31 Mart 2023 Cuma

 

PINAR SELEK: HER NE

OLURSA OLSUN,

GERİDE GÜLÜMSEMEMİZ KALACAK

Evrim Kepenek



"Bu dava başladığında 60'lı yaşlardaydım, şimdi 92 yaşındayım. Küçük kızım hukuk okudu avukat oldu. Kızımla avukatlık yapıyorum.

"Şimdi Pınar'la uğraşanlarla aramızda bir kavga geçiyor onlar uzatmak için her şeyi yapıyor. Ben yok olsam bile bu arkamda duran insanlar Pınar'ı savunacaklar..."

Kendisi yok olsa bile "sosyolog Pınar Selek'i savunacaklar var" diyen kişi babası avukat Alp Selek. 


    Sosyolog Pınar Selek hakkındaki beraat yine bozuldu. Dava, 31 Mart Cuma günü İstanbul Adliyesi 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek. Selek, "İki ülkem var. Türkiye'ye döneceğim belki, burayla da bağım kalacak. Bir köprüyüm. Davamı, adalet için mücadele edenlerin tarihi mekanında, Paris'te İnsan Hakları Derneği'nde izleyeceğim" diyor.

İrademin iyimserliği ile hareket etmeye çalışıyorum” diyor.

Tehlikeli konularda yazma” diyenlere de “Hayatımın şiirinden vazgeçmem” diye yanıt veriyor. Sosyolog akademisyen Pınar Selek…

    Her bir kelimesi heyecanla çıkıyor ağzından. Dinlerken, ülkesinden ayrılmak zorunda bırakılmış bir kadından daha çok, yeryüzünün tüm dertlerini kendisine mücadele alanı olarak seçmiş bir kadını dinler gibi oluyorum.

    O anlattıkça, suçsuzluğunu kanıtlayan dört beraat kararı bozulduğu için yeniden yargılanacak bir kadını değil de “yargılayacak” bir kadını dinliyorum sanki.


    Üstelik bu adaletsiz “yargılanmanın” yargılaması sadece onunla özdeş değil. Pınar’ın arkadaşları, “masumluğuna tanığız” diyen Fransa’dan meslektaşları ve hak savunucuları da 31 Mart'ta Cuma günü Çağlayan'daki İstanbul Adliyesi’nde olacak.

    Şimdilerde Fransa'da yaşayan Selek, duruşma öncesinde bianet’e konuştu: "Benim iki ülkem var şimdi. Bir gün, Türkiye'ye döneceğim, belki ama burayla da bağım kalacak. Bir köprüyüm. Kendi davamı, adalet için mücadele edenlerin tarihi mekanında, Paris'te İnsan Hakları Derneği'nde izleyeceğim..."

İrademin iyimserliği ile hareket etmeye çalışıyorum”

Ülkeyi terk etmek zorunda kaldınız. Sevdiklerinizden ailenizden ayrıldınız, ne hissediyorsunuz?

Son günlerde ne hissettiğimi fazla düşünmemeye çalışıyorum. Bunun nedeni de şu ve hep tekrarladığım bir şey. Siyaset bilimci Antonio Gramsci, diyor ya “Aklımın karamsarlığıyla, irademin iyimserliğini birleştirmek lazım” diye. Son bir iki haftadır, aklımı durdurdum. Sadece irademin iyimserliği ile hareket etmeye çalışıyorum. Elbette bu da kolay değil.

Yırtılma oluyor, kopuş ama aynı zamanda akıl sadece karamsarlık da vermiyor. Akıl aynı zamanda, kendi durumumu, toplumsal bir perspektifte analiz etmemi sağlıyor.

Cezaevinde beni saran insanlar vardı”

Nasıl yani, bu durumu biraz daha açar mısınız?

Mesela, cezaevine ilk atıldığım zaman, koğuş sistemi olduğu için yani şimdiki gibi hücre sistemi olmadığı için çok şanslıydım. Ayrıca, ağır işkenceden çıkmıştım. Hiçbir tarafımı kıpırdatamıyordum. Birdenbire böyle atılınca cezaevine, çevremde beni saran bir sürü insanla karşılaştım.

Her birinin başka işkence hikayesi vardı. Bir müddet sonra, sen kendinle değil başkalarının acılarıyla ilgileniyor oluyorsun.

Kendinin aslında kocaman bir tablo içinde küçücük bir nokta olduğunu görüyorsun. Ve bu çok kolaylaştırıyor maalesef. Başkasının acısı, senin acını kolaylaştırmıyor tabii ki ama kendi acının analizini yapabiliyorsun.

Çok kanadı içim…”

Sadece sizin hak ihlaline uğramadığınızı anlıyorsunuz…

Yurt dışına gitmek zorunda kaldığımda, sevdiklerimden "yırtıldığım" zaman diyeyim… Bu, “yırtılmak” sözü lafı önemli çünkü, yani bir parça da orada kalıyor.

Ve mekanla kurduğun ilişkide de öyle. Sen mekanla da ürettikçe, mekanda yaşadıkça, yaşam demek üretmek demek zaten, yaşadıkça mekan da biraz sen oluyor. Sen de biraz mekan oluyorsun.

Çok sevdiğin bir insan öldüğü zaman da öyle onun bir parçası sende kalıyor. İster istemez, sen biraz o oluyorsun, o sen oluyor. Yani hayvanlarla ilişkide de öyle, insanlarla da öyle, mekanla da öyle. Dolayısıyla da ilk gidişimde, o ilk yırtılmada çok kanadı içim.

Sınırların benim için bir anlamı yok”

Ne hissettiğiniz ilk gittiğinizde?

İstanbul, sevdiklerim benimle birlikte yolculuk etti. Bir de şöyle bir şey var.

Ben anti - militaristim. Anti-militarist olmanın getirdiği bir şey de var. Anti milliyetçisin. Antimilitarism doğrudan doğruya anti milliyetçiliğe bağlı. O ulusal sınırların, hangi ortamda çizildiği noktasında, benim için hiçbir kutsal bir anlamı yok. Sınırların hangi tarafında olduğunun önemi yok.

İnadına Türkiye'den kopmadım”

Nasıl yani?

Sadece bazı mekanlara alışık olma durumu var. Türkiye'de nasıl yaşayacağım bilgisine sahiptim. Kodları biliyordum. Nasıl hareket edeceğimi biliyordum.

Dolayısıyla böyle bir sıkıntı yaşadım, her anlamda bir aktivist olmak ya da mücadeleci olmak bana bazı bedeller ödetti.

Fakat aynı zamanda onun kazanımları da oldu. Çünkü ben yurt dışına çıkar çıkmaz, Türkiye’deki tüm arkadaşlarım feminist, LGBT, antimilitarist, anarşist, Kürt, Ermeni, herkes dışarıdakilere, “Pınar'ı yalnız bırakmayın” diye çağrı yaptı. Ben birdenbire bir dünya insanın dayanışmasının içine düştüm.

Benim zaten şöyle bir bakış açım vardı. Türkiye'de yeni gelişen toplumsal hareketlerin içinde şekillendiğim için onun bana katkısı bu oldu.

Çünkü ben 1980 sonrası, feminist hareketin öncü olduğu, daha sonra LGBTİ, anarşist otonom bir sürü hareketin içinde olduğu yeni bir toplumsal dalganın içinde şekillendim.

Ve bu toplumsal dalganın öğretilerinden biri benim açımdan, iktidar ilişkileri arasında ya da sorunlar arasında hiyerarşi yapmamak.

Ben de tamam Türkiye'deki sorunları çok daha fazla biliyordum. Fakat biraz daha uzaklaşınca sınır bile demiyorum, başka bir mekana gidince aman benim sorunum öbüründen daha önemli falan gibi bir şeye girmedim.

Buradaki mücadelem de radikal”

Tabii bu işin şiddet boyutunu azaltmıyor. Uğradığın şiddet, yırtılma var. Orada inadına Türkiye'den kopmamak için elimden geleni yaptım. Arkadaşlarla ilişki kurdum, yazılar, kitaplar hep devam etti.

Bir de buradaki önemli gazetelere sürekli Türkiye'deki olup bitenleri, cezaevinde olanları yazdım. Ama onu da kolaylaştıran benim buradaki mücadelelerde aktif olmamdı. 

Bir şekilde buradaki egemen buradaki sistem, sana şunu söylüyor. Şu mesajı veriyor. “Sen burada kaldığında Sadece Türkiye'yle ilgili sorunlara dair konuşursan kabul ederiz seni. Buranın sorularına sahip çıkarsan, sorunlar başlar.”

Gerçekten çok ciddi sıkıntılar da yaşadım burada. Çünkü buradaki mücadelem oldukça radikal. Feminist hareket dışında bir de Türkiye’deki sorunları burada gündeme getirmek dışında başka mücadelelerim de var.

Hakiki ilişkiler iktidardan çok daha güçlü”


Evet bize biraz oradaki Fransa'daki yaşantınızdan söz eder misiniz?

Birincisi Avrupa sınır ve göç meselesi ve bu çok önemli.

İkincisi de neoliberalizmin bütün müdahaleleri, özellikle yaşam alanlarına yönelik müdahaleleri. Mücadelelerin karşısında korkunç bir polis şiddeti var. Bu hareketlerin içindeyim. “Cümbüşçü Karıncalar” kitabımda anlattığım konular bunlar.

Bu arada, şu mesajları çok alıyorum: “Pınar dikkatli ol.” O zamanki editörüm beni aradı, “Ne yazıyorsun” dedi. “Hayır, bunlar çok tehlikeli şeyler” dedi. “Senin Türkiye'yle ilgili bir kitap yazman lazım” dedi. “Bu sizin ne haddinize” dedim. O an çok öfkelendim. Benim mücadele alanlarım bunlar.

Hayatımın şiiri kaybolmasın istedim. “Direnişimin şiiri kaybolmasın bunları yazacağım, ne olursa olsun” dedim. Bir yanımla, ben bir şiir militanıyım.

Ayrıca bir de şiir aktivistiyim. Bu şu demek, seçtiğim yolda, yaptığım yerde yazdığım yazıda, şiir kaybolursa hiçbir şey yani taktikler başlarsa olmaz. Kaybolursunuz.

Hakikaten bir şeye girmek yani hakikaten inanarak yapmak çok hakiki ilişkiler geliştiriyor. Çok hakiki ilişkiler geliştiriyor ve o hakiki ilişkiler, iktidardan çok çok daha güçlü oluyor.

İktidar hakiki ilişkilerle başa çıkamıyor. Yani siyasi partileri kapatabiliyor. Bir sürü şeyleri yapabiliyor ama hakiki bağları denetleyemiyor. Onun alanına giremiyor. Sen başka bir alan yaratıyorsun.

Mesela şu anda Türkiye'de yeni kuşağın bana gönderdiği yüzlerce, binlerce mesaj okuyorum, hepsi bana güç veriyor. Oradayken de kurduğum bağ çok güçlüydü, çok derindi. Çok hakikiydi.  Halen daha hakiki. 

Dayanışma çok hızlı gelişti”

Peki beraatin bozulması kararı size nasıl etkiledi?

Burada da bu mücadelelerin içine girmem dava tarihi belli olunca, doğalında dayanışma komiteleri kurulmasını sağladı. Farklı kentlerde, ülkelerde insanlar benim etrafımda birleşiyor. Herkes çok memnun bu bağlardan. Ve Türkiye'ye birden bire yüz civarında insan bilet aldı. Hani ben bunları düşünmedim. Ama o kadar hızlı oldu ki.

Belki çok klasik bir soru ama yıllardır ülkeye gelmeyen bir insana sormak da istiyorum.  Buraya gelseniz ilk nereye giderdiniz?

Kadıköy'e. Kadıköy'de bir simit alırdım ve çay içerdim. Kadıköy rıhtımda olurdum…“Mücadelelerin izini sürerek buraya geldim”

Peki oradaki hayatınız, günleriniz nasıl geçiyor?

Burası çok enteresan bir yer 1860’ta Fransız oluyor, öncesinde İtalyan. Ve çok ciddi toplumsal bir tarihi olan bir yer. Bir sürü açıdan ve daha sonra işgal ediliyor tabii zenginler tarafından.

İş nedeniyle yaşamaya başladım ve en sonunda artık belli bir zamanda çalıştığım için “tamam burada kalayım” dedim. Toplumsal mücadeleleri olduğu için burada çok ciddi bir toplumsal alan içine girdim.

O sırada üniversitede bir iş alanı açıldı. Başvurdum, kabul edildim. Ben buraya iş için gelmedim. İşçilerin, mücadelelerin izini sürerek geldim diyeyim.

Burası sınır bölgesi ve sadece İtalya ve Fransa arasında değil aynı zamanda Avrupa'ya göç eden yani bütün o göç sorununun merkezi. Büyük göçlerin giriş mekanı. Ve çok çok çok fazla kadın var. Onlar çok görünmezler. Her gün inanılmaz bir şey ve çok ölü var, çok çok fazla şiddet var.

Avrupa politikaları gittikçe artıyor. Burası onun laboratuvarı. Ve üniversitede sosyoloji bölümündeyim ve gerçekten acayip bir ekibimiz var. Herkes sosyolojinin eleştirel sosyoloji tarafında.

Sadece tabii araştırmıyorum aynı zamanda bu mücadelenin içindeyim, 2021’de bu konuda büyük eylemler düzenledik. Mülteci kadınlar hikayelerini değil, taleplerini anlattı.

Devlet Pınar Selek’in ne yapmak istediğini anlamadı diye düşünüyorum…

Ben öyle düşünmüyorum. Bence çok bilinçli bir tutum çok normal aslında. Şaşırtıcı bir şey de değil.

Çünkü benim içinde bulunduğum çoklu mücadeleler ve bu mücadele arasında, 20 yılda gelişen yakınlaşmalar, karşılıklı alışverişler ve bunun yarattığı dönüştürücü etkilerin ben bir parçasıyım ve sadece ben değilim mağduru.

Yani cezaevindeki arkadaşlarımızı düşünün. Çiğdem Mater’den tuttun Mücella'ya Osman Kavala'ya kadar. Ondan sonra Gültan Kışanak, Sebahat Tuncel… Cezaevinde çok çok fazla insan, çok fazla Kürt kadın var.

Ben hedeflerden sadece biriyim. Ama bu mahkemenin bu kadar sürmesinin tek nedeni ben değilim. Yani ben önemli bir nedeniyim.

