30 Kasım 2022 Çarşamba

 

MUĞLALI'NIN RUHU VE

33 KURŞUN KATLİAMI

Oktay Candemir


      30 Temmuz 1943 tarihinde son yüz yılın en büyük Kürt katliamlarından biri yaşanır; ‘Bizi öldürmeye götürüyorlar’ diyen bir kişi firar etmeyi başarır. 33 Kürt köylüsü Sefo Deresi'nde (Geliyê Sefo) gözleri ve elleri bağlı olarak kurşuna dizilir.



İçlerinden biri "Kaçalım bunları biz dereye götürüp öldürecekler" dedi… Diğerleri hep bir ağızdan "Suçumuz ne ki bizi öldürecekler. Aslında kaçarsak bizi öldürürler" diyerek kaçma önerisine karşı çıktı.,

"Kaçmalıyız" diyen bir yolunu bulup kaçmayı başardı, "Asıl kaçarsak bizi öldürürler" diyenlerin hepsi kurşuna dizildi.

                                            Mustafa Muğlalı

    Katliam emrini veren Orgeneral Mustafa Muğlalı, katliam şifresinde "Bu kişileri hududa götürülerek kendilerinden bilgi alınmasını, İran hududunun çapulcuların kimseye görünmeden geçilmesine elverişli noktalarının öğrenilmesini faydalı buluyorum. Bu adamların her an kaçmalarının mümkün olduğu göz önüne alındığında askerlerin uyanık bulunması ve gerektiğinde silah kullanılması şarttır" diyerek ‘Kaçtılar’ izlenimi verilerek kurşuna dizilmeleri talimatını verir.

    Sınırın Türkiye tarafından bunlar yaşanırken İran’da ise Kürtler Mahabad Kürt Cumhuriyeti'ni kurmaya hazırlanıyordu. Kürtlerin İran’da bağımsızlık için verdiği savaş haliyle Türkiye Cumhuriyeti'ni rahatsız ediyordu. İran’da yaşanan kargaşanın Türkiye’ye sıçramaması için Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ilave tedbirler planlıyordu.


                     NELER OLDU?

     1943 yılının yaz ayları… Türkiye'nin Kürt ayaklanmaları sırasında işlediği Dersim, Zilan gibi katliamların anıları henüz hafızalarda tazedir ve İran Kürtlerinin ayaklanması da yeni bir katliam için ‘şartları olgunlaştırıyordu’.

    Kaçakçılık ve İran’da Kürt bağımsızlık savaşı devleti harekete geçirir. Sınırın İran tarafındaki Kürt aşiretlerine mensup bazı kişilerin sıklıkla sınırın Türkiye tarafına geçerek çeşitli faaliyetler içinde bulunduğuna ilişkin Van Valiliği ve zamanın İçişleri Bakanı Recep Peker’in onayıyla gizli bir karar alınır. Askeri birliklerin İran’a geçip takip yapması devleti zorlayacağından devletle resmen ilişkisi görünmeyecek olan gayrinizami bir yapı ya da çete oluşturularak operasyonlar yapacaktır. Özalp Kaymakamı Hilmi Tuncel daha Valilik ve İçişleri Bakanlığı'nın onayı almadan bu tür bir faaliyeti çoktan başlatmıştır. Kaymakam Tuncel’in amacı ise devletin güvenliği değil, bölgede yaşanan karışıklıktan faydalanarak maddi çıkar temin etmektir.

    Özalp Jandarma Komutanı ve Hudut Tabur Komutanı da Kaymakam’ın kurduğu çetenin içinde bulunmaktadır. Aşiret reislerine ait hayvan sürüleri bu çete tarafından gasp ediliyordu.

    Fakat bu çetenin yaptığı faaliyetler Van Valiliği'nin kulağına gider ve Valilik, Özalp Kaymakamı'na böyle bir çetenin varlığına dikkat çekerek çetenin dağıtılmasını ister ama iş işten geçmiştir.

    Kaymakamın liderlik ettiği çete İran tarafında yaşayan Aşiret reisi Memedê Mısto’nun 2 bin koyununa el koymuştur. Misto aşireti ise uzun yıllardır Türkiye devleti ile işbirliği yapmaktadır. Türkiye’ye bölgeden önemli bir istihbarat bilgisi sağlayan Mısto aşiretinin koyunlarına el konulması ile birlikte aşiretin lideri Memedê Mısto Özalp Kaymakamı'na "Hayvanlarımı geri verin, yoksa aynı yolla geri alırım. Türk hükumetini rencide etmek istemiyorum" diyerek bir mektup yazar. Kaymakam Tuncel’de ‘Gelip karını da koynundan alırız’ yanıtını verince Mısto aşireti üyeleri Türk hududunu aşarak halka ait 500 koyunu gasp eder.

