28 Haziran 2012 Perşembe

“ SUDE SUDE AMEN PAN SUDE ” DEĞİL!*

ÜÇ MARJİNAL- CIBIRLAR PARKI - KABUKLU-

LENİN HEYKELİ- NİŞAN USTA -SUDE SUDE AMMENPAN SUDE


ÜÇ MARJİNAL 

12 Eylül karanlığının üzerimize bir kabus gibi çöktüğü günler. Ensemizde polis soluğu, bedenimizde işkence ürpertisiyle yaşıyoruz. Sultanahmet’te ara sokaklardan birinde eski bir tanıdığa rastladım. Yanında gençten biri var. Beni tanıtıyor : “ Tokat’ta bir evde üç aile oturuyor. Üst katta bir ermeni, orta katta bir iş adamının genelevden çıkarttığı metresi…” Eliyle beni işaret ediyor “Alt katta bir komünist. Üç marjinal! Düşünsene ne enteresan!  O yıllar  birlikte olduğumuzu, bizimle davrandığını söylemiyor. Folklorik,enteresan bir motif gibi bahsediyor bizlerden 

CIBIRLAR PARKI **

“Tehcir başlamıştı. İnanılmaz haberler geliyor. Kulaktan kulağa yayılan dehşet hikayelerinin hiç birine inanmak istemiyoruz. Ama korku bulaşıcı bir salgın gibi hızla yayılıyor. Herkes önce ailesini kurtarma derdinde. Karımı ve iki çocuğumu gizlice yola çıkarttım. Erivan’a gidecekler. Ben doğup büyüdüğüm bu toraklardan ayrılmak istemiyorum, ne olacaksa burada olsun. 

Bir sabah şafakla beraber hepimizi evlerimizden alıp Cıbırlar Parkı’na topladılar.Kadın,erkek,çoluk çocuk,yaşlı genç bütün Ermenileri..Sabah ayazından mı,korkudan mı bilmiyorum,dişlerimin takır takır ,birbirine vurmasına engel olamıyorum. Etrafımızı askerler kuşatmıştı. Bizimkilerden çıt çıkmıyor. Sinek uçsa duyulacak derler ya, işte öyle.Parka çökmüş sessizliği atının üzerindeki süvari subayının – mülazım olmalı-  emri bozuyor.
 “Kuyumcular, terziler,demirciler,marangozlar,dülgerler şu tarafa ayrılsın. O= zaman Sivas’taki zanaatkarların hemen  hepsi ermeni,Türkler daha çok rençperlik yapıyor.Demirci olduğum için ben de kalabalıktan ayrılıyorum.Mülazımın ikinci emri silah seslerine ve çığlıklara karışıyor. “Ateş!” 

Ortalık bir anda ana baba gününe döndü. İnsanlar yağmur gibi yağan mermilerden korunmak için bir birlerinin altına sığınmaya çalışıyor. Vurulanlar kanlar içinde yere devriliyor O an kör olup hiçbir şey görmemek,sağır olup hiçbir şey duymamak için İsa’ya yalvardım.Beni duymadı.Ne kadar zaman geçti bilmiyorum.Mülazımın gür sesiyle kendime geldim.
 “Ateşi kesin,kurşuna yazık!”
Silahlar sustu. Savunmasız kalabalığa bu defa baltalarla, teberlerle saldırdılar. Kalanların işini kurşunlara yazık etmeden bitirdiler.” 

Nişan ustanın yorgun sesi titriyordu. Ohannes’in evinde yemekteydik. Bana yıllar gibi uzun gelen bir sessizlik. Herkes başını öne eğmiş, kimse bir şey söylemiyordu. Sözün bittiği yerdeydik. Nişan usta yutkunarak devam etti:

“Aradan bunca sene geçti.Hala sık sık Cıbırlar Parkı katliamında yükselen çığlıklarla ,iniltilerle uyanırım.Karımı ve çocuklarımı o zamandan beri görmedim.Karım evlenmiş,çocukları olmuş.” 

KABUKLU 

Güneşli bir Pazar günü.Evde Kundera’nın Şaka’sını okuyorum.Pencereler açık,dışarıda kapının önünde çocuklar oynuyor.
“Mama, mama! “
Yaşına göre kart sesinden tanıyorum. Arev bu.
“Ne var?”
“Ben sünnet oldum mu?”
“Olmadın oğlum.”
“Ama olucam dimi?”
“ Olucan oğlum olucan”
“Bak.gördün mü akıllım, mamam  olucan diyo!
“Mama! Mama!”
“Gene ne var?”
“Kabuklu ne demek mama?” 

LENİN HEYKELİ

Akşamüstü eve gelirken yokuşu ağır ağır inen polis cipini gördüm.Beni almaya gelmiş olmalılar. .Ama hayır,yanımdan geçip gittiler..Eve girdim,karım henüz gelmemiş.Yukarıya Ohanneslere çıktım.Alis ve Sırpiği hanım ayakta.Ortalık savaş meydanı gibi.Her şey alt üst olmuş. 
“Hayırdır,n’oldu? .”
“Polisler evi aradılar.”
“Neden?”
“İlköğretim müfettişi Arev’i ihbar etmiş.”
Şaşırıyorum.Arev sekiz yaşında, ilkokul ikiye gidiyor.
“Nasıl yani?”
Alis ağlamaktan kızarmış gözleriyle burnunu çekerek anlatıyor;
-Noel de Erivan’daki akrabalarımızdan bir kart gelmişti.Öğretmen yurtdışından gelen kartlardan sınıfta bir köşe yapacağız demiş.Arev aldı okula götürdü...Biz fark etmemiştik ama  kartta Lenin heykeli varmış.Hoş dikkatli baksak da nerden bileceğiz.Müfettiş görmüş bunu.Polise ihbar etmiş.Önce öğretmeni almışlar.Kartı Arev’in getirdiğini söyleyince çocuğu sorgulamışlar.Biraz önce de Ohannes’i götürdüler.Savcı komünizm propagandasından mahkemeye verecekmiş.


NİŞAN USTA

Sabaha karşı kapının zili çaldı. Telaşla kalktım. Bu saatte olsa polistir. Baktım Anjel ağlıyor.
“Hasan amca dedem…”
Gerisini getiremedi,hıçkırıklara boğuldu.Pijamalarımla üst kata fırladım.Odaya girince korktuğum başıma geldi.Nişan Usta yorganını başına çekmişler yatağında hareketsiz yatıyor.Kalp hastasıydı.Bütün aile orda..Daha dün akşamüstü kapıda karşılaşmıştık.Her zamanki dost sesiyle
“Hasan bey buyur yakınlayak”.demişti.
Herkesten gizlemeye çalıştığı acılarla örselenmiş sevgi dolu yüreği onu buraya kadar taşıyabilmişti. Bir kıl yumağı geldi oturdu boğazıma.Hey koca Nişan usta! Belediye bahçesinde yaptığımız heyecanlı tavla maçları geldi aklıma. Yenilince artan çarpıntını  yatıştırdığın trinitrin.
Bir de Cıbırlar Parkı’ndan yükselen çığlıklar.
Bir de yaralı çocukların,ihtiyarların iniltileri
Ordaki koltuğa çöktüm höyküre höyküre ağladım.


SUDE SUDE AMEN PAN SUDE 

Tercümanım Dilde’yle Moskova’da müzikli bir restorandayız.Dilde bütün modern (!) Sovyet kadınları gibi yemekte şampanski içiyor.Ben Staliçnaya,başkent votkası.Müzik dinliyoruz,havadan sudan  konuşuyoruz,dans ediyoruz,keyfim yerinde. Bir ara orkestranın yeni bir şarkıya başladığını fark ediyorum. “Sude sude  ammenpan sude. Heyecanlanıyorum. Ohannes’in her rakı içişimizde söylediği şarkı bu.Boş boş her şey boş gibi arabesk  bir anlamı var.Dilde’ye Tokat’ı Ermeni  dostlarımı anlatıyorum.Kalkıp şarkıya eşlik eden ilerdeki  kalabalık masaya gidiyor.Kısa bir süre sonra o masadan birisiyle dönüyor.Adam kırk yıllık ahbapmışız gibi sarılıyor bana.Masalarına davet ediyor.Erivan’dan gelmişler.Geç saatlere kadar.birlikte eğleniyoruz. 

