SÜRYANİ/ KELDANİ VE EZİDİ SOYKIRIMLARI
Yektan Türkyılmaz
Evet, Birinci Dünya Savaşı soykırımları da bir tek Ermeni Soykırımı değildi. Mağdur gruplar arasında sayıca ve yıkımın niceliği açısından aynı seviyede olmasa da en azından Süryani/Keldani ve Êzidî gruplar da vardı. Bu grupların hepsinin Doğu vilayetlerinin ‘tartışmasız’ İslam-dışı cemaatleri olması, kırımlarda yukarıda değindiğim İslami kimlik/ideolojinin öneminin bir kez daha altını çiziyor. Bu arada şunu ifade etmeliyim ki, aslında Süryani/Keldanilerin Seyfo/Sayfo (Kılıç) olarak andıkları kırım hiç çalışılmamış değildir. Vasburagan, Mardin, Diyarbekir ve Hakkari’deki kırımlar hem misyonerler tarafından hem de Süryani/Keldanilerce katliamların hemen ardından başlayarak arşivleştirilmiştir. Daha sonrasında cemaatler içinden yazılmış birçok popüler tarih çalışması Seyfo’yu analiz etmiştir. Geçtiğimiz son yirmi yıl içerisinde ise Süryani/Keldani kırımlarına cemaat dışı akademik ilgi de artmıştır.
Maalesef faillik cezalandırılmadığı, mağdurlar güçlendirilmediği koşullarda, toplu şiddet, ortaya kendisine etik/vicdan/adalet gerekçesiyle sempati duyulması gereken topluluklar çıkarmaz; tam tersine üzerlerinde yeniden şiddet uygulanabilir, ‘yabancı,’ ‘şüpheli’ ve hatta ‘tehlikeli’ bedenleri mimler. Bu yazı içerisinde tartışmak istediğim soykırım sürekliliğinin bir bileşeni bu noktadır. Ermeni, Süryani/Keldani veya Êzidîlere karşı şiddet ve etnik-temizlik kampanyaları 1914-17 arasında sıkıştırılamaz. 1890’lardan başlayarak Osmanlı Ermenileri irili ufaklı birçok kırıma maruz kalmışlardı. Cumhuriyet döneminde ise katliamlardan bir biçimde kurtulan birçok Ermeni, 1930’lar boyunca iskan siyasetiyle vilayetlerdeki ‘hassas’ noktalardan teker teker ayıklandı, göçmeye zorlandılar. Aralarında Antep, Adana, Maraş gibi yerlerden soykırım mağdurlarının da olduğu yaklaşık 10 bin Ermeni Antakya Sancağı’nın ilhak edilmesi dolayısıyla, Lübnan’a, Kıbrıs’a ve oralarda maruz kaldıkları şiddet (tehdidi) sebebiyle de Orta Doğu dışına göçmek zorunda kaldılar. 1940 yıllarda da genişleyen Ermeni nüfusuna sahip Sivas gibi vilayetlerde cemaat seyreltilemeye çalışıldı. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül, 1980’ler, Hrant Dink ve en son Sevag Balıkçı cinayeti, Ermeni vücutların nasıl ‘yabancı,’ ‘şüpheli’ ve hatta ‘tehlikeli’ muamelesi gördüklerinin kimi delilleridir.
Süryani/Keldanilerle ilgili de benzer bir tablo var elimizde aslında. Bu gruplara karşı kırımlar, 1840’larda Bedirxan katliamlarına kadar uzanır. Seyfo sonrasında ise Simmele Katliamı (1933), Enfal (1986-89) felaketlerini yaşayan Asuriler, en son geçtiğimiz yıllar içerisinde bu kez de Suriye ve Irak’ta IŞİD kırımının ve sürgünün hedefi oldular. Êzidî deneyimi de pek farklı değil aslında. Erken modern/modern tarihi bir yana bırakırsak, 1830’larda aralarında Bedirxan’ın da bulunduğu, Sünni Kürt beylerinin Botan, Revanduz ve Sinjar’da kırımlarının kurbanı oldular. 1838 sonrası ise, Diyarbekir, Musul valileri gibi merkezi devlet yetkililerinin başında bulunduğu ancak yerli Müslümanların da iştirak ettiği katliamlar başlayacaktı. Bu kırımların belki de en büyüğü VI. Ordu Komutanı Müşir Ömer Vehbi tarafından 1892’de gerçekleşir. Sinjar ve Şeyxan da on binden fazla Êzidî katledilir, bir kısmı din değiştirmeye zorlanır, Êzidîlerin kutsal mekanı Laleş işgal edilir. Daha fazla tarihi ‘detaya’ boğmadan son üç buçuk yıldır Şengal Êzidîlerine karşı IŞİD eliyle yürütülen soykırım ile bitireyim.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder