Sanata, edebiyata, aydınlanmaya adanmış bir ömür
Aydın Karahasan, 9.6.2012
günü, çok sevdiği Hopa’nın Esenkıyı (Abu İslah) köyünde hayata veda etti. Uzun
zamandan beri Almanya’da kalb rahatsızlığı nedeniyle tedavi görüyordu. “Gider
ayak mutlaka babaocağımı, varolduğum toprağı görmeliyim!” diyerek İstanbul’a,
oradan da Abu İslah’a (Temiz su)
gitmişti. Köyüne varmış, Karadeniz’i, yurdunu, toprağını görmüş ama yamaçtaki evine çıkamadan, sahilde bir
dostunun evinde dinlenirken rahatsızlanmış ve ambulansla hastaneye
yetiştirilirken yolda son nefesini vermiş! Ah Aydın ah! Toprak seni çekmişti,
buralarda duramaz olmuştun!
Bu dünya gelimli gidimli
dünya! Ölüme yok çare! Her ölüm erkendir! Aydın Karahasan, 76 yaşında, daha
yapacak çok işi varken, bir vardı, bir yok oldu! Bir yıl önce çok ağır bir halk
krizi geçirmiş, ölümden dönmüştü. “Bu benim için son şans! 25 yıldan beri
uğraştığım Ömer Hayyam’ın rubailerinin çevirisini bitirmek için dirildim!”
diyerek çevresini güldürüyor ve çok yoğun çalışıyordu. Ayrıca “Kadeş Kanı
İçenler” adlı kitabını son bir yılda bitirmişti. Üç çeviri kitabını tamamlamış,
son düzeltmelerini yaparak yayıncısına vermişti.
Rubaileri bitirdi. Yayınya
hazır hale getirdi. Birlikte Almanya’daki yayıncılara gittik. Olmadı.
Türkiye’deki yayıncılara başvurdu. Son arzum, “Ömer Hayyam’ın yayınlandığını
görmek!” diyordu.
Doktorların “Tehlikli
olabilir! İstersen gitme!” biçimindeki uyarılarına rağmen, kitaplarının yayın
işlerini düzenlemek, Ömer Hayyam Rubailerini yayınlayacak bir yayınevi
bulabilmek için İstanbul’a gelmişti. Olamadı! Ömer Hayyam’ın yayınlandığını
göremedi!
İstanbul’dan Hopa’ya, Abu
İslah’a gitmişti. Babadan kalma evini
onartmıştı. Almanya’daki resim atölyesini Abu İslah’a taşıyacaktı. Beni de
atölyesinin açılışına davet etmişti.
Aydın Karahasan, 1936 yılında Zonguldak Kilimli’de dünyaya
gelmişti. Fakat Hopa onun esas yurdu ve anadilinin konuşulduğu esas
memleketiydi. Almanya’da 47 yıl çalıştı ve yaşadı. Ömrünün son yıllarını Abu
İslah’ta geçirecekti. Olamadı! Abu İslah artık onun sonsuz mekanı oldu.
Türkiye’yi bilmem ama,
Almanya, Almanya’daki sanat ve edebiyat dünyası değerli bir evladını, fırçası
renkli bir ressamını kaybetti! Toprağın bol olsun Aydın Karahasan! Anıların
önünde saygıyla eğiliyor ve sana karşı son görevimi yaparak, seni anlatıyorum.
Elveda Aydın, elveda!
Aydın Karahasan’ı ressam, Nevin Karahasan’ı Türkçe öğretmeni olarak
tanıdım. Tanışalı 20 yıl oldu. Zamanla Aydın’ın öğretmen, yazar, araştırmacı,
dil uzmanı, çevirmen, çok okuyan, derin düşünen, özlü konuşan, Ömer Hayyam aşığı bir insan olduğunu anladım. Evindeki kitap,
dergi, gazete arşivlerinin sayısı yirmi bin dolayındadır.
Ben onun sanat tarihi, dil uzmanlığı, Hayyam hayranlığı ve hafızasının
genişliğinden etkilendim. Anadili Lazcadır. Türkçeyi çok iyi konuşur ve yazar.
