27 Kasım 2014 Perşembe



KEMAL YALÇIN’IN SÜRYANİLER VE SEYFO KİTABI
Birinci Kitap: Hayatla Ölüm Arasında
İkinci Kitap :  Yeniden Varoluş
Üçüncü Kitap: Kalbim Turabdin’de Kaldı

“Yüzyılımızın büyük acısı, insanlığın yüz karası SEYFO’da, AĞET’te, katliamlarda, kırımlarda, soykırım sırasında katledilmiş, öldürülmüş, hayatını kaybetmiş Ermenilerin, Süryanilerin ve tüm Hıristiyanların anıları önünde saygıyla eğiliyor; sizlerin acılarınızı kendi acılarım kabul ediyorum
Kemal Yalçın

Ben kitaplarımı, kendi vicdanıma karşı görevlerimi yapabilmek ve bilgimin sınırları içinde bulduğum hakikatleri okuyucularımla paylaşabilmek için yazdım.
Bugüne kadar yazdığım on belgesel romanımda, son yüz yılda, Anadolu halklarının, Rumların, Ermenilerin, Lazların, Arapların, Kürtlerin, Zazaların, Türklerin, Alevilerin, Kızılbaşların, Süryanilerin, Nasturilerin, Keldanilerin başlarına gelen büyük felâketleri, soyları kurutulan, ocakları söndürülen insanların yaşadıkları büyük acıları anlatmaya çalıştım.

Yazıp yayınladığım yaklaşık 5000 sayfada anlattıklarım, Süryanilerin, Ermenilerin, diğer Hıristiyanların ve erdemli, dürüst, vicdan sahibi Türklerin, Kürtlerin, Müslümanların gözyaşlarıyla dolmuş olan acılar okyanusunun sadece birkaç damlasıdır!


Bana kalbini, içindeki dünyayı, hatıralarını açan insanlardan birçoğu bu dünyadan göçüp gittiler! Hepsini saygıyla anıyorum! Nur içinde yatsınlar! Onlar artık düşünceleri, duyguları, sözleriyle bu kitabın içinde ve kalbimizde yaşayacaklar!

Tek meyveyle bahçe olmaz!
Bir ülkede ne kadar çok, ne kadar çeşitli dil, din, ırk, kültür varsa, o kadar büyük zenginliktir bu. Farklılıklara saygı gösterilebilseydi; insanlar, halklar, milletler barış ve huzur içinde yaşayabilseydi bugünkü Anadolu, bugünkü Türkiye daha mutlu, daha refah, daha özgür ve daha demokratik bir ülke olabilirdi.

Geçmişimiz, bugünün önsözüdür.
Kişisel ve toplumsal geçmişimizi önyargısız, önkoşulsuz bir anlayışla; özgür düşünce ve temiz bir vicdanla ele alıp inceleyebilirsek; bugünümüzü daha nesnel anlayabilir, kişisel, toplumsal ruhumuzu ve vicdanımızı sağlığa kavuşturabilir ve yarınlarımızı daha adaletli, daha özgür, daha barışçı temeller üzerinde kurabiliriz. 

Din, toplumsal bir gerçekliktir.
İnanma fenomeni, insanın varlık şartlarından birisidir.
Seyfo ve Ağet sırasında, katliamlarda, kırımlarda ve soykırım sürecinde erdemli, dürüst, vicdan sahibi birçok Türk, Kürt, Müslüman, cezasının ölüm olduğunu bile bile, ölüme giden Hıristiyanlara yardımcı olmaya, ölümden kurtarmaya çalışmıştır. Bu insanlardan bazıları cezalandırılmış, öldürülmüştür.
 Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcından ve Osmanlı Şeyhülislamı Hayri Efendi’nin Almanya’nın ve Osmanlı İmparatorluğu’nun müttefiki olmayan tüm Hıristiyanlara karşı Cihad-ı Ekber fetvasını vermesinin üzerinden tam yüz yıl geçti. Müslümanlar bu fetvaya göre Hıristiyanlara karşı kışkırtılmıştı. 1914-1915 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nda yapılmış katliamlar, zulümler, barbarlıklar, soygunlar, kız kadın kaçırmalar, zorla din değiştirmeler gibi insanlığa karşı işlenmiş olan suçlar Cihad-ı Ekber fetvasında yerini bulmuş, kışkırtılmış, aldatılmış, vicdanları kirletilmiş, gözlerini kan bürümüş birçok  Müslüman tarafından “Sevaba girme, Cennet’e gitme düşünce ve inancıyla” bilerek ve isteyerek işlenmişti.

