31 Mayıs 2021 Pazartesi

 

ALEXANDRPLATZ'DAKİ YALNIZLIĞIM

Hasan Gürkan

Sen o zaman yoktun,bilmezsin.Doğu Berlin Alexandrplatz’da bu saatlerdi.

Yapayalnız ve sarhoştum. Televizyon kulesinin dibindeki bankların birine oturdum. Tepemde yıldızlarla dolu cıvıl cıvıl bir gökyüzü. Ben tam çok uzun, bilmem kaç gündür kimseyle konuşmamış, hiçbir Allah'ın kuluna bir çift kelâm etmemiştim.

Partiyle görüşecektim, randevu verdiler, kimse gelmedi. Her gece burada bıkmadan seyrettiğim fıskiyeli havuzun ışık cümbüşünde oynaşan suları bu gece yamaçlarıma akmıyor ,bu oyunu saçma ve sıkıcı buluyorum.

Lokantadaki garson kızın adı bile meçhulüm. Ursula, Veronika, Rosa Gittikçe ağdalanan bulaşık bir hüzün çöküyor üstüme, ağlamanın eşikleri boğazımda kıl yumağı, yutkunamıyorum. Hüzün üstüme üstüme.

                                   Doğu Berlin Duvarı

Elimi bizim köylüler gibi kulağıma attım, yüksek perdeden yanık bir türkü tutturdum. ”Karadır kaşların /ferman yazdırır

Bu aşk beni diyar diyar gezdirir.” Senin kaşların kara değil, incecik, belli belirsiz.

Ama gergin kalçaların terli.Her gece yatağa uzandığımda garson kızın jilet değmemiş çok tüylü bacaklarını okşuyorum, boşaldığımda açlığım azalmıyor artıyor. Vahşi apışarasını gösterse bir de memelerini, kendimi daha bir şehvetle okşayacağım.

Bu kocaman şehirde kaldığım oda.Marketten tuzludur sanarak aldığım şekerli hıyar turşusu.

Kuyunduğum rus votkaları. Kırk kere bakındığım yavan parti gasteleri.Uzun koridora dizilmiş kapılardan girip çıkan

her milletten komşularım dilsizdi.

Belki biri çıkar gelir diye sabahlara kadar açık bıraktığım kapım dilsizdi. Saçmalama deme. Kar Alexandrplatz’a değil, Amager’da bu aşksız otobüs durağına yağıyor.



          Kopenhag Amager

.Karanlık bir yağmur gibi canını sıkarsa yaşamak…”

Önce otobüsün kar taneciklerini açığa çıkaran ışığı göründü. Sonra kendisi. Şoför burada her gün rastladığım sarışınlardan. Yüzüne kibar. İçeride kendilerine büzülmüş üç beş gece yolcusu. İnsan isterse yaratır. Dağları yırtar ayırır. Akmayan sulara yol verip gövdesini aşka sunar. Türküyü bitirdiğimde önüme yüzlerini görmediğim Almanların bozuk paraları düştü. Şöyle baktım. Fenikler dilsizdi. Banktan kalktım. Otobüsün arkasına yürüdüm. Kapının yanındaki koltuğa çöktüm.

Yüzün var da ne iyi bakkala götürdüğün sesin yoktu.

Ne badirelerden geçmişiz

Bacakların ellerimi tanıyor

Kuş gibi çırpınanınki sesini boynuna doladığı büyüden

Seninki elimin şehvetinden ıslak

İkinizi de neden hala hasretle

Özsularımız denizlerimize ulaşıyor

Sular akmıyor diye neden hâlâ sevişmeyecektin. Terlersin diye erkekliğimi okşamayacaktın. Ortaokullu siyah sutyenini geceliğinin altından çıkarman bu yüzden. Onu edepsizliklerimizin şahidi iknalı fresklerin yanına koyman bu yüzden. Ezbere bildiğim memelerini önce gözlerimden sonra ağzımdan, sonra ellerimden, sonra göğsümden esirgemen bu yüzden. Okur seni tanımıyor. Yüzünü kafasında dilediği gibi canlandırabilir. Yüzüne ebetteki bendeki yüzüne bir arzunun şavkı bir uykuya sığınmış tereddüdün aczi yansıyor. Biri diğerinin siperi ey sevgili! Rolünün yamaçlarından aşağı doğru yuvarlanıyorsun. Uzaklarıma kaçıyorum. Bedeninin en koyu esmerliği bu gece gözlerime yasak. Saçma sapan kaçırdığın çıplak memelerini suların gürül gürül aktığı bir fırtınada iri terli uçlarıyla kudurmuş topraklarıma salmıştın. Beynim uyuşmuştu.

Hâlbuki şimdi aklın soğumuş bir ceset, aramızda yatıyor.


Otobüs gecenin karanlığını yararak ilerliyor. Duraklar bomboş. Berlin’in yıldızları söndü. Fıskiyeli havuzda sular akmıyor .Grek şarkıları karanlığın sıvandığı dilsiz pencerelerde geri dönülmez pişmanlıklar yaşıyor. Ben bir kelime bile Almanca bilmiyorum. Sesin ki bana kadınlığının ilan edilmemiş mağaralarını uzatırdı.

Kendi bulanık sularında kayboldu.

Avuçlarım terli. Oysa ben it gibi titriyorum. Yanımdan yok oldun. Öyle aniden. Kendime acındırsam salya sümük yalvarsam bile, başını Piaf’tan kaldırıp boynuma atılma.

Sen daha gecenin başında kahve fincanını ardına gizlenmişken

daha gece sevdiğim diyemediğim sabahlara çok uzaklardayken

çekip gitmek vardı beceremedim

elveda benim kendime uydurduğum koca bir yalan

aptal umutlar peşindeydim

eprimiş pişmanlıklar

cürmün olan kibarlıklar.



23 Mayıs 2021 Pazar

KRİKOR ZOHRAB'DAN HRANT DİNK'E YÜZYILLIK YALNIZLIK

                Hrant

 

                                 

           Krikor Zohrap

Gazetemizin yazarlarından, Hrant Dink’in can yoldaşı Oşin Çilingir’in, 19 Ocak’tan kısa bir süre sonra, 16 Şubat 2007’de yayımlanan; Hrant Dink’i, İttihat ve Terakki’nin 1915’te katlettiği aydınlardan, avukat, yazar ve milletvekili Krikor Zohrab’la kıyasladığı yazı, bir yakın tarih analizi olarak da ibretliktir. Onuncu yıl sayımızda, geçerliliğini hiç kaybetmeyen bu zamansız yazıyı bir kez daha yayımlıyoruz.