Almanca ve Fransızcayı çeviri yapacak kadar iyi bilir. Hayyam’ı çevirebilmek
için altmışından sonra Arapça ve Farsça öğrendi. Yetmiş yaşında İngilizce
öğrenmeye başladı. Bazen çevirdiği bir metinde geçen bir kelime ya da kavramın
tam karşılığını bulabilmek için günlerce, haftalarca düşündüğü olur.
Geçen yıl lâf lâfı açtı. Konu anadiline geldi. “Aydın, yedi dil biliyorsun.
En çok hangi dili seviyorsun?” dedim.
Yüzüme baktı. Ak sakalını sıvazladı. Gözleri ışıldadı. Yüzünden çeşitli
gülümseme dalgaları gelip geçti.
“Anamdan öğrendiğim Lazca bana en güzel, en akıcı, en sıcak dil olarak
geliyor. Çocukluğumda evimizde Lazca konuşulurdu. Şimdi o yıllarda öğrendiğim
Lazcayla sanki kendimi daha iyi ifade edebiliyorum!” dedi. Nevin Hanım da
benzer duyguları, düşünceleri dile getirdi.
Sendikacılığın
babası Ömer Karahasan
Burada baba Ömer Karahasan’ın adını saygıyla anmak istiyorum.
Ömer Karahasan, Zonguldak Kömür İşletmeleri’nde
çalışırken, 1946 yılında ilk olarak kurulan “Zonguldak Maden İşçileri
Sendikası”nın on yıl kurucu başkanlığını yapmıştır. Daha sonra 1961
Anayasası’nı hazırlayan Kurucu Meclis’te
işçiler adına, Türkiye’deki sendikaları temsilen seçilen, beş sendikacıdan biri
olarak Çalışma Hayatı Komisyonu’nda çalışmıştır.
Ömer Karahasan, “Türkiye Sendikacılık Hareketi İçinde Zonguldak Maden İşçileri ve Sendikası» adlı büyük
boy, 700 sayfalık bir kitap kaleme almıştır. Ömrünü sendikal mücadeleye
adamış Ömer Karahasan, Türkiye’de, özellikle Zonguldak’ta “Sendikacılığın
babası!” olarak tanınır.
Hopa’dan
çıktık yola...
28 Aralık 2006 günü, Gelsenkirchen’de, resim atölyesinde; Aydın’ın yaptığı
Nazım Hikmet konulu tabloların önünde konuşmaya
başlamıştık. Nazım “Karlı kayın ormanı” tablosunda yürüyor, “Hopa
Cezaevi’nde” tablosunda ise demir parmaklıkları arasından bize bakıyor
gibiydi...
“Hopa Ortaokulu’nda okurken, öğretmenimiz
bizleri Nazım Hikmet’in bir süre hapsedildiği cezaevine götürmüştü. Nazım’ın
kaldığı koğuşu görmüştüm. Nazım’ın 100. doğum yılında bu tabloları yaptım.”
Aydın hayatını anlatmaya böyle başlamıştı...
“3 Mart 1936 yılında, Kilimli’de dünyaya gelmişim. Annem babam Abu İslahlı.
Sonradan Zonguldak Kilimli’ye göçmüşler. Benim en eski hatıralarım içinde Abu
İslah ve Kilimli geniş yer tutar.
Çocukluğumda evde Lazca konuşulurdu. Ben Türkçeyi ilkokulda, Fransızcayı
ortaokulda, Almanca’yı Almanya’da öğrendim. Daha sonra Arapçaya, Farsçaya,
İngilizceye merak saldım, öğrendim.
Diller arasında karşılaştırma yapabilirim. Her dil güzeldir. Çirkin dil
yoktur. Herkesin annesinin dünyanın en güzel annesi olduğu gibi, herkesin
anadili de en güzel dildir.
Türkçe’yi iyi bilirim. Türkçe kurallı, mantıklı bir dildir. Fransızca ve
Almanca’dan yıllardır çeviriler yaptım. Çok işlek, yaygın dillerdir. Ama
anamdan öğrendiğim Lazca, bildiğim diller arasında bana en sıcak gelen dildir.
Ben Lazcada anamın sütünün tadını, bağrının sıcaklığını, evimizin havasını; Abu
İslah köyündeki temiz su şırıltılarını, dedelerimin, ninelerimin, soyumun
sopumun sesini, sözünü buluyorum.
Babam Ömer Karahasan, 1907’de Batum’da doğmuş. Babamın babası Hasan Karahasan, Batum’da büyük bir tüccarmış. Babasından kalan
malları satıp satıp yemiş. Satacak malı mülkü kalmayınca seksen doksan yıl önce
Zonguldak’a çalışmaya gelmiş.
Babam, Batum’da Rusça öğrenmiş. Soğuk savaş döneminde Rusça bilmek tehlikeli
sayıldığından, Rusça bildiğini kimseye söylemezdi. Babam Hopa ve Rize’de
okumuş, Osmanlı okullarında eğitim görmüş. Bu
nedenle Arapça, Farsça bilirdi. Biraz da Fransızca bilirdi. Babam dile
yatkındı.
Annem’in adı Fatma. Batum’da doğmuş. Çocukluğunun büyük kısmı Batum, Poti,
Sahumi, Gudauta gibi Gürcü, Laz ve Rus şehirlerinde geçmiş. Annem Lazca
konuşurdu. Çocukluğumda bana hayatını uzun uzun anlatırdı. Batum, Türkiye
sınırları dışında kalınca, Hopa ile Batum arasındaki sınır kapanınca Hopa
taraflarında geçim şartları çok zorlaşmış. Hopalılar, Rizeliler iş bulabilmek
için Zonguldak’a, İstanbul’a, İzmir’e, Batı’ya göç etmişler.
Ayrıca Kafkas halkları arasındaki kültürel, sosyal ilişkiler kopmuş. Bizim
akrabalarımızdan bir kısmı Batum’da kalmış. Yıllar sonra, 2006 yılında Batum’a
gittim. Annemin doğup büyüdüğü yerleri ve akrabalarımızı gördüm. Poti, Sahumi,
Gudauta gibi şehirler günümüzde Abhazya Özerk Bölgesi içinde kalmış.
Osmanlı döneminde Kuzey Yunanistan’da, Makedonya’da Selanik nasıl bir
kültür, sanat, ticaret ve siyaset merkezi ise, Batum da doğunun, Kafkasların
kültür, sanat, ticaret merkeziymiş. Annemin, babamın; daha doğrusu bizim
köylülerin, Hopalıların üzerinde Batum’un olumlu etkileri çoktur. Benim
çocukluk yıllarımda Hopa ve çevresindeki köylerde yaşayan yaşlılardan bir çoğu
Batum’u, Gürcistan’ı, Rusya’yı, Kafkasları görmüş, farklı kültürleri, dilleri
tanımış insanlardı. Tutuculuk, dinsel bağnazlık bizim oralarda
yoktu.
Abu İslah’da Lazca, çevre köylerde Gürcüce, Abazaca konuşulurdu. Büyük annemin
gelinleri Abaza ve Çerkezmiş. 1900’lü yıllarda, Cumhuriyet kurulmadan, misak-ı
milli sınarları çizilmeden önce, Lazlar, Megrelller, Abazalar, Gürcüler,
Çerkezler, Ruslar, daha yukarılarda Ermeniler Kafkaslar’da bir arada
yaşıyormuş. Diller, kültürler, insanlar birbirine karışıyormuş. Kimse kimsenin
diline, dinine karışmazmış. Canlı bir ticari, kültürel hayat varmış.
Babam Anadolu Müslümanıydı. Namaz kılar, oruç tutar, Kur’an okurdu.
Annemin dinle, ibadetle pek ilgisi yoktu. Bazen babamın dini görüşlerini
şaka yollu eleştirirdi. Düşün bir kere! 1940’lı yıllarda
Hopa’da, bizim köyde kadın erkek mayolarla denize girerlerdi. Annem de mayo
giyerdi. Babam annemin inancına, düşüncelerine, davranışlarına hiç karışmazdı.