1914’den bu yana geçen yüz yıl içinde, dünyanın çeşitli yerlerinde, farklı ülkelerin ulemaları, din önderleri tarafından birçok kez Hıristiyanlara karşı cihad ilan edildi. Din uğruna çok kan akıtıldı. Son 30-40 yıl içinde Afganistan’da, Pakistan’da, Orta Doğu ülkelerinde, Afrika’da ve Türkiye’de bazı silahlı Müslüman örgütleri, “Allah adına” kendisi gibi düşünmeyen din kardeşlerinin ve Hıristiyanların kanlarını akıtmaya, canlarını almaya devam etti ve etmeye devam ediyor. Şeyhülislam Hayri Efendi ve daha sonra cihad ilan edenler, fetvalarını Kur’an’daki bazı ayetlere, Şeriat kanunlarına ve uygulamalarına dayandırmışlardı.

2014 yılında bunun en tipik, en barbar, saldırgan örneği Irak- Şam İslam Devleti (IŞİD) adlı silahlı örgüttür. Irak’ta, Suriye’de fetva veriyor, cihad ilan ediyor. Kendisinden olmayan herkese, Kürt, Arap, Türkmen, Müslüman-Hıristiyan ayrımı yapmadan kan kusturuyor. Ezidileri, Süryanileri, Keldanileri ve tüm Hıristiyanları öldürüyor, din değiştirmeye zorluyor. Ezidi kadın ve kızlarını ganimet olarak kaçırıyor. Yüz yıl önceki kafa, aynı kalmış, hatta daha da kinlenmiş ve barbarlaşmıştır.

Düşünceme göre Allah, yani Tanrı sevgidir.
Allah adına, kimse kimsenin canını almamalıdır.
Eğer bir insan Allah’a karşı bir günah işlemişse, bunun cezasını Allah kendisi vermelidir.

İnsanlığın günümüzde ulaştığı bilgi birikimi, tarihi ve toplumsal tecrübeler çerçevesinde, her insanın inandığı din ve içindeki inanç, kendine göre en doğru ve en güzeldir. Bu anlamda bütün dinler eşittir. Bir din, diğer bir dini kötülememeli, farklı inançtan olan insanlara karşı saygı ve sevgiyi hayata geçirmeye yardımcı olmalıdır. Allah adına, kimse kimsenin canını almamalıdır. Ancak bu anlayışla bir dinin ulviyeti, inananların ruh dinginliği artabilir.

İnsan hakları evrenseldir. Hiçbir kayıt ve şarta bağlanamaz.
Kimse kimsenin yaşama hakkını, milliyetine, inancına, diline, dinine, dünya görüşüne, yaşama tarzına, siyasal düşüncelerine dayanarak elinden alamaz. Eğer aldıysa veya almaya devam ediyorsa insanlık suçu işlemiş sayılır.
İnsanlığa karşı işlenmiş suçların zaman aşımı yoktur.