Agos 21.01.2017



           Oşin Çilingir

Hrant Dink, yaklaşık yüz yıl sonra Krikor Zohrab’la aynı kaderi paylaştı. Bu iki aydının misyon, düşünce ve eylemleri arasındaki benzerlik şaşırtıcıdır. Daha da şaşırtıcı olanı, karakterleri arasındaki benzerliktir: Duygusal, coşkulu, korkusuz, atılgan ve tepeden tırnağa içtenlikli!

                                                       1915 Ermeni Soykırımı 

Krikor Zohrab’ı ne zaman anımsasam, gözlerimin önüne hep aynı coğrafya, uçsuz bucaksız Mezopotamya düzlüğü gelir. Yıl 1915, aylardan temmuz. Atlı bir müfrezenin gözetimindeki bir grup sürgün, bu düzlüğü ağır ağır adımlamakta, bir toz bulutu kafileye eşlik etmektedir.

Kafile yorgun, sessiz ve korku yüklüdür. Sıcak, bu korkuyu çoğaltmakta, insanı kendinden koparıp almakta; ölüm, bezdirici gücüyle tek hâkim düşünceye dönüşmektedir. Durum, NazNazım Hikmet’in, başyapıtı sayılan Şeyh Bedreddin Destanı’nda üç dizeyle dile getirdiği ruh haline benzemektedir: “Sıcaktı sıcak / Sapı kanlı / Kör bir bıçaktı / Sıcak.”

Mezopotamya düzlüğünü adımlayan bu kafileden sağ kurtulanlar İstanbul mebusu Krikor Zohrab’ın hunharca katledilişini ömürleri boyunca unutamadılar. Ne mavzer, ne piştov, ne kılıç ve ne de sapı kanlı kör bir bıçak! Zohrab’ı, başını taşla ezerek öldürdüler! İttihat ve Terakki, kurbanın aydın oluşunu dikkate alarak ona cinayetin en vahşisini reva görmüştü.

                                                       Ermeni Soykırımı

Krikor Zohrab’ı katleden Çerkes Ahmet’in çocuklarına ve torunlarına miras olarak, bu cinayetin öyküsü kaldı. Zohrab’dan geriye kalan ise yaşadığı döneme tanıklık etmiş namuslu bir aydının manevi değerleriydi.

1915’ten tam 92 yıl sonra güneşli bir ocak gününde bir başka Ermeni aydın, Hrant Dink, İstanbul’un göbeğinde, güpegündüz, herkesin gözünün önünde katledildi. Zanlı, Çerkes Ahmet’in manevi mirasçısı on yedi yaşındaki Ogün Samast’tı. Bu ikincisinin

de azmettiricisi aynı cinayet şebekesiydi: İttihat ve Terakki damarı!

Hrant Dink’ten geriye kalan miras da tıpkı Zohrab’ınki gibi yaşadığı döneme tanıklık etmiş, korkusuz, namuslu ve sevecen bir aydından kalan manevi değerlerdi. Yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarını geride bırakırken Zohrab’dan Dink’e uzanan değerlerin

birebir örtüştüğüne, benzeştiğine tanık oluyoruz. Şimdi bu manevi değerleri kalın çizgilerle irdelemeye çalışalım.

* * *

Zohrab’la Hrant Dink’in kimlikleri, üç bileşenin sentezinde belirir. Birbirini

bütünleyen bu bileşenlerden ilki, ikisinin de cemaatlerinin sorunlarına karşı gösterdikleri duyarlılıktır.

Bu öylesine ileri düzeyde bir duyarlılıktır ki, cemaatleri için üstlendikleri aydınlatıcı misyonlarıyla her iki aydın sanki birer Surp Krikor Lusavoriç gibidir. Zohrab, Osmanlı İmparatorluğu’nu oluşturan halklar mozaiğinin temel unsurları arasında yer alan Ermeni cemaatinin bir temsilcisi olmuş; bu temsilciliğini çok çeşitli alanlarda

başarıyla yerine getirmiştir. Hrant da yaklaşık yüz yıl sonra benzer bir misyon

üstlenmiş, nesnel gelişmelerin de itkisiyle zamanla –hiç de istemediği

halde- cemaatin sivil temsilcisi, önderi olmuştur.

Zohrab yönetsel, eğitsel, dinsel, sanatsal ve etik alanlarda kendi cemaatinin

içinde bulunduğu koşulları değiştirip dönüştürmenin savaşımını vermiştir. Pozitivizm, onun düşünce ve eylemlerine yön veren temel dinamik olmuştur.

Yaklaşık yüz yıl sonra Hrant da benzer sorunlarla boğuşmuş, cemaatin yaklaşık yüz yıllık yalnızlığını, temel varoluş sorunlarını sırtlamış; bir yandan Ermeni kimliğine dair sorunlarla boğuşurken diğer yandan da gasp edilmiş ve yağmalanmış cemaat

gayrimenkullerinin peşine düşmüştür.

İki aydının bu kişilik bileşenini cemaatlerine yönelik toplumsal ve politik

etkinliklerinde; makale, polemik ve yazınsal ürünlerinde izledikleri toplumsal / eleştirel gerçekçi tutumlarında rahatlıkla görmek mümkündür.

* * *

Krikor Zohrab’ın kimliğinin temel bileşenlerden ikincisi, bir Osmanlı

aydını olarak aldığı pozisyondur. Ermeni cemaatinin yerel meclisine üye

seçilmiş, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında üç dönem milletvekili olarak görev yapmıştır. Despotizme karşı çıkmış, bu nedenle tutuklanmış ve hapsedilmiştir.

Hrant Dink, ne cemaatin yönetim organlarında ne de parlamentoda yer

almıştır. Tarihsel misyonunu Agos’u sivil bir platforma dönüştürerek yerine getirmiştir. Despotizme, sömürüye ve antidemokratik uygulamalara

karşı yürüttüğü mücadeleler nedeniyle hayatının değişik evrelerinde yargılanmış, hapse atılmış ve işkence görmüştür.

Krikor Zohrab’ın bir Osmanlı aydını olarak, çöküş surecine girmiş olan imparatorluğun içinde bulunduğu durum karşısında aldığı tavır, onun aynı zamanda ufku geniş bir siyaset adamı olduğunu gösterir. O, cemaati ile imparatorluğun sorunlarının birbirinden soyutlanamayacağının bilincindedir.

