30 Mart 2021 Salı

 

O PASLI  RANZANIN  DİLİ

Sedat Kaya

                                      Sabahattin Ali

Eskimiş demir parmaklıklar...Nemli duvarlar...Ve paslı bir ranza...Şöyle yazıyor duvarda.

"Başın öne eğilmesin,/ Aldırma gönül, aldırma.

Ağladığın duyulmasın,/ Aldırma gönül, aldırma"

Sinop Cezaevi burası. Anadolu'nun Alcatraz'ı.



Yüzlerce yıl zulmün adresiydi.Acı ve hüznün feryadıydı.

Burada çiçekler açmıyordu.Kuşlar süzülüp uçmuyordu.

Yıldızlar ışık saçmıyordu.

EVLİYA ÇELEBİ

Evliya Çelebi, Seyahatname'de bu gasbet yeri şöyle anlatıyordu.

Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkumları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Allah korusun, oradan mahkum kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar.”

Sene hicri 1341'di.Miladi 1922.

SANDIKÇI ŞÜKRÜ


Rize'nin Haldoz (Portakallık) köyünde bir adam yaşardı.

Sandıkçı Şükrü derlerdi ona.Kendi halinde, sakin, iyiliksever kişiliğiyle tanınırdı.Zenginleri sevmezdi.Ağalarla beylerle görüşmezdi.Fakirlere ise mısır dağıtırdı.

Bir gece vakti Sandıkçı Şükrü'ye acı haber geldi.Düğünde köy ağasının en sadık adamı kardeşini bıçaklamıştı.

O sakin adam bir anda şahin oldu.Ağanın hanını bastı.

Mermileri üstüne boşalttı.Hemen yakaladılar.Sinop Cezaevi'ne koydular.Ama tutamadılar.Sandıkçı Şükrü kuş uçurtulmaz denilen duvarları aştı, kaçmayı başardı.Kısa sürede bölgede nam saldı.Adını Haldoz'un dağlarına yazdırdı.O artık ağaların beylerin düşmanı, fakire yardım eli uzatandıZenginlerin korkulu rüyası, halkın kahramanıydı.

Dönemin Trabzon Valisi Kadir Paşa 500 atlı müfrezeyi Sandıkçı Şükrü'nün peşine taktı.Müfrezenin yanında bir de Sandıkçı'nın yakın arkadaşı Varilcioğlu Sadık vardı.

Varilcioğlu teslim olması için Sandıkçı Şükrü'yü ikna etti.

Teslim oldu.Ama devletin otoritesini iki paralık etmişti.

Müfrezeye teslim Rize'ye dönerken, sırtından vuruldu.

Son nefesinde sanki dudaklarından şu mısralar savruldu.

Göklerde kartal gibiydim.Kanatlarımdan vuruldum

Mor çiçekli dal gibiydim,Bahar vaktinde kırıldım.”

Sinop Cezaevi Osmanlı döneminde azılı katillerin son durağıydı.Cumhuriyet döneminde muhalif yazar ve şairlerin adresi oldu.Refik Halit Karay, Mustafa Hilmi, Burhan Felek, Kerim Korcan, Zekeriya Sertel, Osman Deniz burada yattılar.Bir rivayete göre Nazım Hikmet de kısa bir süre cezasını burada çekti.

SABAHATTİN ALİ SİNOP HAPİSHANESİNDE

Yıl 1932'ydi.Yeni bir mahkum getirdiler Sinop Cezaevi'ne.

Adı, Sabahattin Ali.Suçu yazmaktı.Atatürk'e hakaretten aylarca içerde kaldı.Paslı demir parmaklıklar, nemli duvarlar arasında dolaşıp dururdu.Geceleri sürekli okurdu.

Havalandırma saatlerinde diğer mahkumlarla konuşurdu.

Sonra o paslı ranzada oturup yazardı.Rizeli Sandıkçı Şükrü'nün hikayesini cezaevinde duymuştu.Destanını da orada yazdı.'Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz' dillere dolandı.

EŞKİYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ

"Sene 1341 mevsime uydum /Sebep oldu şeytan bir cana kıydım/ Katil defterine adımı koydum / Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz/ Sen üzülme anam dertlerim çoktur/

Çektiğim çilenin hesabı yoktur/ Yiğitlik yolunda üstüme yoktur / Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz/ Çok zamanlar çektim kahrı zindanı/ Bize de mesken oldu Sinop’un hanı

Firar etmeyilen buldum amanı/ Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz /Bir yanımı sardı müfreze kolu / Bir yanımı sardı Varilcioğlu /Beşyüz atlıyılan kestiler yolu /Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz."

ALDIRMA GÖNÜL

O cezaevinde "Aldırma Gönül"ü yazdı.

Mazlumların, mahkumların şarkısı oldu.

"Dışarda azgın dalgalar/Gelir duvarları yalar /Seni bu sesler oyalar /Aldırma gönül aldırma"

Yine orada "Leylim Ley"i yazdı.Meydanları sarstı.

LEYLİM LEY

"Döndüm daldan düşen kuru yaprağa / Seher yeli dağıt beni kır beni / Götür tozlarımı burdan uzağa / Yarin çıplak ayağına sür beni / Ayın şavkı vurur sazım üstüne/

Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne / Gel ey hilal kaşlım dizim üstüne / Ay bir yandan sen bir yandan sar beni/

Yedi yıldır uğramadım yurduma

Dert ortağı aramadım derdime

Geleceksen bir gün düşüp ardıma

Kula değil yüreğine sor beni."

Sabahattin Ali 41 yıllık yaşamında hep yazdı.

Ezileni, yoksulu, mazlumu yazdı.

Yazdıkları nedeniyle hep dışlandı.

Sorgulandı, tartaklandı, tutuklandı.

Geride onlarca roman, öykü ve şiir bıraktı.