31 Mart Cuma günü, Çağlayan’daki davanızı nasıl takip edeceksiniz?

Dava günü, Paris'te İnsan Hakları Derneği'nin merkezinde olacağım. Muhtemelen anlık takip edeceğim.

İnsan Hakları Derneği Fransa'da çok önemli bir yeri var. Dreyfus davasının, karşı mücadelenin öncüsü bir insan hakları derneği. Bugünkü cumhuriyeti kuran öğe olarak tanımlanıyor.

Burada mesela Cumhurbaşkanı seçilir seçilmez onlarla görüşmek zorunda. Bir nevi cumhuriyetin bekçileri gibi demokrasinin, hukuk devletinin bekçileri gibi görünüyorlar.

Girdiğin anda İnsan Hakları Derneği'ne Fransa’yı Fransa yapan Emile Zola’nın ve Dreyfus’un fotoğrafları var. Fransa'nın da çok eksikleri var elbette hukuk devleti açısından.

Şimdi ben orada olacağım. Ve orada olmanın da önemi şurada. Bütün dayanışmacılar oraya gelecek. Oradan Türkiye’yele bağlantı yapacağım ve iki mücadeleyi de birleştirmiş olacağım.

Çünkü benim iki ülkem var şimdi. Evet bir gün, Türkiye'ye döneceğim. Belki ama burayla da bağım kalacak. Dolayısıyla ben bir köprüyüm. Kendi davamı adalet için mücadele edenlerin tarihi mekanında izleyeceğim.

Aynı zamanda büyük bir dayanışma örneği olacak orada. Müthiş bir ortaklık ve dayanışma örneği olacak. Her ne olursa olsun, geride gülümsememiz kalacak her şeye rağmen.







29 Mart 2023 Çarşamba

 

AHMED ARİF

Terk etmedi sevdan beni, aç kaldım, susuz kaldım, hayın, karanlıktı gece, can garip, can suskun, Can paramparça… Ve ellerim, kelepçede, Tütünsüz, uykusuz kaldım, terk etmedi sevdan beni…

                                       Ahmed Arif

      Ahmed Arif, 23 Nisan 1927 tarihinde Diyarbakır’da doğdu. Bebekken annesi Sâre'yi kaybetti, bu yüzden hayatı babasının yeni eşleriyle devam edecekti.

      Sekiz Kardeşin en küçüğü olan Ahmed Arif Diyarbakır'dan babasının memur olması sebebiyle Diyarbakır'dan sonra Siverek’le tanışmıştır. Okuma yazmayı ilkokuldan önce ana okulunda öğrenen Ahmed Arif, ortaokulu Urfa’da, liseyi yatılı olarak Afyon'da okudu ve şiir sanatı en fazla Afyon’da kendini gösterdi. İlk şiiri Seçme Şiirler Demeti Dergisi'nde 1940’da yayımlandı ve 10 lira telif ücreti aldı. Askerliğini İstanbul Riva’da yaptı ve üniversiteyi Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okudu. 1951 ve 52 de iki kez tutuklandı bu sebeple yükseköğrenimini tamamlayamadı. Çeşitli gazetelerde çalıştı. 1968 yılında Hasretinden Prangalar Eskittim kitabı çıktı ve korsan hariciden 23 baskı yaptı. Yine aynı adla kendi seslendirdiği şiir kaseti 20 binden fazla sattı. Gerçek adı Ahmed Önal şair bir kalp krizi sonucu 2 Haziran 1991 yılında hayata veda etti.

    Ahmed Arif çocuk yaştan itibaren çeşitli bölgelerde yaşamasının bir getirisi olarak Arapça, Zazaca ve Kürtçe dillerine fazlasıyla hakimdi. Bu sebeple çocukluğunda ilginç bir iddianın başkahramanı olacaktı. Kerküklü Ahmed için iddiaya girilmişti...

Çok iyi hatırlıyorum. Biz oyun oynuyoruz, üç tane adam bahse girmişler. Üç adam ama, biri Arap, biri Kürt, biri de Zaza… Biri diyor ki beni göstererek “Bu çocuk Arap…” Öteki diyor ki: “Yok yahu, bu çocuk Kürt…” Üçüncüsü “Bu, ne Arap, ne de Kürt... Bu çocuk Zaza” diyor. Biz oynuyoruz, onlar konuşmalarımızı dinliyorlar herhalde…Aralarında anlaşamayınca bir esnafa soruyorlar, “Bu çocuk nedir?” diye… Beş
lirasına bahse girmişler. O zaman büyük para tabii. Esnaf “Üçünüz de
yanıldınız” diyor. “Bu çocuk Türk…”

     Dayak Atılıp Çöplükte Ölüme Terk Edilen Şair

                                Mustafa Muğlalı Paşa katliamı

    1943'de Van'da 32 kişinin ölümü ve bir kişinin yaralanması ile sonuçlanan Muğlalı Katliamı ile ilgili yazdığı 'Otuzüç Kurşun' şiiri sebebiyle Ahmed Arif, defalarca sorgulanıyor, dövülüyor ve sonunda bir çöplükte ölüme terk ediliyordu.

'Şu Bahçelievler'de manyağın biri otuz tane tavuğu çalsa, kesse, ertesi gün Ulus gazetesi olayı dört sütun üzerinden verir. Tavuk değil bu yahu 33 tane senin vatandaşın… Hiçbir suçu yok… Tertemiz… Belki hepimizden daha suçsuz… Kimsesizlikten başka suçu yok. Kimsesiz adamlar o kadar…”

İşte bu “Otuzüç Kurşun” şiiri yüzünden geldiler götürdüler beni… Gece sabaha kadar dövdüler. “Oku” dediler, okumadım. … Dövdükten sonra o tellerden aşağı attılar beni. Orada öylece kalmışım. Sabah çöpçüler gelip buluyorlar. Sokak köpekleri gelip gelip kokladılar beni. Ödüm koptu, ölü sanıp yiyecekler diye…

Ben çocukluğumdan beri gece rüyamda şiir okurum, mısra söylerim.” Bu şiirlerden biri:“Alnımızın aklığında puşt işi zulüm/ Ve cânım yarı geceler/ Çift kanat kapılarına karşı darağaçları”

              “To be or not to be” ve Hikayesi

        Her anlamda keskin ve net olan Ahmed Arif defalarca işkence gördü, polis tarafından sürekli takip edildi, başka karşıt guruplarca hedef alındı. Öyle ki bir köşede onu kıstırıp dövmesinler diye sürekli spor yapıyordu. 1951-52’de iki kez tutuklanan şair bu sebeple yükseköğrenimini tamamlayamadı, işkenceler ve baskılar altında sürekli dik durmaya çalıştı ve bunu en iyi şekilde yerine getirdi. Tarifsiz acılar görmesine rağmen yine de “Acı çekmek de bir yerde sevda gibidir, her kula nasip olmaz…” diyordu. Hapiste tayın olarak herkesten farklı olarak çeyrek ekmek verilen Ahmed Arif, bu ekmeği bile yiyemeyecek kadar hasta düşmüştü, sadece su içen ve her mahkeme sabahı türlü çirkinliklerle karşılaşan şair “Beni her mahkeme sabahı anadan doğma soyar, giysilerimi didik didik ederlerdi.” sözleriyle durumun vahametini ve bir milletin en yiğit evlatlarından birine reva görülenleri bir kez daha gözler önüne seriyordu.