Konjonktür farklılığına karşın Hrant’ın bu konuda takındığı tutum, Zohrab’ın tutumuyla hemen hemen aynıdır. O da Türkiye’nin sorunlarıyla cemaatinin sorunlarını birbirinden soyutlamamış, örneğin cemaati için en ideal çözümün Türkiye’nin demokratikleşmesinden geçtiğini savunmuştur.

Hrant, demokrasinin bütün kurumlarıyla işlediği demokratik bir Türkiye’de cemaatinin sorunlarının sorun olmaktan çıkacağını düşünüyor, memleketin Avrupa Birliği’ne girişini de bu süreci hızlandıracağı gerekçesiyle savunuyordu.

Zohrab’ın politik kişiliğine, savunduğu düşüncelere baktığımızda onun liberal ve özgürlükçü bir çizgi izlediğini, geleneksel istibdatçı Osmanlı yönetim tarzını sonlandırarak bonapartist bir yönetim tarzını hâkim kılan İttihat ve Terakki’ye –başlangıçtaki desteğini çekerek– mesafeli durmuş olduğunu görüyoruz. İkinci Meşrutiyet’in getirdiği kısmi özgürlük ortamında kurulmuş olan Ahrar Partisi’ni kendisine daha yakın bulmuş, bu partinin liberal toplum yaratma hedefini

benimsemiş, bu amaçla da merkeziyetçi değil, Prens Sabahattin’in ademimerkeziyetçi anlayışını savunmuştur.

Onun Osmanlı parlamentosunda savunduğu fikirler, ancak yıllar sonra Cumhuriyet döneminde, 1961 Anayasası’yla gerçeklik kazanabilmiştir. Başta merkezi yönetim erkinin polarizasyonu olmak üzere işçi sınıfına toplu sözleşme ve grev hakkı, toplumun bütün sınıf ve katmanları için özgürlükçü ve demokratik haklar, Osmanlı

toplumunu oluşturan çok çeşitli etnik gruplar arasında eşitlikçi düzenlemeler, köylülerin yüzyıllardır belini büken tarımsal vergilerin azaltılması, kadınlara

yeni haklar vb. sorunlar Zohrab’ın üstün hitabet gücüyle dile getirdiği

temel konular olmuştur.

Hrant da en az Zohrab kadar iyi bir hatipti. Onun, başta televizyon kanalları olmak üzere seminer, konferans, panel vb. toplantılarda ve yazılarında gerçekleri dile getirilişindeki ustalığı tartışmasızdır. Asıl ustalığı ise bu konuşmalarına giydirdiği lirizmdir.

Tarihin derinliklerinden süzdüğü gerçekleri dışavuruşundaki duygusal tavır,dinleyenleri bir anda etkisi altına alırdı. İstanbul’da düzenlenen Ermeni Konferansı’nda anlattığı ‘su çatlağını buldu’ öyküsü, salondakileri nasıl da duygu seline boğmuştu.

Hrant, demokrat kimliğini ağır ağır, ama sağlam adımlarla inşa etti. Onun demokratlaşma sürecini Agos’un genel içeriğindeki ve makalelerindeki değişimde gözlemek mümkündür. Önce Hrant, sonra Agos değişti. Agos, cemaate yönelik bir gazete olmaktan çıkarak zamanla bütün Türkiye’ye hitap eden bir gazeteye dönüştü. Bence bu gazete, Türk basın tarihinde istisnai bir olay, bir fenomendir. Öyle ki etkisi ve yarattığı sonuçları bakımından ele alındığında Ermeni cemaatini ruh hali bakımından AÖ (Agos’tan önce) ve AS (Agos’tan sonra) diye iki döneme

ayırmak mümkündür. Ermeni cemaati, AÖ içe dönük, sinik, edilgin ve irrasyonel bir toplum iken; AS kabuğunu çatlatmış, canlı, etkin, hakkını arayan rasyonel bir topluluğa dönüşmüştür.

Gayrımeşru çocuk’ gerçekliğini düzenleyen yasaların tümüyle iptal edilmesi gerektiğini savunurken ise Zohrab, hiç kuşkusuz insancıl yönüyle büyümüştür. Aynı insancıl boyutu Hrant’ın ‘Tuzla Kampı’ öyküsünde de görmekteyiz. Onun bu öyküdeki kimsesiz ve fukara çocuklara adanmışlığı, izleyen yıllarda yağmalanan kamp arazisinin yeniden kazanılması mücadelesine dönüşmüştür.

* * *

Krikor Zohrab’ı aydın kılan üçüncü̈ düşünsel bileşen, evrensel değerlere ve sorunlara göstermiş olduğu duyarlılıktır. Onun Ermeni cemaati ve Osmanlı Devleti için geliştirdiği düşüncelerindeki evrensel boyut şaşırtıcıdır.

Zohrab’ın evrenselliğini gösteren en önemli eylemi hiç kuşkusuz Dreyfus davasında takındığı tutum ve bu dava nedeniyle ırkçılığa karşı verdiği savaşımdır. Bütün dünyada geniş yankılar uyandıran bu davada bir savunma hazırlayan Zohrab, sanki kendi ülkesindeki bir davaya müdahil olarak katılan bir hukuk adamı gibi

sorumlu davranmış, Dreyfus’un salt Yahudi kökenli olduğu için suçlandığını savunmuştur.

Hrant’ın Orhan Pamuk davasında takındığı tutum, Zohrab’ın Dreyfus

davasındaki tutumuna ne de çok benziyor. Pamuk’u linç etme girişimi sırasında

onun yanı başında yer alışı, onu mahkeme salonunda yalnız bırakmayışı entelektüel dayanışmanın bir örneğidir.

* * *

Zohrab, Mezopotamya düzlüğünü adımlarken, bu düzlüğün kendisi için bir mezar olacağını sezinlemiş, karısına yazdığı son mektubunda çaresizliğini dile getirirken, öyle sanıyoruz ki aydın kimliğinin, siyasal bazı koşullarda bir dördüncü bileşeni daha gerektirdiğini anlamıştır. Zohrab’dan sonraki kuşaklara ulaşmayan kalıt, işte bu dördüncü bileşendir!..

Hrant, eşi ve çocuklarına mektup yazma fırsatı bulamadı; her şey bir anda oldu. Tıpkı Zohrab gibi dördüncü bileşenden yoksun, boylu boyunca yere serildi.