En önemlileri Kuyucaklı Yusuf, Kürk Mantolu Madonna ve İçimizdeki Şeytan'dı.1948 yılında derin devlet tarafından katledildi.Katili bir emniyet görevlisiydi.Yakalandı, kısa sürede bırakıldı.Sabahattin Ali yıllarca devletin yasaklılar listesinde yer aldı.Eserleri ancak 2005 yılından sonra ders kitaplarına girebildi.Şu sözleri hiç unutulmadı.

"Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun. Biz istiyoruz ki, bu topraklar ve onun üzerinde yaşayan insanlar, hiçbir yabancı devletin oyuncağı olmasın. Dünya işlerinde politikamız, şunun bunun kölesi gibi peşinden gidilerek değil, bu milletin selametini en iyi sağlatacak yolları müstakil olarak seçmek şeklinde kendini göstersin.”

Bugün doğum günü.

Yaşasaydı 111 yaşında olacaktı.Anısına saygıyla.

(Sedat Kaya,Datça)

25 Şubat 2018


28 Mart 2021 Pazar

 

SUDE SUDE AMMENPAN SUDE”*DEĞİL!

Hasan Gürkan






Arkadaşlarımla birlikte “gökyüzünü fethe” kalkıştığımız ilk gençlik yılarımda Tokat’ta tanıdım Ermenileri. Dostluklarını, sevgilerini, sofralarını bölüştüm. Tatyos Efendi’nin nağmelerinin yankılandığı bu topraklarda, Anadolu mozaiğinin zenginliğini oluşturan bütün halkların, bir gün geniş bir sevgi sofrasında bir araya gelecekleri umudunu taşıyorum.

CIBIRLAR PARKI **

Ev sahibim Ohannes’lerde yemekteydik. Babası Nişan Usta anlatıyor:

Sene 1915 olmalı. Tehcir başlamıştı. İnanılmaz haberler geliyor. Kulaktan kulağa yayılan dehşet hikâyelerinin hiç birine inanmak istemiyoruz. Ama korku bulaşıcı bir salgın gibi hızla yayılıyor. Herkes önce ailesini kurtarma derdinde. Karımı ve iki çocuğumu gizlice yola çıkarttım. Erivan’a gidecekler. Ben doğup büyüdüğüm bu topraklardan ayrılmak istemiyorum. Ne olacaksa burada olsun.

Bir sabah şafakla beraber hepimizi evlerimizden alıp Cıbırlar Parkı’na topladılar. Kadın, erkek, çoluk çocuk, yaşlı genç bütün Ermenileri… Sabah ayazından mı, korkudan mı bilmiyorum, dişlerimin takır takır birbirine vurmasına engel olamıyorum. Etrafımızı askerler kuşatmıştı. Bizimkilerden çıt çıkmıyor. Sinek uçsa duyulacak derler ya, işte öyle. Parka çökmüş sessizliği, atının üzerindeki süvari subayının – mülazım olmalı- emri bozuyor.

Kuyumcular, terziler, demirciler, marangozlar, dülgerler şu tarafa ayrılsın!”

O zaman Sivas’taki zanaatkârların hemen hepsi Ermeni, Türkler daha çok rençperlik yapıyor. Demirci olduğum için ben de kalabalıktan ayrılıyorum. Mülazımın ikinci emri silah seslerine ve çığlıklara karışıyor. “Ateş!”

Ortalık bir anda ana baba gününe döndü. İnsanlar yağmur gibi yağan mermilerden korunmak için bir birlerinin altına sığınmaya çalışıyor. Vurulanlar kanlar içinde yere devriliyor. O an kör olup hiçbir şey görmemek, sağır olup hiçbir şey duymamak için İsa’ya yalvardım. Beni duymadı. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Mülazımın gür sesiyle kendime geldim.

Ateşi kesin, kurşuna yazık!”

Silahlar sustu. Savunmasız kalabalığa bu defa baltalarla, teberlerle saldırdılar. Kalanların işini kurşunlara yazık etmeden(!) bitirdiler.”



Nişan ustanın yorgun sesi titriyordu. Bana yıllar gibi uzun gelen bir sessizlik. Herkes başını öne eğmiş, kimse bir şey söylemiyordu. Sözün bittiği yerdeydik. Nişan usta yutkunarak devam etti:

Aradan bunca sene geçti. Hala sık sık Cıbırlar Parkı katliamında yükselen çığlıklarla, iniltilerle uyanırım. Karımı ve çocuklarımı o zamandan beri görmedim. Karım evlenmiş, çocukları olmuş.”

NİŞAN USTA'NIN ESKİ KARISI

Birkaç ay sonra bir gün, sabaha karşı kapının zili çaldı. Telaşla kalktım. Bu saatte olsa olsa polistir. Baktım Anjel, ağlıyor.

Hasan hocam dedem…”

Gerisini getiremedi, hıçkırıklara boğuldu. Pijamalarımla üst kata fırladım. Odaya girince korktuğum başıma geldi. Nişan Usta, yorganını başına çekmişler yatağında hareketsiz yatıyor. Kalp hastasıydı. Bütün aile orda… Daha dün akşamüstü kapıda karşılaşmıştık. Her zamanki dost sesiyle

Hasan bey buyur yakınlayak ”demişti.

Herkesten gizlemeye çalıştığı acılarla örselenmiş, sevgi dolu yüreği onu buraya kadar taşıyabilmişti. Bir kıl yumağı geldi oturdu boğazıma. Hey koca Nişan usta! Belediye bahçesinde yaptığımız heyecanlı tavla maçları geldi aklıma. Yenilince artan çarpıntını yatıştırdığın trinitrin.

Bir de Cıbırlar Parkı’ndan yükselen çığlıklar.

Bir de yaralı çocukların, ihtiyarların iniltileri.

Ordaki koltuğa çöktüm höyküre höyküre ağladım.

SUDE SUDE AMMENPAN SUDE!