İnsanlık, kendisine karşı işlenmiş suçların hesabını er veya geç, bir gün sorar. İnsanlık suçlarını işlemiş olanlar, bu suçlarını kabul edip, hesabını verirlerse insanlık karşısında şeref ve saygınlıkları artar.
Bugüne kadar elde ettiğim bilgilere, kitaplarımda anlattığım olaylara ve dile getirdiğim gerçeklere dayanarak ve bunları gerekçe kabul ederek sizlere seslenmek istiyorum:

Sevgili Kardeşlerim,
Yüzyılımızın büyük acısı, insanlığın yüz karası SEYFO’da, AĞET’te, katliamlarda, kırımlarda, soykırım sırasında katledilmiş, öldürülmüş, hayatını kaybetmiş Ermenilerin, Süryanilerin ve tüm Hıristiyanların anıları önünde saygıyla eğiliyor; sizlerin acılarınızı kendi acılarım kabul ediyorum.
Sünni Müslüman bir aileden gelen, dedesi hoca, anası babası hacı olan bir Türk yazarı olarak, kendi adıma, sizlerden ve insanlıktan özür diliyorum.
Ayrıca bu büyük felâket sırasında Ermeni, Süryani, Hıristiyan insanlarla kader birliği etmiş, ölümü göze alarak onları katliamdan kurtarmaya çalışmış; bu yüzden ölmüş, öldürülmüş, hayatını kaybetmiş erdemli Türkleri, Kürtleri ve tüm Müslümanları saygıyla anıyor; onların acılarını da kendi acılarım kabul ediyorum.
İnsanlığın yüzkarası bu büyük felâkete neden olanlara, ocakların söndürülmesini, soyların kurutulmasını planlayıp uygulayanlara lânet olsun!
Sevgiyi, dostluğu ve barış kültürünü canlandırmak, büyük acımızı unutmamak ve bir daha böyle acıları yaşamamak için yüreğimi ve kitaplarımı sizlere sunuyorum.
Bu dünya ve bu Türkiye sizlerle birlikte daha güzel!
İyi ki varsınız!
Saygı ve sevgilerimle…
Extertal, 14 Nisan 2014                            Kemal Yalçın


KİTAP HAKKINDA

Türkiye’deki okul ve öğretmenlik hayatımda Ermenilerin adını “olumsuz” anlamda duymuştum. Fakat Süryanilerin, Nasturilerin, Keldanilerin, Ezidilerin isimlerini bile duymamıştım.

Almanya’da, 1994’den itibaren Ermeni Meselesi’ni araştırmaya başlamıştım. 2002’den itibaren Süryanileri; Mardin, Midyat, Nusaybin, Hazak, Hasankeyf, Batman Bölgesi’ni kapsayan, Süryanilerin anayurdu olan TURABDİN’i ve Süryanicede “Kılıç” anlamına gelen SEYFO’yu araştırmaya ve yazmaya başladım. SÜRYANİLER ve SEYFO başlıklı bu üçlemede yazdıklarım Süryanilerin, Ermenilerin, diğer Hıristiyanların ve erdemli, dürüst, vicdan sahibi Türklerin, Kürtlerin, Müslümanların gözyaşlarıyla dolmuş olan acılar okyanusunun sadece birkaç damlasıdır!


Sünnî-Müslüman bir aileden gelen, dedesi hoca, anası babası hacı olan bir Türk yazarı olarak benim amacım; Türkiye’de, Turabdin’de ve dünyada barış kültürünün gelişebilmesi, adaletli, huzurlu, demokratik bir hayatın kurulabilmesi için bilgilerimi ve duygularımı sizlerle paylaşmak ve birlikte düşünebilmektir.
Bu amaçla kitaplarımı sizlere sunuyorum.

Süryaniler ve Seyfo üç kitaptan meydana gelmektedir:

Birinci kitap: Hayatla Ölüm Arasında, 624 sayfa.
Seyfo öncesini ve Seyfo sırasını (1914-1918) kapsıyor.
İkinci kitap: Yeniden Varoluş, 528 sayfa.
Seyfo sonrasını, esas olarak Cumhuriyet Dönemini kapsıyor.
Üçüncü kitap: Kalbim Turabdin’de Kaldı, 592 sayfa.
Hapisnaslı Melke Gabriel, Kerburanlı Davit Erçin ve Midyatlı Fehmi             Bargello’nun hayat hikâyelerini dile getiriyor.

