30 Ağustos 2023 Çarşamba

 

DÜŞSEL BİR RÖPORTAJ

AKORDEONCU MADAM

ANAHİT

(1917 İstanbul – Ağustos 29 2003 İstanbul)

Oktay Valunya*



Beyoğlu’nun tek kadın sokak çalgıcısı ve Çiçek Pasajı’nın biricik kızı Madam Anahit

   Ben Madam Anahit olarak tanınırım ama asıl adım, Anahit Yulanda Varan (Anahit Kuyrig). Talimhane’de eski Niagora Manavı’nın karşısındaki evde doğdum.

    Ermeni cemaatinin tanınan soylu ve varlıklı bir ailesinin mensubuyum. Ailem yazları, Heybeliada’da geçirirmiş. Boğaz’da yalıları varmış. Annemin babası hazine-i hazıra da müfettiş, ağabeyi, Vosge Apeğa öyle vaazlar verirmiş ki kiliseden çıt çıkmaz, söyledikleri günlerce konuşulurmuş evlerde. 1953 de alkolden (!) vefat etmiş.

   İlk öğrenimimi Anarat Hığutyun Katolik Okulu’nda, şimdi Taksim Sanat Evi oldu. Lise eğitimimi Esayan Ermeni Okulu’nda yaptım. 16 yaşında lise ikinci sınıftayken, okul korosuna katılarak müziğe başladım. İlk gençlik yıllarım adada geçti, orada Rum bir komşumuz vardı, oğlu çok güzel akordeon çalardı. Mahvederdi beni, özenirdim. Sevgili annem ısrarlarıma dayanamayıp Yüksek Kaldırım’da Papa Yorgi isminde biri vardı, müzik aleti, nota, vs. satardı. Ondan Hohner marka, kullanılmış, beyaz renkli bir akordiyon aldık. Fiyatı 170 liraydı. Ardından doğru Saint Antoine’a, koydum akordeonumu minberin önüne, adağımı yerine getirmiştim; dua ettim.

    Papa Yorgi aracılığıyla tanıştığım zamanın ünlü hocası Arto Benon’la derslere başlamıştım. 4 altın bir ders, o zamana göre büyük para… Önce baver-çerçin ve bir sürü metot üstüne çalıştım, yetenekliydim; çabuk öğrendim..

   Benon Bey’den alacağını almıştım; hoca değiştirdim. Nora Dırızyan hocam oldu; sonra da ilk kocam…

   Nora çok değerli bir müzisyendi. Akordiyon, kontrbas, piyano çalardı. Samsun, Ankara gemilerinde çaldı uzun bir süre. Büyükdere’de Beyaz Park’ta çaldı… 17 sene evli kaldım. Çok sinirliydi, her şeyime karışırdı; yok küpe takma, yok şunu giyme… Baktım olmuyor, boşadım onu.

    Sonra ‘Solak Hüseyin’ diye bir müzisyen vardı. O da iyiydi, onunla evli kaldım bir süre. Onu da boşadım, tekrar evlendim, yine olmadı. Dördüncü kez yine ilk kocama döndüm. Öldü. Çok içerdi…

Sonra bir talibim daha oldu. Kim biliyor musunuz? Fahrettin Aslan’ın şoförü. 15 yıldır severmiş beni. Olmadı, kısmet. Güzel olan her şeye aşık olurdum.

Sanatçıyım ya… Platonik aşklar yaşardım. En son Çocuklar Duymasın’daki Tamer Karadağlı’ya aşıktım; çekiciydi…

   İlk iki evliliğinden iki oğlum oldu. Onnik ve Berç. Ve iki kız torunum. Çok istememe rağmen ailede müziğe ilgi duyan başka biri çıkmadı.


    Evimin duvarlarında Ayhan Işık’ın, Zeki Müren, Sadri Alışık, Kemal Sunal, Yılmaz Güney’in fotoğrafları vardı. Hepsi de iyi insanlardı, iyi sanatçılardı, beni de çok severlerdi. Şimdi hepsi benim gibi mazi oldular…

                                  Cennet Çocukları

   Babanın Suçu, Adalet, Yalancı Yarim, Cennet Çocukları, Kadın ve Şarap, Faize Hücum, Bay Alkolü Takdimimdir, Arkadaş, 24 Saat, Öğretmen gibi birçok filmde biraz rol gereği, biraz figüran olarak yer aldım.