    Kaymakam ve etrafında kümelenen çete böyle bir baskının Türkiye tarafında yardım alınmadan gerçekleştirilemeyeceğini düşünerek harekete geçmeye karar verir, ancak askeri harekâta gerekçe olmak üzere Van Valiliği'ne, "Rus askerleri Özalp yakınlarına kadar geldi" diye şifreli bir telgraf çekerler.

     Bu baskının intikamını Kürt köylülerinden çıkarmak isteyen Kaymakam Tuncel öncülüğündeki çete üyeleri, Milan aşiretinden 40 köylüyü gözaltına alır. Mısto’ya yardım ettiği iddiasıyla 40 köylünün ismini ise Rıfat adında bir arzuhalci ihbar eder. Köylüler mahkemeye çıkarılır ve Kaymakamın tepkisini tolere etmek için beş köylü tutuklanır ve diğerleri serbest bırakılır.

    Ancak yaşanan olaylar Ankara’ya farklı intikal etmiş ve ‘Özalp’a Rus askeri girdi’ haberi ulaşmıştır. Bunun üzerine İsmet İnönü, Menemen isyanını bastırmış, İstiklal Mahkemeleri'ne başkanlık etmiş en güvendiği komutanlarından olan Orgeneral Mustafa Muğlalı'yı Özalp’a gönderir.

    İlçe kaymakamı ve diğer komutanlar Muğlalı'ya bölgede isyan halinin hâkim olduğunu, vatanın elden gittiği ve İran’da yaşanan Kürt isyanının Türkiye’ye sıçradığı bilgisini verir. Bunu bir ihanet olarak değerlendiren Muğlalı’ya Kaymakam Tuncel, tutuklama tedbirlerinin yetersiz kalacağını ve bazı infazların gerçekleştirilmesinin aciliyet arz ettiği önerisini yapar.

    Bunun üzerine Mustafa Muğlalı, mahkemenin serbest bıraktığı 35 kişinin yeniden gözaltına alınmasını ister. İçişleri Bakanlığı Müfettişinin ‘Onlar suçsuz’ raporuna rağmen Kaymakam Hilmi Tuncel’in ‘Ruslara istihbarat bilgisi veriyorlar’ iddiasını benimseyen Orgeneral Muğlalı, müfettişe daha fazla itiraz etmesi halinde kırbaçlatacağı tehdidinde bulunur ve katliamın şifresini verir : "Bu kişilerin hududa götürülerek kendilerinden bilgi alınmasını, İran hududunda çapulcuların kimseye görünmeden geçilmesine elverişli noktalarının öğrenilmesini faydalı buluyorum. Bu adamların her an kaçmalarının mümkün olduğu göz önüne alındığında askerlerin uyanık bulunması ve gerektiğinde silah kullanılması şarttır" der.

    Ve 30 Temmuz 1943 tarihinde son yüz yılın en büyük Kürt katliamlarından biri yaşanır; ‘Bizi öldürmeye götürüyorlar’ diyen bir kişi firar etmeyi başarır. 33 Kürt köylüsü Sefo Deresi'nde (Geliyê Sefo) gözleri ve elleri bağlı olarak kurşuna dizilir.

    Askerler katliamı gerçekleştirdikten sonra ‘Dağ başını duman almış, yürüyelim arkadaşlar’ marşı ile geri döner ama o an gözlerden kaçırdıkları bir şey vardır. 32 kişi ölmüş ama bir kişi yaralı olarak kurtulmuştur ve dağları aşarak İran’a sığınan bu kişi yedi yıl sonra iktidara gelen Menderes döneminde Türkiye’ye dönerek katliamın aydınlatılmasını sağlar.

    32 kişi suçlu oldukları iddiasıyla kurşuna dizilirken, daha önce bu kişilerle birlikte gözaltına alınan ve Kaymakam Tuncel’in itibarına halel gelmesin diye tutuklanan beş kişi ise Van Ağır Ceza Mahkemesi'nde yapılan yargılamada suçsuz bulunarak serbest bırakılır.

    Katliamın azmettirici Mustafa Muğlalı'nın silah arkadaşı olan ve talimatı veren İsmet İnönü de sahip çıkmaz ve idam cezasına mahkûm edilir. Yaş haddinden idam edilmeyen Muğlalı, devletin kendisini sattığını düşünerek 1951 yılında cezaevinde kahrından ölür.

    Ancak Muğlalı yaptıklarına rağmen TSK içinde yıllarca bir sembol ya da simgedir. Genelkurmay Başkanlığı'nın bahçesine büstü dikilirken, 6 Mayıs 2004’te katliamın işlendiği Özalp’ta bulunan askeri taburun ismi ‘Orgeneral Muğlalı Kışlası’ olarak değiştirildi.