Hayatla Ölüm Arasında’da ele alınan konular:

- Turabdin hakkında genel gözlemler
- Malfono İsa Garis ile konuşma
- Şehmus Çelebi Ağa ile konuşma
- Midyatlı Gebro Tokgöz’ün görüp yaşadıkları
- Seyfo öncesi tarihi olaylar.
- Hazreti Muhammed’in Süryanilere verdiği Ahitname
- Hazreti Ömer’in Süryanilere verdiği Ahitname
- Nasturiler ve 1840-1845 Nasturilerin katledilmesi
- 1915 öncesi Diyarbakır Vilâyeti
- 1915 öncesi Mardin Sancağı
- Tehcir
- Birinci Dünya Savaşı ve Cihad-ı Ekber
- Seyfo hazırlığı ve Diyarbakır Valisi Dr. Reşit’in yaptıkları
- Dr. Reşit’in öldürttüğü kaymakam ve memurlar
- Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi’nin öldürülmesi
- Turabdin’de direniş hazırlıkları
- Aynwardo, Hazak, Hah ve diğer yerlerdeki direnişler.
- Aynwardo direnişi ve direniş yöneticisi Mas’ud
- Midyat’ta Seyfo öncesinde ve Seyfo sırasında yaşananlar
- Şeyh Fathalla’nın sağladığı barış
- Aynwardo’dan sonraki hayat.
- Mzizah Eski Muhtarı Gewriye Mesut’un açıklamaları.
- Mas’ud’u kim ve nasıl öldürdü?
- Çelebi Ağa ve Süryaniler
- Turabdin’de katliamlar
- Zaz Köyü’ndeki katliam
- Hasana Köyü’ndeki katliam
- Hasankeyf’te katliam
- Papaz Hanna Basut’un anlattıkarı: Yukarı Kafro Köyü’nde katliam
- Papaz Abraham Garis’in anlattıkları: Bote Köyü’nde katliam
- Adıyaman Bölgesinde Seyfo
- Başlıca katiller ve sonları
- Süryanilere yardımcı olan Müslümanlar
- Seyfo’da yok edilenlerin köy köy sayıları

Yeniden Varoluş’ta ele alınan konular:

- 1918-1923 döneminde Süryaniler
- Cumhuriyetin kuruluş döneminde Süryaniler
- Patrik İlyas Şakir hakkında birinci elden belgeler
- Türkiye Cumhuriyeti’nin Müslüman olmayan vatandaşlara karşı tutumu
-Canlı tarihlere göre Cumhuriyet Döneminde Süryanilerin başlarına gelenler
-Adıyaman Bölgesinden Nazire Aziz Demirci, Semin Demirci,  Sabri Demirci, Şefika Demirci ve Hamit Demirci’nin başına gelenler
- Kâhtalı Hacı Mehmet ile Kadriye Demircigil’in hayat hikâyeleri
-30 Ocak 1971 günü Midyat’ta 5 günlük gelin iken Müslümanlar tarafından kaçırılan bir gelinin gerçek belgelere dayanan hikâyesi
- Midyatlı Albert Sevinç Hadodo’nun anlattıkları
- Nusaybinli Sabri Atman’ın hayat hikâyesi
-İsveç’te yaşayan Süryanilerden Saro Poli, Mecida Haffo, Gewriye Haffo, Melki Dağ, Pero Dağ, Şemon Dağ’ın anlattıkları
- Şabo Bargello’nun başına gelenler
- Midyatlı Lahto Esso’nun görüp yaşadıkları
- Midyatlı Şemso Altaş Hadodo’nun hayat hikâyesi
- Kerburanlı Süleyman Gabriel Yalçın’ın hayat hikâyesi
- Boteli Murat Bilan’nın anlattıkları
- Tuma Çelik ve Sabro Gazetesi
-Yurtdışından Midyat’a geri dönenlerden Jakop ile Diba Gabriel’in anlattıkları