                                    Grup Gündoğarken

    Hollanda Televizyonu’nda yaşam öyküm yayımlandı. Aşkın Nur Yengi’nin ve Grup Gündoğarken’in çektiği kliplerde de rol aldım. Gençken, Johnny Weissmuller çok sevdiğim hayranı olduğum bir aktördü; hep yalvarırdım anneme beni onun filmine götür diye. Şu feleğin işine bak, İstanbul`a gelsin, Çiçek Pasajı`na gelsin, beni tanıştırsınlar, döne döne dans edelim, ertesi gün bütün gazetelerde sayfa olayım. Hey gidi günler…

                                             Jonny Weismuller

    Bir keresinde yolu çiçek pasajına düşen Nebil Özgentürk’e “Nebil Beyciğim, sahneye çıkıyoruz, ağzımız bir karış şarkılar söylüyoruz, paraya kıyıp 32 dişimi beyazlattım. Nasıl?” diye gülerek anlatmıştım.

Hey gidi günler hey!

     Parlak kırmızı rujumu sürmeden son günüme kadar asla çıkmadım sokağa. İstanbul tangoları, Rum kasap havaları ve Ermeni taverna şarkıları çalıyordum. Edith Piaf çalıyorum, düşünebiliyor musunuz? “La vien rose” çalıyorum, “Yıldızların altında’yı çalıyorum”, Marlene Dietrich’in oynadığı filmde seslendirdiği “Lili Marlen” şarkısını akardiyonla çalıyordum.

    Beyoğlu ve Çiçek Pasajı belgesellerinde çokça yer buldum, Beyoğlu fotoğraflarının simgelerinden biri oldum. İstanbul meyhane kültürü arşivi yapılsa en çok fotoğrafta yer alan kişi unvanı benimdir herhalde. İnsanlar Çiçek Pasajı ya da Nevizade’de eğlenirken çektirdikleri fotoğrafları albümlerinden çıkartıp bakacak olsa mutlaka beni ve akordeonumu resmin içindeki bir yerde

görebilirler.

    Bedrettin Dalan’lı yıllarda Tarlabaşı’ndaki evim yıkıldı. 1988’de devletten parasını alamayınca ev sahibi iken kiracı durumuna düştüm. Fakirlik başladı… Kazancımı da harcıyordum. “Cebi delik şöhret” derlerdi bana. Çok iş teklifini geri çevirdim. Müşteri seçerdim. Hoşuna gitmedi mi iyi para verseler de çalmazdım. Kaset çıkarma hayallerim yoktu ama tanınmak hoşuna gidiyordu; kimin gitmez ki?…

     Hep sevildim, gül yaprakları döküldü başımdan aşağı. Hiç unutmam, Beyoğlu`nun önemli günlerinden biriydi. Eski belediye başkanı vardı Aytekin Kotil, çok severdi beni. Kiliselerde aramış, saatler sonra `Surp Yerrortutyün` `Üç Horan`da buldu beni. Güzel bir gündü, akordeonumla Belediye Bandosuna eşlik etmiştim alkışlar içinde.

    Hayvanları çok severdim. Osmanbey`deki Hayvanları Koruma Derneği`ne üyeydim. Toplantılara katılıyor, aidat ödüyordum.


                                    6-7 Eylül

      6-7 Eylül olaylarında yıllar boyu akordeon çalıp neşe verdiğim insanların nasıl da bir gecede vahşileştiğini, iki kadeh ardından “büyük adamların” nasıl da küçüldüklerini, görmem beni çok üzmüştü. Hayat işte…

Fakat aile yaşantımdan hiç taviz vermedim ve bunca yıllık gece yaşantım içinde, içkiye hiç yer vermedim, sigarayı ise zaten sevmem, hiç bir kötü alışkanlığım olmadı.

    Mide kanseri oldum; sonrada kalp yetmezliğinden öldüm. Kader işte… Şişli Ermeni Mezarlığına defnettiler beni. Sevenim çoktu ama Üç Horan Ermeni Kilisesi’ndeki cenaze törenime 30 kişi katıldı. Kendi cemaatim bile beni yalnız bıraktı; cenazem için saat vermediler; çocuklarım da duyuramadı hayranlarıma.

    Ayinimi şöyle noktalamıştı Beyoğlu Üç Horan Kilisesi rahibi Sahak Maşalyan

, “Ölümü Ermeni cemaati için kayıp cennet için kazanç oldu” işte o an yaşadığıma değmişti hayat benim için.