* * *

Zohrab’la başlayan yüzyıllık yalnızlığı Hrant sonlandırdı. Şimdilerde bir dönemin eşiğinde, Hamlet‘in özdeyişindeyiz: Olmak mı olmamak mı?

Ya yeni bir yüzyıllık yalnızlığı seçeceğiz ya da Hrant’ın düştüğü yerden yeniden doğacağız.




 

22 Mayıs 2021 Cumartesi

 

DEVRİMCİ MOTOKURYE HAREKETİ

Metin Yeğin



           Venezüella 

İnternet üzerinden satış’ tekellerinin doymak bilmeyen iştahı, her geçen gün sokakları daha fazla dolduruyor. Neredeyse fabrikalardan daha çok işçi, kapı kapı dolaşarak mesai yapıyor.

Venezuela’da sağcılar gösteri yapıyordu. Chavez dönemiydi. Polis göstericiler bir yeri geçmesin diye, bir kurdele çekiyordu yola, o kadar. Tabii ki göstericiler aldırmıyorlardı, bile. Bazen kurdeleden çıkartıyorlardı acısını. Kırmızıydı kurdele. Chavez polisinin çok şiddet uyguladığı söylenemezdi o günlerde. Zaten zayıf iktidarlar, çok şiddet uygular. Korkarlar…



               Chavez


Sonra biraz daha ileri gidiyorlardı protestocular. Daha çok sokaklarda oluyorlardı ama meydanlara çıkacak kadar kalabalık olamıyorlardı. Meydanlar daha çok telefoncu esnafı ile doluydu. Farklı hatlar takılı telefonlarla dolu olan masalardı dükkanları, küçük ve portatif.  Kimi arayacaksınız, onun telefon hattının telefonundan arıyordunuz. Daha ucuzdu.

Ayaklı olanları da vardı. Bir sırt çantasına bağlıydı telefonlar, cafede otururken, ‘telefon etmek ister misiniz’ diye geldikleri oluyordu.

Ayaklı ilanlar da meydandaydılar. Daha çok insanlar görebileceği yerlerde dolaşıyorlardı. Kafalarından geçirilmiş, iki taraflı tabelalar vardı, kalın kartondan. Bir köşede ise motokuryeler duruyorlardı. Yeni sipariş bekliyorlardı. Kafa kafaya verip gidonlarını, muhabbet ediyorlardı, motorların üstündeydiler ve bir ayakları hep yerde.

Sağcılar meydanlara yaklaştığında, motokuryelerden iki tanesi aralarından çıkıp, gaz bombası attılar üstlerine. Beklemiyordum ve insanın gözlerinin yanması için sağcı olması gerekmiyordu. Bize, ülkemde ve dünyanın her yerinde attıkları gibiydi tadı.

-Biberden mi yapıyorlar gerçekten biber bombalarını? –

Devrimci Motosikletliler hareketi vardı. Chavez’e karşı yapılan darbede, halkın örgütlenip, Chavez’i geri faşistlerin elinden almasında çok etkindiler. Bir iletişim ve ulaşım ağı olarak, askeri barikatları aşmışlardı. Motokuryeler ve onların keskin ve pratik zekaları kadar hızlı hareket edememişti, tanklar.

Hiçbir tank bir motokurye kadar hızlı ve kahraman olamazdı.

İki de bir, ‘Marx artık geçmişte kaldı’, ’Proletarya veda’ diyenlerin anlayamadığı şey şu. İşçi sınıfını, işçi yapan ellerindeki çark-çekiç değil, boyunlarındaki zincir. Mesela bugün, hepsi birbirinden bağımsız, altlarında ki üretim araçlarını, motosikletlerini bile kendileri satın almak zorunda kalan motokuryeler, vızır vızır sizin sağınızdan solunuzdan geçerken nasıl gözlerinizi kapatıp, ‘Proletarya’ yok denilebilir?

Bugün kente gelen binlerce kamyon malzemeyi, her yere, ev ev dağıtan kargocuları hesaba katmadan, bir ‘üretim’ ilişkisi tanımlanabilir mi?

İnternet üzerinden satış’ tekellerinin doymak bilmeyen iştahı, her geçen gün sokakları daha fazla dolduruyor. Neredeyse fabrikalardan daha çok işçi, kapı kapı dolaşarak mesai yapıyor. İş saati yok, hafta sonu tatilleri ya da yıllık izinler yok, güvence hiç yok, iş kazası çok. Üniversite mezunu, Motokuryeler, kargocular, paket servisçiler.. yeni işçi halleri.

Salgında dehşetli bir hızla iflas ederek batan küçük esnaf, bu işçi saflarının, halihazır yedek ordusu.

Motokuryeler, arkalarına bağlı sepetlerde sadece pizza mı taşıyor?

 Dünyayı değiştirme umudu da sığmaz mı o sepetlere ?





20 Mayıs 2021 Perşembe

 

SÜRYANİ/ KELDANİ VE EZİDİ SOYKIRIMLARI

Yektan Türkyılmaz




Evet, Birinci Dünya Savaşı soykırımları da bir tek Ermeni Soykırımı değildi. Mağdur gruplar arasında sayıca ve yıkımın niceliği açısından aynı seviyede olmasa da en azından Süryani/Keldani ve Êzidî gruplar da vardı. Bu grupların hepsinin Doğu vilayetlerinin ‘tartışmasız’ İslam-dışı cemaatleri olması, kırımlarda yukarıda değindiğim İslami kimlik/ideolojinin öneminin bir kez daha altını çiziyor. Bu arada şunu ifade etmeliyim ki, aslında Süryani/Keldanilerin Seyfo/Sayfo (Kılıç) olarak andıkları kırım hiç çalışılmamış değildir. Vasburagan, Mardin, Diyarbekir ve Hakkari’deki kırımlar hem misyonerler tarafından hem de Süryani/Keldanilerce katliamların hemen ardından başlayarak arşivleştirilmiştir. Daha sonrasında cemaatler içinden yazılmış birçok popüler tarih çalışması Seyfo’yu analiz etmiştir. Geçtiğimiz son yirmi yıl içerisinde ise Süryani/Keldani kırımlarına cemaat dışı akademik ilgi de artmıştır.