Muğlalı'nın ismi memleketi Muğla’da en büyük caddelerden birine ve bir iş hanına verildi.

90’larda PKK eylemlerinin arttığı dönemde yeterince atak ve kararlı hareket etmedikleri için eleştirilen bazı komutanların, "Gün olur devran döner, yarın ikinci bir Mustafa Muğlalı olmak istemiyoruz" diyerek yapacakları katliamların ardından yargılanmama garantisi istemeleri bile Muğlalı'nın aslında hâlâ bir ‘kahraman’ olarak görüldüğünü bize çok net bir biçimde gösteriyor.

Katliamın üzerinden 76 yıl geçti, Muğlalı devlet içinde hâlâ ‘kahraman bir Komutan’ imajını koruyor ve 2011 yılında yaşanan Roboski Katliamı da bize bu zihniyetin varlığını en yüksek düzeyde koruduğunu gösteriyor.

Muğlalı öldü ama ama ruhu dolaşıyor. Bu ruhu bazen Roboski'de, bazen Cizre'de, bazen Nusaybin'de görüyoruz.

*Gazeteci




29 Kasım 2022 Salı

 

       NARA AĞIT

   Celal İNAL

                                               Celal İnal

Şairin Sergei Parajanov'un "Narın Rengi" filmini seyrederken yazdığı şiir.


                                    Sergei Parajanov


Nehrin kendini aşıp durduğu yerde,
Kınalı elleriyle yün eğiren kadın
Gül yaprağı yakıyordu.

Cama turkuaz bir tavus kuşunu resmeden usta
Güneşe sırtını dönüyordu.

Uzun süren yası boyunca karalar giyen kadın
Ateşin karanlık yanını kuşandığını söylüyordu.

Bizi terk edip sonsuzluğa gidenler için
Ağıt yakan kadınların yüzleri
Hep görkemli dağlara dönüyordu.


Çıplak göğsünü yalayan su
Bir bilinmeze usulca akıyordu

İpince bir ezgiydi kederli zamanlardan arta kalan...
Paramparça anfora...

Rüzgâr sayfalarını çevirirken eski bir kitabın,
Sığınacak liman arayan köhne ve pusulasız
Bir gemiye dönüyordum.

Yan yatmış çıplak bir kadın geçiyordu düşümden
Tül ve salyangoz iliştirilmişti kadife giysisine.
Sonra "artık yeter" diyen beyaz tülbentli kadınlar
Geçiyordu kentin dar sokaklarından.
Barış anneleri, Cumartesi anneleri geçiyordu düşümden
Plaza De Mayo anneleri geliyordu aklıma
Ve onların umarsız, iri ve kederli gözleri…

Gökyüzünden üzerimize kederin yağdığı zamanlardı.
Dilimizde hep kesif bir hüzün.

Bulutların ardında beliriyordu ay
Bulmaya çalıştığımız yol uzadıkça uzuyordu.
Ekilmemiş tarlaların kederi,
Kör kuyular ve viran evler geliyordu aklıma
Bir de kırık boynuzları yaralı bir geyiğin...

Taşı gergef gibi işliyordu ustalar
"De lori lori" diyen kadınlar zılgıt çekerek  
Dağ başlarında, çoban ateşi yakan
Çocuklarına koşuyordu.

Gözünde upuzun bir merdivenden
Göğe yükselen beyaz bir kartal görüyordum...

Buğday tanesinin ölümü başağın habercisidir, demiştin.
Kelebeğe dönüşen tırtılın öyküsünü anımsadım


"Şu dünyada ayrılık var ölüm var, ille de zulüm var" diyen
Enver Gökçe geliyor aklıma












28 Kasım 2022 Pazartesi

 

AYRIMCILIK, ÖTEKİLEŞTİRME

REZALETİ 

Hale Koray



    Yıl 1967, aylardan Ekim. İlk kez İstanbul görüyor gözlerim.

Dolmuşa bindim. Yolculuk Karaköy'den Cihangir'e (kim bilir neden)

Ön koltukta genç bir adam. Ben arka koltukta. Şoförle konuşmaya başladı genç adam. Şoför sordu ''memleket nere gardaş''. Ön koltuktaki genç adam ''Sivas abey. Sen?'' Şoför ansızın frene bastı. Tophane'deyiz. Arabayı kenara çekti ve hınçla ''İn arabamdan çabuk'' diye bağırdı. Genç adam ''Neden abey, ne yaptım?'' diye sordu içe dokunan bir masumiyetle. Şoför: ''Bir de soruyor! Ben arabamda Sivaslı taşımam arkadaş!!!!''