Tercümanım Dilde’yle Moskova’da müzikli bir restorandayız. Dilde, bütün modern (!) Sovyet kadınları gibi yemekte şampanski içiyor. Ben Staliçnaya, başkent votkası. Müzik dinliyoruz, havadan sudan konuşuyoruz, dans ediyoruz, keyfim yerinde.

Bir ara orkestranın yeni bir şarkıya başladığını fark ediyorum. “Sude sude ammenpan sude.” Heyecanlanıyorum. Ohannes’ in her rakı içişimizde söylediği şarkı bu. Boş boş her şey boş gibi arabesk bir anlamı var.

Dilde’ye Tokat’ı, Ermeni dostlarımı anlatıyorum. Kalkıp şarkıya eşlik eden ilerdeki kalabalık masaya gidiyor. Kısa bir süre sonra o masadan birisiyle dönüyor. Adam kırk yıllık ahbapmışız gibi sarılıyor bana. Masalarına davet ediyor. Erivan’dan gelmişler. Geç saatlere kadar. birlikte eğleniyoruz.

----------------

*Ermenice, boş boş her şey boş manasında arabesk bir şarkı.

** Sivas’ta sonra adı Cumhuriyet Parkı olarak değiştirilen park. Cıbır, yerel dilde yoksul, baldırı çıplak anlamına geliyor


26 Mart 2021 Cuma

 



TL NASIL KURTULUR VE ÇİN BÖREĞİ

Metin Yeğin






myegin@gazeteduvar.com.tr



Avının kokusu kendi üstüne sinmiş kobra yılanları, farkında olmadan kendi kuyruklarını da yiyorlarmış, iştahla. Yiyin efendiler yiyin, para kokusu da böyle bir şey sizi baştan çıkaran, ama kendi yüreğini yiyene hiç rastlamadım doğada. Yeni bir cinstir bu galiba…

25 Mart Perşembe 2021   Saat: 00:02

Masanın üstüne koyduk bekliyoruz. Gelsin de ne veriyorsa artık, sıcak bir şeyler girsin şu aç finansın karnına. Dolar aldı başını gidiyor, euro onun peşine takılmış, borsa aç-kapa, eski musluk reklamı gibi ‘açıyorum-kapıyorum, açıyorum kapıyorum'. Yoksa taş mı kaynatayım, boş tencerede küçük küçük müteahhitlerime, taahhüt verdiklerime. Ve faiz dediğin bir deli rüzgâr, püfür püfür, eh dışardan sallamak kolay…

-Ne salaksınız ya, kapitalizm olur da faiz olmaz olur mu? –

Hep beraber, Çin Dışişleri Bakanı Wang-Yi’yi bekliyoruz şimdi. Godot bile bu kadar hasretle beklenmedi ve etekleri tutuşmuş sarayın, şöyle ‘sevinçli bir telaş içindeydiniz’ hali, -ah canım- çin çin etraf ve hatta 2-3 gündür kimse sormuyor Biden aradı mı ya da bir bak telefon açık kalmış mı diye…

Ve masaya yatırılmış ‘Kanal İstanbul’ iştah verici, çekici, sıcak para mıknatısı, içi iyi pişmemiş biraz kanlı…

Benim içim rahat, daha 2019’da yazmışım yazımı. Hatta ihaleyi hangi Çin şirketinin alacağı bile var yazıda. Seyir edin göreceksiniz. İyi biliyorum bu Çin heyetini. Venezuela’da ticaret bakanıyla otururken gelmişlerdi, cep telefonu fabrikası açmak için. Devrimci bir bakandı bizimkisi, ‘Çıkmayın siz de yoldaşlar dinleyin’ demişti bize. Çok şık takım elbiseleri vardı konukların, belliydi paralı çocuklardı. Hemen "Sermaye sorunumuz yok. Yatırımın tamamını da biz yapabiliriz" demişlerdi, 100-200 milyon dolardı galiba. "Fakat ilk şartımız sendika istemiyoruz" diye eklediler…

Düşünsenize rüya gibi, burası için. Ah canım biz de istemiyoruz, hiç hiç. İnsanın sarılası sarılası geliyor, parası da bol, ‘çimdikleyin beni’ halinde olacak danışmanlar. Hem Godot gelmiş, hem sendika istemiyor. Adam bir de Komünist Partili onu mu kıracağız? Kümese müdür yapılmış tilki keyfi suratlarda, bin atlı çocuklar gibi şendik o gün saraylarda…

Bizim Venezuelalı devrimci bakan, 'sendika olmadan olmaz' diye kabul etmemişti önerilerini, saf oluyor bu çocuklar, halbuki önce ‘ekonomik kurtuluş’ öyle değil mi?

Beni de davet etselerdi keşke, seyretmek isterdim bu coşkulu sofrayı, dişler arasına sıkışmış dolarlar, yuanlar sıcak sıcak. Halbuki iyi anlarım Çin ekonomisinden, böreğinden, Çin lokantasında da çalıştım, yemek asansörü olarak…

Avının kokusu kendi üstüne sinmiş kobra yılanları, farkında olmadan kendi kuyruklarını da yiyorlarmış, iştahla. Yiyin efendiler yiyin, para kokusu da böyle bir şey sizi baştan çıkaran, ama kendi yüreğini yiyene hiç rastlamadım doğada. Yeni bir cinstir bu galiba…

Metin Yeğin Kimdir

Yazar, belgeselci, sinemacı, gazeteci, avukat, seyyah... CNN-Türk, NTV, Kanal Türk, Al Jazeera, Telesur televizyonlarına 200'e yakın belgesel ve kurmaca filmler yaptı. Türkiye'de Cumhuriyet, Radikal, Birgün, Gündem; dünyada Il manifesto, Rebellion gazetelerine köşe yazıları yazdı. Dünyanın sokaklarını anlattığı 10'dan fazla kitaba sahip. Dünyanın farklı yerlerinde yoksullarla birlikte evler inşa etti, bir sürü farklı işte çalışarak yazılar yazdı, filmler çekti. Birçok ülkede kolektif çalışmalara katıldı, kooperatif örgütlenmelerine öncü oldu. Ekolojik direnişlere katıldı, isyanlara tanıklık etti. Türkiye ve birçok ülkede öğretim üyeliği yaptı... Ve dünyayı değiştirmeye çalışmaya devam ediyor hâlâ...


