Ölümümden yıllar sonra Sezen Aksu besteli, Mustafa Ceceli aranjeli İrem Derici’nin “düşler ülkesinin gel git akıllısı” isimli parçada andılar beni… Tanınmak hala hoşuna gidiyor…

    Çiçek Pasajı’nın önünden geçerken Akordeoncu MADAM ANAHİT’i hatırlamamız, onu ne kadar mutlu eder kim bilir? Ya da sırf onun için oraya gitmek; masaları arasında kırmızı rujunu sürmüş, dolaşırken onu hayal etmek…

Oktay VALUNYA

Kaynak: Cezmi Ersöz, “Son Yüzler” Kitabı


28 Ağustos 2023 Pazartesi

 

SEBAHAT ELDİVENCİ

ŞİİRLERİ


MUTLULUK

Bir ışık sardı EVRENİ

Anayasa beş basamak

İYİLİK,DOĞRULUK,ÇALIŞMAK

İnsanı insan yapan

sonra BİLGİ, SEVGİ

Sonu olmayan dedi YARATAN.


Beni dilim olun

Benim elim olun

Benim gözüm olun


Almadan verin, her şeyi sevin

Bir olun, birlik olun, bir bedenin parçaları misali

Birlikte iyiyi, doğruyu bulun

Mutsuz insan hiç kalmasın evrende.

İnsanların yüz karası savaşları silin sözlüklerinizden

Sarılın birbirinize, yüreklerinizdeki sesi duyun.

Doyurun açları, aç kalma pahasına

Kötülükler yok edin.


Benim elim olun

Benim dilim olun

Benim gözüm olun


Toprak içindekileri çıkarmadan,

Güneş başka bir burca girmeden,

Dağlar lav olup akmadan,

Su buhar olup kaybolmadan,

Bir olun, birlik olun.

Güller açsın bastığınız her yerde.

Çocuklar sahipsiz, sevgisiz kalmasın.

Paylaşın elinizdeki nimetleri.

Analar ağlamasın.


Benim elim olun

Benim dilim olun

Benim gözüm olun


DÖNÜŞ

Bir çiçek açar sabahın çiğiyle,

İSTEMESEN DE.

Büyür gelişir,

En güzel anları yaşar seninle.

Günler geçer,

Kalmamıştır ne yaprak, ne çiçek,

Açmaz artık eski güller

İSTESEN DE.

Zamanı ters çevirirsin gönlünce.

Mevsim kışsa, bahar olursun sen de.

Gözlerde bitmeyen yeşil MUTLULUK,

Palette renk hep pembedir.

O güzellik, o yücelme, kaybolma.

Sevenin yakınması bencillik.

Değişir mi sanki zamanın zerresiyle

SONSUZLUK.

Yaşamış, duymuşsan,

Ölesiye sevmişsen,

MUTLUSUN.

Öyleyse

Yağmurlar yıkasın yüzünü, gözyaşları değil,

Su ol,ak gönüllere.

VERDİKLERİ az değil

6 Şubat 1976



26 Ağustos 2023 Cumartesi

 

İBİBİK'TEN DATÇA

HABERLERİ

Sedat Kaya



Hüdhüd kuşu kutsaldır çok kültürde.

Sevgiliden çevreden, olan biten çok şeyden haber getirdiğine inanılır.

İslam inancına göre Süleyman peygamber ile Saba melikesi Belkıs arasında ulak görevi yapmıştır.

Anadolu'da İbibik diyoruz bu kuşa.

Bilgedir.


Datça'da bana haber getiren İbibik kuşu bir arkadaşım var.

Ranta, talana karşı bir karakter.

Zaman zaman balkona konup, olan biten çok şeyi anlatır.

Dün yine geldi, anlattı.

Neler söyledi neler.

Anlattığı göre dünya çapında dev bir otel zinciri Emecik Karaincir sahilinde denize sıfır geniş bir araziyi satın almış.

Merkezi ve yerel yönetim gerekli izinleri vermiş.

Çok yakında çok odalı otelin inşaatı başlayacakmış.

İbibik kuşuna hangi otel dedim.

"Hilton" dedi.

Ben onun yalancısıyım ama bugüne kadar yalan söylediğine şahit olmadım.

Bilgi için teşekkür ettiğimde, "dur, daha bitmedi" dedi.

Verdiği diğer haber daha ilginç.

Efendim, Hızırşah'tan Knidos'a kadar Datça'nın kuzey batıyı gören tüm tepeleri RES'lere (Rüzgar Enerji Santrali) açılmış.

Şirketler fıldır fıldır arsa alıyormuş.


Bu geniş bölgeye 3 yıl içinde yüzlerce Rüzgar Enerji Santrali yapılacakmış.

Benim İbibik'te haberler bitmez.

Anlattıkça anlatır.

Alın bir haber daha.

Halk sağlığı ile ilgili resmi kurumlar, Datça'nın koylarında temizlik analizi yapmış.