Arkadaşlarımla birlikte “gökyüzünü fethe” kalkıştığımız ilk gençlik yılarımda Tokat’ta tanıdım Ermenileri. Dostluklarını, sevgilerini, sofralarını bölüştüm. Tatyos Efendi’nin  nağmelerinin yankılandığı bu topraklarda Anadolu mozaiğinin zenginliğini oluşturan bütün halkların bir gün geniş bir sevgi sofrasında bir araya gelecekleri umudunu taşıyorum. Agos’un bu umudu yeşertmesi, büyütmesi dileğiyle. 

* Bu yazının bir bölümü yeni yayına başladığında Agos’ta yayınlandı.
·        **Sivas’ta sonra adı Cumhuriyet Parkı olarak değiştirilen park.Cıbır yerel dilde yoksul,baldırı çıplak anlamına geliyor





27 Haziran 2012 Çarşamba

12 Eylül’e dönüş 'yine hapishane kapılarındayız' Oya Baydar*


Geçtiğimiz hafta yazı yazamadım. Sözümün, sesimin, yazının tükendiği noktadaydım çünkü. Utangaç, ürkek, kırılgan da olsa barış ve diyalog umudunun yeniden belirir gibi olduğu günlerdi. Benim gibi iflah olmaz barış budalalarıyla bir kez daha alay edildi: Dağlıca saldırısı ve sonrası... “Saldırı-operasyon-KCK tutuklaması”; “KCK tutuklaması- operasyon- saldırı” ölümcül döngüsü. Sözün, yazının, vicdanın, insanın beş kuruşluk anlamının kalmadığı bir ülke ve dönemde yazı yazıp ahkâm kesmenin beyhudeliği duygusu.

Lümpen mafyacıların iğrenç bir sözü vardır: “Seni kurşun manyağı yaparım” diye tehdit ederler. Benim gibiler de, Kürt sorununa barışçı çözümü konusunda Türk-Kürt, Devlet-PKK savaş mafyalarının işbirliğiyle “umut manyağı” haline getirildik.

Umudun tükenişi; sevincin, geleceğin, yaşama arzusunun tükenişidir, bu yüzden bilinçli “manyaklığımı” sürdürmeye, belki bir gün iyi bir şeyler olur, diyerek direnmeye çalışıyorum; ama itiraf edeyim, artık başaramıyorum. Yarım yüzyılı aşkın süredir, tanrıların gazabına uğramış Kral Sisifos gibiyim / gibiyiz. Ruhumuzu, bedenimizi örseleyerek tonlarca ağırlıkta bir kayayı dağın doruğuna çıkarıyoruz, kaya doruktan aşağı yuvarlanıyor ve yeniden başlıyoruz. Yeniden, yeniden, ebediyete kadar...

Yine Hapishane Kapılarındayız

“Artık bu işlerden emekli olup köşemize çekilelim, yazıp çizmekle yetinelim derken kendimizi yine hapishane kapılarında bulduk” diye yazmış sevgili arkadaşım Melek. Henüz emekliliği düşünecek yaşta olmayan pırıl pırıl kafalı, kocaman yürekli, umut dolu genç arkadaşım Gülseren Onanç ise Büşra’yı (Prof.. Büşra Ersanlı) hapishanede ziyaretinden sonra şöyle yazıyor:

“Aslolan mekânmış Gülseren’ dedi Büşra. ‘Sekiz aydır 25 kişi ile bir mekânı paylaşınca benim gibi yalnız yaşayan bir kadın için zaman mı mekan mı sorusunun cevabının mekan olduğunu anladım.’ Gözlerinde hala olup biteni anlayamamanın şaşkınlığı, kızgınlık, kırgınlık ve isyanı görüyorum. Gözlerine daha fazla bakamıyorum. İçime işliyor. Herhalde o da benim gözlerimde hiçbirşey yapamamanın utancını, sıkıntısını hissediyordur. Heyecanımı gizleyemiyorum. Bir ay önce Adalet Bakanlığından özel izin istedim, Büşra yı Bakırköy cezaevinde ziyaret edebilmek için. İznim 12 Haziran için çıktı. (........) Büşra elinde TESEV’in ‘Yeni Anayasa Yerel ve Bölgesel Yönetim Önerileri’ raporu ile geldi. Bu rapora verdiği katkı için topladığı dokümanları iddianamede nasıl aleyhine kullandıklarını söylüyor. Seyahatlerini ve bir dolu anlamsız iddiaları. (...........) Hakkı olan dayanışmayı bizden beklediğini söylüyor. Nedim ve Ahmet için yapılanların bir kısmını bile yapmıyoruz Büşra için, utanıyorum. ‘Biz meğer tatlısu aktivistiymişiz, gerçeklerin acılığı ile şimdi yüzleştim’ diyerek kendi ile bir hesaplaşma yapıyor. Beni de içine çekiyor hesaplaşmasının. Tatlısu aktivisti kimdir diye soruyorum kendime? Ben olabilirim ama Büşra kesinlikle değildir. Büşra’nın seçtiği yol çok az kişinin göze alabildiği bir yoldu. O Kürt olmamasına rağmen, Kürt kardeşleri ile kimlik mücadelesini omuz omuza, gönül vererek yaptı. Biz dışardan devleti göreve çağırmaktan başka birşey yapamazken, Büşra siyasi çözümün yollarını oluşturmak üzere çalıştı. BDP’ de PM üyesi oldu, anayasa komisyonunda çalıştı. Kürt sorununa içerden, tam ortasından bakabildi. Eğer bir akil insan aranıyor ise o da hiç kuşkusuz Büşra Ersanlı dır. Büşra çözümün ta kendisidir. Bir saat nasıl geçti anlamadan gitme zamanımın geldiğini Büşra, bize bakan görevlinin gözlerinden anladı. Koridora çıktık. Büşra ile öpüştük. O arkasına hiç bakmadan demir parmaklıklı kapıya yöneldi. Kapıyı arkalarından kapayana kadar bakakaldım. Büşra geri dönüp baksa, biri bana dokunsa hüngür hüngür ağlayacaktım. Boğazıma oturan kocaman bir düğüm ile koşar adım yürüdüm özgürlüğe, güneşe, temiz havaya, yalnızlığa.”

Evet, bir zamandır yine hapishane kapılarındayız. Büşra Ersanlı binlerden sadece biri, bir sembol. Gençler, çocuklar, kadınlar, Kürtler, işçiler, sendikacılar, yazarlar, sanatçılar, gazeteciler, herkes; pankart astılar, HES’leri protesto ettiler, kitap yazdılar, parasız eğitim istediler, pankart astılar, yumurta attılar, kadınların kişiliğine ve özgürlüğüne tecavüz yasalarını, işçilerin elini kolunu bağlayacak grev yasaklarını, çevreyi kurutmaya, öldürmeye yönelik kararları protesto ettiler, dinsel-ideolojik amaçlı sözde eğitim reformuna karşı çıktılar, üç kuruş fazla zam istediler, vb...vb... diye tutuklanıp terörle mücadele yasası kapsamına sokularak yıllarca hapishanelerde süründürülürken yine hapishane kapılarındayız işte. Bütün darbeleri şu veya bu şekilde yaşamış (28 Şubat dahil hepsine karşı çıkmış ve hepsinde payına düşen mağduriyeti tatmış) biri olarak yazıyorum. Son birkaç yılın, hele de şu son günlerin tutuklama furyası ve her çeşit muhalefete yönelik baskılar 12 Mart’ları, 12 Eylül’leri, 28 Şubat’ları hiç aratmıyor.

Son Kürt Kalana Kadar

Savaşı tek çözüm yolu gören militaristlerin; Doğu ve Güneydoğu’daki cinayetlerin başlıca sorumlusu, onbinlerce insanımızın katili olan savaşçı, güvenlikçi faşizan zihniyetin şiarı ve söylemi: “Son terörist de yok edilene kadar” dı. KCK tutuklamalarının yaygınlığı ve boyutları, yeni muktedirlerin şiarının, “Son muhalif Kürt kalana kadar” olduğunu apaçık gösteriyor. KCK tutuklamalarının BDP’li belediye başkanlarını, parti yöneticilerini, gösterilere katılmış gençleri, vb. aşarak KESK başkanına ve yöneticilerine uzanması ve daha nereye kadar gideceğinin belli olmaması, iktidardakilerin -eğer becerebilseler- muhalif tek bir Kürt bırakmamaya azmettiklerini düşündürüyor.