23 Mart 2021 Salı

 

AYA YORGİ’DEN ÇIKTIM YOLA

Hasan Gürkan

Aya Yorgi’de tuttun ellerimi, ellerini Aya Yorgi’de tuttum. İkimiz de yeni bir aşkın şafağındaydık,o gün bu gün yürüyoruz.Başlangıçta bizi nereye götüreceğini bilmediğimiz bir yoldu. Haritasız, pusulasız. Şimdi yolun neresindeyiz, nereye çıkacağız, gene bilmiyoruz. Ama bunun hiç önemi yok. Önemli olan, hayat bu yolu önümüze çıkardığında, aşkın adına yaraşır bir serüven duygusuyla hesapsız kitapsız yola koyulmaktı. Sen hiç tereddüt etmeden koyuldun yola ben aynı şekilde. Çünkü aşk varılacak, belirlenmiş bir hedef değil yolun ve yürümenin kendisiydi.

Hem kendimize, hem birbirimize doğru yürüyorduk. İnsan aynı

anda değişik yönlere nasıl yürür deme. Kendimize uzanan yollar

diğerimizin yollarıydı. Yollarımız birbirine dolanmış, iç içe

geçmişti.

Ben senin yamaçlarına, kimselerin bilmediği kuytularına uğradım. Durup baktığımda kendi yamaçlarıma, kuytularıma geldiğimi fark ettim .Daha önce hiç görmediğim, farkına varmadığım, tatmadığım yollardı.

Seninle birlikte senin sevdiğin, aşık olduğun iki insan yürüyor.

Hayır sen sevdiğin iki insanla birlikte yürüyorsun.

Birlikte yürüdüğümüz yol herkesin kendi yolu. Bu yolda herkes

kendini değiştirerek, arındırarak, çoğalarak yürüyor. İkimiz de

zaman zaman zorlandık, ama henüz tökezleyenimiz olmadı.

İkimizden biri yorulduğunda yol bitecek. Aslında üçümüz için de bitecek yol, üçümüz için de bitecek.

Yürüyüş kolunun ortasında – merkezinde- sen oluyorsun. Bir

tarafında ben, öbür tarafında öteki sevgilin. Bir de seni sürekli

geri çekilmeye, uzlaşmaya çağıran (aslında çatıştığın değerlerden yana) yanlarını dinlemelisin. Senin bu hüneri göstereceğine

inanmak istiyorum, sana inanmaya ihtiyacım var. Çünkü sen

benim sahiplenme, mülkiyet duygularını asla bulaştırmadan

sevdiğim kadınsın.




18 Mart 2021 Perşembe

 

HEM NASIL YORGUNUM

Hasan Gürkan 

 

Çok uzak bir yerden,

duyanın şaştığı mesafeleri

sırtımda bacaklarımın bağını sarsan yükle aşmışım gibi,

çamurlara bata çıka dizlerim yara bere içindeymiş gibi,

hedef silinip gitmiş, menzil anlamını yitirmiş gibi

yorgunum.

 

kabahat ne?

doğru ne?

yanlış ne?

eksik olan ne?

kim suçlu ?

sorgulasan ne çıkar, sorgulamasan ne çıkar!

Saçların dökülüyor, farkındasın

ama dazlaklıkla arasındaki sınırın kafandaki hangi saç teli koptuğunda aşılacağı gerçeğini görmek istemiyorsun.

 

kendin” sanki senden uzaklaşıyor, her geçen gün bulanıklaşıyor, yabancılaşıyor gibi

halbuki sen zaten böyleydin, şimdiki kadardın

vehimlerin hakikat karşısındaki  (sahi hakikat neydi) mağlubiyeti mi desek?

Yorgunluk ve aslına rücuyu neden yenmek yenilmek gibi basit bir iktidar yarışına hapsediyorsun.?

Hadi geç bunları anam babam,  derin(!) tahlilleri bırak.

Yarın yok.

Şimdi, bu gün değil, biliyorsun senin için epeydir uzun bir zamandır yarın yok.

Oyunda ebe sensin; duvara yüzünü dönmüş, kolların başına dolalı gözlerini yummuşsun. Bağır! “Arkam önüm sağım solum sobe!”

Kimse yok ki!

Kantar Ekrem, Boyacıların Şerif, Süha, Şeytan Yılmaz, Çolak yavuz kimse, hiç kimse yok!

Salak, aptal,

Yorgunum, sayayım mı seni terk edenleri, sonrakileri, saklanıp ta kaybolanları geri zekâlı hıyar! Neden anlamakta direniyorsun?

Daha

 

Akın, Talip, Erdal, Deniz, Mahir

Ne çok pusuyla, kurşunla,işkenceyle, mahpusla, kanserle,prostatla falan.

 

 

hem nasıl yorgunum!

Her yanlarım dayak yemiş gibi ağrıyor

Kafam kazan gibi

yarın günlerden neydi

Pazar

 

Bu gün pazar/ bu gün beni ilk defa güneşe çıkardılar/ Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün / Bu kadar benden uzak/ Bu kadar mavi / Bu kadar geniş olduğuna şaşarak,/ Kımıldamadan durdum./Sonra saygıyla toprağa oturdum,/ Dayadım sırtımı duvara,/ Bu anda ne düşmek dalgalara/Bu anda ne kavga/ ne hürriyet/ ne karım/ Toprak,güneş ve ben/ Bahtiyarım.”

 

Mutlu değil, bahtiyarım.

Yarın günlerden Pazar değil, pazartesi bile değil.