Çoğunda foseptiğin deniz suyuna karıştığını tesbit etmiş.

Bazılarında değerler normalin üzerindeymiş.

"Yeter, içim karardı" dedim ama nafile.

"İbibik susar mı?"

Susmadı.

"Sarıliman'a gittin mi yakında" diye sordu, "gitmedim" dedim.

"İyi bok yedin" dedi ve tekrar anlatmaya başladı.

Sarlimana gecekondular gibi onlarca tiny house konmuş.

Bunlar butik otel gibi çalışıyormuş.

Sahili halka kapatmışlar, şezlonglar para basıyormuş

Dedim " orası arkeolojik sit alanı, Ankara verse belediye izin vermez."

"Hangi belediye" dedi, "yarım adanın dört tarafına yapılan kaçak yapılara, bungalovlara seyirci kalan belediye mi?"

Cevap veremedim.

"Şimdilik bu kadar yeter" dedi İbibik.

Sonra "Hadi eyvallah" dedi, uçtu gitti.

Yakında belediye meclis üyeleriyle ilgili haberler getirecekmiş.

Hayırlara vesile olur inşallah(!)

Yıllardır bitmeyen rant ve yağma.

Yönetenler ile halk karşı karşıya.

Badem ağaçları şahit olan bitene.

Deniz şahit, doğa şahit.

Bir de ibibik kuşu.


23 Ağustos 2023 Çarşamba

 

GÜNÜN TARİHİNDEN:

"BEYAZ ADAM'IN KUYRUK ACISI"

HAİTİ DEVRİMİ

Ayşe Hür

    ABD'nin Florida kıyılarının güneyinden başlayarak Güney Amerika'daki Venezuela'nın kuzey batısına dek inen Karayipler denizindeki bir adada, o sıralar adı Santa Domingo olan Fransız sömürgesinde, 1804’de “ilk özgür siyah cumhuriyeti” ilan edilmesiyle sonuçlanan Haiti Devrimi hem Fransız İhtilali'nden etkilenen hem ihtilal sonrasındaki gelişmeleri etkileyen devrimdir.


    Batı entelektüelleri arasında sonda anlatacağım nedenlerle esamesi okunmayan devrimin ilk işareti 14 Ağustos 1791 Pazar gecesi 100 plantasyondan 200 Afrikalı köle temsilcisi devrim planlarını görüşmek üzere bir araya gelmesiyle verildi. Tarih seçildikten sonra şiddetli bir fırtınanın zemininde bir "vudu" (vodou) ayini* düzenlendi. "Devrim" 22 Ağustos 1791 gecesi plantasyonların yakılması ve nefret edilen plantasyon sahiplerinin öldürülmesiyle başladı.

                Devrimin arka planı

      Ülke, kölelerle köle sahipleri, ataları beyaz olan melezlerle, köleler ve beyazlar; özgür siyahlarla köle siyahlar ve melezler; büyük beyaz toprak sahipleri ile küçük beyaz toprak sahipleri, o da yetmezmiş gibi adanın Doğu, Güney ve Kuzey diye anılan idari bölgeleri arasında ve de Fransa’ya, İspanya’ya ve İngiltere’ye bağlı olanlar arasında bölünmüştü. Bütün bu çelişkileri çözen hareket ise Jean François, George Biassou ve Toussaint L’Ouverture liderliğinde 22 Ağustos 1791'de başlayan köle ayaklanması olmuştu.

        Sömürgeci Fransız Ulusal Meclisi’nin üyelerinden yüzde 15’inin sömürgelerde toprağı olduğu düşünülünce, ayaklanma sonrasında yaşananlara şapka çıkarmak gerekir. Çünkü köle isyanını bastırmakta başarısız olan Fransa, devrimin ruhuna uygun olarak Fransa’daki özgür “renklilere” vatandaşlık haklarını vermekle yetinmedi, 1794’de tüm Fransa sömürgelerinde köleliği kaldırdı.

                Siyah Jakobenler

       Ancak Santa Domingo'da “devrim yasaları” derhal işlemeye başladı ve hukuken özgür olan köleler acılarının sembolü olan plantasyonlarda çalışmaya karşı çıkınca, devrimin lideri Louverture’ün “zor” kullanmaktan başka çaresi kalmadı. Bu arada işgücü açığına çare bulmak için köle ticaretine devam edilmesi kararlaştırıldı, (kölelerin adaya ayak basar basmaz azat edildiklerini müjdeleyelim), geleneksel vudu ayinleri yasaklandı ve eski beyaz rejimin siyah bir kopyası oluşturuldu. Yani Trinidad doğumlu Marksist tarihçi C.L.R. James, L’Ouverture’e boşuna Siyah Jakoben dememişti!