        Yattığı Sansaryan hapishanesinden sonra yollandığı Harbiye’deki bir hapishane sonradan şiirlerinde yer alacak ilginç bir özelliği taşıyacaktır. İçeri girdikten sonra hücresinin duvarında “To be or not to be” ile birlikte aynı anlamı taşıyan on dokuz farklı dilde yazıyla karşılaşmıştır. Şair bu on dokuz satıra yirminci satırı Türkçe olarak eklemek ister. Ve on dokuz satırın altına bir toplama çizgisi çektikten sonra çizginin altına“Ya herro ya merro” yazar. On dokuz farklı dili, on dokuz farklı kalbi, işkence görmüş on dokuz bedeni kendi bedeninde toplar ve daha sonra“'To be or not to be' değil. / 'Cogito ergo sum' hiç değil...” mısralarını “Unutamadığım” şiiriyle tarihe not düşer.







27 Mart 2023 Pazartesi

 

MÜBADELE,

BİR ETNİK TEMİZLİK

YÖNTEMİDİR

MÜBADELE, YUNAN VE TÜRK

MİLLİYETÇİLİKLERİNİN ORTAK

OPERASYONUDUR

Aytek Soner Alpan





İnsanların hiç tanımadıkları bir ülkede mecburî iskân edilmelerinin cebir içerdiğini kaydeden Dr. Alpan, “Eşyayı adıyla çağırmak gerekir: Mübadele, bir etnik temizlik yöntemidir" dedi.


     İZMİR - Lozan Barış Antlaşmasına ek olarak 30 Ocak 1923’de imzalanan Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi sözleşmesinin 100'üncü yılı geride kaldı. 1922’de Yunanistan’ın Anadolu’yu işgalinin sona ermesinin ardından Lozan'da imzalanan "Türk ve Yunan Ahalisinin Mübadelesine Mütedair Mukavelename" anlaşması ile 1,2 milyon civarı insan mübadele kapsamında Yunanistan'da iskân edilirken, 450 bin civarında insan da Türkiye'de mübadil olarak yerleştirildi.

1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi, zorunlu yerinden etme ve mülteci deneyimi konularında araştırmaları bulunan Dr. Aytek Soner Alpan ile 100'üncü yıldönümünde Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’ni konuştuk.

Dr. Alpan, mübadeleyi, Yunan ve Türk milliyetçiliklerinin ortak ve özgün bir operasyonu olarak değerlendiriyor.

Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’nin 100'üncü yıldönümü. Mübadele anlaşması hangi şartlarda imzalandı ve kapsamında neler vardı?


    Türkiye ve Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesi, 1922'de Yunanistan'ın Anadolu'da uğradığı nihai yenilginin sonrasında kurulan diplomasi masasında karara bağlanıyor. Biliyorsunuz Türkiye'de bu sürece "Kurtuluş Savaşı" diyoruz. Yunanistan'daysa bu süreç "Küçük Asya Seferi ve Felâketi" olarak adlandırılıyor. Kısacası mübadele, Türkiye özelinde kurucu bir askeri zaferin ve siyasi dönüşümün, Yunanistan'daysa “müesses nizamı” alt üst eden büyük bir felâketin ardından hayata geçti. Anadolu coğrafyasında yeni bir devlet, Osmanlı İmparatorluğu bünyesinden çıkan son ulus-devlet kurulurken, Yunanistan'daki ulus-devlet 100'üncü yılını geride bırakmış durumdaydı. Tarihsel bağlam çok kaba hatlarıyla bu şekildeydi.

    20 Kasım 1922’de Lozan’da başlayan barış görüşmelerinde masada ilk "çözüme kavuşan" konulardan birisi nüfusların karşılıklı olarak değiş-tokuşu meselesiydi. 30 Ocak 1923’te "Türk ve Yunan Ahalisinin Mübadelesine Mütedair Mukavelename" imzalandı. Yani mübadele, müzakerelerin çok erken bir aşamasında karara bağlandı. Sürecin detaylarıyla ilgili tartışmalar 1930'a değin sürmüş olsa da ilkelerde süratle anlaşılmasının nedenleri var.

        Bu detaylardan bahsedebilir misiniz?

    Birincisi, meselenin pratik boyutu. 1922'de Anadolu'daki Yunan cephesinin çökmesinin ardından panikle kaçan veya savaş devam ederken zorunlu yeniden iskân nedeniyle yerinden edilen Rumlar çoktan Yunanistan'a sığınmıştı. Nisan 1923’te, mübadele ile insanların nakli başlamamışken, Yunanistan'da 800 bine yakın Anadolu ve Trakya kökenli mülteci vardı. Dolayısıyla, Yunan tarafı açısından öncelik bu insanlara hukuki bir statü kazandırmak ve çoktan kendi boyunu aşmış olan "mülteci sorunu"nu yeni oluşan uluslararası sistemin desteğiyle yönetilebilir kılmaktı. Öte yandan, mültecilerin iskân edilebilmesi için ülkenin yerli nüfusunun bir bölümünden "kurtulmak" gerekiyordu. Ev, iş, arazi ihtiyacı doğmuştu… Benzer şekilde Anadolu da uzun süredir Osmanlı’nın daralan sınırları nedeniyle göç alan, savaş, yangınlar gibi sebeplerle toplumsal yapısı hercümerç olmuş bir coğrafyaydı. Memleketlerini terk etmiş Rumların dönüşlerinin engellenmesi Türk tarafı açısından ciddi bir motivasyon kaynağıydı.


    İkinci boyut, bu "kurtulma ihtiyacı" ile alakalıydı. Nüfusun bir bölümünün "gözden çıkarılabilir" olarak değerlendirilmesinin siyasi-ideolojik bir tarafı vardı ve bu, pratik herhangi bir nedenden daha baskındı. Her iki devlet de etnik açıdan homojen bir nüfus yapısına ulaşmak, "sorun" olarak değerlendirilen nüfus segmentlerini minimize ederek mümkün olduğunca yönetilebilir kılmak istiyordu. Toplumsal yapının homojenize edilmesi, iktisadi alanın millileştirilmesi devletlerin öncelikleriydi. Mübadele, bu coğrafyada yüzyıllar içinde ortaya çıkmış toplumsal yapıyı "doğru olmayan bir etnik dağılım" olarak kabul ederek bu "yanlışlığı" düzeltmeye çalışan Yunan ve Türk milliyetçiliklerinin ortak ve özgün bir operasyonudur.

    Bunun neticesinde, Yunanistan'da 1,2 milyon civarı insan iskân edilirken, 450 bin civarında insan da Türkiye'de mübadil olarak yerleştirilmiştir. Muaf tutularak "azınlık" haline gelen insanları da dikkate aldığımızda 2 milyon insanı doğrudan etkileyen mübadelenin bu sayının ötesinde bir etkisi ve kuşaklara yayılan bir insani faturası olduğu gerçektir.

Özgünlükten kastınız ne?

    1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi'nden önce de nüfus mübadelesi girişimleri var. Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan ve Yunanistan arasında mübadeleler müzakere ediliyor veya hayata geçiriliyor. 1923 Mübadelesi, bu deneyimlerden farklı.