Kimse kalkıp da, “Efendim konu adalete intikal etmiştir. Türk adaletine güvenin” yavelerine sığınmasın. O adaletin nasıl işlediğini hangi çevrelerin ne parmaklar attıklarını, kimisi alkışlayarak, fiştikleyerek, kimimiz isyan ederek, Türkiye halkı çok iyi biliyor. Tayyip Erdoğan da kalkıp, “İçerde tek bir gazeteci yok, gençler yok, akademisyenler yok. Kimse kusura bakmasın ama onların hepsi terör örgütü üyesi, destekçisi, yandaşı” demeye kalkışmasın. Başbakan kusura bakmasın ama yanlış biliyor, ya da biliyor da gerçekleri saklıyor. Belki utancından, belki kendinin üstünde bir güçten çekindiğinden, belki de takke düşüp kel göründüğünden, yani “bana biat etmeyen son muhalif Kürt kalana kadar” zihniyetini kendisi de benimsediğinden.

Eğer bilmiyorsa, yanıltılıyorsa, tehdit ve şantaja maruz bırakılıyorsa, söylemesi benden: KCK üyesi, PKK yandaşı diye içeri alınan Türk veya Kürt muhalifler, terör örgütü üyesi diye içeri atılan ve de mahkûm edilen protestocu gençler, haklarını aradıkları için takibata uğrayan emekçiler somut delillerle değil devletçi faşizan bir zihniyetin tasarrufuyla oralardalar. İster veyasetçi Kemalist, ister faşist, ister muhafazakâr Müslüman olsun, devlete ve siyasete egemen olan anlayış: dün olduğu gibi bugün de itaat ve biat anlayışıdır. 12 Mart’larda, 12 Eylül’lerde komünist diye, solcu diye, demokrat diye yokedilmeye çalışılan; 28 Şubat’ta Müslüman, dindar diye ezilen muhalifler, bu gün Kürt meselesinde barışçı çözüm istediği, çevreyi, kadın özgürlüğünü, işçi haklarını, demokratik özgürlükleri savunduğu, kısaca “muhalif olduğu” için düzmece yargılamalarla susturulmaya çalışılıyor.

The Cemaat mı, The AKP mi?

Uzun süre fısıltıyla konuşulan, bugün apaçık ortaya çıkan siyasal gerçek, mevcut iktidarın Fethullah Gülen hareketi ile AKP’nin karşılıklı çıkar ilişkilerine dayalı bir güçbirliği olduğudur. Aynı ideolojik temellere ve son tahlilde aynı hedeflere sahip iki akımın koalisyonu tabii ki normaldir ve meşrudur. Sorun; siyasal ortama hakim olan otoriterleşmenin koalisyon güçleri arasındaki tepişme sürecinde giderek daha da ağırlaşmasında. Otoriter devletçi zihniyetin ve biat kültürünün ağır bastığı Gülen Hareketi; bekası alacağı oylara bağlı pragmatist AKP’nin zaten dar olan demokratik sınırlarını daha da kısıtlıyor. Terörle Mücadele Kanunu’nda değişiklik yapılması, Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddelerinin ve olağanüstü mahkemelerin yapısının değiştirilmesi tartışmaları sırasında, AKP’nin atmaya çalıştığı küçücük adımların bile nasıl engellendiğini hatırlayalım. Bu süreçte Fethullah hareketinin bütün sözcüleri, yandaşları, savunucuları ve onların yanında saf tutan kimi liberaller vesayet ve darbe davalarından tutuklu olanların serbest kalacağı gerekçesine sığınarak değişiklik niyetlerinin karşısında yer aldılar. Taktik bir cinlikle KCK davalarından ve tutuklularından hiç söz etmediler. Cemaatin devletçi, güvenlikçi, otoriter refleksi en çok Kürt meselesinde devreye giriyor, askeri vesayetin artık törpülendiğini onlar çok iyi biliyorlar.

Peki, içinde debelendiğimiz darbe günlerini andıran bu ortamda, Cemaati günah keçisi haline getirip “Her taşın altında Cemaat var” diyerek AKP’yi aklamak mümkün mü. Bin kere hayır. Muhalefetin, hele de Kürt muhalefetinin geriletilmesi, Oslo sürecinden vazgeçip güvenlikçi politikaların güçlenmesi, imaj sorunu bir yana AKP’nin de işine geliyor. Varsın suçsuz günahsız insanlar yıllarca tutuklu kalsın, ne gam! Çünkü işin özüne bakarsanız, demokrasiden, ileri demokrasiden, vb. söz eden bu akımların özgürlük ve demokrasi anlayışları kendi özgürlükleriyle sınırlı. Hepsi dinî muhafazakârlık kökeninden geliyorlar. O zihniyetin siyasete yansıması, devlet-teba anlayışıdır. AKP, Oslo’dan vazgeçip “son muhalif Kürt kalana kadar” zihniyetini benimsemeseydi, bugün koalisyon ortağının şantajına böyle boyun eğmezdi; hiç değilse ele güne karşı, KCK tutuklamaları, örgüt üyesi diye önüne gelenin içeri atılması gibi konularda özgürlüklerden ve hukuktan yana tavır koyardı.

Sözde özgürlükçü, demokrat, liberal geçinen tüm siyasal partiler, örgütler, cemaatler ve de kişiler; en başta iktidarda olanlar, şu soruya cevap ve topluma –tarihe hesap vermek zorundadırlar: Her türlü muhalif akımı, kişiyi, yapıyı ve de Kürtleri silahlı terör örgütü bahanesiyle içeri tıkan rejimin adı nedir? Daha önemli soru: Vesayetçiliğe ve askeri darbelere karşı çıktıklarını iddia eden AKP ve yandaşları darbe dönemleri uygulamalarını kendilerine dokunmadıkça mubah mı görüyorlar? Muktedir konuma geçtiklerinde muhalifleri bertaraf etmek meşru mu sayılıyor? Bunu hangi siyasal ahlakla, hangi hukuk ve adaletle, hangi vicdani tutarlılıkla, hatta değer verdiklerini varsaydığımız hangi Müslümanlıkla bağdaştırıyorlar?

Evet, yine hapishane kapılarındayız ve yine 12 Mart, 12 Eylül günlerindeyiz. Sisifos misali, kayayı doruğa çıkarmaya çalışıyoruz. Sisifos emekli olamaz, biz de yaş yetmişi aşsa da demokrasi kayasını taşımaktan emekli olamıyoruz.

*27 Haziran tarihli T24’den alındı


23 Haziran 2012 Cumartesi

Zaman Kırıntıları- Ahmet Hamdi Tanpınar

“Zaman Kırıntıları başlığını taşıyan uzun şiir Tanpınar’ın serbest tarzda yazdığı Türkçede benzeri bulunmayan,derin muhteşem güzelliği haiz bir eserdir” Mehmet Kaplan

Biz, zaman kırıntıları,

Zaman sinekleri,
Tozlu camlarında günlerin sessiz kanat çırpanlar
Ve lüzumsuz görenler artık
Bu aydınlıkta kendi gölgelerini!

Sanki siyah, simsiyah taşlar içinde
Siyah, simsiyah kovuklarda yaşadık biz,
Sanki hiç görmedik birbirimizi,
Sanki hiç tanışmadık!

Dünya bize öyle kapattı kendisini...

Neye yarar hatırlamak,
Neye yarar bu cılız ışıklı bahçelerde
Hatırlamak geçmiş şeyleri,
Bu beyhude akşam bahçesinde
Kapanırken üstümüze böyle
Zaman çemberi
Hatırlıyor yetmez mi
Güneşe uzanan ellerimiz!

Aynalar sonsuz boşluğa
Çoktan salıverdi çehremizi,
Yüzüyoruz,
İpi kopmuş uçurtmalar gibi.
Biz uzak seyircisi bu aydınlık oyunun,
Birdenbire bulanlar içlerinde
Gülüncün sırrını,
Ne kadar benziyoruz şimdi,
Aynı tezgâhtan çıkmış testilere
Bir şey, bir şey kaldırdı bütün ayrılıkları!