Êzidî katliamları ise başından beri neredeyse tamamen unutulmuşluğa bırakılmıştır. Bu etnik temizliğin merkezi Vasburagan, daha da spesifik söylersem, Osmanlı İmparatorluğu’nun Van Vilayeti’ydi. Ne var ki, neredeyse bütün soykırımlarda mağdurlar arasında da bir imkanlar ve tanınmışlık hiyerarşisi oluşmuştur. Bu örnekte Êzidîler bu hiyerarşinin en dibinde yer almışlardır. Hala Êzidîlerin deneyimleri üzerine elimizde derli toplu bir çalışma yoktur. Aslında burada tartışmak istediğim sadece bu kırımların birer birer ne derece araştırıldığı, gün yüzüne çıkarıldığı değil. Daha çok ihtiyacımız olan bu felaketleri birbirleriyle uzaktan ilgili, zamandaş olaylar olarak okumanın ilerisine geçebilmek. Bir başka deyişle, özellikle altını çizmeye çalıştığım, Birinci Dünya Savaşı soykırımlarına dair farklı grupların deneyimlerini kapsayacak ve bunları aynılaştırmadan hem bağlantılarını kuracak hem de faillerin tahayyül, niyet ve kasıt kurgularını bu çerçevede yeniden düşünecek bir kavramsallaştırmaya olan yakıcı ihtiyaçtır.

Orta-Doğu’nun müslümanlaşması

Maalesef faillik cezalandırılmadığı, mağdurlar güçlendirilmediği koşullarda, toplu şiddet, ortaya kendisine etik/vicdan/adalet gerekçesiyle sempati duyulması gereken topluluklar çıkarmaz; tam tersine üzerlerinde yeniden şiddet uygulanabilir, ‘yabancı,’ ‘şüpheli’ ve hatta ‘tehlikeli’ bedenleri mimler. Bu yazı içerisinde tartışmak istediğim soykırım sürekliliğinin bir bileşeni bu noktadır. Ermeni, Süryani/Keldani veya Êzidîlere karşı şiddet ve etnik-temizlik kampanyaları 1914-17 arasında sıkıştırılamaz. 1890’lardan başlayarak Osmanlı Ermenileri irili ufaklı birçok kırıma maruz kalmışlardı. Cumhuriyet döneminde ise katliamlardan bir biçimde kurtulan birçok Ermeni, 1930’lar boyunca iskan siyasetiyle vilayetlerdeki ‘hassas’ noktalardan teker teker ayıklandı, göçmeye zorlandılar. Aralarında Antep, Adana, Maraş gibi yerlerden soykırım mağdurlarının da olduğu yaklaşık 10 bin Ermeni Antakya Sancağı’nın ilhak edilmesi dolayısıyla, Lübnan’a, Kıbrıs’a ve oralarda maruz kaldıkları şiddet (tehdidi) sebebiyle de Orta Doğu dışına göçmek zorunda kaldılar. 1940 yıllarda da genişleyen Ermeni nüfusuna sahip Sivas gibi vilayetlerde cemaat seyreltilemeye çalışıldı. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül, 1980’ler, Hrant Dink ve en son Sevag Balıkçı cinayeti, Ermeni vücutların nasıl ‘yabancı,’ ‘şüpheli’ ve hatta ‘tehlikeli’ muamelesi gördüklerinin kimi delilleridir.

Süryani/Keldanilerle ilgili de benzer bir tablo var elimizde aslında. Bu gruplara karşı kırımlar, 1840’larda Bedirxan katliamlarına kadar uzanır. Seyfo sonrasında ise Simmele Katliamı (1933), Enfal (1986-89) felaketlerini yaşayan Asuriler, en son geçtiğimiz yıllar içerisinde bu kez de Suriye ve Irak’ta IŞİD kırımının ve sürgünün hedefi oldular. Êzidî deneyimi de pek farklı değil aslında. Erken modern/modern tarihi bir yana bırakırsak, 1830’larda aralarında Bedirxan’ın da bulunduğu, Sünni Kürt beylerinin Botan, Revanduz ve Sinjar’da kırımlarının kurbanı oldular. 1838 sonrası ise, Diyarbekir, Musul valileri gibi merkezi devlet yetkililerinin başında bulunduğu ancak yerli Müslümanların da iştirak ettiği katliamlar başlayacaktı. Bu kırımların belki de en büyüğü VI. Ordu Komutanı Müşir Ömer Vehbi tarafından 1892’de gerçekleşir. Sinjar ve Şeyxan da on binden fazla Êzidî katledilir, bir kısmı din değiştirmeye zorlanır, Êzidîlerin kutsal mekanı Laleş işgal edilir. Daha fazla tarihi ‘detaya’ boğmadan son üç buçuk yıldır Şengal Êzidîlerine karşı IŞİD eliyle yürütülen soykırım ile bitireyim.

18 Mayıs 2021 Salı

 

            GELECEK ÜZERİNE

               Metin Yeğin


Şimdi salgından sonra daha da daraldı her şey, ya evinizde oturacaksınız ya da motokurye olacaksınız. Şöyle bir soluk alıp, arkanıza dayanın, düşünün; Ne bekliyorsunuz gelecekten?

Geçen hafta ‘Kolombiya’da Z kuşağı isyanını’ konuştuğumuz David Graaf anlatıyordu; "Bu gösterilerin en büyük özelliği ise, katılanların çok çok genç olması. Mesela Bogota ile Medellin arasındaki otobanları kesenler, barikatlar kuranlar arasında, 30’undan büyük insan göremezsiniz ve çok büyük çoğunluğu 20 yaşlarında. Çünkü onların, hiçbirinin, geleceği yok. Okullara gidiyorlar, üniversiteleri bitiriyorlar ama gidip ‘call center’da çalışmak dışında hiçbir şansları yok. Geleceklerine ilişkin hiçbir umutları yok. Bu isyan onların. Çünkü onların sesine kimse kulak vermiyor."

        İntikam Meleği

Bu Kolombiya’ya özgü bir durum mu?

Neoliberalizm dünyada bütünsel olarak üretimi yeniden tanımladı. Bu bütün dünya ülkelerinde de benzerdi. Brezilya'da metro çıkışlarında yüzlerce ayaklı ilan karşılıyordu sizi. İnternet 1 Real, cafe 0.50 Real... Yüzlerce insan çalışıyordu! Bazısının elinde çanlar, palyaçolar, iskambil kartı figürleri, azizler... Metrodan çıkan biri görecek internetin saati 1 Real -1 Lira- olan bir yere gidecek, orası para kazanacak, onlara ödeyecek…

Çok muhtemel bu çalışanlar (!) arasında başka bir ilişki biçimi de doğuyordu. Fabrikada çalışan klasik işçilerin bantta ilerleyen iki ürün arasında birkaç kelime ile devam eden muhabbeti, burada iki metro gelişi, ellerindeki çan seslerinin eşliğinde ya da arada bir bağırdıkları için bazen daha kısık sesle ve başka bir tonda süren bir muhabbetti. Bu çalışan ayaklı ilanlar arasında kavgalar, arkadaşlıklar ve belki aşklar oluyordu.’ *

Şimdi salgından sonra daha da daraldı her şey, ya evinizde oturacaksınız ya da motokurye olacaksınız. Şöyle bir soluk alıp, arkanıza dayanın, düşünün; Ne bekliyorsunuz gelecekten?