                                             İstanbul'da Dolmuş

Ben hala avel avel bakıyorum ne olup bitiyor anlamaya çalışarak.

Şoför: ''Ben Kayseriliyim arkadaş!!!''

Allah Allah baktı biz hala Fransız kalmışız konuya. Açıkladı. Yaralıların kömür kamyonlarıyla taşındığı Türkiye'nin en kanlı tribün faciası: 1967 Kayseri spor – Sivas spor maçından söz ediyormuş.


                                        Maçta kavga

Tamam da bu oğlancağız o takımın sporcusu mu? Evet ise, bunu nerden anladı Kayserili dolmuş şoförü?.

Olay daha da saçmalık düzeyinde tuhaflaştı ben (üniversiteye yeni başlamış bir damlacık kız) ''Ama şoför abi, hepimiz kardeşiz...'' filan diye bir şeyler geveleyince. Şoför: ''sen de aşağı!!!'' Ben inmedim. ''Ama ben para verdim'' diye saçmalamaya devam. Şoför paraları koyduğu yere uzanıp aldı benim dolmuş ücretimi, attı suratıma. (Bu noktada onu kınayamam) Dolmuştan indim ve yüksek ökçeli iskarpinlerimi (boyum kısa diye kompleks şeysi) elime alıp, yokuşu tırmandım. Normal şartlarda bu anekdot şöyle biter: ''Bir daha zinhar, kimsenin işine karışmadım''



    Ne gezer!

    Yıllar sonra bir görevde o zamanlar Devlet Güvenlik Mahkemesi diye garip bir hukuksal kuruluşta savcı olan birinin de bulunduğu bir grup ziyaretçiye tercüman atandım. Altı ziyaretçiye iki tercüman. Grupta Hataylı bir gazeteci var. Savcı efendi ile takıştılar. San Francisco'da bir plajda büyük bir kavga koptu. Bendeniz ukalalar kraliçesi derhal ''Yapmayın arkadaşlar, hepimiz....'' neyseki ''kardeşiz''e gelince durdum. Görmüş geçirmiş tercüman abi işaret parmağını dudaklarına götürerek ''Sus!'' işareti yaptı. Bu defa sustum. Yani gelişme yok denemez.

    Not olarak belirteyim, savcı efendi tanıdığım en tiksinç kişiliğe sahipti. Sansür gerektiren bir bölümüdür bu hikayenin.

Neden mi üşenmeden yazdım bunları. Şundan! Ne kadar çabuk 'şeyleştiriyoruz'' birbirimizi. Ya en büyük dost, ya en amansız düşman!

    Siyasi, ideolojik, sınıfsal, kültürel, dini, mezhebî dikenli çit tellleri hazır zulada hemen. Bir kötülük yapılmış! Herkesin kötülük olarak niteleyeceği bir olay var. Ukrayna diye bir ülkede, Zaporizhzhia diye bir kentte, Vilnyansk diye bir doğum evinde, İki gün önce doğmuş bir bebek , param parça olmuş Putin'in hava saldırısı sonucunda. Ne yazık ki anne baba sağ çıkmış yıkıntıdan. Ne yazık ki diyorum. Çünkü bu acıyı kimse kaldıramaz diye düşünüyorum. Bazen sağ kalmak beddualıdır.

                                                    Ukrayna

    Ben bu haberi dün geç vakit paylaştım. Sabah baktım 9 kişi

okuyup tepki vermiş. Diğerleri bakmış 'kiminkilerin bebeğiydi' diye. Hımmm. Tamam onlarınkilerinmiş. Putin destekçileri çoğunlukta Türk solunda. Neden mi? Anladıysam çorap olayım. Putin Rus, Ruslar Bolşevik devrimini yaptı yüz beş yıl önce. O halde bizim itiraz etmemiz yanlış olur. Çünkü Ruslar her şart ve halükarda 'iyiler'dir. ABD öldürseydi daha ismi kayda geçmemiş bebeyi, hah bak o zaman üzgün emojilerimizi yerleştirirdik haberin altına. 9 değil 99 adet. Biz, Vietnam'da Amerika'nın işlediği suçları da teşhir ve tel'in ettik oysa. Şöyle bir mantık :

'Dünyayı Sarsan On Gün'ün yazarı' John Reed, Bitmeyen Kavga, Gazap Üzümleri'nin yazarı Steinbeck, Sacco ve Vanzetti, Angela Davis, Noam Chomsky beş kuruş etmezler, sol değerler açısından. Çünkü Amerikalı hepsi. Kötü adamlar yani.