                  Napolyon'un "Pirus Zaferi"

Ancak 1799’da iktidarı ele geçiren Napolyon Bonapart daha fazlasına izin vermedi ve 1802 başında eniştesi General Leclerc’in komutasında 20.000 askeri adaya gönderdi. Napolyon'un ordusu Haiti'de, Napolyon'un mutlak zaferini ilan edeceği 1815 tarihli Waterloo Savaşı'nda kaybedeceğinden daha fazla asker kaybetti ancak sonuçta halkı tarafından terkedilmiş “yalnız devrimci” L’Ouverture 7 Mayıs 1802'de Fransa ile "onurlu bir barış anlaşması" imzalamasına rağmen tutuklanarak Fransız Alplerindeki Fort de Joux hapishanesine kondu. Bir yıl sonra burada veremden veya zatürreden öldü.

10 Ağustos 2023 Perşembe

 

FOTOĞRAFA BAKTIĞINIZDA EE NE VAR BUNDA ŞİMDİ DİYORSUNUZ?

Tülay Yıldırım Ede


    200 metrede altın ve bronz madalya kazanan Amerikalı iki siyah atletin, Tommie Smith ve John Carlos’un siyah deri eldivenli yumrukları havada, başları önde posteri yıllarca hayal dünyamızı ve asıl oda duvarlarımızı süslemişti.


    İtiraf ediyorum ki, Aynur Çağlı’nın o muhteşem haberini okuyana kadar aynı karede önde duran, gümüş madalyalı Avustralyalı beyaz atlete hiç dikkat etmemişim. Adı Peter Norman imiş...

    İşte bu atlet geçen hafta öldü. Haberin ve konunun tekrar gündeme gelmesinin sebebi budur.

Gelelim hikayeye...

Mexico City’de 200 metre finali koşulmuş. Amerikalı (siyah) atletler Tommie Smith ile John Carlos birinci ve üçüncü gelirken, ikinciliği Avustralyalı (beyaz) Peter Norman kazanmış.

Madalya töreni için bekledikleri sırada, Carlos, Peter Norman’ın yanına gelerek sormuş:

- İnsan haklarına inanıyor musun?

- Evet, inanıyorum.

- Peki ya Tanrı’ya?

- Bütün kalbimle...

Bunun üzerine, iki siyah atlet kafalarındaki eylem planını açıklamışlar, Norman tereddütsüz katılmış:

- Ben eyleminizi destekleyeceğim, bana ne yapmam gerektiğini söyleyin!

   İlk defa, o günler için müthiş bir provokasyon hatta devrim sayılacak bir eylem planlıyor iki genç adam: Amerika’daki ırk ayrımcılığını ve siyahlara reva görülen fakirliği ve ikinci sınıf vatandaşlığı protesto edecekler... Ama nasıl?

   Fikir Norman’dan geliyor: bir çift siyah deri eldiven buluyorlar, sağ tekini Tommie, sol tekini John eline geçiriyor; fakirliği sembolize etmek için çıplak ayakla kürsüye çıkıyorlar, başları kederle öne eğik, sıkılı yumruklarını havaya kaldırıyorlar. Önlerinde duran beyaz atlet Peter Norman da, dayanışmasını göstermek için kalbinin üstüne ‘İnsan Hakları İçin Olimpiyat Projesi Hareketi’nin kokartını iğneliyor.

   Amerikan milli marşı çalarken plan icra ediliyor ve eylem koyuluyor.

    Ve tabii (hatırlıyorum) dünya birbirine giriyor. Amerika ayağa kalkıyor. Olimpiyatlar bile gölgede kalıyor, dünya gazeteleri yumrukları havada siyah atletlerin fotoğrafını birinci sayfadan veriyor...

    Amerikan Olimpiyat Komitesi iki siyahın spor kariyerini o saniye bitiriyor. Eylem amacına ulaşmış, Amerika’daki zenci azınlığın durumu dünya gündemine girmiştir. Smith ve Carlos spor hayatlarını (ve buna bağlı olarak geleceklerini) feda etmişler ama dünya tarihine geçmişlerdir. Dünyadaki yüz milyonlarca ezilmiş siyahın ilahı haline gelmişlerdir.

Peki ya Avustralyalı beyaz Peter Norman?

   Meslektaşım Aynur’un anlattığına göre, Norman’ın da hayatı karartılmış.