    Birincisi, Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi'nin belki de en temel özgünlüğü zorunlu olması. Önceki girişim ve uygulamalar gönüllülük esasına göre kurgulanmışken, 1923 Mübadelesi'nde mübadeleye tabi insanların rızasına başvurulmamış ve insanlar "atanmış anavatanlarına" zorla transfer edilmişlerdir.

    Bir diğer başlık, Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’ne tâbi insanların saptanmasında kriter din olarak seçilmiş olması. Din, mübadeleye tabi insan sayısını maksimize edecek görece net bir ayraçtı. Bu nedenle, Yunanca konuşan Giritli Müslümanlar, Patriyotlar gibi gruplar mübadele kapsamında Türkiye'ye gönderilirken, Türkçe konuşan Rumlar da inançlarından ötürü Yunanistan'a sevk edildi. Dillerini dahi bilmedikleri bir ülkeye gönderilen "dilsel azınlıkların" sorunları nesiller boyu sürmüştür.

    1923 Mübadelesi'nin bir diğer farkı coğrafi kapsamı. Mübadelenin kapsamı, küçük istisnalar dışında, Türkiye ve Yunanistan'ın tamamı. Sözleşme gereği Yunanistan'da Batı Trakya Müslümanları ile Türkiye'de İstanbul, İmbros ve Tenedos Rum-Ortodoksları mübadeleden muaf tutuldu. Bunun temel nedeni iki devletin bu bölgelerdeki tarihsel iddialarından vazgeçmemeleridir. Muaf tutulanlar "azınlık" olarak tanımlanarak iki ülkede "rehin" bırakılmıştır. Neden "rehin" diyorum? Her iki devlet de uluslararası gerilimlerde hemen azınlık haklarına göz diker. Bir tarafın attığı adıma diplomasinin meşhur mütekabiliyet ilkesi gereği karşılık verilir ve çileli bir kısır döngü ortaya çıkar. Son olarak, mübadeleden önce oluşmuş muhaceret dalgalarında memleketlerini terk etmiş ve Yunanistan'a veya Türkiye'ye sığınmış insanların geri dönüşlerini kati surette engellemek için Mübadele Sözleşmesi geriye doğru işleyecek şekilde kurgulanmıştır.

Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’nin zorunlu olarak yapıldığı söyleniyor. Sizce Yunanistan’ın Anadolu’ya işgalinin sona ermesinden sonra başka bir çözüm bulunabilir miydi?

    Tarihte mutlak bir zorunluluktan bahsetmek mümkün değil. Bugünden baktığımızda zorunluluk olarak gördüğümüz şeyler olumsaldır. Tarihte "patika bağımlılığı" dediğimiz bir konu var. Kısaca anlatayım: Belli yol ayrımlarına geldiğinizde bir tercihte bulunarak bir yola girersiniz. Bu dönüm noktalarından sonra girilen yolda ne kadar süre devam edilirse, yapılan tercihler neticesinde bu yoldan dönmenin maliyeti o denli artar. Bu nedenle, söz konusu yol giderek zorunlulukmuş gibi görünmeye başlar. Hem o günün koşullarında hem de bugünden baktığınızda… Oysa, kimi tarihçiler imparatorlukların ortadan kalktığı süreçte milliyetçiliğin tek seçenek olmadığını, hatta en güçlü seçenek dahi olmadığını, milliyetçiliğin olumsal yani mecburi olmayan bir dizi dönemecin alınması neticesinde Balkanlarda hâkim senaryo haline geldiğini göstermektedir. Mübadele dediğimiz "demografik mühendislik" yöntemi soykırımların ve başka etnik temizlik yöntemlerinin hayata geçirildiği, milliyetçi senaryonun baskın hale geldiği bağlamın ürünüdür.

    Kısacası, herhangi bir mutlak zorunluluk olmasa dahi, Cihan Harbi ve uzantısı olarak Anadolu'daki Yunan işgali ve işgale direnişe geldiğimizde, bu zihniyet mutlak egemenliğini uzun süre önce ilan etmiş, çeşitli siyasi fırsat pencereleri çoktan kapanmış, bir eşik çoktan aşılmış durumdadır. Milliyetçiliğin üst belirleyen olduğu bu bağlamda her iki ülkede de mübadeleye tabi olacak insanların değiş tokuş edilme fikrine gösterdikleri sert reaksiyon ve bu konuda gönülsüz olmaları herhangi bir karşılık bulmamıştır.

NESİLLER BOYU SÜREN BİR TRAVMADAN BAHSETMEK MÜMKÜN’

Mübadele ile yüz binlerce insan yerini yurdunu bırakıp göçe zorlandı. Yaşadıkları yerlerde yabancı görünen insanlar, gittikleri yerlerde de yabancı oldular. Bu, dönemin Türk ve Yunan yönetimleri tarafından yaratılan büyük bir trajedi değil mi?

    Meselenin Türkiye'de ele alınışının aksine, nesiller boyu süren bir travma ve trajediden bahsetmek mümkün. Bu nedenle mübadelenin 100'üncü yılının konunun doğru bir çerçeve içinde değerlendirilmesi gerekiyor. Mübadele konusunda uluslararası literatürde de yaygın bir yanlış anlayış var. Mübadelenin diplomasi tarafından benimsenmesi, uluslararası kamuoyu tarafından onaylanması onu diğer zorunlu yerinden etme yöntemlerinden daha masum, insani ve barışçıl kılmıyor. İnsanların memleketlerinden mecburi koparılmaları ve hiç tanımadıkları başka bir ülkede iskân edilmeleri tanım gereği cebir, yani zor içermektedir. Eşyayı adıyla çağırmak gerekir: Mübadele, bir etnik temizlik yöntemidir. Mübadeleye tabi tutulan insanların temel insan hakları "Batı Medeniyeti"nin alkışları eşliğinde ihlâl edilmiştir. Bunun net bir şekilde bilince çıkarılması konunun doğru değerlendirilmesi açısından son derece önemlidir. Aynı zamanda bu, insanların mübadele edilebilir "şeyler" oldukları fikrinin "çatışma çözümü" repertuarının bir parçası olarak görülmesinden vazgeçilmesine de katkı sağlayacaktır. Devletlerin veya uluslararası güçlerin çıkarları "sıradan" insanların hayatlarının önüne yerleştirilmemelidir. Bu nedenledir ki, Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi'nin, bir insani faturası olmakla birlikte son kertede Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunları çözen başarılı bir deneyim olduğu değerlendirilmesi yanlıştır ve reddedilmelidir.

Bugün için mübadelenin travmatik sonuçları ortadan kalktı mı? Bundan sonra bu olayların bir daha tekrarlanmaması için neler yapmak gerekiyor?

    Bu sonuçların ortadan bütünüyle kalktığını söylemek zor. Mübadeleye tabi olmuş birinci nesil artık hayatta değil. Yabancılık, dışlanma, özlemle dolu bir hayatları oldu. Sonraki nesillerde de bunlar devam etti, ediyor. Sonraki nesillerde memleket hasretinin bir post-bellek olarak varlığını sürdürdüğünü, bir çeşit "hayalet acı" ürettiğini söylemek mümkün.

