KRİKOR
ZOHRAB'DAN HRANT DİNK'E YÜZYILLIK YALNIZLIK

Hrant

Krikor Zohrap
Gazetemizin
yazarlarından, Hrant Dink’in can yoldaşı Oşin Çilingir’in,
19 Ocak’tan kısa bir süre sonra, 16 Şubat 2007’de yayımlanan;
Hrant Dink’i, İttihat ve Terakki’nin 1915’te katlettiği
aydınlardan, avukat, yazar ve milletvekili Krikor Zohrab’la
kıyasladığı yazı, bir yakın tarih analizi olarak da
ibretliktir. Onuncu yıl sayımızda, geçerliliğini hiç
kaybetmeyen bu zamansız yazıyı bir kez daha yayımlıyoruz.
Agos
21.01.2017
Oşin ÇilingirHrant
Dink, yaklaşık yüz yıl sonra Krikor Zohrab’la aynı kaderi
paylaştı. Bu iki aydının misyon, düşünce ve eylemleri
arasındaki benzerlik şaşırtıcıdır. Daha da şaşırtıcı
olanı, karakterleri arasındaki benzerliktir: Duygusal, coşkulu,
korkusuz, atılgan ve tepeden tırnağa içtenlikli!
1915 Ermeni Soykırımı
Krikor
Zohrab’ı ne zaman anımsasam, gözlerimin önüne hep aynı
coğrafya, uçsuz bucaksız Mezopotamya düzlüğü gelir. Yıl 1915,
aylardan temmuz. Atlı bir müfrezenin gözetimindeki bir grup
sürgün, bu düzlüğü ağır ağır adımlamakta, bir toz bulutu
kafileye eşlik etmektedir.
Kafile
yorgun, sessiz ve korku yüklüdür. Sıcak, bu korkuyu çoğaltmakta,
insanı kendinden koparıp almakta; ölüm, bezdirici gücüyle tek
hâkim düşünceye dönüşmektedir. Durum, NazNazım
Hikmet’in, başyapıtı sayılan Şeyh Bedreddin Destanı’nda üç
dizeyle dile getirdiği ruh haline benzemektedir: “Sıcaktı sıcak
/ Sapı kanlı / Kör bir bıçaktı / Sıcak.”
Mezopotamya
düzlüğünü adımlayan bu kafileden sağ kurtulanlar İstanbul
mebusu Krikor Zohrab’ın hunharca katledilişini ömürleri boyunca
unutamadılar. Ne mavzer, ne piştov, ne kılıç ve ne de sapı
kanlı kör bir bıçak! Zohrab’ı, başını taşla ezerek
öldürdüler! İttihat ve Terakki, kurbanın aydın oluşunu dikkate
alarak ona cinayetin en vahşisini reva görmüştü.
Ermeni Soykırımı
Krikor
Zohrab’ı katleden Çerkes Ahmet’in çocuklarına ve torunlarına
miras olarak, bu cinayetin öyküsü kaldı. Zohrab’dan geriye
kalan ise yaşadığı döneme tanıklık etmiş namuslu bir aydının
manevi değerleriydi.
1915’ten
tam 92 yıl sonra güneşli bir ocak gününde bir başka Ermeni
aydın, Hrant Dink, İstanbul’un göbeğinde, güpegündüz,
herkesin gözünün önünde katledildi. Zanlı, Çerkes Ahmet’in
manevi mirasçısı on yedi yaşındaki Ogün Samast’tı. Bu
ikincisinin
de
azmettiricisi aynı cinayet şebekesiydi: İttihat ve Terakki damarı!
Hrant
Dink’ten geriye kalan miras da tıpkı Zohrab’ınki gibi yaşadığı
döneme tanıklık etmiş, korkusuz, namuslu ve sevecen bir aydından
kalan manevi değerlerdi. Yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarını
geride bırakırken Zohrab’dan Dink’e uzanan değerlerin
birebir
örtüştüğüne, benzeştiğine tanık oluyoruz. Şimdi bu manevi
değerleri kalın çizgilerle irdelemeye çalışalım.
*
* *
Zohrab’la
Hrant Dink’in kimlikleri, üç bileşenin sentezinde belirir.
Birbirini
bütünleyen
bu bileşenlerden ilki, ikisinin de cemaatlerinin sorunlarına karşı
gösterdikleri duyarlılıktır.
Bu
öylesine ileri düzeyde bir duyarlılıktır ki, cemaatleri için
üstlendikleri aydınlatıcı misyonlarıyla her iki aydın sanki
birer Surp Krikor Lusavoriç gibidir. Zohrab, Osmanlı
İmparatorluğu’nu oluşturan halklar mozaiğinin temel unsurları
arasında yer alan Ermeni cemaatinin bir temsilcisi olmuş; bu
temsilciliğini çok çeşitli alanlarda
başarıyla
yerine getirmiştir. Hrant da yaklaşık yüz yıl sonra benzer bir
misyon
üstlenmiş,
nesnel gelişmelerin de itkisiyle zamanla –hiç de istemediği
halde-
cemaatin sivil temsilcisi, önderi olmuştur.