Kim bilir belki Salı yahut Çarşamba Perşembe gibi bir şey

Neden acaba yorgunum gibi bir şey

Alkolden de olabilir, şişmanlıktan da, sonra belki de yaşlılıktan

Bencillikten, kendini beğenmişlikten, huysuzluktan

bir bok biliyorum kuruntusundan yorgunum muhtemelen.

Çoğalsak, durmadan çoğalsak, çok kalabalık olsak,

nasıl yani?

kimse kimseye, benzemese yorulmaz mıydım diyorsun.

yarın günlerden ne diye sormaz,

alkollere en çok da güzelim rakılara kaçmaz mıydım mı diyorsun.

hadi ordan

her zaman bir bahane bulur yorgunlar.

her zaman derin ve gösterişli bir takdim, vitrinleme, bir yalan

kaçış

kaçma kavga et” diye suratına bağırdıklarında yarabbi şükür diyorsun ya

hey gidi ne günlere kaldık,eskiden biz kavgaya diyorsun ya…

korkak bir yorgun belki

belki hinoğlu hin bir yorgun

Öteki öfkeden kudursun diye bir yorgun belki

burjuvazi kavgaya davet etti bizi

davetleri kabulümüzdür

 

Aşk derdin ya adına aşk derlerdi

Çok çeşit karmakarışık aşklı kadınların

memeleri

koltukaltları

kalçaları

en çok da ama her zaman, yeminle en çok da

apış araları

tüylü tüysüz

kuru nemli sırılsıklam ıslak dişilikleri

bu şehvet, bir kişiliktir üstadım, ikinciye maalesef yer yok

bir başkasına yani

güzel dediğin hepimizin 0lmalı /yağmur misali

yorgunluk mu yalnızlıktır, yalnızlık mı yorgunluk

eskiden, çok eskiden yorgunluklarımız olurdu, yoldaşlarımız

ne çok yoldaşlarımız omuzlarına omzumuzu yaslayıp

yalnızlığa meydan okuduğumuz

 

sahi olur muydu!

 

ağustos 2008 Emecik


14 Mart 2021 Pazar

 

BENİM İNSANLARI KAVGAYA, İSYANA ÇAĞIRAN

SESİM HOŞGELDİN!

Hasan Gürkan


Merhaba,

Yüreğim bayram yeri gibi. Atlıkarıncalar, rengârenk macunlar, başı bulutlarda balonlarla, çocuklara sevincin taze sabah somununu üleştiriyor.

Merhaba,

Yüreğim Yıldız Parkı’nda bahar. Oturmuş hanımelileri, karanfiller, kasımpatılar kokan tavşan kanı bir çayın keyfini çıkarıyor.

Fal bakan bütün Çingenler güzel.

Merhaba,

Yüreğim kabına sığmayan haşarı bir velet. Elinde sapan, komşu evlerin camlarını indiriyor.

Merhaba,

Yüreğim gözü kara bir militan. Tandoğan Meydanı’nda ‘göğü fethe kalkan’ arkadaşlarla birlikte ışıklı bir geleceğin kapısını yumrukluyor.

Merhaba,

Yüreğim malumatfuruş bir âlim. Kalem değmedik kelimelerden hiç bilinmeyen bir sevda dilinin gergefini işliyor.

Merhaba,

Yüzüne çaresizliğin gölgesi düşmüş, öyle olmaz!

Acılar sesini kuşatmış, öyle olmaz!

Gözlerindeki pırıltı üşümüş,öyle olmaz!

Sen benim için Saman Sarısı’nın büyülü dünyasısın.

Bana yakışıyorsun.

Seni iç dünyamı çiçeklere gark eden türküler gibi,

ustalarını kıskandığım berceste mısralar gibi,

güneşle yıkanmış çocuk kahkahaları gibi seviyorum.

En beklenmedik zamanlarda efelenmenin yalazı şavkıyan bakışların,

sesinin Piaf buğusu,

Kafkasyalı gümüş yüzüğün,

sağnak sonrası açan yaz güneşlerinin ferahlığı,

benim insanları kavgaya,isyana çağıran sesim,hoş geldin.

11 Mart 2021 Perşembe

 TÜRKİYE'DE CİDDİ BİR SEVGİSİZLİK

 SORUNU VAR

Ece Temelkuran 


Duvar -Yeniden tv’de Ayşegül Doğan’ın konuğu olan yazar Ece Temelkuran neden Zagrep’te yaşadığını, ülkeden uzak yaşamın duygu ve yazı dünyasına etkisini, yeni kitaplarını ve kadın mücadelesini anlattı. Temelkuran, 8 Mart vesilesiyle kadınlara seslendi.(...)

'YÜKSELEN FAŞİZM NEDENİYLE ÜLKELERİMİZİ KAYBEDİYORUZ'

Sürgün olma halinin çok ağır olduğunu vurgulayan Temelkuran, “Bu çok ağır bir laf. Bir kere sürgün olursanız oradan geri dönüş yok. Ülkenize geri dönseniz bile sürgünlük çok çeşitli katmanlarda devam ediyor. Kabul etmemenin birinci nedeni bu duygusal yükü taşımak istememek, ikincisi de politik bir sebeple. Artık özellikle otoriter rejimlere sahip olan ülkelerdeki insanlar kendi ülkelerinde olsalar bile sürgün hayatı yaşıyorlar. Türkiye’de benim gibi düşünen ve konuşan insanların kendi ülkesinde, kendi evindeymiş gibi rahat hissettiklerini zannetmiyorum. Aynı şey Amerikalılar, Fransızlar veya Almanlar için de geçerli. 'Bir Ülke Nasıl Kaybedilir’de anlatmaya çalıştığım şey buydu; ben bir ülke kaybetmedim ama biz ülkelerimizi ve o güvenlik duygusunu, rahatlığımızı ve birinci sınıf vatandaş olma hakkımızı kaybediyoruz yükselen faşizm nedeniyle. Ülke sadece orayı terk etmekle kaybedilmiyor, ülke sizi terk ediyor aslında bir bakıma, o sağ dalganın şehvetine kapıldıkça” dedi.