                                                  Steinbeck

    Öte yandan Stalin, Molotov, Beria,(Lavrenti Pavlovich Beria, Stalin gibi Gürcüydü ve Stalin ondan ‘benim Himmler’. diye söz edermiş)ve Putin kan kırmızı solcu, yani iyi insan.

Ne yaptıysalar alkışlayacağız!!!. Yoksa kızıllığımıza halel gelir.

Haberlerini https://sputniknews.com.tr'den alıyor bu yoldaşlar. Kremlin'in resmi organının Türkçe servisi servis ediyor.

    Ne yazık ki Türk gazeteciler arasında bir yabancı dili iyi bilen çok az kişi var. İngilizce, Fransızca, Almanca, hatta Rusça olsun razıyım. Rusça haberleri okurlar o zaman. Rusya'da şu anda 13 bin savaş aleyhtarı tutuklu.

    İranlı Mollalar Putin'e dron satıyor. Aynı mollaların polisi son bir ayda 230 gösterici kadını öldürdü. Mollalar, 14 bin kadın için idam cezası vermişler, başlarını açıp ''erkekleri günaha sokuyorlar'' diye. Yalnız bu kadınlar arasında bakire olanlar varsa infazdan iki gün önce nikalandırılıacakmış ki cennete gidemesinler(miş). Tecavüz eden değil, edilen cehennemi boylayacak yani. Diyorum ya herkesin Allahı kendisine benziyor.

   Öte yandan İranlı Mollalar'a karşı olamayız, çünkü Amerika karşı onlara. Sokaklarda can pahasına savaşan kadınları amerika kışkırtıyor ya..Ondan!

Yok arkadaşım, yoldaşım, candaşım, kardeşim yok!

Bu işler şerli insanların harcı.

Bu şerli insanlar Komünist, Şii, İranlı, Rus, Amerikalı diye tasnif edilemez. Anlamsız çünkü. İki kategori var. İyiler ve Kötüler.

Bir de alt kategori, korkudan kötü işler yapanlar, ya da şerli insanlara itiraz edemeyen ödlekler.

Şimdi diyeceğim şu. İki günlük bebe ile ilgili paylaşımımı görmeyenleri affederim. Görüp de ya boşver bizimkilerden değil ki o bebek diyenleri, ya da mahalle baskısı ile sesini çıkarmamayı yeğleyenleri affetmem. Hele hele yarın aç bilaç bir kedi yavrusu, kulağı kopuk bir sokak köpeği resmi paylaşıp ne kadar merhametli olduğuna beni inandırmaya çalışanlar olursa!!!

Evdeki en kallavi terliği kafasında bilsin....





27 Kasım 2022 Pazar

 

ERKEK OLMANIN

DAYANILMAZ KEYFİ

 
Maço


-Beş günlük tatil için ufak bir çanta yeter...
-
Her kavanozu tek başına açma kabiliyetine sahipsin...
-
Makyaj tazeleme sorunun olmadığı için zırt pırt tuvalete

gitmezsin...

-Kolundaki, bacağındaki tüyleri mütemadiyen aldırmak zorunda

değilsin...


                                                     Kibar
-
Bıyıkların utanç değil, çoğu zaman övünç kaynağıdır...
-
Kilo aldığında dostların sana acıyarak bakmaz...
-
Topuklu ayakkabı gibi bir şeyin üstünde hokkabazlık yapmak

zorunda değilsin...
-
Ayakkabılarının topuğu ve tırnağın asla kırılmaz, çorabın kaçmaz...

-Saçının nasıl göründüğü hiç önemli değildir...
-
Pişireceğin hayvanı kendin avlayabilecek güçtesindir...
-
Duş yapman ve giyinmen en fazla on dakika sürer...
-
Gereksiz eşyaların bulunduğu bir çantayı taşıma alışkanlığın yoktur...

-Ceketini alıp çıkarsın...
-
Beşli paket halindeki donların fiyatı, tek bir sutyenin ki kadardır...

-50 yaşına da gelsen kimse evde kaldığını iddia edemez...
-
Yüzündeki tüm renkler orijinaldir. Ne silince, ne de yağmurda

çıkmaz...
-
Sohbet ettiğin insanlar, bakışlarını göğüslerine doğru kaydırmaz...

-Evlenince soyadını değiştirmek zorunda kalmazsın...
-
Her zaman tek parça mayo giyersin...
-
Karşı cinsle eşit olduğunu kanıtlamak için adanmış ömür süren

hemcinslerin yoktur...
-
Kahvehaneler, stadyumlar ve bilumum yerler sırf senin daha

keyifli bir hayat sürmen için vardır...
-
YAHU HEPSI BIR YANA !!!
-
Sen hiç "Erkek Hastalıkları Uzmanı" diye bir kavram duydun mu?