Kalbim Turabdin’de Kaldı’da ele alına konular:

Kerburanlı Davit Erçin’in hayat hikâyesi

- Kerburan’da Seyfo sırasında söndürülen ocaklar
- Arbaye Köyü’nde Süryanilerin başına geleler
- Bir Hıristiyan olarak Davit Erçin’in askerlikte başına gelenler
- Kerburan’da 1940 sonrasında Süryanilerin tek tek öldürülmeleri
- Yakup Can’ı kimler öldürdü?
- Kerburan Muhtarı Anderawos Demir’i kimler öldürdü?
- 26 Mayıs 1960 günü Müslümanların Kerburan’a saldırıları
- Kerburan ağalarının Süryanilere yaptıkları zulümler

Midyatlı Fehmi Bargello’nun ve Bargello Ailesi’nin hayat hikâyesi

-1940’lı-1950’li yıllarda Midyat’ta meydana gelen önemli olaylar
- Silah çalma olayı
- Un çalma olayı
- 1964 Kıbrıs Mitingi
- Askerlik hayatı: Asker ocağı, kediye esir eder aslanı!
- 1974 “Kıbrıs Barış Harekatı” günleri
- Arnas Köyü’nün boşaltılması
- 1974 yılında meydana gelen kız kaçırma olayları
- 1980 sonrası dönemde “faili meçhul” cinayetlerle öldürülen Süryaniler.

Hapisnaslı Melke Gabriel ve Azizler Sülalesinin başına gelenler

- Hapisnas katliamı
- Azizler Sülalesinin yok edilmesi
- Midyat Veteriner Hekimliği ve Kaymakamlık Şoförü Melke Gabriel’in görüp yaşadıkları
- Süryani kız ve gelinlerinin kaçırılması
- 1964 Kıbrıs Mitingi sırasında yaşananlar
- 1981 yılında askerlerin Mor Gabriel Manastırı’na yaptıkları baskın.
- Tuğgeneral Eşref Bitlis’in Mor Gabriel Baskını karşısındaki tutumu
- 1981 Mor Gabriel baskınını yaşayan öğrencilerden Fikri ve Sabri Gabriel’in görüp yaşadıkları
- Belçika’da Süryani Soykırım Anıtı’nın dikilmesi
- 100 yıllık acıyı nasıl dindirebiliriz?

*******************************************************

SÜRYANİLER ve SEYFO
 Hayatla Ölüm Arasında,
Yeniden Varoluş
Kalbim Turabdin’de Kaldı

Üç kitap bir kutu içinde, takım olarak okuyuculara sunuluyor.

Üç kitaplık bir takımın Almanya’daki fiyatı: 45,- € + posta masrafı
Amerika, Kanada ve Avustralya’daki fiyatı: 60,- USD + posta masrafı
Türkiye’deki fiyatı: 120,- TL + posta masrafı

Tek bir kitabın Almanya’daki fiyatı: 25,-€ + posta masrafı
Amerika, Kanada ve Avustralya’daki fiyatı: 32,- USD + posta masrafı
Türkiye’deki fiyatı: 60,- TL + posta masrafı
Birinci kitap
Hayatla Ölüm Arasında,
624 sayfa,
Fiyatı: 25,-€ + posta masrafı

İkinci kitap
Yeniden Varoluş
528 sayfa,
Fiyatı: 25,-€ + posta masrafı

Üçüncü kitap
Kalbim Turabdin’de Kaldı
592 sayfa,
Fiyatı: 25,-€ + posta masrafı
       
Sipariş adresi:

Kemal Yalçın

Ödeme adresi:
Kemal Yalçın
Sparkasse Bochum

IBAN: DE19 4305 0001 0021 40 66 81
SWIFT-BIC: WELADED 1 BOC







Bu arada Türkiye’de son dört yılda 800 kadın öldürülmüş; o buna cevap olarak, bu cinayetleri işleyenler Müslüman olamaz, dinimizde böyle şey yok diyor. Demek ki cinayetleri önlemek için, dinden medet umacak. Daha akla yatkın başa bir şey yapacak mı, emin değiliz.