Baksak aynalara
Tanır mıyız kendimizi,
Tanır mıyız bu kaskatı
Bu zalim inkârın arasından
Sevdiklerimizi.

Ben zamanı gördüm,
İçimde ve dışımda sessiz çalışıyordu,
Bir mezar böyle kazılırdı ancak,
Yıldırımsız ve baltasız,
Bir orman böyle devrildi!
Ben zamanı gördüm,
Kaç bakışta bozdu hayalimi,
Ve kaç düşüncede!
Ben zamanı gördüm,
Şimşek gibi bir ânın uçurumunda.

Kim tanır bizi şimden sonra,
Aydınlığı kıt gecemize
Misafir olanlardan başka;
Kuru tahta üstünde bizimle
Paylaşanlar günlerimizi
Ve benim gözlerimle bakanlar güneşe
Ancak tanır bizi
Mor çemberlerin uçuştuğu akşam sularından!
Akşamın tek bir ağaç gibi
Dal budak saldığı sular
Çocukluk rüyalarının bahçesi!
Sakın kimse el sürmesin dallara,
Yapraklar, meyvalar olduğu gibi kalsın
Benim uykum boyunca!

Ben zamanı gördüm,
Devrilmiş sütunları arasından
Çok eski bir sarayın
Alnında mor salkımlar vardı
Ve ilâhlar kadar güzeldi.
Uçmak için kanatlanmayı bekleyen
Yavru kuş gibi doğduğu kayada
Ben zamanı gördüm
Çırpınırken avuçlarımda.

Bak martılar kanat çırpıyor sana
Bir rüyadan kopmuş gibi bembeyaz
Yelkovan kuşları yalıyor suyu,
Sen ki bakışından yumuşak bir yaz
Gülümser en yeşil gecesinden
Ve sesin durmadan, durmadan örer,
Yıldız yosunu bir uykuyu...
Bak, martılar kanat çırpıyor sana.

Süzülen yelkenler var enginde,
Dalgalar var, güneş var.
Güneş ayna ayna, güneş pul pul
Güneş saçlarınla oynar
Omzundan tutar giydirir seni,
Sırtında tül olur belinde kemer
Boynunda inci
Ve dişlerinin zâlim çocuk sevinci
Birden Tanrılaşırsın genç adımlarında
Mevsimler önünde çözer yükünü
Bahçeler yığılır eteklerine!
Rüya ile
Hayal arasında
Hayal ile
Hakikat arasında
Yalnız sen varsın!
Gece ile
Gündüz arasında
Güneşle
Göz arasında
Yalnız sen varsın!

Niçin sen yaratmadın bu dünyayı?
Ellerinin mesut işaretlerinden
Daha güzel doğardı eşya!
Daha zengin olurdu aydınlık
Kendi karanlığından çağırsaydı sesin,
Sular başka türlü akardı
Sert kayalardan göklere doğru
Büyük, mavi, aydınlık sular!

Eğilme sakın üstüne
Kendi yeşilinde boğulmuş havuzların,
Ve bırakma saçlarını tarasın rüzgâr,
Durmadan çukurlaşan bu aynada!
Bilinmez hangi uzaklara götürür seni
Dudak dudağa öpüştüğün hayal!
Sokma güneşle arana,
İmkânsızın parıltısını!
Ve tanımadan, hiç tanımadan sev insanları!
Değişmenin ebedî olduğu yerde
Güzeldir hayat!

Ne kadar uzak, uzak
Yollardan gelir bize
Ve çok yabancı bir şey gibi sevinçlerimiz,
Keder durmadan çiçek açar içimizde.
Ne çıkar unuttuk hepsini!

Biz ki boş yere gerilmişiz anladık artık,
Yıldızların amansız çarkına
Ve boş yere sızlamış kemiklerimiz,
Bilmiyoruz şimdi, mevsim yaz mı, bahar mı
Bahçelerde hâlâ güller açar mı,
Bilmiyoruz, kadınlar, kızlar,
Şarkılar masallar var mı?
Gece ile gündüz,
Acıdan kaskatı kesilmiş yüz,
Uykusuzluktan harap göz,
Öpüşen dudaklar,
Çözülmeye razı olmayan eller var mı?
Ayrılık var mı gurbet var mı?
Biz beyhude yere gecikenler,
Çoktan bitmiş bir yolun ucunda
Bilmiyoruz şimdi ıssız gecede
Ne yapar ne eder,
Gidip de gelmeyenler,
Beyhude bekleyenler!
Biz ayın çıplak arsasında
Savrulan zaman kırıntıları.

Nerden bilelim bunları!


21 Haziran 2012 Perşembe

MURATHAN MUNGAN:MARDİN BENİM ÇOCUKLUK GÖKYÜZÜM*

İçinde büyüdüğüm coğrafya hep çok sert, hep çok çetindi; bana dünyanın hiç kolay bir yer olmadığını erken öğretti.

Hürriyet Gazetesinden Sibel Arna, Murathan Mungan’ın büyüdüğü şehri, Mardin’i şairle birlikte gezdi: Tüylerimiz diken diken, gözlerimiz dolu dolu gezdik Mardin sokaklarında. Murathan Mungan ise gittiğimiz her mekânda, anlattığı her hikâyeyle o günlere tekrar döndü

Şehirlerin anlamı herkes için farklıdır. Yaşadığın şehir seni biçimlendirir. Mesela Mardin’deki mimari, gözlerimi terbiye etti. Işığın gölgesini içime taşıdım. Belki sen şiirimi okurken o ışık ve gölgeyi görmezsin ama o şiiri var eden ışık ve gölge Mardin’den süzülmüştür.

Her şehir sana bir şeyler vermeye hazırdır ama önemli olan senin ne kadar aldığın. O yüzden bazı bölgelerden ancak birtakım insanlar çıkar. 

Ben her zaman kozmopolit zenginliği çok önemsedim. Mardin de çokkültürlüdür. Civar bölgelerinde Doğu Roma İmparatorluğu’ndan kalma kalıntılar var. İskender’in geçtiği bölgeden bahsediyoruz.

Mardin gibi şehirlerde büyüyünce bir biçimde zaman duygusu da kazanmış oluyorsun. Çarpık kentleşmeyle büyüyen şimdiki çocukların ileride nasıl sanatçı, ressam, mimar, yazar olacaklarından şüphe ediyorum. Çünkü ses, renk ya da koku; ilk kayıtlarımız çok önemlidir.

Edip Cansever’in çok sevdiğim bir dizesi var: “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, nereye gitsen gitmiyor.” Bu anlamda Mardin benim çocukluk gökyüzüm. Yıldızları ilk saydığım yer, yıldızlarla birlikte uykuya daldığım yer. Bu kadar gökyüzüne yakın bir yerde oturmak, insanı kâinat konusunda daha dikkatli, daha duyarlı yapıyor. Bu nedenle kâinatın seslerini dinlemeye daha açık oldu kulaklarım. Ruhi arınmaya belki bu yüzden kıymet verdim. İçinde büyüdüğüm coğrafya hep çok sert, hep çok çetindi; bana dünyanın hiç kolay bir yer olmadığını erken öğretti. Bu size bir iç güç kazandırıyor. Hayatta çeşitli örselenmelerde o iç gücü size çok yardımcı oluyor. Ben Mardin’e her zaman aşkla bağlıyım. 50 yaşını geçmiş bir insan hâlâ memleketinden, ailesinden, köklerinden, babasından bahsederken gözleri nemlenebiliyorsa o hâlâ kalbini büyütememiş demektir. Aklın ne kadar büyürse büyüsün kalbin çocuk kalmasıdır, insanı sanatçı yapan.

Tam taşra sıkıntısı. Boz gündelik...

Benim gençlik yıllarımda Mardin’de bir tek bu 1. Cadde vardı. Akşamüzerleri, sürekli aynı yüzlerle karşılaşarak, her seferinde aynı kişilere selam vererek bir aşağı bir yukarı defalarca yürüdüğümüz bu cadde... Tam taşra sıkıntısı. Boz gündelik... Kulaklarına radyo dayayıp maç dinlemekten başka eğlencesi olmayan gençler... Yapacak pek bir şey yoktur. Kitaplara, filmlere sığınmam boş değil, bana hayal kurmaktan başka bir şey kalmıyordu. Mardin’in en önemli eğlencesi sinemaydı. Bütün cumartesilerim sinemada geçerdi.