Zohrab
yönetsel, eğitsel, dinsel, sanatsal ve etik alanlarda kendi
cemaatinin
içinde
bulunduğu koşulları değiştirip dönüştürmenin savaşımını
vermiştir. Pozitivizm, onun düşünce ve eylemlerine yön veren
temel dinamik olmuştur.
Yaklaşık
yüz yıl sonra Hrant da benzer sorunlarla boğuşmuş, cemaatin
yaklaşık yüz yıllık yalnızlığını, temel varoluş
sorunlarını sırtlamış; bir yandan Ermeni kimliğine dair
sorunlarla boğuşurken diğer yandan da gasp edilmiş ve yağmalanmış
cemaat
gayrimenkullerinin
peşine düşmüştür.
İki
aydının bu kişilik bileşenini cemaatlerine yönelik toplumsal ve
politik
etkinliklerinde;
makale, polemik ve yazınsal ürünlerinde izledikleri toplumsal /
eleştirel gerçekçi tutumlarında rahatlıkla görmek mümkündür.
*
* *
Krikor
Zohrab’ın kimliğinin temel bileşenlerden ikincisi, bir Osmanlı
aydını
olarak aldığı pozisyondur. Ermeni cemaatinin yerel meclisine üye
seçilmiş,
Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında üç dönem milletvekili olarak
görev yapmıştır. Despotizme karşı çıkmış, bu nedenle
tutuklanmış ve hapsedilmiştir.
Hrant
Dink, ne cemaatin yönetim organlarında ne de parlamentoda yer
almıştır.
Tarihsel misyonunu Agos’u sivil bir platforma dönüştürerek
yerine getirmiştir. Despotizme, sömürüye ve antidemokratik
uygulamalara
karşı
yürüttüğü mücadeleler nedeniyle hayatının değişik
evrelerinde yargılanmış, hapse atılmış ve işkence görmüştür.
Krikor
Zohrab’ın bir Osmanlı aydını olarak, çöküş surecine girmiş
olan imparatorluğun içinde bulunduğu durum karşısında aldığı
tavır, onun aynı zamanda ufku geniş bir siyaset adamı olduğunu
gösterir. O, cemaati ile imparatorluğun sorunlarının birbirinden
soyutlanamayacağının bilincindedir.
Konjonktür
farklılığına karşın Hrant’ın bu konuda takındığı tutum,
Zohrab’ın tutumuyla hemen hemen aynıdır. O da Türkiye’nin
sorunlarıyla cemaatinin sorunlarını birbirinden soyutlamamış,
örneğin cemaati için en ideal çözümün Türkiye’nin
demokratikleşmesinden geçtiğini savunmuştur.
Hrant,
demokrasinin bütün kurumlarıyla işlediği demokratik bir
Türkiye’de cemaatinin sorunlarının sorun olmaktan çıkacağını
düşünüyor, memleketin Avrupa Birliği’ne girişini de bu süreci
hızlandıracağı gerekçesiyle savunuyordu.
Zohrab’ın
politik kişiliğine, savunduğu düşüncelere baktığımızda onun
liberal ve özgürlükçü bir çizgi izlediğini, geleneksel
istibdatçı Osmanlı yönetim tarzını sonlandırarak bonapartist
bir yönetim tarzını hâkim kılan İttihat ve Terakki’ye
–başlangıçtaki desteğini çekerek– mesafeli durmuş olduğunu
görüyoruz. İkinci Meşrutiyet’in getirdiği kısmi özgürlük
ortamında kurulmuş olan Ahrar Partisi’ni kendisine daha yakın
bulmuş, bu partinin liberal toplum yaratma hedefini
benimsemiş,
bu amaçla da merkeziyetçi değil, Prens Sabahattin’in
ademimerkeziyetçi anlayışını savunmuştur.
Onun
Osmanlı parlamentosunda savunduğu fikirler, ancak yıllar sonra
Cumhuriyet döneminde, 1961 Anayasası’yla gerçeklik
kazanabilmiştir. Başta merkezi yönetim erkinin polarizasyonu olmak
üzere işçi sınıfına toplu sözleşme ve grev hakkı, toplumun
bütün sınıf ve katmanları için özgürlükçü ve demokratik
haklar, Osmanlı
toplumunu
oluşturan çok çeşitli etnik gruplar arasında eşitlikçi
düzenlemeler, köylülerin yüzyıllardır belini büken tarımsal
vergilerin azaltılması, kadınlara
yeni
haklar vb. sorunlar Zohrab’ın üstün hitabet gücüyle dile
getirdiği
temel
konular olmuştur.