'BİZİM BİRBİRİMİZİ SEVMEYE İHTİYACIMIZ VAR Kİ ÖRGÜTLENEBİLELİM'

'Bu da Geçer' ve 'İyilik Güzellik' kitaplarının başlıklarındaki iyimserlik de sorulan Temelkuran, bunun ise ahlaki ve politik bir seçim olduğunu ifade etti:

Biz sürekli olarak insanlığın en kötü temsilcileriyle burun buruna geliyoruz. Son 10-20 yılı düşünelim Türkiye’de, bu en kötü temsilleri gördüğümüz bir iletişim ortamımız var. Bu bütün dünya için de geçerli. Giderek insana olan inancımızı kaybetmeye başladık. ‘İnsan aslında kötüdür, bayağıdır, rezalet bir varlıktır ve iyi olma ihtimali de yoktur’a varacak kadar başımıza kakılan, yüzümüze vurulan bir kötü insan temsili var. Dolayısıyla bizim kendimize ‘Biz iyiyiz, daha iyi olabiliriz, iyi insanlar var’ demeliyiz ve dünyayı daha iyi yapmaya yarayacak insana olan inancımızı tazelemeliyiz. Biraz bundan dolayı yazdım.

İnsana inanmayı seçiyorum’ demek gerekiyor herhangi bir şeye başlamak için… Kötülükten ne kadar bahsedebilirsin ki, bunu devam ettirmek mümkün değil. Bunu devam ettirerek de bir yere varamıyoruz. Samsun’daki kadın katliamı… Her gün böyle bir olayla karşılaşırsan, bunun karşısında yapılan güzel hiçbir şeyi görmezsen ‘yıkılsın bu dünya, herkes altında kalsın’ diye düşünmeye başlarsın.

Bizim birbirimizi sevmeye ihtiyacımız var ki, örgütlenebilelim. Türkiye’de aynı kutupta olan insanlar da birbiriyle ne iyi geçinebiliyor ne asgari müştereklerde buluşmayı gururuna yedirebiliyor ne de birbirini seviyor. Türkiye’de ciddi bir sevgisizlik sorunu var. Muhalefetin içinden bahsediyorum. İnsani ilişki kurma kabiliyetinden bahsediyorum. İnsani bir dille, insanca değerlerle birbirine bağlanmayı ve bu yolla bir dayanışma örgütlemeyi kaybetmiş bulunuyoruz. Bu sadece Türkiye’nin sorunu değil. Dünyadaki bütün ilericilerin sorunu haline geldi. Özellikle sol ahlaki değerlerini konuşmaktan ve bunları iyi insan olmak için geçerli gerekçeler olarak ortaya koymaktan vazgeçtiğinden beri –ki bu da Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla da alakalı. Zamanın ruhunda böyle bir ahlaki değişim oldu sol için. Böyle bir yenilgi, ‘solcu insan iyi insan olmalıdır’ gibi çok basit bir önermeden vazgeçilmesini bir yenilgi olarak görüyorum ve insan sevgisinden, insan sevgisinden duyulan heyecandan vazgeçilmesini… Buralarda düşünmeliyiz. En sonunda daha reel politikada koalisyonlara, dayanışmaya, bir araya gelmeye varabilelim."

'KADIN MÜCADELESİ DÜNYAYA LİDERLİK EDECEKSE İNSANLIĞA EN BÜYÜK KATKILARI İKTİDAR KELİMESİNDEN KURTULMAK OLACAK'

Kadın mücadelesini, bu mücadele deneyiminin biriktirdiği mirası da değerlendiren Temelkuran, şunları kaydetti:

Kadın mücadelesinde edinilen deneyimden dolayı şu değişebilir belki, bu değişirse de her şey değişir: İktidar ile güç sözcüklerinin yeri değişebilir. Tahrir’den Gezi’ye, Amerika’daki siyah hareketinden Avrupa’daki kadın hareketine özellikle gençlerin istediği şey enteresan; hiyerarşi olmayan ve iktidar olmayan bir güç oluşturmaya çalışıyorlar. Eğer bu başarılırsa binlerce yıllık insanlık tarihinin ezberi bozulmuş olacak, çünkü biz hiç iktidarsız yaşamadık. Kadın mücadelesinde yatay örgütlenme yöntemleri hep bu iktidar meselesini sorgulayarak oluştuğu için ve kadınlar da kendi kişisel hayatlarında iktidarı güçle değiştirdikleri için belki bu mücadelenin deneyiminden dünya politikası şöyle yararlanabilir: yatay örgütlenme yöntemleri bulabilir. Eğer bunu bulabilirsek o zaman sadece örgüt kurmak için değil, yeni bir hayat örgütlemek için de kullanabiliriz. Bu büyük bir devrim, hemen yarın olacak bir şey değil. Eğer kadın örgütlenmesi, mücadelesi dünyaya liderlik edecekse –ki ben bu yüz yıl boyunca liderlik edeceğini düşünüyorum- sanıyorum insanlığa en büyük katkıları iktidar kelimesinden kurtulmak olacak. Onun yerine güç kelimesi gelecek. Ve kadınlar değiştirirse böyle değiştirmeliler.”

'SONUNDA BİZ KAZANACAĞIZ'

Temelkuran 8 Mart vesilesiyle kadınlara da seslendi: “Sevgili kadınlar birbirinizi sevin, çünkü bizim birbirimizden başka çaremiz var. Birbirinizi çarçur etmeyin... Ve sonunda biz kazanacağız.
























8 Mart 2021 Pazartesi

 

İNGE GENEFKE:

İŞKENCE KURBANLARI ONU SEVİYOR, CELLATLAR ONDAN KORKUYOR

Hüseyin Duygu




             İnge Genefke


8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde , işkenceyle mücadeleye damgasını vuran cesur bir kadından kısaca söz etmek istiyorum.