25 Kasım 2022 Cuma

 

KADIN MÜCADELE GÜNÜNDE ERKEKLERİN DURUM VAZİYETİ*

Özlem Çekiç

                                           Özlem Çekiç

    65 yaşlarında, kalp hastalığından ölen erkeklerin sayısı kadınların üç katı. Erkeklerde kanser insidansı %7 daha fazladır, ancak ölüm oranları kadınlara göre %34 daha fazladır.
Emeklilik yaşından önce, yaklaşık kadınlardan yüzde 50 daha fazla erkek yaşlanır. Çoğu hastalıkta da böyledir. Ne yazık ki, erkeklerle ilgili sorun ve aşırı ölüm oranı sadece bir şey değil.
- Erkekler semptomlar hakkında bilgi sahibi değildir.
- Erkekler belirtilere çok geç tepki veriyor
 -Erkeklerin doktor ve hastane ile diyalogları daha zayıf
- Sağlık sistemi, erkeklere tedaviyi kabul ettirme konusunda daha zorlanıyor.
- Rehabilitasyon hizmetleri erkekleri elde tutmakta daha çok zorlanıyor.



      Sevgili Erkekler, Eğitimli bir hemşire olarak daha uzun yaşamanızı ve daha hızlı ve daha iyi tedavi edilmenizi istiyorum.
Bir doktor arayın. Durumunuzu anlatın.
not; Kasım ayında bıyık bırakma yıllık, aylık bir etkinliktir. Kasımın amacı "erkek sağlığının çehresini değiştirmek".

*Bu metin Danimarka'ca. Özlem Kopenhag'da yaşıyor. Çeviri Googleden


24 Kasım 2022 Perşembe

 

ZABEL YESAYAN:

BÜTÜN İNSANLAR

BİRDİR BİZE

Kemal Yalçın


Zabel Yesayan


    Zabel Yesayan 4 Şubat 1878’de Üsküdar’da doğdu. Osmanlı İmparatorluğu tarihinde üniversiteye giden ilk kadındır. Paris’te Sorbon Üniversitesi’nde felsefe ve edebiyat öğrenimi gördü. Osmanlı İmparatorluğu döneminde yetişmiş, kadın ve insan haklarını savunmuş cesur, tutarlı, çok yaratıcı ilk kadın yazardır. Çok maceralı bir hayat yaşadı. Çok acılar gördü. İstanbul aşığı bir Ermeni idi. Çocukluğunun geçtiği Üsküdar Silahtar Bahçeleri Mahallesi onun en sevdiği, varolduğu topraktır.

    Çok maceralı bir hayat yaşadı. 24 Nisan 1915 günü ölüme gönderilen 250 Ermeni aydın, yazar, şair, kültür ve siyaset insanı listesinin arasında tek kadın olarak onunda adı vardı. Bir hastanenin doğum odasına gizlenerek ölümden kurtuldu.

                                                   Zabel'in oyunu sahnede

    Çok acılar gördü. Çok hasretler çekti. 1933’te Paris’ten “Yeni Vatanım” dediği Sovyet Ermenistan’ına  gitti. Ermeni Yazarlar Birliği’nin yönetim kurulunda yer aldı. Yerevan Ermeni Devlet Üniversitesi’nde de Batı Ermeni Edebiyatı dersleri verdi. Sovyet Rejimini destekledi. Fakat 1937 yılında Stalin’in “Büyük Temizlik” adı verilen soruşturmalar sırasında tutuklandı. Uzun süre Yerevan’da zindanda tutuldu ve sorgulandı. “Ermeni milliyetçiliği yapmak ve Fransız ajanı olmakla” suçlanıyordu.


    Suçlamaları kabul etmedi. İdama mahkûm edildi. Yaşı nedeniyle cezası ömür boyu hapse çevrildi. Sibirya’daki çalışma ve toplama kamplarından birine gönderildi.

Nerede? Ne zaman? Nasıl öldü ya da öldürüldü? Bilinmiyor. 1942-1943 yılında Sibirya’da öldüğü tahmin ediliyor.

Zabel Yesayan’dan geriye sevgiyle ve İstanbul hasretiyle çarpan bir yürek, cesur bir kalem ve temiz bir vicdanla yazılmış eserler kaldı.

Başlıca eserleri: Yıkıntılar Arasında, Son Kadeh, Meliha Nuri Hanım, Sürgün Ruhum’dur.

Zabel Yesayan Anadolu’nun akıllı, cesur, vefalı, vicdanlı, yaratıcı, kalemi güçlü ilk kadın yazarlarından biri idi.