Tommie Smith diyor ki:

    “Peter, bir beyazdı. O günlerde siyahların haklarını savunma cesareti gösteren, onurlu ve belkemiği sahibi beyaz çok azdı. Peter, Avustralya’ya döndüğünde kimse yüzüne bakmadığı gibi, herkes tarafından yargılandı. Onun da atletizm kariyeri bitti, spor çevrelerinden dışlandı.

   Tehditler, işsizlik ve tecrit nedeniyle öyle sıkıntılı günler yaşadık ki, üçümüzün de ilk evliliği sona erdi.”

    Avustralya Devleti Norman’ı ölene kadar affetmemiş ama... Norman intikamını mezara götürmüş: 1968 Olimpiyatları finalinde ikinci olurken kırdığı 200 metre Avusturalya rekoru hâlâ, 38 yıl sonra kırılamamış.

    Ölene kadar süren ‘eylem kardeşliği’...

    İki Amerikalı ve bir Avustralyalı ‘lanetli’ atletin o gün başlayan ‘eylem kardeşliği’ ve dostlukları ömür boyu sürmüş. Aradan geçen 38 yıl boyunca, yazışmışlar, buluşmuşlar, görüşmüşler.

   Ta ki Peter Norman evinin bahçesinde kalp krizi geçirip 64 yaşında ölene kadar.

Ve şimdi, fotoğrafın sağına tekrar bakın.

Melbourne'da yapılan cenaze töreni. ‘Onurlu beyaz atlet’ Peter Norman’ın tabutu, Tommie Smith (solda) ve John Carlos’un omuzlarında .."


9 Ağustos 2023 Çarşamba

 

RÜZGARI ACITAN DOĞU

Bejan Matur

                                  Bejan Matur


Geldim

Suskun ve kederli

Bıraktım kendimi toprağına Kalbim bekle diyordu

Bir tapınak bu geç olmadan


Ama geciktim

Gölgesi kalmış duvarların


Kendileri gitmiş uzaklara

Doğu diyorum bazan


Rüzgarı acıtan doğu

Yeter mi anlamama


Avunmak için

Dörtlükler ve haritalar


Topladım çantama

Taşlar biriktirdim


Saçlarımı uzattım kahırla

Senden konuşan


O tuhaf kalabalığın ortasında


Baktım dağ göllerinin derin uykusuna


Görünen tüm yollara baktım

Gücüm yok


Acıyan yaralarını sormaya

Orada


Tanrının biliniyor kuşları


Kadınlar tanrının biliyor kuşlarını


Ve soruyorlar ona

Tanrım ne yaptık sana


Kuşlarının kanatlarını mı kırdık


Ne yaptık sana

Tanrı sessiz


Annem kadar sessiz

Bakarak


Neden bekliyorsunuz burada

Diyordu kalanlara


Ah sevgili ten

Neden bekliyorsun burada


Alıp kokunu git


Git

O acı rüzgarın ardından



8 Ağustos 2023 Salı

 

MUSA DAĞI OLAYI VE ERMENİ

SOYKIRIMI UZERİNE ..

Ohannes Keskin

    Bilindiği üzere 1915 Nisanında Osmanlı İttihat Terakki hükümeti Ermenilerin Anadolu coğrafyasından tehciri ve katledilmeleriyle ilgili bir karar alır ve uygulamaya koyar .

1.dunya Savaşını fırsata çevirerek önce dönemin başkenti İstanbul'da elit ,akil ve toplum ileri gelenleri tutuklayıp bilinmez bir yolculuğa çıkarılır .burda amaç İstanbul'da bulunan yabancı büyükelçiliklerle iletişim kurabilecek Ermeni toplumunun aydın ,ileri gelenlerini ekarte etmekti .



    Ermeni toplumunun ileri gelenlerinin dış dünya ile bağlantısını kesip ,olup bitenin duyulmasını önlemekti .bu bilinçli ve önceden planlanmış bir eylemdi .Zira İstanbul'da ikamet eden sıradan Ermenilere dokunulmamış ,onların Anadolu'da olup bitenlerle habersiz kalmaları sağlanmıştır ..burada Osmanlı'nın müttefiki Almanya'nın rolünü unutmamak gerek .


    Önce 15 ile 45 yaş Ermeni erkeklerini askere alıp ortadan kaldırılır , geriye kalan kadınlar, yaşlılar ve çocukları sürgün yollarında dehşet yöntemlerle yok edilirler .

    Anadolu coğrafyasında ,hatta Trakya da tüm Ermeni nüfus için tehcir uygulanır .Bazı illerde dönemin Valileri bu uygulamaya karşı dursa da onların da defteri dürülür .