    “Ne yapılmalı” sorusuna bir tarihçi olarak şöyle yanıt verebilirim: Tarihçiler olarak bu başlıktaki misyonumuz egemen tarih yazımının görmezden geldiği olayları açığa çıkarmaktan ibaret olamaz. Bu önemlidir, ancak esas misyonumuz geçmişin günümüzle olan ilişkisinin, insanların geçmişle ve tarihle ilişkisinin sağlıklı kurulmasını sağlamak olmalı. Hele de Yunanistan ve Türkiye gibi bu ilişkinin son derece sorunlu ve aşırı politik belirlenimli olduğu iki ülkede. Bu bağlamda, Yunanistan ve Türkiye'deki tarihçiler arasında 2000 yılında başlayan ve hâlihazırda süren akademik diyaloğun önemini vurgulamak gerekir. Bu diyalog kanalları genişleyerek coğrafyamızın tarihini yeni ve çok boyutlu bir çerçevede ele almamızı sağladı. Ulus-devlet çerçevesinin, "milli tarih"in, içeriksel veya yöntemsel milliyetçiliğin ötesine geçen ortak ürünlerin ortaya çıkmasına vesile oldu. Hâlâ bu konuda ciddi mesafe katedilmesi gerekse de her iki cenahta da anlamlı sayıda tarihçi birbirinin tarihini anlamak, kaynakları tanımak, öğrenmek, ortak bir tarih inşa etmek ve üretilen bilgiyi kamusal alanda yeniden üretmek konusunda inisiyatif geliştiriyor. Bunun kamusal alana ve siyasal düzleme tercümesi için daha fazla çaba sarf etmek gerektiği aşikâr. Yine de bu süreçte her iki ülkede de belli tarihsel dönemeçlere ilişkin kamusal tartışmalarda revizyonist yaklaşımların geliştirilmesinde anılan diyalog kanallarının ve sonuçlarının önemli etkisi olduğunu söylemek mümkün.


SORUNLARI TAMAMEN ÇÖZDÜĞÜ DÜŞÜNCESİ YANLIŞ ALGI’

Günümüz Türkiye-Yunanistan ilişkileri dahil mübadele iki toplum arasındaki ilişkileri nasıl etkiledi?

    Bu önemli bir soru, zira meselenin genellikle görmezden gelinen bir boyutuna işaret ediyor. Ana akım tarih yazımında Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi'ne ilişkin en önemli yanlış algılardan biri mübadelenin Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunları tamamen çözdüğü düşüncesi. Mübadele yönteminin daha sonra pek çok kez doğrudan Türk-Yunan Mübadelesi'ne referansla farklı bağlamlarda gündeme gelmesi veya uygulanması yine yaratılmış olan illüzyonla ilgili.

    Konunun Yunanistan boyutu başka bir söylem üzerinden bu illüzyona eklemleniyor. Sanırım onu konuşmak için fırsatımız olmaz. Mübadele'nin Türkiye veçhesi ele alınırken ana akım tarih yazımında meselenin 1925 civarında bittiği kabul edilir. Bu da devletin yaklaşımı ile büyük oranda örtüşür. Dönemin İçişleri Bakanı Recep Bey [Peker] daha 1924’te "yerli-muhacir ayrımına izin vermeyeceklerinin altını çizen" bir Meclis konuşmasında "Mübadele bizim için bitmiştir" der. Oysa, Mübadele'ye tabi insanların bırakalım iskânını veya entegrasyonlarını, transferleri dahi bu tarihte tamamlanmamıştır. Ancak devlet, mübadele defterini kapatmış, mübadillerin öz örgütlenme faaliyetlerini durdurmuş, hak arama girişimlerini baltalamış, Mübadelenin doğurduğu sorunları, bir zafer anlatısı içinde görünmez hale getirmiştir. Meselenin uluslararası boyutunda da Lozan Antlaşması'ndan hızlıca 10 Haziran 1930'da imzalanan Türk-Yunan Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaştırma ve Hakemlik Antlaşması'na geçildiğini görürüz. Oysa 1930’da devletlerin mübadeleye tabi insanların tazminat haklarından vazgeçmesi aşamasına gelininceye dek pek çok badire atlatılmıştır. Yunanistan ve Türkiye'de kalan taşınmazların ederlerinin hesaplanması ve tazminatların belirlenememesi öyle gerilimli bir süreç olarak ilerlemiştir ki iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler defalarca kopmuş, ülkeler savaşın eşiğine gelmiştir.

Bir de mübadele kapsamında olmayan, muaf tutulanlar var.

Onların durumu nedir?

Başından itibaren işaret ettiğim gibi mübadelede mesele gönderilen ve gelenlerden ibaret değil. Mübadelenin belki de en uzun gölgesini "rehin azınlıklar"ın sorunları oluşturmaktadır. Yukarıda saydığım sorunlara, mübadeleden muaf tutulacak İstanbul Rumları'nın nasıl belirleneceği tartışmaları, Patrikhane'nin statüsü, Rum azınlığın vakıflarının idaresi, Yunanistan'daki Müslüman Türk azınlığın eğitim ve ibadet haklarının tanınması ve uygulanması konularındaki uzlaşmazlıkları da eklerseniz son derece girift bir sorunlar yumağıyla karşılaştığınızı görürsünüz. Bu sorunlar, iki ülke arasındaki Ege, Kıbrıs gibi başka majör kriz başlıkları devreye girdiğinde diplomasideki mütekabiliyet oyununda koz olarak görüldüğü için bu sorunların çözümüne de yaklaşılamamıştır.

    Son olarak, bir önceki soruyla da bağlantılı olarak şu söylenebilir: Mübadele meselesi ekseninde örgütlenmiş, örneğin Türkiye'deki Lozan Mübadilleri Vakfı gibi sivil girişimlerin geliştirdiği inisiyatifler, mübadelenin yarattığı insani yıkımın bilince çıkması ve iki toplum arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi için adımların atılması konusunda olumlu etkiler yaratmaktadır. Bu vesileyle de bu emektar kuruluşlara bir kez daha teşekkürlerimi ifade etmiş olayım…






24 Mart 2023 Cuma

 

VİCDANİ RETÇİ ŞENDOĞAN YAZICI

HDP'den aday adayı


                                          Şendoğan Yazıcı

13 senede 14 davada yargılandı: Türkiye'nin 121. vicdani retçisi milletvekili aday adayı

    HDP'den aday adayı olan Şendoğan Yazıcı, milletvekili olabilmek için askerlik koşulunu karşılamıyor. Ancak 2018 seçimlerinde AKP'den milletvekili olan Ahmet Büyükgümüş ve Selman Özboyacı askerliklerini 2019'da bedelli olarak yapmıştı.

    "Ben 36 yaşındayım. Evli ve iki çocuk babasıyım. Evini geçindirmeye ve çocuklarına güzel bir gelecek kurmaya çalışan milyonlarca eşten biriyim sadece. Ancak ben halen askerlik görevimi yapmadım. Çünkü bir sivil olarak, 'askerlik' denen olgunun, bir görev olduğunu asla düşünmüyorum 'vicdani ret' hakkımı kullanıyorum ve buradan ilan ediyorum."


    Şendoğan Yazıcı 27 Haziran 2010’da Harbiye Orduevi önünde bir basın açıklamasıyla vicdani ret kararını duyuracaktı. Polis buradaki açıklamaya izin vermedi. Ordueviyle TRT binası arasında kalan bölgede Türkiye’ye sesini duyurdu. Türkiye’nin 121. vicdani retçisi oldu.