Hoş görülüydü.
Kilimli’de
geçen yıllar...
Benim hayatımda Kilimli’de yaşadıklarım önemli yer tutar.
Aklımda kaldığına kadarıyla, ilk evimiz, “Top tepesi” denilen mahalledeydi.
Ahşap, eski bir evdir aklımda kalan. Babam, atölye şefi olduktan sonra bize
maden işletmesine ait, Fransızların inşa ettiği bir lojman verdiler. Bu ev o
yıllara göre modern bir evdi.
Babam her gün eve iki üç gazete
alırdı. Evimizde babamın bir kitaplığı vardı. Evde gazete, kitap okunurdu. Ben
gözümü açtığımda babamın kitaplarını
gördüm. Babamın kitaplarını dikkatle alır karıştırır, okumaya
çalışır, yerine koyardım.
Okul hayatı başlıyor
İlkokulu Kilimli’de okudum. Resim yapmaya ilkokul ikinci sınıfta başladım. Hâlâ aklımdadır. Başöğretmenimiz Şükrü Bey,
“Düşündüğünüz cumhuriyet bayramının resmini yapınız.” diye bir ödev vermişti.
Yapıp getirdim. Çok beğendi. “Aferim oğlum! Resim yapmaya devam et!” dedi.
Evde boş zamanlarımda çeşitli şekiller çiziyor, insan, hayvan, ağaç, çiçek
resimleri yapıyordum. Babaannem resimlerime baktı baktı:
“Oğlum Aydın, o yaptığın insan, hayvan, çiçek resimlerine can vereceksin!
Bu resimler için mahşer gününde cayır cayır yanacaksın!” dedi.
“Niye yanayım babaanne?”
Günah, günah!”
“Niye günah babaanne? Ben resim yapmayı seviyorum!”
“Senin aklın ermez, dinimiz yasaklamış resim yapmayı!”
Bir yanda başöğretmenimiz, “Aferim, resim yap!” diyordu, bir yanda
babaannem “Günah! Cayır cayır yanacaksın!” diyordu. Hangisi doğruydu? Bilmiyordum. Ben başöğretmenin dediğini yaptım.
Lazca
ve Kürtçe nasıl oluşmuş?
İkinci Dünya Savaşı döneminin siyasi akımları öğretmenlerimize de yansımıştı.
Irkçı, turancı, milliyetçi öğretmenlerimiz vardı. Henüz tarikatçı, şeriatçı
öğretmenler yoktu. Sonradan bunları daha iyi anladım. Okulda baskı vardı. Dayak vardı.
Tarih öğretmenimiz Ziya Özkaynak’ı hiç unutmam! Sınıfımızda Türkiye’nin her
yöresinden öğrenciler vardı. Lazı, Kürdü, Türkü, Abazası, Gürcüsü, Çerkezi bir
avuç öğrenciydik. Kendi aramızda hiç ayrım kayrım yoktu. Güle oynaya okula
gidip geliyorduk. Fakat tarih öğretmenimiz
Lazcayı, Kürtçeyi, Abazacayı yani Türkçeden başka dilleri aşağılardı. Bir gün
bana: “Lazca nasıl doğmuştur?” diye sordu. “Bilmiyorum!” dedim.
Açtı
ağzını yumdu gözünü! “Köpekler fındık çuvalları arasında dolaşırken ses
çıkarmışlar, işte senin dilin Lazca öyle doğmuştur!” cevabını verdi!
Buna çok üzüldüm. Anadilinin aşağılanması insanı kalbinden vurur! İsyan
ettirir! Ben de anadilimin aşağılanmasına kızıyor, üzülüyor, ama ses
çıkaramıyordum. Arkadaşlarım da benim durumumdaydı. Tarih
öğretmenimizin tutumunu bildiğimizden kendimizi gizlemeye başladık. Anadilim
küçümsendikçe Lazlığımı daha çok düşünmeye, bu konulara kafa
yormaya başladım. Okuldan, tarih dersinden soğumaya başladım.