     Ermeniler sağ kalabilmek için bazı yörelerde Müslümanlığı seçerek varlıklarını sürdürmeye çalışmışlardır ,bugün devletin derinliklerinde hangi ilçede ne kadar Ermeni'nin Müslümanlığı seçtiğiniz kayıtları vardır .

Bu tehcir ve katliamlar uygulanırken Musa dağı Ermenilerine tebligat temmuz Ortalarına iletilir .

    Musa dağı eteklerinde o dönem 7 köy ve yaklaşık 5000 nüfus yaşamaktadır .yörenin dağlık ve ormanlık olması sebebiyle Adana, Maraş ve civar kentlerden asker kaçakları ,firar edenler, dağa sığınanlardan dehşet olayları duyar olmuşlar ,köylüler tebligat ellerine geçince ne yapacaklarını tartışırlar ,bir hafta süre verilmiştir .yapılan tartışmalarda tehcirde ölümün kaçınılmaz olduğuna karar verilip dağa çıkıp direnme kararı verilir yaklaşık 4500 kişi dağa çıkıp direnme kararı alır .bir köyün papazı bu karara itiraz eder ve devlete karşı gelinmemesi gerektiğini söyler .yaklaşık 500 kişi bu papazın sözüne güvenip tehcire yola çıkar ve bir daha gidenlerden bir haber alınamaz .dağa çıkan büyük kalabalık yanlarında hayvanlarıyla, buğdaylarıyla, ne varsa kuru erzaklarıyla dağın zirvesine tırmanırlar.

Çoluk çocuk genç yaşlı 4500 kişi katırlarla erzaklarını dağa taşıyıp ,mevzilenirler .siperler kazılır ,dağın tüm girdi çıktısını ,yollarını bilen yörenin köylüleri ilkel de olsa silahlarıyla direnişe hazırlanırlar .bu arada aralarında İngilizce, ve Fransızca bilen bir kaç kişi dağın denize bakan yamaçlarında İngilizce ve Fransızca çarşaflar üzerine yazdıkları " Ermeniler direniyor "diye yazıları Akdeniz'e bakan en görünür yerlere asmışlar .Birinci dünya savaşı dolayısıyla olur ya bir gemi görür de yardıma gelir diye..

Yaklaşıp 50 gün bu direniş sürer ,Osmanlı askerlerinin her saldırısını püskürtürler .

40 gün sonra uzakta ,çok uzakta gemiye benzer bir karartı görürler .gemiyi kendilerine çekmek için çığlıklarla, astıkları çarşafları sallayarak ,ormanı ateşe vererek geminin dikkatini çekerler .ve gemi açıklara yanaşır .Gemi bir Fransız savaş gemisidir ,dağın ileri gelenleri gemiye çıkarılır ve dağda direnen 4500 kişi olduğunu iletirler .Geminin kaptanı kendisinin yetkisinin olmadığını ancak bu olayı üstlerine ileteceğini ve ya yardım getireceklerini veya buradaki köylüleri güvenli bir yere taşıyacaklarını söyler ,gemiden biraz silah ve cephanelik vererek bir haftaya kadar direnmelerini öğütler .

    Bir hafta sonra yaklaşık 6 gemi gelip Musa dağı kıyılarına yanaşır .köylüleri gemiye bindirip O dönem Fransızların işgali altındaki Mısırın Port Sait limanına Nil nehri kıyısında bir çadır kente yerleştirir .birinci dünya Savaşı'nın sonuna kadar orada barınan Musa dağı Ermenileri Hatay'ın Fransız işgaliyle oybirliğiyle köylerine dönerler ,ve yeni baştan bir hayat kurarlar .

     Bu hayatları 1939 yılında Hatay'ın Türkiye'ye katılmasıyla sona erer ," biz bu devlete silah sıktık bu yüzden bizi rahat bırakmazlar " diyerek asırlardır yaşadıkları toprakları bırakarak yine göç yollarına düşerler ve Lübnan'a göç ederler .

   Bugün gidenlerin ardından ," biz bu topraklarda yaşayacağız "diyerek bir tek Vakıflı köylüler kalmıştır .

Ve bugün ne yazık ki Türkiye'de tek ve son Ermeni köyü Vakıflı köyü Musa dağının eteklerinde varlığını sürdürmektedir .

(" Musa dağında 40 gün" adıyla Franz Warfel, in romanlaştırdığı bir kitap basılır .1930 lu yıllarda bu kitap tüm dünyada büyük yankı uyandırır .hatta filmi yapılmak istenir .Almanya'da ve Türkiye'de yasaklanır ancak kitap yasaklanınca daha büyük ilgi uyandırır Türkiye Ermenileri İstanbul'da kitabı bir Ermeni okulun bahçesinde yakarlar .bu olay devlet tarafından takdirle karşılanır .