İşkenceye karşı mücadele, "güçlü toplumlar inşa etmenin anahtarıdır".

Yukarıdaki bu sözler, işkenceye karşı mücadelede ödüllü ve dünyaca ünlü Danimarkalı bir öncü olan, 1938 doğumlu doktor İnge Genefke'den geliyor. İnge Genefke, 1974 yılı gibi erken bir tarihte, Af Örgütü'nün işkenceden kurtulanları tedavi eden ve işkencenin belgelenmesine yardımcı olan ilk Danimarka sağlık ekibinin kurulmasına yardım etti.

Danimarkalı doktor İnge Genefke, 1982 yılında, bugünkü adı DIGNITY olan - Danimarka İşkenceye Karşı Mücadele Enstitüsü olarak adlandırılan İşkence Mağdurları Rehabilitasyon ve Araştırma Merkezi'ni (RCT) kurdu. Kendi zamanında türünün ilk merkezleri arasındaydı ve işkence mağdurlarının haklarını gündeme getiren küresel bir hareketin başlangıç ​​noktası oldu.

İnge Genefke, işkence kurbanları için kendi merkezlerini kurmak isteyenlere yardım ederek dünyayı dolaştı. 2004'te ABD Kongresi insan hakları komitesine, Iraklı işkencecilerin neden sorumlu tutulmaları gerektiği konusunda konuşma yapması için davet edildi.

Hem Danimarka’da hem de tüm dünyada işkenceye karşı verdiği bilinçli ve örgütlü mücadeleden dolayı birkaç kez onurlandırıldı. 1988'de alternatif Nobel Ödülü ve Doğru Yaşam Ödülü'nü aldı.

Danimarka'yı sadece işkence kurbanlarının rehabilitasyonunda bir lider haline getirmeye yardımcı olmakla kalmayıp, aynı zamanda dünya çapında binlerce işkence mağduru için olumlu bir fark yarattı ve onların normal yaşama dönmelerini sağladı. İradesine, cesaretine ve çabalarına saygılarımı sunuyorum.

İşkence kurbanları onu seviyor, cellatlar ondan korkuyor.

İnge Genefke olmadan işkenceye karşı verilen mücadelede ve kurbanların rehabilitasyonu konusunda bu kadar ilerleme sağlanamazdı.

G


 




7 Mart 2021 Pazar

 

DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ 

KUTLU OLSUN!

Hüseyin Duygu  Türkçe - Danca




Dünya Emekçi Kadınlar Günü” kutlu olsun.


Tillykke med den 8. Marts Kvindernes Internationale Kampdag

8 Mart; 1910’da Kopenhag 2. Enternasyonal Kongresinde “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak kabul ve ilan edilmiştir.

26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka'nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonal'e bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart'ın "Dünya Kadınlar Günü" olarak kutlanması önerisini getirdi ve öneri oy birliğiyle kabul edildi. Zetkin, kadınların seçme hakkı ve hamileliği önleyici korunma ilaçlarının serbestçe dağıtımı ile kürtajın yasallaşması için büyük mücadele verdi”



: Kvindernes kampdag vedtages i København 1910

Den 26.-27. august 1910 fandt den Anden Socialistiske Internationale Kvindekonference sted. Konferencen blev afholdt i København som led i kongressen for Anden Internationale, den internationale sammenslutning af socialist- og arbejderpartier. Kvindekonferencen fandt sted i Folkets Hus på Jagtvej 69. Der deltog 99 kvinder fra 17 forskellige lande, herunder 33 kvinder fra Danmark.

Konferencen havde tre hovedpunkter til debat:

Fastlæggelse af taktik til styrkelse af det internationale samarbejde mellem socialistiske kvinder.

Midler og taktik til at sikre den kvindelige stemme- og valgret.

Samfundets omsorg for mor og barn.

Det var for at tilgodese de to første punkter, at kvindekonferencens tyske initiativtager og forkvinde Clara Zetkin stillede forslag om en international kampdag for kvinder. Forslaget blev vedtaget med stort flertal


 “BÜYÜK KAVRULMUŞ SOYKIRLAR GELİR 

 AKLIMA HEP  TÜKENİNCE İNSAN  DAYANIKLILIĞIM”*


Hasan Gürkan



              Turgut Uyar


Roger Garaudy yeni kitabının özünü teşkil eden fikirleri kafasında netleştirdiğinde, bunun aslında komünist partisinden ve yoldaşlarından kesin bir kopuş anlamına geldiğini biliyordu. Kitap yayınlandığında, kopuşun çok uzak olmayan bir gelecekte tecelli edeceğini hesaplamadığı, kendini buna hazırlamadığı düşünülemez. Bununla birlikte o, son ana kadar partiyle ilişkisini sürdürdü. Beklediği ihraç haberini televizyondan ilk duyduğunda bütün ruhsal hazırlıkları boşa gitti. İç dünyasında kopan fırtınaya engel olamadı. Ne kadar içine sindirdi bilinmez ama ihracı kavraması zaman aldı.