Açık konuşalım mı hiçbirimizin geleceği yok galiba. Hadi biz neyse, geçmişi evirip, çevirip yamarız kendimize. Fakat sizi, Amerikan filmlerinin mutlu sonları gibi, ‘Hayat size limon veriyorsa, limonata yapın’ gibi özlü sözlerle mi teskin edelim?

Yoksa her geçen gün daha da küçülen ayrıcalıklılar sınıfına sızabilmeniz için, eşitsiz koşulların, eşitsiz yarışlarına katılmanız için kandıralım mı?

Üzerimize bulaşmış, yapışkan, küçük-büyük iktidar virüsünü, her yerimizden temizlemeden, etrafımızdakilerin tepesine çıkmaktan ve en yakınlarımızın mutsuzluklarından haz almaktan vazgeçmeden, bir gelecek umudu olabilir mi?

Yani sadece hükümetler mi kabusumuz?

Ve bu kabus, birlikte bir şeyler yapmadan aşılabilir mi?

* Kent Reformu ve Yeni gecekondu hareketi-M. Yeğin-M. Tanok-Notabene Yayınları.

16 Mayıs 2021 Pazar

 

FİLİSTİN HALKI KENDİ TOPRAKLARINDA MÜLTECİ KONUMUNDA


HDP'den en-Nakba açıklaması -Duvar.

HDP, İsrail’in 14 Mayıs 1948’de bağımsızlığını ilan ettiği günü izleyen 15 Mayıs’ta yaşanan ve Filistin halkının “büyük felaket” olarak tanımladığı en-Nakba’nın 73’üncü yıl dönümüne ilişkin yazılı açıklama yayımladı. Partinin Halklar ve İnançlar Komisyonundan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Tülay Hatimoğulları’nın imzasıyla yapılan açıklama “En Nakba’yı unutmadık, Filistin halkı yalnız değildir” başlığı taşıdı.

Açıklamada, Filistin halkının “büyük felaket” olarak tanımladığı en-Nakba’nın 73’üncü yıldönümünde İsrail’in tüm dünyanın gözleri önünde Filistin’e bombalar yağdırdığı ve sivillerin katledildiği belirtildi.


'FİLİSTİN HALKI KENDİ TOPRAKLARINDA MÜLTECİ KONUMUNDA'

İsrail devletinin uyguladığı sistematik saldırı politikasının Filistin-İsrail arasındaki çözümsüzlüğün giderek daha fazla derinleşmesine sebep olduğu vurgulanan açıklamada, “Filistin halkı, 1948’den bu yana kendi topraklarında mülteci konumunda. İsrail hükümetleri yeni yerleşim alanlarını uluslararası hukuka aykırı bir şekilde inşaya açarak Filistinlileri evlerinden etmeye devam ediyor. Filistin halkının uğradığı zulüm ve insanlık krizi onlarca yıldır sürüyor” denildi.

Açıklamanın devamında şunlar kaydedildi: 

İsrail hükümeti, Filistinlilere karşı sistematik baskı uygularken; AKP iktidarı İsrail ile askeri, siyasi ve ekonomik anlaşmalar yapmaya devam etmektedir. Sözde Filistin’in yanında durduğunu iddia eden, Filistin davası üzerinden ikiyüzlüce siyasi rant devşirmeye çalışan AKP iktidarı, çıkarları doğrultusunda İsrail Hükümeti’ne doğrudan veya dolaylı desteğini sunmaktadır. 2019’da 6 milyar doları aşan Türkiye-İsrail ticareti durdurulmalı, ikili ilişkiler gözden geçirilmeli ve bu iki yüzlü politikalara son verilmelidir.

'EN NAKBA UNUTULAMAZ'


En Nakba (Büyük Felaket 1948) unutulamaz. On yıllardır işgal altındaki topraklarında hayatta kalmayı başaranların yaşadığı esaret unutulamaz. Yüzlerce Filistinlinin Büyük Felakete karşı Büyük Geri Dönüş eylemlerinde nasıl katledildiği, işkence gördüğü, tutuklandığı unutulamaz. 73 yıldır savaşı, esareti, sürgünü, sefaleti yaşayan ve buna direnen Filistin halkı yalnız değildir.




'YÜZYILIN ANLAŞMASI ÇÖZÜM DEĞİL'

Yüzyılın Anlaşması’ adı altında tek taraflı yaklaşım ile Filistin halkının ortak olmadığı yol çözüm değildir. Filistin sorunu işgalci yöntemlerle değil demokratik yöntemlerle ve onurlu bir barışla çözülür. HDP olarak Filistin halkına da Ortadoğu halklarına da dayatılan ulus-devlet anlayışının tekçi, katliamcı politikalarını reddediyoruz. Yüzyıllardır süren bütün çelişki ve çatışmaların çözümü ancak halkların ve inançların özgür ve eşit koşullarda yaşayacağı modellerle mümkündür. Bu da ortak yaşam anlayışına dayalı, konfederal yönetim modelleridir.

Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere uluslararası toplumu Filistin’de yaşanan zulmün son bulması için acil rol ve sorumluluk almaya, İsrail’i de BM kararlarını uygulamaya çağırıyoruz. Devam eden saldırılar derhal durdurulmalıdır.” (MA)






13 Mayıs 2021 Perşembe

             SAYDAM OLMAK

         Arat Dink

         

 

Üniversitede, konferans salonunda ‘Mimarlık Tarihi’ dersindeyiz. İtibarı yüksek bir profesörümüz, dersi bırakmış “Ermeni yalanları” konulu bir tuluata başlıyor. Meğer bu hocamız iç cebinde, BM soykırım sözleşmesinin metniyle gezermiş. Çıkarıp gösteriyor. Gittiği her yerde, özellikle de yabancı muhataplarına Ermeni Soykırımı’nın nasıl bir yalan olduğunu bilgiyle belgeyle anlatmak konusunda her fırsatı değerlendirirmiş.