Mardin, Venedik olabilecekken neden bir kötü doğu Bodrum’u olsun ki?

En çok neye üzülüyorum biliyor musunuz? Eski evlerin yıkılmış olmasına ve yapılan kötü işlere... Yeni yapılanmalarda tek sevdiğim Keldani Kilisesi’nin önünün açılmış olması. Ama gelin görün ki, bir sürü eski ev, özenti kafelere dönüşmüş. Tuhaf bir şekilde her yere butik otel yapayım, kafe yapayım krizine girilmiş. Bir doğu Bodrumlaşması görüyorum ve üzülüyorum. Mardin, Venedik olabilecekken neden bir kötü doğu Bodrum’u olsun ki?

Babamı da, şarkıyı da, beklemeyi de seviyordum

Yaz geceleri avluda yatardık. Yatakların avluya çıkma zamanı, diye bir takvim başlangıcı vardı o taş kentin, bir zaman işareti.
Mardin’in şehir merkezinde, postanenin tam karşısındaki evimizin geniş avlusunda, Şehidiye Camii’nin minaresinin üstümüze vuran kızıl gölgesinde, güvercin gurultularıyla uyanırdım her sabah.

Geceleri, yatmadan önce avluda oturur, ahşap parmaklıklara dayanarak, karşıda görünen Suriye’nin uzak ışıklarına dalar, hayal kurar, yıldızlarla konuşur ve caminin hemen yanı başındaki yazlık bahçede çalınan şarkıları dinleyerek uyurdum. ‘Park’ denirdi o yazlık bahçeye. Çoğu yaz geceleri babam arkadaşlarıyla birlikte orada olurdu. Annemle birlikte babamı beklerdik. Ve Sevim Şengül söylerdi: ‘Mehtaplı Gecelerde Hep Seni Andım’. Bu şarkı çok hüzünlendirirdi beni, içinde bulunduğum durumu, belki de bire bir ifade ettiği için. Babamı da, şarkıyı da, beklemeyi de seviyordum.

Babamın yine birine âşık olduğu, evini ihmal ettiği, geceleri geç geldiği zamanlarda da söylediği bir şarkı oldu bu. Daha sonraki yıllarda her şeyin yolundaymış gibi göründüğü zamanlarda da, hiç kimseye âşık değilken, hiç kimseyi beklemezken bile hüzünlendiğim kimi yaz gecelerinde bu şarkıyı söyleyerek içlendiğim çok olmuştur: ‘Mehtaplı gecelerde hep seni andım…’

Sanatımı besleyen her şey hayatımı zehir etti

Mardin’deki yıllar çok zor yıllardı. 14 Eylül 1972’de ayrıldım Mardin’den. Mutsuzdum. Ergenlik, ilk aşkın hüsranı, belirsiz bir gelecek... Sürekli aile içi itişmeler... Dışarıdan nasıl görünüyor bilmiyorum ama gerçekten zor bir hayatım olduğunu düşünüyorum. Evet, tüm bunlar sanatımı besledi ama sanatımı besleyen her şey hayatımı zehir etti. Bazı insanlar diyor ki, “En azından tüm bunları bir yaratıma dönüştürme yeteneğin var.” Eh bu da avuntuysa, avuntu.

1972’den sonra çok yıllar gelmedim. Gece rüyalarıma falan girerdi. Sonra arkadaşımla geldim. İki gün boyunca sokakları gezerken o kadar ağladım ki şehri göremedim. Sadece gözyaşımın perdesini gördüm. Dedim ki, bu kadar ara verdiğim için zamanın hülyası girmiş işin içine, daha sık gidip gelmelisin. O gidip gelişlerimde benim için durum biraz daha normalleşti tabii.

Yıllarca yaşadığım evin önünde size poz veririm ama içine giremem

5 yaşıma kadar büyüdüğüm ev satılıkmış. Alabilir miyim diye bile düşündüm. Fakat 1 milyon lira olmuş. Ben bu evde sünnet oldum, bu evde haşlandım. Mangaldaki kaynar su bacağıma dökülmüştü. Aylarca yürüyemeyip tedavi gördüm. Tam Mardin’in ortasında benim okula başladığım ve yıllarca yaşadığım evin önünde size poz veririm ama içine giremem. Buna hazır değilim henüz. Duygusal olarak kaldırabileceğimi sanmıyorum.

Adliye, mahkeme, hapishane, kışla ve okulun yan yanalığı…

Okulun tam karşısındaki adliye. Babamın mitinglerde konuşma yaptığı meydan, hemen okulumun önü. Babam, okulum ve ötekiler… Benim erken uzayım. Adliye, mahkeme, hapishane, kışla ve okulun yan yanalığı çocukluğumla ilgili bende adalet duygusunu çok yükselten bir durum. Tam meydanın yanında Son Haber Gazetesi’nin basıldığı matbaa... Ve ben ilk yazılarımı 14 yaşımdayken bu gazetede yazdım. Hatta ‘Hoyrat Rüzgarlar’ diye bir roman tefrika etmiştik. Aman Allahım düşünün, 14 yaşında roman!  

*Kaos Gl sitesinden alındı

16 Haziran 2012 Cumartesi

RESSAM,ÖĞRETMEN,ÇEVİRMEN,YAZAR AYDIN KARAHASAN- KEMAL YALÇIN


Sanata, edebiyata, aydınlanmaya adanmış bir ömür

Aydın Karahasan, 9.6.2012 günü, çok sevdiği Hopa’nın Esenkıyı (Abu İslah) köyünde hayata veda etti. Uzun zamandan beri Almanya’da kalb rahatsızlığı nedeniyle tedavi görüyordu. “Gider ayak mutlaka babaocağımı, varolduğum toprağı görmeliyim!” diyerek İstanbul’a, oradan da Abu İslah’a  (Temiz su) gitmişti. Köyüne varmış, Karadeniz’i, yurdunu, toprağını görmüş ama  yamaçtaki evine çıkamadan, sahilde bir dostunun evinde dinlenirken rahatsızlanmış ve ambulansla hastaneye yetiştirilirken yolda son nefesini vermiş! Ah Aydın ah! Toprak seni çekmişti, buralarda duramaz olmuştun!

Bu dünya gelimli gidimli dünya! Ölüme yok çare! Her ölüm erkendir! Aydın Karahasan, 76 yaşında, daha yapacak çok işi varken, bir vardı, bir yok oldu! Bir yıl önce çok ağır bir halk krizi geçirmiş, ölümden dönmüştü. “Bu benim için son şans! 25 yıldan beri uğraştığım Ömer Hayyam’ın rubailerinin çevirisini bitirmek için dirildim!” diyerek çevresini güldürüyor ve çok yoğun çalışıyordu. Ayrıca “Kadeş Kanı İçenler” adlı kitabını son bir yılda bitirmişti. Üç çeviri kitabını tamamlamış, son düzeltmelerini yaparak yayıncısına vermişti.
Rubaileri bitirdi. Yayınya hazır hale getirdi. Birlikte Almanya’daki yayıncılara gittik. Olmadı. Türkiye’deki yayıncılara başvurdu. Son arzum, “Ömer Hayyam’ın yayınlandığını görmek!” diyordu.
Doktorların “Tehlikli olabilir! İstersen gitme!” biçimindeki uyarılarına rağmen, kitaplarının yayın işlerini düzenlemek, Ömer Hayyam Rubailerini yayınlayacak bir yayınevi bulabilmek için İstanbul’a gelmişti. Olamadı! Ömer Hayyam’ın yayınlandığını göremedi!
İstanbul’dan Hopa’ya, Abu İslah’a gitmişti. Babadan  kalma evini onartmıştı. Almanya’daki resim atölyesini Abu İslah’a taşıyacaktı. Beni de atölyesinin açılışına davet etmişti.

Aydın Karahasan,  1936 yılında Zonguldak Kilimli’de dünyaya gelmişti. Fakat Hopa onun esas yurdu ve anadilinin konuşulduğu esas memleketiydi. Almanya’da 47 yıl çalıştı ve yaşadı. Ömrünün son yıllarını Abu İslah’ta geçirecekti. Olamadı! Abu İslah artık onun sonsuz mekanı oldu.