    Aradan 13 sene geçti. Hakkında 14 dava açıldı. Yargılandı, 20 bin 940 TL ceza aldı, itiraz etti. Hala duruşmaları asliye ceza mahkemelerinde ve istinafta görülüyor. Anayasa Mahkemesi’nde bekleyen iki dosyası var.

    Yazıcı bugün 49 yaşında. HDP/Yeşiller Sol Parti’den milletvekili aday adayı. Vicdani ret hareketinin sadece sokakta, mahkeme koridorlarında ya da ‘devletle cebelleşildiği’ noktalarda değil Meclis’te de yer bulması gerektiğini düşünüyor.

    “Bu mücadeleyi bir üst aşamaya sıçratmak, bir şekilde daha fazla görünür kılmak, daha çok gencin gündemi haline getirebilmek istiyorum” diyor.

    "Bize yapılanlar yasal ama meşru değil"

    Vicdani retçilerin yaşadığı sorunların ortadan kalkması için mücadele yürüteceğini söylüyor:

    “Türkiye vicdani retçilere genel olarak bir yok sayma politikası uygulanıyor. Askerliğini yapmamışsan devlet keyfi bir şekilde onlarca yaptırım gücü içerisinden birisini seçip karşına çıkartıyor. Hayatın her alanda engelleme var.




      “Herhangi bir otelde kaldığınızda gecenin saat 3’ünde, 5’inde mutlaka bir polis ziyaretiyle karşılaşıyorsunuz. Özel hayatınız diye bir şey söz konusu olmuyor. Sigortalı çalışamıyorsunuz. Sigortalı bir işe girerseniz, iş yerine Milli Savunma Bakanlığı'ndan yazı geliyor. Çalıştırana ceza var. Çalıştırmaya devam ederse ceza katlanıyor.

    “Vicdani retçilere çok yoğun bir idari para cezası uygulanıyor. İdari para cezalarını ödemediğimiz zaman bütün hesaplarımıza bloke konuluyor. Benim şu an üç banka hesabım var. Üç hesapta da devletin koyduğu bloke var.

    “Eşimle üç yıl önce resmiyette boşandık. Boşanma nedenimiz ekonomik anlamda artık kıpırdayamayacak hale gelmem. Ticari faaliyetlerimi tamamen durdurdum. Şirketi eşimin üzerinde açtık, diğer bütün ekonomik faaliyetlerimi de eşim üzerinden ilerletebiliyorum. Buna mecbur bırakıldım.

    “Diğer vicdani retçiler için de durum benzer. Sigortasız çalışmak zorundalar. Kendi el becerilerine göre, kısa vadeli işlerle hayatlarını devam ettirmeye çalışıyorlar. Ya da yurtdışına gidebilenler Türkiye’den çıkıyor.

    "Görünürde hiçbir şey yok gibi ama hayatın her alanında kıskaç altındayız. Hayatımızı yaşanmaz hale getiriyorlar ki bıkalım, bezelim ve ‘Ya lanet olsun, bu kadar eziyet çektik ama hadi gidip yapalım da bu dertten kurtulalım’ durumuna getiriyorlar.

Bize yapılanlar insanlık dışı, insan haklarına aykırı. Yasal ama meşru değil. Tamamen keyfi.”

           "Yüz binlerce asker kaçağı var" 

    Yazıcı, HDP'nin toplumsal muhalefette üstlendiği rolü desteklediğini söylüyor. Koşulsuz bir şekilde yanında durulması gerektiğine inandığı için de HDP’den aday olmak olduğunu anlatıyor. HDP’nin parti programında vicdani reddin olduğunu ifade ediyor.

    Türkiye’deki tek vicdani retçinin kendisi olmadığını belirten Yazıcı şöyle devam ediyor:

    “Yüz binlerce vicdani retçi adayı var. Vicdani retten haberi olmayıp vicdani reddin gerektirdiği her türlü zorlukları karşılayan yüz binlerce insan var. Hani asker kaçağı deniyor ya... Biz onları doğal olarak vicdani retçi olarak kabul ediyoruz.

    “Evet, resmi olarak kendilerine vicdani retçi demiyorlar ama bütün yaşadıkları zorluklar vicdani retçilerin yaşadığı zorluklar aynı zamanda.

    “Biz herhangi bir yerde kimlik kontrolüne maruz kaldığımızda kolluk asker kaçağı olduğumuza dair tutanak tutuyor. Askerlik Şubesi Başkanlığı savcılığa suç duyurusunda bulunuyor. Savcılık da dava açıyor. Türkiye’de yüz binlerceyiz.”

Askerlik milletvekilliğinin önünde bir engel olacak mı?

    Şendoğan Yazıcı bugün vicdani retçi bir vekil aday adayı olarak karşımızda. Ancak bir problem var. Milletvekili Seçimi Kanunu’na göre milletvekili olmanın ön koşulu “erkek adayların askerlik görevini tamamlamış olması”.

    Yazıcı bu noktada 2018 seçimlerinde AKP’den Yalova milletvekili seçilen Ahmet Büyükgümüş ile Konya’dan milletvekili seçilen Selman Özboyacı’yı örnek gösteriyor.

    İki isim de bedelli askerlik uygulamasından yararlanarak Eylül 2019’da TSK emrine girmişler ve TBMM’nin 1 Ekim’deki açılış töreninde katılamamışlardı. Yazıcı bu durum için şunları söylüyor:

    “Milletvekilliği yaşını 18 indirmişlerdi. 18’e indirdiklerinde bir defacto durum da ortaya çıktı. 18 yaşındaki bir gencin zaten askerlik yapma şartı günümüz koşullarında oldukça zor. 2018 seçimlerinde askerliğini yapmayanlar milletvekili olabildi.

    “Ben de fiili başvurumu yapacağım. Reddedilirse de anayasal hakkımız olan seçme ve seçilme hakkının gaspı gibi bir durum ortaya çıkacak. Bunu da mahkemeye taşıyacağız. Anayasa Mahkemesine ya da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne kadar bu işi götürürüm.”

            "Ötekileştirilen herkesin sesi olacağım"

        Yazıcı sözlerini “Olmaz da eğer milletvekili olursam ben sadece vicdani retçilerin sorunlarını gündeme getirmeyi değil ezilen, sömürülen, ötekileştirilen her kesimin, toplumsal anlamda hor görülen, dışlanan, görünür kılınması engellenen her türlü kesimin sözcüsü olacağım” ifadeleriyle sonlandırıyor.

Bianet Bağımsız İletişim Ağı 23 Mart 2022









22 Mart 2023 Çarşamba

 

ŞAİRİN ÜLKESİ, VİCDANIDIR

DIGTERENS LAND ER DERES

SAMVITTIGHED

TYS Dünya Şiir Günü Bildirisi

Mustafa Köz Hüseyin Duygu Danca çeviri


                                               Mustafa Köz


Bu bildiri, depremlerle büyük kayıplar veren yaralı Anadolu ve

Mezopotamya halklarının sonsuz kardeşliğine adanmıştır.