Hrant
da en az Zohrab kadar iyi bir hatipti. Onun, başta televizyon
kanalları olmak üzere seminer, konferans, panel vb. toplantılarda
ve yazılarında gerçekleri dile getirilişindeki ustalığı
tartışmasızdır. Asıl ustalığı ise bu konuşmalarına
giydirdiği lirizmdir.
Tarihin
derinliklerinden süzdüğü gerçekleri dışavuruşundaki duygusal
tavır,dinleyenleri bir anda etkisi altına alırdı. İstanbul’da
düzenlenen Ermeni Konferansı’nda anlattığı ‘su çatlağını
buldu’ öyküsü, salondakileri nasıl da duygu seline boğmuştu.
Hrant,
demokrat kimliğini ağır ağır, ama sağlam adımlarla inşa etti.
Onun demokratlaşma sürecini Agos’un genel içeriğindeki ve
makalelerindeki değişimde gözlemek mümkündür. Önce Hrant,
sonra Agos değişti. Agos, cemaate yönelik bir gazete olmaktan
çıkarak zamanla bütün Türkiye’ye hitap eden bir gazeteye
dönüştü. Bence bu gazete, Türk basın tarihinde istisnai bir
olay, bir fenomendir. Öyle ki etkisi ve yarattığı sonuçları
bakımından ele alındığında Ermeni cemaatini ruh hali bakımından
AÖ (Agos’tan önce) ve AS (Agos’tan sonra) diye iki döneme
ayırmak
mümkündür. Ermeni cemaati, AÖ içe dönük, sinik, edilgin ve
irrasyonel bir toplum iken; AS kabuğunu çatlatmış, canlı, etkin,
hakkını arayan rasyonel bir topluluğa dönüşmüştür.
‘Gayrımeşru
çocuk’ gerçekliğini düzenleyen yasaların tümüyle iptal
edilmesi gerektiğini savunurken ise Zohrab, hiç kuşkusuz insancıl
yönüyle büyümüştür. Aynı insancıl boyutu Hrant’ın ‘Tuzla
Kampı’ öyküsünde de görmekteyiz. Onun bu öyküdeki kimsesiz
ve fukara çocuklara adanmışlığı, izleyen yıllarda yağmalanan
kamp arazisinin yeniden kazanılması mücadelesine dönüşmüştür.
*
* *
Krikor
Zohrab’ı aydın kılan üçüncü̈ düşünsel bileşen, evrensel
değerlere ve sorunlara göstermiş olduğu duyarlılıktır. Onun
Ermeni cemaati ve Osmanlı Devleti için geliştirdiği
düşüncelerindeki evrensel boyut şaşırtıcıdır.
Zohrab’ın
evrenselliğini gösteren en önemli eylemi hiç kuşkusuz Dreyfus
davasında takındığı tutum ve bu dava nedeniyle ırkçılığa
karşı verdiği savaşımdır. Bütün dünyada geniş yankılar
uyandıran bu davada bir savunma hazırlayan Zohrab, sanki kendi
ülkesindeki bir davaya müdahil olarak katılan bir hukuk adamı
gibi
sorumlu
davranmış, Dreyfus’un salt Yahudi kökenli olduğu için
suçlandığını savunmuştur.
Hrant’ın
Orhan Pamuk davasında takındığı tutum, Zohrab’ın Dreyfus
davasındaki
tutumuna ne de çok benziyor. Pamuk’u linç etme girişimi
sırasında
onun
yanı başında yer alışı, onu mahkeme salonunda yalnız
bırakmayışı entelektüel dayanışmanın bir örneğidir.
*
* *
Zohrab,
Mezopotamya düzlüğünü adımlarken, bu düzlüğün kendisi için
bir mezar olacağını sezinlemiş, karısına yazdığı son
mektubunda çaresizliğini dile getirirken, öyle sanıyoruz ki aydın
kimliğinin, siyasal bazı koşullarda bir dördüncü bileşeni daha
gerektirdiğini anlamıştır. Zohrab’dan sonraki kuşaklara
ulaşmayan kalıt, işte bu dördüncü bileşendir!..
Hrant,
eşi ve çocuklarına mektup yazma fırsatı bulamadı; her şey bir
anda oldu. Tıpkı Zohrab gibi dördüncü bileşenden yoksun, boylu
boyunca yere serildi.
*
* *
Zohrab’la
başlayan yüzyıllık yalnızlığı Hrant sonlandırdı. Şimdilerde
bir dönemin eşiğinde, Hamlet‘in özdeyişindeyiz: Olmak mı
olmamak mı?
Ya
yeni bir yüzyıllık yalnızlığı seçeceğiz ya da Hrant’ın
düştüğü yerden yeniden doğacağız.