Türkiye’yi bilmem ama, Almanya, Almanya’daki sanat ve edebiyat dünyası değerli bir evladını, fırçası renkli bir ressamını kaybetti! Toprağın bol olsun Aydın Karahasan! Anıların önünde saygıyla eğiliyor ve sana karşı son görevimi yaparak, seni anlatıyorum. Elveda Aydın, elveda!

Aydın Karahasan’ı ressam, Nevin Karahasan’ı Türkçe öğretmeni olarak tanıdım. Tanışalı 20 yıl oldu. Zamanla Aydın’ın öğretmen, yazar, araştırmacı, dil uzmanı, çevirmen, çok okuyan, derin düşünen, özlü konuşan, Ömer Hayyam aşığı bir insan olduğunu anladım. Evindeki kitap, dergi, gazete arşivlerinin sayısı yirmi bin dolayındadır.

Ben onun sanat tarihi, dil uzmanlığı, Hayyam hayranlığı ve hafızasının genişliğinden etkilendim. Anadili Lazcadır. Türkçeyi çok iyi konuşur ve yazar. Almanca ve Fransızcayı çeviri yapacak kadar iyi bilir. Hayyam’ı çevirebilmek için altmışından sonra Arapça ve Farsça öğrendi. Yetmiş yaşında İngilizce öğrenmeye başladı. Bazen çevirdiği bir metinde geçen bir kelime ya da kavramın tam karşılığını bulabilmek için günlerce, haftalarca düşündüğü olur.

Geçen yıl lâf lâfı açtı. Konu anadiline geldi. “Aydın, yedi dil biliyorsun. En çok hangi dili seviyorsun?” dedim.

Yüzüme baktı. Ak sakalını sıvazladı. Gözleri ışıldadı. Yüzünden çeşitli gülümseme dalgaları gelip geçti.

“Anamdan öğrendiğim Lazca bana en güzel, en akıcı, en sıcak dil olarak geliyor. Çocukluğumda evimizde Lazca konuşulurdu. Şimdi o yıllarda öğrendiğim Lazcayla sanki kendimi daha iyi ifade edebiliyorum!” dedi. Nevin Hanım da benzer duyguları, düşünceleri dile getirdi.
Sendikacılığın babası Ömer Karahasan

Burada baba Ömer Karahasan’ın adını saygıyla anmak istiyorum.
Ömer Karahasan, Zonguldak Kömür İşletmelerinde çalışırken, 1946 yılında ilk olarak kurulan “Zonguldak Maden İşçileri Sendikası”nın on yıl kurucu başkanlığını yapmıştır. Daha sonra 1961 Anayasası’nı hazırlayan Kurucu Mecliste işçiler adına, Türkiye’deki sendikaları temsilen seçilen, beş sendikacıdan biri olarak Çalışma Hayatı Komisyonunda çalışmıştır.

Ömer Karahasan, “Türkiye Sendikacılık Hareketi İçinde Zonguldak Maden İşçileri ve Sendikası» adlı büyük boy, 700 sayfalık bir kitap kaleme almıştır. Ömrünü sendikal mücadeleye adamış Ömer Karahasan, Türkiye’de, özellikle Zonguldak’ta “Sendikacılığın babası!” olarak tanınır. 

Hopa’dan çıktık yola...
28 Aralık 2006 günü, Gelsenkirchen’de, resim atölyesinde; Aydın’ın yaptığı Nazım Hikmet konulu tabloların önünde konuşmaya başlamıştık. Nazım “Karlı kayın ormanı” tablosunda yürüyor, “Hopa Cezaevi’nde” tablosunda ise demir parmaklıkları arasından bize bakıyor gibiydi...
“Hopa Ortaokulunda okurken, öğretmenimiz bizleri Nazım Hikmet’in bir süre hapsedildiği cezaevine götürmüştü. Nazım’ın kaldığı koğuşu görmüştüm. Nazım’ın 100. doğum yılında bu tabloları yaptım.”
Aydın hayatını anlatmaya böyle başlamıştı...
“3 Mart 1936 yılında, Kilimli’de dünyaya gelmişim. Annem babam Abu İslahlı. Sonradan Zonguldak Kilimli’ye göçmüşler. Benim en eski hatıralarım içinde Abu İslah ve Kilimli geniş yer tutar.
Çocukluğumda evde Lazca konuşulurdu. Ben Türkçeyi ilkokulda, Fransızcayı ortaokulda, Almanca’yı Almanya’da öğrendim. Daha sonra Arapçaya, Farsçaya, İngilizceye merak saldım, öğrendim.
Diller arasında karşılaştırma yapabilirim. Her dil güzeldir. Çirkin dil yoktur. Herkesin annesinin dünyanın en güzel annesi olduğu gibi, herkesin anadili de en güzel dildir.
Türkçe’yi iyi bilirim. Türkçe kurallı, mantıklı bir dildir. Fransızca ve Almanca’dan yıllardır çeviriler yaptım. Çok işlek, yaygın dillerdir. Ama anamdan öğrendiğim Lazca, bildiğim diller arasında bana en sıcak gelen dildir. Ben Lazcada anamın sütünün tadını, bağrının sıcaklığını, evimizin havasını; Abu İslah köyündeki temiz su şırıltılarını, dedelerimin, ninelerimin, soyumun sopumun sesini, sözünü buluyorum.
Babam Ömer Karahasan, 1907’de Batum’da doğmuş. Babamın babası Hasan Karahasan, Batum’da büyük bir tüccarmış. Babasından kalan malları satıp satıp yemiş. Satacak malı mülkü kalmayınca seksen doksan yıl önce Zonguldak’a çalışmaya gelmiş.
Babam, Batum’da Rusça öğrenmiş. Soğuk savaş döneminde Rusça bilmek tehlikeli sayıldığından, Rusça bildiğini kimseye söylemezdi. Babam Hopa ve Rize’de okumuş, Osmanlı okullarında eğitim görmüş. Bu nedenle Arapça, Farsça bilirdi. Biraz da Fransızca bilirdi. Babam dile yatkındı.

Annem’in adı Fatma. Batum’da doğmuş. Çocukluğunun büyük kısmı Batum, Poti, Sahumi, Gudauta gibi Gürcü, Laz ve Rus şehirlerinde geçmiş. Annem Lazca konuşurdu. Çocukluğumda bana hayatını uzun uzun anlatırdı. Batum, Türkiye sınırları dışında kalınca, Hopa ile Batum arasındaki sınır kapanınca Hopa taraflarında geçim şartları çok zorlaşmış. Hopalılar, Rizeliler iş bulabilmek için Zonguldak’a, İstanbul’a, İzmir’e, Batı’ya göç etmişler.

Ayrıca Kafkas halkları arasındaki kültürel, sosyal ilişkiler kopmuş. Bizim akrabalarımızdan bir kısmı Batum’da kalmış. Yıllar sonra, 2006 yılında Batum’a gittim. Annemin doğup büyüdüğü yerleri ve akrabalarımızı gördüm. Poti, Sahumi, Gudauta gibi şehirler günümüzde Abhazya Özerk Bölgesi içinde kalmış.

Osmanlı döneminde Kuzey Yunanistan’da, Makedonya’da Selanik nasıl bir kültür, sanat, ticaret ve siyaset merkezi ise, Batum da doğunun, Kafkasların kültür, sanat, ticaret merkeziymiş. Annemin, babamın; daha doğrusu bizim köylülerin, Hopalıların üzerinde Batum’un olumlu etkileri çoktur. Benim çocukluk yıllarımda Hopa ve çevresindeki köylerde yaşayan yaşlılardan bir çoğu Batum’u, Gürcistan’ı, Rusya’yı, Kafkasları görmüş, farklı kültürleri, dilleri tanımış insanlardı. Tutuculuk, dinsel bağnazlık bizim oralarda yoktu.

Abu İslah’da Lazca, çevre köylerde Gürcüce, Abazaca konuşulurdu. Büyük annemin gelinleri Abaza ve Çerkezmiş. 1900’lü yıllarda, Cumhuriyet kurulmadan, misak-ı milli sınarları çizilmeden önce, Lazlar, Megrelller, Abazalar, Gürcüler, Çerkezler, Ruslar, daha yukarılarda Ermeniler Kafkaslar’da bir arada yaşıyormuş. Diller, kültürler, insanlar birbirine karışıyormuş. Kimse kimsenin diline, dinine karışmazmış. Canlı bir ticari, kültürel hayat varmış.