Geçen gün metroda bir genç insan girdi görüş alanıma, nefis bir gey adam dedim kendime, dar blucin giymiş, hoş kıvrımlarıyla endamı güzel bir kadın gibiydi, hareketleri akıcı ve zarif; sonra tereddüte düştüm, yoksa gerçekten kadın mıydı?

Bu tereddüte düşüp, bu soruyu sorduğunuz anda, akışkan cinsiyet alanında buluyorsunuz kendinizi. İnsanlığın geleceği böyle bir yere işaret ediyor. Dünyada giderek daha çok genç insan, ne kadın ne erkek olmak istiyor, ikisinin arasında, ikisinin karışımı olan, hatta her ikisinden de farklı bir cinsiyet kimliği arayışında. Neredeyse cinsiyeti  hepten reddediyorlar.
Derken, 2014 Kasım ayı biterken, Türkiye’de kadın hareketi ayaklanıyor; Cumhurbaşkanı Erdoğan, kadınla erkeği eşit konuma getirmek fıtrata terstir demiş. Erkeğin yaptığı her işi kadın yapamaz, narin yapısına uymaz, dinimiz kadına annelik makamını vermiştir diye devam ediyor; eşitlik kavramı yanlıştır, bunu feministlere anlatamazsınız, eşitliğe takılıp adaleti ıskalıyorlar, asıl adalet önemli demiş.

Metrodaki genci ve cinsiyet akışkanlığını düşünüp, bu sözlere de, karşılığında Internet’i dolduran protesto mesajlarına da gülümsemek geldi içimden.
Dünyanın bir kısmı başka yerde, eşitliği çoktan aşmış, cinsiyet akışkanlığı peşinde; bir başka kısmı hala cinsiyet eşitliği konusunda mücadele etmek zorunda; Türkiye gibi bir ülkeye bakın, bir bölümü eşitliği neredeyse yakalamak üzere, onun da ötesini hayal etmeye başlamış; bir bölümü fıtrat yahut yaratılış diye bir şeyle kendini sınırlıyor. Dünya nasıl farklı hızlarda gelişiyorsa, Türkiye de çifte hızda gelişen bir toplum, zor da gelse bu gerçeği kabul etmeliyiz, çeşitli insan grupları, çok farklı hızlarda ilerliyorlar.
Ben bunu üniversite eğitimine bağlayacağım. Tamamen ilgisiz gibi duruyor, biliyorum, ama biraz sabır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda kadınların üniversiteye gitme hakkını 1914 yılında kazandıklarını daha yeni öğrendim. Yüz yıllık bir hak. Oy kullanmak kadar belirleyici bir değişim. “İnas Darülfünunu” yani “Kadın Üniversitesi” 1914’te kurulup o yılın Ekim ayında öğretime başlamış.
1919’da ilk karma eğitim hareketleri görülüyor, 1920’lerde, hemen Cumhuriyet öncesi, üniversite eğitimi tamamen kadın-erkek karışık hale gelmiş. Ki hatırlayın, erken Cumhuriyet dönemi dahi, liselerin kız ve erkek ayrı olabildiği bir dönemdi. Benim çocukluğumda bile vardı hala, İstanbul Kız Lisesi, Nişantaşı Kız Lisesi, Kabataş Erkek Lisesi gibi.
Ben kendim Amerikan Kız Koleji’nde okudum. Annemle babamın derdi cinsiyet ayırımı değil, okulun kalitesiydi elbette. 1970’lerde okulun karma eğitime geçmesi de, ideolojiyle ilgisizdi, ekonominin dayattığı bir değişimdi.