Halbu ki biz mahallemizdeki Kürt, Türk, Abaza, Çerkez arkadaşlarla
kaynaşmıştık. Aramızda hiç sorun yoktu. Sabutay ve Cebe benim en sevdiğim Abaza
arkadaşlarımdı. Sapsarı, masmavi gözlü çocuklardı.
Bugünlerden o günlere bakınca milliyetçi, ırkçı, turancı görüşlerin farklı
renkleri, kültürleri nasıl soldurduğunu; farklı etnik kökenden insanları
birbirine düşman ettiğini görüyorum.
Resim
merakım
Ortaokuldan
sonra sanat okuluna başladım. Sevmiyordum bu okulu. Bir gün babamla konuştum:
“Baba, ben Güzel Sanatlar Akademisi’nin lise kısmına devam etmek ve sonra
Akademi yüksek kısmında okumak ve ressam olmak istiyorum!” dedim.
O zamanlar Güzel Sanatlar Akademisi sadece İstanbul’da var.
Babam önce düşünceme karşı çıktı:
“İyi ama oğlum, ressamlık karın doyurmaz ki! Ayağına giyecek bir çorap bile
bulamazsın! Resim asılı odada namaz kılmanın günah olduğu bu memlekette kim alır senin resimlerini?”
“Baba, ben resim yapmayı seviyorum. Müsaade et, akademide okuyayım. Kim aç
kalmış ki?”
Annem beni destekledi. Gidersin, gidemezsin tartışması günlerce sürdü. Hiç
unutmam, bir akşam evimizde bu konuyu konuşmak için toplanıldı. Komşumuz
ilkokul başöğretmeni Mubahat Bey ve sıhhiye memuru İbrahim
Bey de gelmişti.
Hem Mubahat Bey, hem de İbrahim Bey beni
desteklediler:
“Ömer Bey, bırak çocuk sevdiği okula gitsin! Gönülsüz namaz, göklere ağmaz!
Her işte bir hayır vardır! Kapama çocuğun önünü! Buradaki
okulların durumu meydanda.” dediler.
Babam: “Madem ki durum bu, gönlünün istediği yere git oğlum!” dedi.
Akademi başka bir dünya idi...
17 yaşındaydım. Babam beni sanat okulundan aldı. İstanbul’a, teyzemin
yanına gönderdi. Akademi’nin lise kısmına sınavla giriliyordu. Sınavlar desen
ve mülakat olmak üzere iki bölümdü. Sınavlara hazırlandım.
Akademi giriş sınavını ikinci olarak kazanmıştım.
Yıl 1954... Akademideyim! Akademi benim için yeni bir dünyanın başlangıcı
oldu. Akademinin lise kısmında özgür bir ortam vardı. Ne Çelikel Lisesi’ne benziyordu, ne Zonguldak Sanat Okulu’na... İstanbul Boğazı’nın
kıyısında, özgür bir sanat ortamında okumanın bambaşka bir tadı, insanı mutlu
eden bir onuru vardı.
Hocalarımız çok kaliteliydi. Burhan Topraklar, Bedri Rahmiler, Nurullah
Berkler, Cemal Tollular... Her biri Paris ekolünden ya da Alman ekolünden
gelen, Türkiye’nin seçkin sanatçıları, kaliteli öğretim üyeleriydi. Her biri
ciğerlerine hava alır gibi Fransızca, Almanca konuşuyorlardı. Birkaç yabancı
dil bilmeyen hocamız yoktu.
Paris’te dünya başka dönüyordu
1959 yılında, akademi son sınıfına geçince, hocam Nurullah Berk beni
Paris’e gönderdi. Üç ay kaldım Paris’te. Paris’te dünya başka dönüyordu!
Kilimli’yi, Zonguldak’ı, İstanbul’u, Türkiye’yi, 6/7 Eylül olaylarını Paris’te
gördüklerimle karşılaştırdım. Farklar, karşılaştırılamayacak kadar büyük ve
derindi. Sonra kendi yerimi, düşüncelerimi, dünyaya bakışımı Paris’teki hayatla
karşılaştırdım. İstanbul, Zonguldak, Kilimli, Abu İslah köyü hepsi bana dar
geldi.