Şimdi de işte karşısında bulunan yüz kadar mimarlık öğrencisine bu yalanların nasıl yalanlar olduğunu anlatıyor. Ne olur “ne alakası var?” demeyin.

Bir kere soykırım olması için şöyle olması lazım, şu beş maddenin olması lazım, bir de kasıt olması lazım” falan filan. İnanın detayları pek hatırlamıyorum, özgün bir şeyler yakalayamadığımdan herhalde genel bir kategori içinde tasnif edip unutuyorum bu tür şeyleri.

Ermeni yalanları”, “soykırım yalanı”, “Ermeni lobileri”, Ermeni, Ermeni, Ermeni…"

                                        Soykırım

Böyle devam ettikçe, beni bir sıkıntı alıyor. Oturduğum ahşap sırada ister istemez aşağı doğru kayıyorum. Onursuzca… Üstelik saydığı maddelerin dördüne dair örnekler geliyor aklıma, kasıtla ilgili zaten çok düşünmüşüz.

O hocamızı dersle ilgili konularda da pek muhatap almamayı seçerdik. Deliyi görünce çalıyı dolaş cinsindendi desem ayıp etmiş mi olurum? Özetle çok yorucu olacağından pek diyaloga girmezdik, devam zorunluluğumuz var, gelip dolduruyoruz işte salonu. Zaten kitabında daha derli toplu anlatmış mimarlık tarihi ile ilgili meramını, oradan takip edebiliyoruz. Üniversitedeki bu fiziki bir araya geliş olsa olsa tartışmak adına bir anlam ifade edebilirdi ama genel olarak üniversitenin öyle bir yer olmadığını (istisnalar dışında) anlayalı zaten epey olmuştu.

                                         Hrant Dink

Küçüldükçe küçülüyorum

Dostlar da var çevremde. “Ne düşünüyorlardır acaba şimdi bu hocanın dedikleriyle ilgili”, “söz alıp üslubunca bir iki çift laf söylemek gerekir..” Ama öfkeliyim. Nasıl bir üslupla, nasıl söylemek gerekir düşüncelerimi? Yapamıyorum. Kayıyorum aşağı doğru biraz daha, onursuzca. Hoca uzattıkça uzatıyor. Ben küçüldükçe küçülüyorum. Tanıklığımın icabını yerine getiremiyorum.
Sonra bir ses duyuluyor, öğrencilerin arasından. Söz istiyor. “Durun ben doktorum” diye çıkar ya hani biri… Zaman zaman rıhtımda gördüğüm, pek ortak dersimizin olmadığı, benim asosyalliğimin de katkısıyla pek muhabbetimin olmadığı bir arkadaşımız. Sarı, sert yüzlü, genelde sessiz bulduğum genç bir adam. Saydam…

                                Ermeni mimarisine bir örnek

Saydam: Dedem anlattı

Hocam, Hocam” diyor. “Tamam” diyor. “Soykırım olmasın adı” diyor. “Ama şunları da söyleyelim hocam”, “Fatsalıyım ben, dedem anlattı bana hocam”, “Bizzat gözleriyle görmüş”, “Kayıklara doldurmuşlar bu insanları hocam, uzaktaki gemilere bindirilecekler diye”, “Açıkta batırmışlar hocam kayıkları”, “Bu insanları…”, “Şimdi yalan yalan diyorsunuz da hocam, ben dedeme mi inanayım, size mi?”, “Kendi gözleriyle görmüş”, “Tamam soykırım olmasın adı”, “Bunun adı ne hocam, bunun adı?”
Saydam bir onur abidesi, bir mesih gibi giriyor hayatıma. Bir daha da hiç çıkmıyor. Yanlış anlaşılmasın önce de sonra da hiç sohbet etmedim kendisiyle.

Üstüme ne vazife” dememiş. “Hoca sonra ne yapar ne düşünür, bu yüz öğrenci bana sonra hangi gözle bakar” gibi şeyleri kenara itelemiş. Tanıklığının sorumluluğuna sahip çıkıyor “İçine babam kaçmış” diye düşündüğüm bu arkadaş. Saydam… Babam öldürülmemişti henüz.

Ben bacaklarıma biraz güç verip, kendimi hafifçe doğrultuyorum. Ama yalnızca biraz... Saydam benim nazarımda, seksen küsur yıl önce eziyet edilen, öldürülen, hakkı yenen insanların onurlarını teslim ediyor. Sınıfta başka kimseden ses yok. Saydam, benim nazarımda o sınıftaki ben de dâhil tüm öğrencilerin onurunu da kurtarıyor. Benim fazladan bir miktar onursuzluğum var ama o, gündem dışı.

Babam egemen dille de epeyce uğraşırdı, nasıl uğraşmasın insan, beynine işlenmiş nakaratlarla. Şöyle demişti bir keresinde bu tür durumlarla ilgili: “Bir Türk dünyaya bedeldir”.

Elbette tüm dünyanın, büyük acılar çekmiş insanlara karşı sorumluluğu var. Ahına yankı olmak gerekir o insanların, o uzaktaki gemilere bindirilecekler diye kandırılıp, açıkta kayıkları batırılan insanların. Olanı olduğu gibi anlatmanın kıymeti tartışılamaz, ister şu isimle ister bu isimle... Ancak hangi ülkenin hangi kurumu, hangi ülkenin hangi sorumlusu ne açıklama yaparsa yapsın kıymeti, Saydam’ın lekesiz erdemiyle karşılaştırılamaz.

Şimdi herkes çıkmış, “Hrant olsa şöyle derdi”, “Hrant olsa böyle derdi” diye atıp tutuyor. Bizim, gündemleri dışındaki onur mücadelelerimizi, kırpıp kırpıp kendi gündemlerini süslemeye çalışsalar da, meselenin özü budur.

Güçlüysen sorumlusundur

Yeri gelmişken, güçlüysen sorumlusundur. Öyle “dedim gitti” olmaz. Dünde kalan bir haksızlığa hakkını teslim ediyorsanız, bugün ve yarın için yapmanız gerekenleri de yapıyorsanız değerli olur. Yoksa güçlünün yaptığının “yiğidi öldür hakkını ver”den öte bir anlamı kalır mı? Başka “yiğitler” ölmemesi için yapmanız gerekenleri yapacak mısınız? Yitip giden insanlar, yerlerine konamaz. Ama büyük oranda yok edilen bir kültürden bahsediyoruz, bugün yok olmama mücadelesi veren bir kültürden… Çok lazımsa yok edilen şey, çok üzücüyse yok olması, bugün görev, bu ayakta kalma mücadelesine güç vermek değil midir? Sayalım mı yapılabilecekleri tek tek, işte Ermenistan, işte Ermenice…

Türk evini kim yapmış?

