandığı için üzüldüğünü anlatır, Altanlardan hiçbir miras talep de etmeyeceğini söyler.

Ve bir baba-kız hikâyesi nasıl başladıysa öyle sona erer."