Yunus Emre :Adımız miskindir bizim / Düşmanımız kindir bizim / Biz kimseye kin tutmayız /Bütün insanlar birdir bize./ Söz ola kopara başı,/ Söz ola bitire savaşı / Söz ola ağulu aşı /Yağ ile bal ede bir söz

                                                       Kemal Yalçın

    KEMAL YALÇIN: Zabel Yesayan Edebiyat ve Tiyatro Günleri’nden çok yeni bilgiler öğrendim. Üç gün boyunca dünyam daha da zenginleşti. Yeni insanlar tanıdım, yeni dostlar kazandım.Zabel Yesayan Edebiyat ve Tiyatro Günleri çok emek verilerek hazırlanmıştı. “Interkulturelle DenkFabrik e.V.” ve “Die Beauftargte der Bundesregierung für Medien” başta olmak üzere bu projeyi destekleyen kurumlara, Birzamanlar Yayıncılık ve Aras Yayınevi’ne çok teşekkür ederim.

Projenin yöneticisi Hasan Burgucuoğlu’na, İrfan Cüre’ye, Ayşe Burgucuoğlu’na, projeyi kaleme alan  Ulaş Cüre’ye sevgi ve teşekkürlerimi sunarım.

Zabel Yesayan Edebiyat ve Tiyatro Günleri’nin sunuculuğunu Rukiye Çankıran ile Aris Nalcı çok güzel yaptılar. Kendilerini kutlar, çok teşekkür ederim.

Zabel Yesayan Edebiyat ve Tiyatro Günleri’nin çevirilerini Tevfik Turan harika bir dille yaptı. Kendisine saygı, sevgi ve teşekkürlerimi sunarım.

Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu tarafından yazılan ve sahnelenen “ZABEL” tiyatrosu harikaydı.

Oyuncular sahnede rol yapmadılar, yaşadılar ve yaşattılar. “Zabel” oyunu çok güzel kurgulanmıştı. Tarihsel bir kişilik, bir yazar, Üsküdar’da başlayıp Sibirya’da biten bir hayat ancak böyle sahnelenebilir ve yaşatılabilirdi. Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’na saygı, sevgi ve teşekkürlerimi sunarım.

Değerli Arkadaşlarım,

Bu dünya sizlerle birlikte daha güzel ve anlamlıdır.

İyi ki varsınız! İyi ki varız!

Bochum, 21 Kasım 2022, Kemal Yalçın


23 Kasım 2022 Çarşamba

 

HER BİR DİLDE ÇIKAR SESİ

ARJANTİN'İN CUMARTESİ ANNESİ HEBE DE BONAFİNİ

Kavel Alpaslan



    Hebe de Bonafini bir siyasetçi değildi. O, kendi öfkesini diğer on binlerce anne ile birlikte her hafta Plaza de Mayo’ya koyan bir anneydi. Dayakla, yasakla, tehditle, kaçırılmalarla geçen yıllar içinde hem kendi hem tüm anneler bundan çok daha fazlası oldu…

    Bandista’nın en özel şarkılarından Benim Annem Cumartesi, evlatları kaybedilen annelerin adalet arayışını anlatıyor. Üstelik Paşanın Başucu Şarkıları albümünde yer alan bu parça, sadece devlet tarafından ‘kaybedilen’ çocuklarını yıllardır Galatasaray Meydanı’nda arayan Cumartesi Anneleri’nin hikayesini anlatmıyor. Şarkının sonunda İspanyolca bazı sözler işitiyoruz. Şöyle diyor bu ses:

Bizler, anneler, ki sokaklara çıkalı neredeyse 18 yıl oldu, hiç aklımıza gelmemişti, bugün gelecek ve bu uğursuz yerde onlara şöyle diyeceğiz: Katiller, orospu çocuğunun önde gidenleri! Sizden nefret ediyoruz! Kalbimizin en derinlerine kadar sizden nefret ediyoruz. Çocuklarımızı sevdiğimiz güçle sizden nefret ediyoruz.”


    Bu sözlerin sahibi Hebe de Bonafini, dün 93 yaşında hayatını kaybetti. Arjantin’de diktatörlük döneminde çocuklarını kaybeden annelerden biri olan Bonafini, Plaza de Mayo Anneleri’nin lider ismiydi.

    Yukarıdaki sözler ise 1995 yılında Donanma Astsubay Okulu önünde yaptığı bir konuşmaya ait. Buenos Aires’teki bu bina 1976 darbesinden sonra pek çok kişinin toplandığı, işkence gördüğü ve ‘kaybedildiği’ bir yer olarak biliniyor.