Sonra da, garip bir tesadüfle, Amerika’da bir kadın üniversitesine gittim. Kadın erkek ayrı eğitime inandığım için değil, tam tersine; her tür ayırım beni sinir eder – zenciler giremez, kadınlar giremez, erkekler giremez türünden şeylere fena huylanırım. Burs kazanabildiğim  üç üniversite arasında en iyi ortamı ve en kaliteli eğitimi sunduğu için gittim Wellesley’e.
Sonradan öğrendim ki, Hillary Clinton ve Madeline Albright gibi iki dışişleri bakanı çıkartan, uzay yolculuğundan parçacık fiziğine, yüksek mahkeme üyeliğine kadar başarı kazanmış kadınlar yetiştiren bir okula gitmişim meğer.
Sırf o nedenle kadın-erkek ayrı eğitime inanacak değildim elbette. Amerika’da hala kadın üniversiteleri olması beni şaşırtır, ben ayrı kadın üniversitesi olmasını savunmam, ama kendim deneyimleyince Amerika gibi bir toplumda yararlı bir işlevi olabileceğini gördüm.
Önceleri, tıpkı bizde olduğu gibi, üniversiteler kadın öğrenci almayı reddettiği için, kadınların devam edeceği özel üniversiteler kurulmuş Amerika’da, feminist ve girişimci bir ruhla. Ama büyük oranda hukuk eşitliği sağlandıktan sonra, kadın üniversitelerinin, daha az sayıda bile olsa, varlığını sürdürmesi, ilginç. Bir zamanlar sayıları 300 civarındayken, şimdi elli kadar kadın üniversitesi var Amerika’da ve kendim de bunlardan birinde eğitim aldığım için, mantığını görebiliyorum.

Kadın ve erkeğin toplumun her köşesini, eğlenceyi ve işi, kahveyi ve sofrayı, plajı ve oteli, her şeyi zaten ortak paylaştığı ve kaç-göç olmayan bir kültürde, ama feministlerin ücret eşitliği, istihdam ve eğitim eşitliği, fırsat eşitliği için büyük mücadele verdiği  bir toplumda, arzu eden kadınlara ayrı bir kadın üniversitesinde kendilerine güvenmeyi aşılamak, erkeklerle rekabet etmeden kişiliklerini bulma fırsatı vermek, sadece kadınların lider konumunda olduğu ve rol modeli oluşturduğu  bir ortamda onları yetiştirmek, feminist açıdan, anlaşılabilir bir hedef. Amerika’da hala kadın üniversitelerinin olması tek nedene dayalı, o da feminizm; fıtratla bir alakası yok.

Nüfusun yarıdan fazlası için, kadınla erkeğin birlikte kahveye bile gidemediği, kaç-göç üzerine kurulu bizimki gibi bir toplumda, kadınların ayrı eğitim görmesini, asla savunmam. Diyarbakır’da kız lisesi açılsın mı diye saçmasapan sorular duyduğumda, yaşadığım toplumun çifte hızda ilerlediğini hatırlayıp üzüntüme hakim oluyorum. Üniversiteye gitme hakkını yüz yıl önce kazanmışken, başörtüsü uğruna o haktan vazgeçebilen yahut mahrum edilen kadınların trajedisini düşündüğümde de, gene çifte hızda gelişmeyi hatırlayıp üzüntümü bastırıyorum.  
Fakat geçenlerde, o farklı hızda ilerlemenin ne anlama geldiğini bana dramatik şekilde hatırlatan bir haber duydum. Amerika’daki, benim feminist okulumdaki  o ileri feminizmin bile modası geçmiş gibi durduğu bir gelişmeyle hem mezun olduğum okul sarsılmış, hem de ben sarsıldım: Bizim kampüste artık sayıları düzinelere ulaşan “trans- erkek” yahut cinsiyeti belirsiz öğrenci okuyormuş meğer!