“İmkânım olursa Paris’e geleyim, burada sanatımı icra edeyim!” düşüncesiyle
tekrar İstanbul’a döndüm. Dünya
gazetesinde çalışmaya başladım. Siyasi olaylar korkunç bir hızla gelişiyordu.
Paris’i görmesem, olayların gidişinden bu kadar endişe etmezdim.
Akademiyi bitirip Kilimli’ye döndüm. Amacım, Paris’te verdiğim kararı
uygulamak. Pasaport alıp Paris’e gitmek. Zaten daha önce kardeşim Yılmaz
Almanya’ya gitmişti. Ben de Paris’e gidecektim.
Pasaport almak için işlemlere başladım. O yıllarda pasaport kolay
alınmıyor. İşlemler altı ay, bir yıl sürüyordu.
Zamanımı değerlendirmek, boş durmamak için Işıkveren Ortaokulu resim
öğretmenliğine başladım.
O günlerde babam Kurucu Meclis’e seçilmiş, Ankara’ya gitmişti. Babamla
konuştum. Paris’e gitmeden önce askerliğimi yapmamın daha doğru olacağını
söyledi. Ben de bu düşüncedeydim. Askerliğimi yaptım. Terhis
olduktan sonra yeniden öğretmenlik için başvurdum. Orta
kısmını okuduğum Çelikel Lisesi’nde resim öğretmenine ihtiyaç varmış. Başvurum
kabul edildi. Bir zamanlar bana zindan gibi gelen,
ancak orta kısmında iki buçuk yıl okuyabildiğim liseye şimdi öğretmen olarak
dönüyordum.
İsyancılar...
Tiyatro kolu olarak birinci yıl Turgut Özakman’ın “Güneşte On Kişi” adlı
piyesini sahneledik. İkinci yıl Recep Bilginer’in “İsyancılar” adlı piyesini
sahneye koyduk. Oyun sıradan, biraz sosyal içerikli bir oyundu. Olay
Isparta’nın Senirkent ilçesinin bir köyünde
geçiyordu. Aynı yıl Ankara Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenmişti. Biz
sahneledikten sonra Zonguldak’taki bazı tutucu çevreler bana saldırı kampanyası
başlattılar.
Ben öğretmen olarak öğrencilerimi isyana teşvik ediyormuşum. Hakkımda
soruşturmalar başladı. Bu dönemde müdür yardımcılığı görevini de üstlenmiştim.
Okul müdürünün öğrencileri dövmesine karşı çıkıyordum. Müdür ile aramız bir
dayak olayı yüzünden daha da açıldı.
Tiyatro soruşturmasını atlatmıştım. Biraz huzura kavuşayım, rahat bir ders
yapayım diyordum. Olmadı... Sanat tarihi dersinde Tevrat ile Kur’an
arasındaki ilişkiyi anlatmıştım. Ertesi gün Zonguldak Müftüsü hakkımda “Katli
vaciptir!” diye fetva verdi.
Soruşturmalar
birbirini izliyordu. Üçüncü soruşturmanın sonucu gelmeden benim
pasaportumu verdiler. Artvin milletvekili Fehmi Alpaslan’ın araya girmesiyle
alabilmiştim. Yıl 1965 olmuştu. Çelikel
Lisesi ne öğrenciliğimde, ne de öğretmenliğimde bana rahat yüzü göstermedi.
Almanya macerası...
Almanya’nın Köln şehrine 1965 yılı Ağustos ayında ayak
bastım. Niyetim Almanya üzerinden
Paris’e gitmekti. Yılmaz, Almanya’ya geleli sekiz yıl olmuştu. Dil biliyordu.
Almanya ve Fransa’daki hayat şartlarını, iş imkanlarını uzun uzun
değerlendirdik. Almanya’da kalmak daha uygundu. Paris hayalini bıraktım.
Almanya gerçeğini yaşamaya başladım.
Önce Köln Üniversitesi’de yoğunlaştırılmış dil kursuna kaydoldum. Hızla dil
öğrenmeye başladım. Kurslar biter bitmez Köln’de bir
çikolata fabrikasında iş buldum. Fabrika hayatı benim Almanca öğrenmeme yardım
etti.