Konuşmanın öncesinde ve sonrasında Bonafini, ‘adına okul dedikleri bu ölüm binasının’ karşısına dikilmenin verdiği haklı coşku ile sözlerine devam ediyor. Peki ama neden? Neden Plaza del Mayo anneleri, çocuklarını kaçırıp öldüren ya da kaybedenlerden hesabı bu sözlerle soruyor?

      İKİ OĞLUNU ELİNDEN ALIP ‘KAYBETTİLER

    Bu soruya en yerinde cevap yine Bonafini’nin yaşamından verilebilir. Dilerseniz önce Evrensel Gazetesi’nde yayınlanan ve oldukça etkileyici bir şekilde kaleme alınmış haberdeki kısa yaşam öyküsünden bir bölümü okuyalım:

    “4 Aralık 1928’de bir işçi mahallesi olan El Dique’de, zemini toprak olan küçük bir evde doğdu. Babasının şapka fabrikasında çalışarak geçimini sağladığı bir ailenin en büyük kızıydı. Öğretmen olmayı hayal ediyordu. Normal okula gitmek istiyordu ama ne annesi ne de babası kabul etti. Onu terzilik öğrenmeye gönderdiler. Daha sonra dokumaya devam etti.

       Eşi Humberto Bonafini ile mahallede tanıştı. O da babası gibi bir işçiydi. 1949 yılında evlendiler. Kısa bir süre sonra Hebe, 1950 yılında doğan en büyük oğulları Jorge Omar’a hamile kaldı. Üç yıl sonra Raúl geldi. 1965’te kardeşlerin en küçüğü Alejandra doğdu.

    İki oğlu Ulusal Okulu bitirdi ve La Plata Ulusal Üniversitesi’ne (UNLP) girdi. Jorge Fen Bilimleri alanında Fizik, Raúl ise Doğa Bilimleri alanında Zooloji okuyarak başarılı oldu. Her ikisi de Marksist-Leninist Komünist Parti üyesiydi.

    24 Mart 1976 darbesi gerçekleşti. Önce Jorge götürüldü. Ardından Raúl. Raúl’ün ortadan kaybolmasından önce Hebe başkente bir ya da iki kereden fazla ayak basmamıştı. Oğlunu arayışı onu iktidar kurumlarının olduğu yere götürdü.”

    Aslında Bonafini’nin başına gelenler, Arjantin’deki diğer binlerce annenin de hikayesidir. Darbeyle birlikte cunta yılları boyunca ordu eliyle kaybedilen ya da öldürülen insan sayısı on binlerle ifade ediliyor. Bu sayının tam 30 bin olduğu düşünülüyor.

        OĞULLARININ MÜCADELE BAYRAĞI

     İşte Bonafini o hissini alıp hesap sormak için tek başına devletin karşısına dikildiğinde hikâyesinin kendisine has olmadığını farkına varır. Şöyle yazıyor Evrensel’deki haberin devamında: “Bonafini, 13 kadınla birlikte Plaza de Mayo (Mayıs Meydanı) Anneleri grubunu kurdu. Anneler, başkent Buenos Aires’teki Plaza de Mayo’da cumhurbaşkanlığı konutunun önünde her hafta protestolar düzenlemeye başladı. Hükümet bu gösterileri dağıttı ve grubun ilk lideri Azucena Villaflor’u kaçırıp öldürdü. Kadınlar, kayıp çocuklarının sembolü olarak başlarına beyaz çocuk bezi takmaya başladılar. Beyaz başörtüsü daha sonra hareketin sembolü oldu. Mücadele, Arjantin dışında geniş bir coğrafyada yankılandı ve Arjantin hükümeti üzerinde baskı oluşturdu. Grup, 1983’te diktatörlüğün sona ermesinden sonra mücadeleye devam etti.”

          ‘HESAP SORACAK ÖFKESİ’

       Bonafini’nin Mart 1995’te Donanma Astsubay Okulu’nun karşısına dikilip katillerin yüzüne yüzüne “Katil!” diye bağırdığı günden birkaç ay sonra Türkiye’de Cumartesi Anneleri Galatasaray Meydanı’nda ilk kez toplandı. O gün bugündür her hafta polisin sayısız saldırısına ve işkencesine maruz kaldılar. Bu hafta 922. Cumartesi olacak ve adalet arayışları tüm yasaklara rağmen devam ediyor.

       Bonafini’nin mücadelesini ‘eski’ ya da ‘uzak’ bulanlar başlarını biraz dışarıya çıkartıp yaşanan zulme baksınlar. Ve unutmasınlar, Bandista’nın da şarkısında söylediği gibi, “Benim annem cumartesi / her bir dilde çıkar sesi. / Benim annem cumartesi / elinde solmuş bir resim. / Benim annem cumartesi hesap soracak öfkesi.”