Babam Anadolu Müslümanıydı. Namaz kılar, oruç tutar, Kur’an okurdu.

Annemin dinle, ibadetle pek ilgisi yoktu. Bazen babamın dini görüşlerini şaka yollu eleştirirdi. Düşün bir kere! 1940’lı yıllarda Hopa’da, bizim köyde kadın erkek mayolarla denize girerlerdi. Annem de mayo giyerdi. Babam annemin inancına, düşüncelerine, davranışlarına hiç karışmazdı. Hoş görülüydü. 

Kilimli’de geçen yıllar... 

Benim hayatımda Kilimli’de yaşadıklarım önemli yer tutar.

Aklımda kaldığına kadarıyla, ilk evimiz, “Top tepesi” denilen mahalledeydi. Ahşap, eski bir evdir aklımda kalan. Babam, atölye şefi olduktan sonra bize maden işletmesine ait, Fransızların inşa ettiği bir lojman verdiler. Bu ev o yıllara göre modern bir evdi.
Babam her gün eve iki üç gazete alırdı. Evimizde babamın bir kitaplığı vardı. Evde gazete, kitap okunurdu. Ben gözümü açtığımda babamın kitaplarını gördüm. Babamın kitaplarını dikkatle alır karıştırır, okumaya çalışır, yerine koyardım. 

Okul hayatı başlıyor 


İlkokulu Kilimli’de okudum. Resim yapmaya ilkokul ikinci sınıfta başladım. Hâlâ aklımdadır. Başöğretmenimiz Şükrü Bey, “Düşündüğünüz cumhuriyet bayramının resmini yapınız.” diye bir ödev vermişti. Yapıp getirdim. Çok beğendi. “Aferim oğlum! Resim yapmaya devam et!” dedi.

Evde boş zamanlarımda çeşitli şekiller çiziyor, insan, hayvan, ağaç, çiçek resimleri yapıyordum. Babaannem resimlerime baktı baktı:

“Oğlum Aydın, o yaptığın insan, hayvan, çiçek resimlerine can vereceksin! Bu resimler için mahşer gününde cayır cayır yanacaksın!” dedi.
“Niye yanayım babaanne?”
Günah, günah!”
“Niye günah babaanne? Ben resim yapmayı seviyorum!”
“Senin aklın ermez, dinimiz yasaklamış resim yapmayı!”

Bir yanda başöğretmenimiz, “Aferim, resim yap!” diyordu, bir yanda babaannem “Günah! Cayır cayır yanacaksın!” diyordu. Hangisi doğruydu? Bilmiyordum. Ben başöğretmenin dediğini yaptım. 

Lazca ve Kürtçe nasıl oluşmuş? 

İkinci Dünya Savaşı döneminin siyasi akımları öğretmenlerimize de yansımıştı. Irkçı, turancı, milliyetçi öğretmenlerimiz vardı. Henüz tarikatçı, şeriatçı öğretmenler yoktu. Sonradan bunları daha iyi anladım. Okulda baskı vardı. Dayak vardı.

Tarih öğretmenimiz Ziya Özkaynak’ı hiç unutmam! Sınıfımızda Türkiye’nin her yöresinden öğrenciler vardı. Lazı, Kürdü, Türkü, Abazası, Gürcüsü, Çerkezi bir avuç öğrenciydik. Kendi aramızda hiç ayrım kayrım yoktu. Güle oynaya okula gidip geliyorduk. Fakat tarih öğretmenimiz Lazcayı, Kürtçeyi, Abazacayı yani Türkçeden başka dilleri aşağılardı. Bir gün bana: “Lazca nasıl doğmuştur?” diye sordu. “Bilmiyorum!” dedim.

Açtı ağzını yumdu gözünü! “Köpekler fındık çuvalları arasında dolaşırken ses çıkarmışlar, işte senin dilin Lazca öyle doğmuştur!” cevabını verdi!

Buna çok üzüldüm. Anadilinin aşağılanması insanı kalbinden vurur! İsyan ettirir! Ben de anadilimin aşağılanmasına kızıyor, üzülüyor, ama ses çıkaramıyordum. Arkadaşlarım da benim durumumdaydı. Tarih öğretmenimizin tutumunu bildiğimizden kendimizi gizlemeye başladık. Anadilim küçümsendikçe Lazlığımı daha çok düşünmeye, bu konulara kafa yormaya başladım. Okuldan, tarih dersinden soğumaya başladım.

Halbu ki biz mahallemizdeki Kürt, Türk, Abaza, Çerkez arkadaşlarla kaynaşmıştık. Aramızda hiç sorun yoktu. Sabutay ve Cebe benim en sevdiğim Abaza arkadaşlarımdı. Sapsarı, masmavi gözlü çocuklardı.

Bugünlerden o günlere bakınca milliyetçi, ırkçı, turancı görüşlerin farklı renkleri, kültürleri nasıl soldurduğunu; farklı etnik kökenden insanları birbirine düşman ettiğini görüyorum. 

Resim merakım

Ortaokuldan sonra sanat okuluna başladım. Sevmiyordum bu okulu. Bir gün babamla konuştum:

“Baba, ben Güzel Sanatlar Akademisi’nin lise kısmına devam etmek ve sonra Akademi yüksek kısmında okumak ve ressam olmak istiyorum!” dedim.

O zamanlar Güzel Sanatlar Akademisi sadece İstanbul’da var.

Babam önce düşünceme karşı çıktı:

“İyi ama oğlum, ressamlık karın doyurmaz ki! Ayağına giyecek bir çorap bile bulamazsın! Resim asılı odada namaz kılmanın günah olduğu bu memlekette kim alır senin resimlerini?”

“Baba, ben resim yapmayı seviyorum. Müsaade et, akademide okuyayım. Kim aç kalmış ki?”

Annem beni destekledi. Gidersin, gidemezsin tartışması günlerce sürdü. Hiç unutmam, bir akşam evimizde bu konuyu konuşmak için toplanıldı. Komşumuz ilkokul başöğretmeni Mubahat Bey ve sıhhiye memuru İbrahim Bey de gelmişti.

Hem Mubahat Bey, hem de İbrahim Bey beni desteklediler:

“Ömer Bey, bırak çocuk sevdiği okula gitsin! Gönülsüz namaz, göklere ağmaz! Her işte bir hayır vardır! Kapama çocuğun önünü! Buradaki okulların durumu meydanda.” dediler.

Babam: “Madem ki durum bu, gönlünün istediği yere git oğlum!” dedi. 

Akademi başka bir dünya idi... 

17 yaşındaydım. Babam beni sanat okulundan aldı. İstanbul’a, teyzemin yanına gönderdi. Akademi’nin lise kısmına sınavla giriliyordu. Sınavlar desen ve mülakat olmak üzere iki bölümdü. Sınavlara hazırlandım.

Akademi giriş sınavını ikinci olarak kazanmıştım.

Yıl 1954... Akademideyim! Akademi benim için yeni bir dünyanın başlangıcı oldu. Akademinin lise kısmında özgür bir ortam vardı. Ne Çelikel Lisesi’ne benziyordu, ne Zonguldak Sanat Okulu’na... İstanbul Boğazı’nın kıyısında, özgür bir sanat ortamında okumanın bambaşka bir tadı, insanı mutlu eden bir onuru vardı.

Hocalarımız çok kaliteliydi. Burhan Topraklar, Bedri Rahmiler, Nurullah Berkler, Cemal Tollular... Her biri Paris ekolünden ya da Alman ekolünden gelen, Türkiye’nin seçkin sanatçıları, kaliteli öğretim üyeleriydi. Her biri ciğerlerine hava alır gibi Fransızca, Almanca konuşuyorlardı. Birkaç yabancı dil bilmeyen hocamız yoktu. 

Paris’te dünya başka dönüyordu 

1959 yılında, akademi son sınıfına geçince, hocam Nurullah Berk beni Paris’e gönderdi. Üç ay kaldım Paris’te. Paris’te dünya başka dönüyordu!