Doğuştan kadın olan ve okula müracaat ettikleri zaman hala kendilerini büyük ölçüde kadın olarak tanımlayan bu genç kadınlar, zaman içinde cinsiyetlerini farklı tanımlamak istemeye başlamışlar.

Her biri cinsiyet akışkanlığının farklı bir aşamasında; kiminin hedefi erkeğe dönüşmek, kimi  herhangi bir şeye dönüşmek peşinde değil, sadece kesin kalıplara göre erkek yahut kadın diye tanımlanmak istemiyorlar; istisnasız hepsi, cinsiyetle deney yapmak, cinsiyetin sınırlarını zorlamak peşindeler. Hiç birisi klasik anlamda travesti yanut trans-seksüel değil bunların. Kendilerini en rahat hissettikleri tanımlama “cinsiyet akışkanlığı”. Son olarak bunlara, erkek doğup kadınlaşmaya doğru giden “trans-kadın” öğrenciler de eklenmiş. Gökkuşağı misali, cinsiyet akışkanlığı hareketi, fıtrat denilen şeye meydan okuyor.

Ve biz bütün eski mezunlar  geçenlerde üniversitemizin başkanından bir mektup aldık. Kendini cinsiyet olarak akışkan, yahut belirsiz, yahut kararsız, yahut her tür cinsiyete karşı diye tanımlayan öğrenciler konusunda okulun gelecekteki tavrına ilişkin bir bilgi arama komitesi kurduğunu haber veriyordu. Ama sonuç bence şimdiden belli. Başka kalburüstü kadın üniversiteleri, kendini yasal olarak hala erkek diye tanımlayanlar dışında her cinsiyet kategorisindeki  insana kapılarını açmışlar bile. Bir çok konuda olduğu gibi, cinsiyet akışkanlığı denilen geleceği hazırlamakta da, kadınlar ve özellikle feministler, gene devrimci öncüler olacaklar bence.
Devrimin de ne olduğu belli: Fıtrat denilen şeye karşı çıkmak. İnsanın özü değil mi zaten, fıtratı zorlamak?

Biz gene de zaman makinemize binelim ve dönelim bizim fıtrat kurbanı ülkemize.
Cumhurbaşkanı Erdoğan devrimci bir insan değil, onun fıtrata karşı çıkmasını beklemeyeceğiz elbette. Kendini fıtratla sınırlayanların sevgili lideri olmaya devam edecek. Fıtratta eşitliğe inanmadığına göre, fırsatta eşitliğe de inanmıyor.  Eşitlik olmadan adalet olamayacağını unutmuş olabilir mi acaba?

Bu arada Türkiye’de son dört yılda 800 kadın öldürülmüş; o buna cevap olarak, bu cinayetleri işleyenler Müslüman olamaz, dinimizde böyle şey yok diyor. Demek ki cinayetleri önlemek için, dinden medet umacak. Daha akla yatkın başa bir şey yapacak mı, emin değiliz.
Ya biz, kendini fıtratla sınırlamayanlar ne yapacağız? Cinsiyet akışkanlığını düşüneceğiz elbette. Bir yandan da kadın-erkek fırsat eşitliği için mücadele etmeye devam edeceğiz. Zihnimizi bütün olasılıklara açık tutacağız. Belki bir gün metroda birisi beni görüp, kadın mı erkek mi olduğuma karar veremeyecek ve ben bunu fark edince gülümseyeceğim.

Türkiye iki ayrı hızda yol almaya devam edecek ve bu çifte hız yüzünden bazen alıştığımız sürtüşmeler, hatta kazalar olacak.
Ama şurası kesin, geleceği hiç kimse durduramayacak.
T24 –  26 Kasım 14