Aynı salonda girdiğimiz sınavlarda, hep bir “Türk Evi” sorusu sorulurdu mimar adaylarına. Çok sevdiğimiz koca koca mimarların tabiriydi bu. Hiç değilse “Osmanlı evi denmeli” diye tashih edip başlardım soruyu cevaplamaya. O kadarcığını kurtarabildim onurumun. Evi başka kim yapmış, nasıl yapmış, elbette sahibini de atlamadan anlatamaz mıyız? Ölçü aldığı keser sapı yere düşmese daha neler yaparmış? Yerde sahipsiz kalan keser nerede, hakkıyla kullanılsa daha neler yapılırmış?

Şimdi ‘Türkiye evi’ne baktığımızda ne görüyoruz? Bir üzüntü, bir taziye diplomasisi almış yürümüş, önceki sessizlikten ve dünyanın değer kaybından olacak herhalde, bu kadarının bile bu ölçüde kıymetli olması ne hazin. Hrant Dink’in sözlerinden başka diyecek şey bulamamışlar, Türkiyeli bir Ermeni devrimcinin (evet en hasından) kör karanlığa yaktığı ateşi elinden almış gözümüze tutanlar var bir de… Bakmayın onlara…

Neyse ki gücünün de ötesini zorlayan dostları var, eski mukimlerin. Saydam gibi dostları… Sınıftaki sayıları biliyoruz ki günden güne artıyor. Geçen gün ömürdenmiş ya, olsun…

Dünyaya bakınca da, yas evinde küçük taburelerde nazikçe oturmaya çalışan gözü yaşlı koca filler geliyor gözümün önüne. Buyursunlar tabii ki, hoş gelmişler. Teskin edesi geliyor insanın; üzülmeyin bu kadar, hâlâ yapılabilecek çok şey var. Amerikan Başkanı’nın da, Rusya Başkanı’nın da, Türkiye Başkanı’nın da yapabilecekleriyle yaptıkları arasındaki mesafeye bakılacak. Kıymet oradan ölçülecek. Gücüyle tartılacak herkes. Geçmişte de bugün de gelecekte de… Biz düşürmedik ki sözün itibarını…

*Arat Dink'in Agos gazetesinde 9 Mayıs'ta yazdığı yazıyı yayımlıyoruz. Bianet Bağımsız İletişim ağı









  






 

12 Mayıs 2021 Çarşamba

                              ŞİFACI KADIN

                   Metin Yeğin



Nehir kenarında bir eve geldik. Diğerleri gibiydi. Çok yaşlı bir kadın vardı evde. Benzederia’ydı bu...

Hançer gibi bir şey saplanmıştı sırtıma. Amazon’da teknede oldu. Sabah serinliği, koca bir nem bulutuyla sırtıma oturmuştu ama ağır bir kaya gibiydi daha çok. Günlerdir hamakta yatıyorduk teknede. Biraz dışarı doğru bağladım. Çok nem olur demişlerdi. Aldırmadım. Yatarken etrafı seyretmek gibi bir niyetim vardı. Pencere kenarı gibi bir şey işte. Fakat zaten sonsuz genişliğindeydi çoğunda Amazon. Kıyı görünmüyordu ve ufuktan başka bir şey de yoktu ortada. Bazen geçen diğer tekneler işte. Onlar bize bakıyordu, biz onlara. Sonra yine su, uçsuz bucaksız sanki…

Seni Benzederia’ya götürmeliyiz’ dedi Jose. Anlamadım. Kafa sallamaya çalıştım sadece. Böyle yapınca da sırtımdaki hançer yerinden oynayıp, bir yerlere saplanıyordu. Sonra en iyisini yaptı. Arabanın torpidosundan bir rom şişesi çıkarıp, uzattı. Etiketsiz, ev yapımı, ezilmiş şeker kamışının içindeki güneşti bu.

                                              MST

MST’nin avukatlarından biriydi Jose. Eski bir arabası vardı ama güzeldi. Kızarmış yemek yağı ile çalışıyordu. İlk çalıştığında biraz patates kokuyordu o kadar. Eğer yanınızda bira ya da rom varsa sorun değildi. Karnınız acıkabilirdi işte kokudan ama sırtınızda hançer yoksa.

Benzederia’nın ne olduğunu gidene kadar bilmiyordum. İyi bir yolcuyumdur ben, pek bir şey sormam ev sahibine. Nereye giderse

uyarım zaten. Yolculuk bu zaten bence, tesadüflerin güzelliği. Yoksa her şeyi belirlenmiş ‘seyahat’, üstüne adres yazılmış, posta kolisine benzer. -Ahmet Hamdi Tanpınar’dan aldım bu ‘posta kolisi’ benzetmesini- Elden ele geçersin, mutedil refah, azami dikkat ve az sürprizlerle.                                               

                                                      


Nehir kenarında bir eve geldik. Diğerleri gibiydi. Tahtadan, tek odalı, camsız, bir tahta kepenk, bir sallanan sandalye, iki kerevit masanın etrafına çakılmış. Çok yaşlı bir kadın vardı evde. Benzederia’ydı bu, yani şifacı kadın. Yüz çizgilerine bakarsanız, iki-üç yüzyıldır burada olmalıydı ama bir televizyon vardı yine de köşede. Jose sırtımın ağrıdığı söyledi. ‘Tamam’ dedi Benzederia. Hemen çok güvendim ona. Sizin de yüzünüzde o kadar yaşanmışlık olsa, size de güvenirim. Güneş yerleşmişti sanki derin çizgilere.

Bir şeyler söylemeye başladı. Arada bazı kelimeleri seçebiliyordum ancak. Sonra sırtıma şöyle bir dokundu. Sanki ağrıyı alıp, dışarı doğru atar gibi yaptı. Attı. Ağrımadı.

Sonra yanımıza rom şişemizi alıp gittik. Bir şey de vermedik Benzederia’ya. Hatta Jose, bir papaya kopardı bahçeden. Ben garip garip hareketler yapıyordum galiba. Hançeri arıyordum sırtımda, biraz önce saplıydı orada…

Yine kızarmış patates koktu araba çalışınca. Karnı acıkıyor insanın…