Almanya’da
öğretmenlik hayatı...
Öğretmenlik en sevdiğim meslekti. Boş bir yer aramaya başladım. 1976 yılında Dortmund Heisenberg Gymnasium’da sanat
tarihi öğretmenliğine başladım. Okul müdürü Herr Heger daha ilk derste beni öğrencilere tanıttı. Öğrencilerle beni
başbaşa bırakıp çıkarken, omzuma dostça dokunarak:
“Herr Karahasan, büyük bir özgürlük içinde ders yapabilirsiniz!” dedi.
İşte bu anı hiç unutmam. İçim bir hoş olmuştu. Bir Çelikel Lisesi müdürünü
düşündüm, bir de Herr Heger’i.
Öğretmenlik yanında Türkçe edebiyat, sanat dergileri çıkardık. “Dergi” dergisi bunlardan biridir. 12 Eylül 1980 darbesi
sonrasında, Türkiye’de demokrasinin yeniden gelmesi, aydınlara, düşünenlere
yapılan baskıların kaldırılması amacıyla çeşitli demokratik etkinlikler yaptık.
Bochum’da SAN-DER adlı, “Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Sanatçılar Derneği’ni
kurduk. Bu derneğin çeşitli kültürel etkinliklerini düzenledim.
Öğretmenlik yanında sanat çalışmalarımı aralıksız sürdürdüm. Bugüne kadar kırktan fazla resim sergisi açtım.
Resim sanatını Türkiye’de tanıtmak için ressamları tanıtan yazılar
ve kitaplar yazdım. Van Goch’un hayatını ve eserlerini
tanıtan kitabım Türkiye’de yayınlandı.
Fransızca’dan Türkçeye kitaplar
çevirdim.
Ömer Hayyam’ın rubailerini Farsça asıllarından çevirmek için Farsça
öğrendim. Ömer Hayyam üzerinde yıllardan beri
çalışıyorum.
Dinler tarihi üzerinde uzun zamandan beri çalışıyorum. İslam ülkelerine inceleme
gezileri yaptım. İran, Ürdün, Tunus, Cezayir, Mısır ve Fas’ı görüp inceledim. Gördüğüm ülkeleri Türkiye ile karşılaştırdım. İslam
aleminde ümmet toplumundan, çağdaş
devlete geçmeye çalışan sadece Türkiye idi. Mustafa Kemal’in hilafeti, şeriatı,
padişahlığı kaldırmakla, ümmet toplumu yerine cumhuriyet kurmakla ne kadar
büyük bir iş, ne kadar ileri bir adım attığını Arap ülkelerini, İran’ı gezip
görünce daha iyi anladım.
Dünya’nın birçok ülkesini gezip dolaştım. Çin’e, Rusya’ya,
Afrika’ya gittim. Gözlemlerimden, okuduklarımdan kendime göre sonuçlar çıkarmak
istedim. Dünyada İslamın ortaçağı yeni yaşamakta olduğunu gördüm.
Yaşım yetmişi aştı. Ömrümün 40 yıldan fazlası Almanya’da geçti. İnsan
sürekli değişim içinde. Hayatımda mutlu olduğum anlarda oldu, bedbin olduğum
anlar da... Ama mutlu olduğum anlar daha fazladır.
Henüz en iyi resmimi yapamadım. Hep öğrenmeye çalıştım. Öğrenme heyecanım
sönmedi. Bilgi açlığım geçmedi. Ömer Hayyam’ın dediği gibi hâlâ işimin ustası
olmuş değilim.
Dünya denilen zincire doymuş değilim
İşimi
bir an bile boş koymuş değilim
Ömrümce
şu dünyada hep öğrenci idim
Hâlâ
işimin ustası olmuş değilim
Türkiye halkına son sözümü soracak olursan...
Şunu demek isterdim: İnancınız kadar düşünmeyi de öne çıkarın. İnanç kadar,
düşünme kavramını da öne çıkarın! Son sözüm bu olacak.
Almanya, 13 Haziran 2012 Kemal Yalçın