Şimdi bu kitap " Musa Dağında 40 gün " Belge yayınlarıyla Türkçe olarak basılmıştır .)

Bolşevik Ohannes

1915 Ermenilerin Musa dağından tahliyeleri ..

Tarihe tanıklık eden fotoğraflar. ..

( Fransız gemi kaptanın arşivinden )


7 Ağustos 2023 Pazartesi

 

NEŞET ERTAŞ'IN AŞKI

YAZIMI KIŞA ÇEVİRDİN”

                                    Neşet Ertaş

    Neşet Ertaş'ın aşık olduğu Leyla, Muharrem Ertaş'ın sahne aldığı gazinoda çalışıyordu. Babasını dinlemeye giden Neşet Ertaş, bir gün gazino kapısında Leyla'ya denk gelir ve o gece ustayı uyku tutmaz. Gönlüne bir yıldırım gibi düşen Leyla’yı görmek için her gün gazinoya gitmeye başlar.

                                    leyla ve Neşet

    Leyla’yı her gördüğünde yüreği uyuşan büyük usta, daha fazla dayanamayıp bu dev sevdadan Leyla’ya bahseder.  Neşet’i dinleyen Leyla duygularına saygı duyduğunu ama gönlünün onda olmadığını söyler.

Aldığı cevaba çok üzülen Neşet usta:

- Leylam beni çok üzdün diyemez de yazımı kışa çevirdin diye bir türkü besteler.

                                   Neşet ve eşi Leyla

Özledikçe yazmış büyük usta. Yazdıkça halkın gönlünde taht kurmaya başlamış. Daha önce hiç kullanılmamış bir dille anlatmış Leylasını halka.

Sokak ortasında duran taşları bile Leyla’nın ayağına takılır diye toplarmış bu kusursuz adam.

Bir gece o kadar çok özler ki Leyla’yı, sabaha kadar uyumayarak Niye Çattın Kaşlarını türküsünü besteler. Leyla’nın sebebine bestelediği her eser, koca Türkiye’nin gündemine oturur.

Leyla’dan ümidini kesen kor yürekli hoca, eline bağlamasını alıp çaldığı bir akşam üstü gökteki güneşi de koynuna alarak çıkıp gelir Neşet’in Leyla’sı.! Şaşırıp kalan usta, ah leylam, sen leyla'mısın ay mısın der.?

Mutluluktan ne yapacağını şaşırmış olan Neşet Ertaş, Leyla’yı orda bırakıp Babasının yanına giderek Leyla’ya olan sevdasından bahsetmiş. Bu aşka karşı çıkan baba Muharrem Ertaş, türkücüden gazinocudan gelin olmaz diyerek kovar Neşet ustayı.

Aylar geçtikçe Leyla’nın aşkı Neşet’in aşkının daha üstüne çıkar. İki aşık birbirini çok severler ve herkesin karşı olduğu bu sevda evlilikle sonuçlanır.

Birbiriyle konuşmayan Baba ve oğul aynı gazinoda çalışıyorlardı. Bir gün baba Muharrem Ertaş “ evladım “ diye bir türkü besteler Neşet için. İçinde 'aslı bozuk alma dedim evladım' yer alan türküye Babasının Leyla’ya aslı bozuk demesi, Neşet Ertaş’ın yüreğini yangın yerine çevirdi. Kızdı, kırıldı, küstü atasına.

Leyla’dan vazgeçmeye niyeti yoktu. Babasına bir türküyle cevap verdi oğlu da. 'Analar insandır, biz insanoğlu' dedi büyük usta. O gecenin sabahı Leyla’nın hamile olduğunu öğrenen Neşet Ertaş,' ulu arıyorsan analar ulu, sevmişiz biz onu olmuşuz kulu'  türküsünü besteler ve ailesiyle bağları tamamen koparır.

Sevdiği kadından üç çocuğu olur ustanın.. Neşet’e sevgisi biten Leyla ustayı terk eder..! Aklını yitirmiş gibi gezen Neşet ustadan herkesin diline düşen türküler peş peşe gelir:

* Boşa mecnun eylemişim ben beni

* Cahildim dünyanın rengine kandım

* Evvelim sen oldun ahirim sensin

Dinlediğiniz türkülerin nasıl yakıldığını bilin istedim.

Kalp yanarsa yürek olur.

Hasret çekmeyen bir kişi iki cümle yazamaz.

Yazabilmek için, yanmak gerek.!

Leyla, Neşet’in ailesinin yaşattığı huzursuzluktan ötürü gitmiştir.!