        Roger Garaudy


Amaçsız, hedefsiz Paris’in sokaklarında dolaştı. Tren istasyonuna gitti. İntiharı düşündü. Raylarda gezindi. Sonra kendini taş bir binanın önünde buldu. Basamakları çıkıp iki kanatlı kocaman giriş kapısının zilini çaldı. Eski karısı açtı kapıyı. Gülümseyerek sevgiyle “Hoş geldin!” dedi. Şaşırdı. Buraya gelmeyi kurmamıştı kafasında. Salona baktı. İki kişilik bir yemek masası, Şarap, mumlar. “Özür dilerim, misafirini bekliyordun, ben gideyim” dedi. “Hayır” dedi kadın,” haberi televizyondan öğrendim. Seni bekliyordum.”
Beynim uyuşuyor, hiçbir şey düşünemiyorum, dediğin günlerde, ciddi bir iç çatışması yaşadın. Bunun unsurlarının ne olduğunu, en çok nerede bunaldığını bana anlatmadın. Benim sezgilerim ise bir işe yaramıyordu. Sonra sürüp giden mülkiyeti sana ait çelişki yokmuş gibi davranmayı denedik. Hem beceremedik, hem bir faydası olmadı. Uzaklaşmaya devam ettin.
Adını koymamıştın, en azından bana söylemiyordun ama, gövden ve avuçların aşkı öldürmek istediğini anlatıyordu. Belki benim, tam burada mesajı kavrayıp hayatından çekilmem gerekiyordu, yapamadım.
Kararını vermiştin, sevgi süreç içinde bende de yatışacak, sönüp gidecek, böylece mesele hallolmuş olacaktı. Zaten bir süredir böyle bir yatıştırma rolü üstlenmiştin. Benim hiç dahlim yokken kuğunun uzun ve sancılı bir ölüme terk edilmesine gönlün razı olmadı. Hissettirdiklerini kavrama konusundaki direnişimi anlayacağını umuyorum.
Sevda kapımı çaldığında, elbet böyle adı konmamış bir son, aklımın ucundan geçmiyordu. Seninle hiç unutmayacağım zenginlikler yaşadım. Seninle çoğaldım. Hayatın manası adın oldu.
Bu krizdeki çözümün imkânlarını göremediğini düşünüyorum.
Şimdi yüreğim AMA NEDEN sorusuyla sürekli bir isyanı yaşıyor.
Seninle paylaşmayı düşündüğüm güzel huzursuzluğu kaybetmek gücüme gidiyor.

*Turgut UyarBüyük Kavrulmuş


5 Mart 2021 Cuma

 

ROSA LÜXEMBURG 150 YAŞINDA


Dünyanın kaderini değiştirebilecek bir devrimin, Alman Devrimi’nin önderlerinden Rosa Luxemburg, yoldaşı Karl Liebknecht ile bundan tam yüz yıl önce, 15 Ocak 1919 günü katledildi.

Bertold Brecht üzüntüsünü  “Rosa Luxemburg için Gömüt Yazıtı “ şiiri ile yansıttı:
Burada yatıyor gömülü /Rosa Lüxemburg
Polonyalı bir Yahudi /Öncü savaşçısı Alman işçisinin.
Buyruğu ile Alman ezenlerin /Öldürüldü. Ezilenler
Gömün bölünmüşlüğünüzü.

Dipçik darbeleriyle kafatası çatlamış, dövülmekten tanınmaz hale gelmiş bedeni, ayaklarına bağlanmış taşın ağırlığıyla Landwehr Kanalı’nın sularında kaybolurken Rosa Luxemburg’un şu sözleri bir yerlerde yankılanmış olmalıydı:

Gözümüzün önündeki alçaklık ve iğrençlik her gün bir öncekini bastırdık­ça sakinliğim ve dayanıklılığım artıyor. "

Bilir misiniz, zaman zaman gerçekten bir insan değilmişim, insan biçimine bürünmüş bir kuş ya da hayvanmışım gibi geliyor bana. Aslında, buradaki gibi küçük bir bahçedeyken, daha çok da kırlarda, arı sesleri arasında çimenlere uzandığımda, kendimi parti kongrelerimizin birinde olduğumdan çok daha rahat hissediyorum. Bunu size rahatça söyleyebilirim; hemencecik sosyalizme ihanet ettiğim kuşkusuna kapılmazsınız nasılsa! Gene de, bütün bunlara karşın, grev başında, bir sokak çarpışmasında ya da cezaevinde ölmeyi gerçekten isterim. Ancak içimdeki ben, ‘yoldaşlardan çok iskete kuşuna yakın.”

Kasım 1918 Devrimi’nin ardından eski düzenin yıkılışı ve cumhuriyetin ilanıyla birlikte Rosa Luxemburg üç yıldır bulunduğu hapis koşullarından kurtularak, tüm halsizliğine rağmen Spartakusbund’daki aktif görevine geri dönmüştür. İktidara yükselen –Spartakistlerin eski partisi– Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) ise yeni cumhuriyetin bir burjuva rejimi çerçevesinde kalmasına gayret etmektedir. Fakat bir yıl önce meydana gelmiş olan Rus Devrimi’nin ve savaşın yıkıcı etkileriyle birlikte işçiler de kaderlerini ellerine almak üzere özyönetim konseyleri şeklinde örgütlenmeye başlamıştır çoktan. Önce 100 bin işçinin ayaklanması, bir dizi devlet kurumunu ve yayın organını işgal etmesinin ardından yarım milyon insanın sokaklara dökülmesiyle Spartakistler tarafından Berlin’de devrim koşullarının olgunlaştığı düşünülür. Rosa Luxemburg yeterince hazırlık yapılmadığını, isyanın zamansız olduğunu düşünür, ancak böyle bir atılımın ardından geri çekilmenin çok daha ağır bir maliyeti olacağı bilincindedir.

Karşı-devrim kazanır, yeni düzen kitle hareketinin bastırılması üzerine kurulacaktır. 15 Ocak günü gizlendikleri yerden, sosyal demokrat yöneticilerin tam desteğini almış olan paramiliter güçlerden oluşan Freikorps tarafından alınır Rosa ile Karl, karargâh haline getirilmiş Eden Oteli’ne götürülürler. Rosa bilincini yitirene kadar dövülür sonra da başına sıkılan bir mermiyle öldürülüp kanala atılır. Liebknecht de önce dövülüp, ensesine bir kurşunla öldürülür. Devasa ve sessiz bir törenle uğurlanır iki devrimci. Liebknecht’in yanındaki mezar boş bırakılır, ancak üç ay sonra bulunacak Rosa’nın bedeni için.