Kilimli’yi, Zonguldak’ı, İstanbul’u, Türkiye’yi, 6/7 Eylül olaylarını Paris’te gördüklerimle karşılaştırdım. Farklar, karşılaştırılamayacak kadar büyük ve derindi. Sonra kendi yerimi, düşüncelerimi, dünyaya bakışımı Paris’teki hayatla karşılaştırdım. İstanbul, Zonguldak, Kilimli, Abu İslah köyü hepsi bana dar geldi.

“İmkânım olursa Paris’e geleyim, burada sanatımı icra edeyim!” düşüncesiyle tekrar İstanbul’a döndüm. Dünya gazetesinde çalışmaya başladım. Siyasi olaylar korkunç bir hızla gelişiyordu. Paris’i görmesem, olayların gidişinden bu kadar endişe etmezdim.

Akademiyi bitirip Kilimli’ye döndüm. Amacım, Paris’te verdiğim kararı uygulamak. Pasaport alıp Paris’e gitmek. Zaten daha önce kardeşim Yılmaz Almanya’ya gitmişti. Ben de Paris’e gidecektim.

Pasaport almak için işlemlere başladım. O yıllarda pasaport kolay alınmıyor. İşlemler altı ay, bir yıl sürüyordu. Zamanımı değerlendirmek, boş durmamak için Işıkveren Ortaokulu resim öğretmenliğine başladım.

O günlerde babam Kurucu Meclis’e seçilmiş, Ankara’ya gitmişti. Babamla konuştum. Paris’e gitmeden önce askerliğimi yapmamın daha doğru olacağını söyledi. Ben de bu düşüncedeydim. Askerliğimi yaptım. Terhis olduktan sonra yeniden öğretmenlik için başvurdum. Orta kısmını okuduğum Çelikel Lisesi’nde resim öğretmenine ihtiyaç varmış. Başvurum kabul edildi. Bir zamanlar bana zindan gibi gelen, ancak orta kısmında iki buçuk yıl okuyabildiğim liseye şimdi öğretmen olarak dönüyordum.  

İsyancılar...

Tiyatro kolu olarak birinci yıl Turgut Özakman’ın “Güneşte On Kişi” adlı piyesini sahneledik. İkinci yıl Recep Bilginer’in “İsyancılar” adlı piyesini sahneye koyduk. Oyun sıradan, biraz sosyal içerikli bir oyundu. Olay Isparta’nın Senirkent ilçesinin bir köyünde geçiyordu. Aynı yıl Ankara Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenmişti. Biz sahneledikten sonra Zonguldak’taki bazı tutucu çevreler bana saldırı kampanyası başlattılar.
Ben öğretmen olarak öğrencilerimi isyana teşvik ediyormuşum. Hakkımda soruşturmalar başladı. Bu dönemde müdür yardımcılığı görevini de üstlenmiştim. Okul müdürünün öğrencileri dövmesine karşı çıkıyordum. Müdür ile aramız bir dayak olayı yüzünden daha da açıldı.
Tiyatro soruşturmasını atlatmıştım. Biraz huzura kavuşayım, rahat bir ders yapayım diyordum. Olmadı... Sanat tarihi dersinde Tevrat ile Kur’an arasındaki ilişkiyi anlatmıştım. Ertesi gün Zonguldak Müftüsü hakkımda “Katli vaciptir!” diye fetva verdi.
Soruşturmalar birbirini izliyordu. Üçüncü soruşturmanın sonucu gelmeden benim pasaportumu verdiler. Artvin milletvekili Fehmi Alpaslan’ın araya girmesiyle alabilmiştim. Yıl 1965 olmuştu. Çelikel Lisesi ne öğrenciliğimde, ne de öğretmenliğimde bana rahat yüzü göstermedi. 

Almanya macerası... 

Almanya’nın Köln şehrine 1965 yılı Ağustos ayında ayak bastım. Niyetim Almanya üzerinden Paris’e gitmekti. Yılmaz, Almanya’ya geleli sekiz yıl olmuştu. Dil biliyordu. Almanya ve Fransa’daki hayat şartlarını, iş imkanlarını uzun uzun değerlendirdik. Almanya’da kalmak daha uygundu. Paris hayalini bıraktım. Almanya gerçeğini yaşamaya başladım.

Önce Köln Üniversitesi’de yoğunlaştırılmış dil kursuna kaydoldum. Hızla dil öğrenmeye başladım. Kurslar biter bitmez Köln’de bir çikolata fabrikasında iş buldum. Fabrika hayatı benim Almanca öğrenmeme yardım etti. 

Almanya’da öğretmenlik hayatı... 

Öğretmenlik en sevdiğim meslekti. Boş bir yer aramaya başladım. 1976 yılında Dortmund Heisenberg Gymnasium’da sanat tarihi öğretmenliğine başladım. Okul müdürü Herr Heger daha ilk derste beni öğrencilere tanıttı. Öğrencilerle beni başbaşa bırakıp çıkarken, omzuma dostça dokunarak:

“Herr Karahasan, büyük bir özgürlük içinde ders yapabilirsiniz!” dedi.

İşte bu anı hiç unutmam. İçim bir hoş olmuştu. Bir Çelikel Lisesi müdürünü düşündüm, bir de Herr Heger’i.

Öğretmenlik yanında Türkçe edebiyat, sanat dergileri çıkardık. Dergi dergisi bunlardan biridir. 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında, Türkiye’de demokrasinin yeniden gelmesi, aydınlara, düşünenlere yapılan baskıların kaldırılması amacıyla çeşitli demokratik etkinlikler yaptık.

Bochum’da SAN-DER adlı, “Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Sanatçılar Derneği’ni kurduk. Bu derneğin çeşitli kültürel etkinliklerini düzenledim.

Öğretmenlik yanında sanat çalışmalarımı aralıksız sürdürdüm. Bugüne kadar kırktan fazla  resim sergisi açtım.

Resim sanatını Türkiye’de tanıtmak için ressamları tanıtan yazılar ve kitaplar yazdım. Van Goch’un hayatını ve eserlerini tanıtan kitabım Türkiye’de yayınlandı.

Fransızca’dan Türkçeye kitaplar çevirdim.

Ömer Hayyam’ın rubailerini Farsça asıllarından çevirmek için Farsça öğrendim. Ömer Hayyam üzerinde yıllardan beri çalışıyorum.

Dinler tarihi üzerinde uzun zamandan beri çalışıyorum. İslam ülkelerine inceleme gezileri yaptım. İran, Ürdün, Tunus, Cezayir, Mısır ve Fas’ı görüp inceledim. Gördüğüm ülkeleri Türkiye ile karşılaştırdım. İslam aleminde ümmet toplumundan, çağdaş devlete geçmeye çalışan sadece Türkiye idi. Mustafa Kemal’in hilafeti, şeriatı, padişahlığı kaldırmakla, ümmet toplumu yerine cumhuriyet kurmakla ne kadar büyük bir iş, ne kadar ileri bir adım attığını Arap ülkelerini, İran’ı gezip görünce daha iyi anladım.

Dünya’nın birçok ülkesini gezip dolaştım. Çin’e, Rusya’ya, Afrika’ya gittim. Gözlemlerimden, okuduklarımdan kendime göre sonuçlar çıkarmak istedim. Dünyada İslamın ortaçağı yeni yaşamakta olduğunu gördüm.

Yaşım yetmişi aştı. Ömrümün 40 yıldan fazlası Almanya’da geçti. İnsan sürekli değişim içinde. Hayatımda mutlu olduğum anlarda oldu, bedbin olduğum anlar da... Ama mutlu olduğum anlar daha fazladır.

Henüz en iyi resmimi yapamadım. Hep öğrenmeye çalıştım. Öğrenme heyecanım sönmedi. Bilgi açlığım geçmedi. Ömer Hayyam’ın dediği gibi hâlâ işimin ustası olmuş değilim.

Dünya denilen zincire doymuş değilim


İşimi bir an bile boş koymuş değilim

Ömrümce şu dünyada hep öğrenci idim

Hâlâ işimin ustası olmuş değilim 

Türkiye halkına son sözümü soracak olursan...

Şunu demek isterdim: İnancınız kadar düşünmeyi de öne çıkarın. İnanç kadar, düşünme kavramını da öne çıkarın! Son sözüm bu olacak. 

Almanya, 13 Haziran 2012                                 Kemal Yalçın