Şiir; balçığın ortasında küfle, gümüşle kılıcını bileyen savaşçının
işitilmez çığlığı, tolgası, harmaniyesi, bölünmüş toprağı, özgürlük
ülküsü.
Şiir, yüreklerimizin soğuk ve yalnız eldivenleri.
Şiir; kâğıda, mermere, bazalta, ipeğe, kılıca işlenen kara sim.
Şiir varlığın ve hiçliğin ilk yüzü.
Şiir; içgüdünün, önsezinin, yoksulluğun, kuşkunun ve iyiliğin gizi.
Şiir, ateş böcekleriyle ışıyan gece.
Şiir, raylarda uyuyan kelebek.
Şiir, ruhun en içli, en derin, en sessiz, en soylu yaralarının şarkısıdır.
Şiir, yeryüzünün acı, hüzünlü müziğine, onun büyülü ritmine göre atan
bir nabızdır.
Şiir, ekmek yapamaz ama ekmeğin kokusunu duyurabilir.
Şiir, dilin ve halkın vicdanıdır.
İktidarların kaba, yıkıcı söylevleriyle değil, halkın arı ve iyi
kalpli sözcükleriyle yazılır o.
Şiir buradadır.
Bağlılığı istemeliyiz ona. Boyun eğiş yaşamadır yalnızca.
Yaşamın eylemlerimize kattığı her şey, şiire de yakındır.
Bilincimizde, yarınımızda bir değirmen taşı gibi döner şiir.
Yaşamın zümrütlerle, unutuşla ve kanla örüldüğünü anlamaktan uzak değildir.
Zaferi ve yenilgiyi bilir şiir. En işlek organlarımız kadar bağlıdır bize.
Saldırganlık hazzı, yitirme ve kazanma utancı gerçekten, gerçeklikten
koparamaz onu.
Yönetme programlarından, bilgisayar görüntülerinden, en korkunç toplu
öldürmelerden, kaplanların gevşek vuruşlarından, yaprağın
ürpermesinden, haşhaş kapsüllerinden, büyük beyaz yumuşakçalardan,
önemsiz savsözlerle kurulur belleğin o eşsiz söz oyunları.
Yakılmış insan kemiklerinden, çürüyen bitki ve hayvan leşlerinden
henüz kullanmadığımız bir çığlık ve anlam dizgesi yaratılabilir.
Ruhlarımıza astığımız o küçük çan, sonsuzluğa ve tutsaklığa karşı
yeniden ışıyabilir.
Emeğin, aşkın ve incir ağaçlarının yemişleri şiirle olgunlaşabilir.
Tel örgülerden, yığınaklardan, savaşlardan ve yersiz barışlardan
kurulmuş bu büyük düş; devletlerin, dinlerin, zorbalığın bize taş
iskeletler kadar yabancı tanrılarını, sınırlarını yok ettiğimizde
gerçekleşecektir.
Gerçek şiir yasaların, yasakların, adaletsizliklerin donmuş, ikiyüzlü
sözlüklerinde değil, evrensel barış ülküsünde, iyiliğin yeryüzünü
sarıp sarmalayan uysal kanatlarında aranmalıdır.
Şiirin uçsuz bucaksız eşitlik ve özgürlük düşü, onu kutsal göklerden,
sarayların ışıltılı odalarından kurtarıp sokağa çıkardığımızda
insanlığın da evrensel düşü olacaktır.
Şiir, doğası gereği devrimcidir,” demişti Octavio Paz.
Evet, devrimcidir şiir, hiç değilse yeryüzü için...
Çünkü şiir, her şeydir.
Ve şairin kalbi yasasız, sınırsız, bayraksız, flamasız, ordusuz tek ülkedir.
Bu özgür ülke dün Şili, Meksika, Japonya, Endonezya, Yunanistan’la
kardeşti; bugün de acılı Anadolu ve Mezopotamya toprağıyla kardeş...

TYRKİSKE FORFATTER FORENİNG
Dette skrivelse er dedikeret til det evige broderskab mellem de sårede
anatoliske og mesopotamiske folk, som led store tab på grund af
jordskælv.

DIGTERENS LAND ER DERES SAMVITTIGHED

Danca'ya çeviren Hüseyin Duygu


                                         Hüseyin Duygu


Dette skrivelse er dedikeret til det evige broderskab mellem de sårede
anatoliske og mesopotamiske folk, som led store tab på grund af
jordskælv.

Digt; det uhørlige skrig fra krigeren, der spidser sit sværd med
skimmel og sølv midt i mudderet, sin hjelm, sin tærskeplads, sit delte
land, frihedsidealet.
Poesi er vores hjertes kolde og ensomme handsker.
Digt; sort glitter broderet på papir, marmor, basalt, silke og sværd.
Poesi er værens og intethedens første ansigt.
Digt; hemmeligheden bag instinkt, intuition, fattigdom, tvivl og godhed.
Poesi, natten glødende af ildfluer.
Digtet er sommerfuglen, der sover på sporene.
Poesi er sangen om sjælens inderste, dybeste, stilleste, ædleste sår.
Poesi er en puls, der slår i overensstemmelse med jordens triste og
triste musik og dens magiske rytme.
Poesi kan ikke lave brød, men den kan lugte brødet.
Poesi er sprogets og folkets samvittighed.
Den er ikke skrevet med magthavernes vulgære og destruktive taler, men
med folkets rene og godhjertede ord.
Digtet er her.
Vi må bede om forpligtelsen til ham. Resignation er bare at leve.
Alt, hvad livet tilføjer til vores handlinger, er også tæt på poesi.
Poesi bliver som en møllesten i vores bevidsthed, i vores morgendag.
Det er ikke langt fra at forstå, at livet er vævet med smaragder,
glemsel og blod.
Poesi kender sejr og nederlag. Det afhænger lige så meget af os som
vores travleste organer.
Fornøjelsen ved aggression, skammen over at tabe og vinde, kan ikke
rigtig rive den væk fra virkeligheden.
Disse unikke ordspil i hukommelsen består af ledelsesprogrammer,
computerbilleder, de mest forfærdelige massedrab, de løse spark fra
tigre, kulden fra blade, valmuebælg, store hvide bløddyr, trivielle
argumenter.
Et system af skrig og betydninger, som vi endnu ikke har brugt, kan
skabes ud fra kremerede menneskeknogler og rådnende plante- og
dyrekroppe.
Den lille klokke, vi hænger i vores sjæl, kan lyse igen mod evighed og
fangenskab.
Frugterne af arbejde, kærlighed og figentræer kan modnes med poesi.
Denne store drøm, bygget af trådhegn, dynger, krige og uberettiget
fred; Det vil ske, når vi ødelægger guderne, staternes grænser,
religioner, tyranni, lige så fremmede for os som stenskeletter.
Ægte poesi skal ikke søges i de frosne, hykleriske ordbøger over love,
forbud og uretfærdigheder, men i idealet om universel fred, i
godhedens blide vinger, der omslutter jorden.
Digtets store drøm om lighed og frihed vil være menneskehedens
universelle drøm, når vi redder den fra de hellige himmelstrøg,
paladsernes skinnende rum og tager den på gaden.
"Poesi er revolutionær af natur," sagde Octavio Paz.
Ja, poesi er revolutionerende, i det mindste for jorden...
For poesi er alt.
Og digterens hjerte er det eneste land uden lov, uden grænser, uden et
flag, uden en vimpel, uden en hær.
I går var dette frie land søster til Chile, Mexico, Japan, Indonesien,
Grækenland; i dag er den søster til den bitre anatolske og
mesopotamiske jord...