28 Temmuz 2024 Pazar

 

             ULAŞ

           Yaşar Kemal

Ulaş

Hele Ulaşa Ulaşa

Ulaş benziyor güneşe

Ulaş kardaş can verirken

Görenlerin aklı şaşa


Ulaş canım Ulaş gülüm

Sana yakışmıyor ölüm

Sana demedim mi kardeş

Düşman hayin düşman zalim


Ulaş benim gülüm güzel

İnsanlığım yolum güzel

Kardeş sen öldükten sonra

Vallah billah ölüm güzel

Döğünürüm yana yana

Haber olmadı mı sana

Yüreğindeki kırk kurşun

Ağır gelmiyor mu sana


Şu boğazın günden yanı

Gitti gelmez Ulaş hani

Bu dünya güzel olacak

Bu insan güzel olacak

Ulaş kardeş koç yiğidim

Görmeyecek güzel günü


Dağlar taşlar geldi dile

Bu dünya kalır mı böyle

Öcümüz yerde kalamaz

Sinanıma selam söyle

Kadirime selam söyle


Sinan Kadir Hüseyinim

Soylu dağım yüce kinim

Ulaş selam et dostlara

Bizi durduramaz ölüm


Bu zalim günler günler geçecek

Bu zalim günler geçecek

Düşmanlar ağu içecek

Bundan sonra yeryüzünde

Çiçekler Ulaş açacak

Çiçekler Kadir açacak

Çiçekler İlkay açacak

Bundan sonra yeryüzünde

Çiçekler dostluk açacak


Generaller generaller

Kızıl kanda kanlı eller

Sizi de yeneriz bir gün

Bize Türk milleti derler


Hele Ulaşa Ulaşa

Ulaş benziyor güneşe

Ancak sen ölürsün böyle

Böyle yiğit biz ölürüz

Düşmanların aklı şaşa

Ulaş benziyor güneşe

Bundan sonra yeryüzünde

Hep çiçekler Ulaş aça






26 Temmuz 2024 Cuma

 

ÇİÇEK PASAJI KIRALİÇESİ

PERA'NIN ÇİÇEĞİ

MADAM ANAHİT

İlhan Berk


Madam Anahit akordeonu, Balık Pazarı’nı, dört kocasını, dört kedisini sevdi.

Dünya o zaman kısır değildi, kırk yapraklı bir güldü.

Akordeonu Büyükada’da daha dondurmasını yiye yiye giden bir çocukken gördü.

İçinden bir günbatımı geçmiş gibi duydu.

On birinde akordeonu eline aldığında hemen Saint Antoine’ a gitti, adak yaptı.

Saint- Antoine güzel evliyadır.

Her sabah uyandığında onu yanında buldu.



İlk derslerini kısa gülüşlü kısa kirpikli M. Artepenon’ dan aldı.

Daha on yedisinde Hristaki Pasajı’na düştüğünde uzun akordeonunu, uzun kirpiklerini düşürmesini bildi.

Göğsünün ilk düğmesini o gün açtı, bir daha da kapamadı.

Bir süre ağaç kokan Yorgo ile gitti geldi.

Artık sık sık âşık oluyordu, hepsini de akordeonundan buluyordu.

Memelerini ilkin çok sinirli çok uçucu çok kırılgan ilk kocasına dokundurdu.



Adını yavaş yavaş her yere yazdı: la vie en rose.

Cüneyt Arkın ile ilk dekolteli ”babanın suçu” ve ”kadın ve şarap” ı çevirdi.

Ama en çok Ayhan Işık’ı sevdi. o da onu sevdi.

Dünya değişmeye başladığında hep ıslık çala çala dolaşan solak Hüseyin’i gördü. bir türlü unutamadı.

Hüseyin’i kar altındaki Uludağ’a benzetiyordu.

Kırk beşinde daha teni şeker ırmak kokuyordur.

Saçlarında her zaman firketeler, çifte topuzlar ve dur durak bilmeyen iki perçemi bıraktı.

Üçüncü kez evlendiğinde komodinin üstündeki dalyanın suyunu her gün değiştirdi.

Uzun zaman İsa’ya benzeyen bir çocuğu olsun diye düşündü.

Dördüncü kocasının ellerini sevdi. Doğal kendi halinde bir yumruğu olduğunu gördü.

Kedileri sevmeye o zaman başladı. Artık gazetelere hep kedilerle poz verdi.

Şimdi?

Şimdi en çok sevdiği çiçek: Filbahri. En çok sevdiği şarkı: mani oluyor halimi takrire hicabım.”

***



25 Temmuz 2024 Perşembe

EDEBİYATIMIZIN USTA İSMİ 

YAZAR VEDAT TÜRKALİ

                        

                               Vedat Türkali

13 Mayıs 1919’da Samsun’da doğdu. Asıl adı Abdulkadir Pirhasan'dır. Samsun Lisesi'nden mezun olduktan sonra 1942’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun olmuştur.Mezun olduğu yıl Merih Pirhasan'la evlenmiştir. Maltepe Askeri Lisesi ve Kuleli Askeri Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği yapmıştır. Bu görevleri sırasındaki siyasi eylemleri sebebiyle 1951'de tutuklanmış, 9 yıl ceza almış ve 7 yıl sonunda 1958’de koşullu olarak serbest bırakılmıştır.

                             Vedat Türkali eşi Merih ile

1958 yılında cezaevinden çıktınca dostlarının yardımıyla Babıali’de, Cumhuriyet Gazetesi’nde musahhihlik yapmaya başlamıştır. Gazetenin prova baskılarını orijinalleriyle karşılaştırıp, hataları bulup düzeltiyordu.


                                         Rıfat Ilgaz

Daha sonra Rıfat Ilgaz ile birlikte Gar Yayınları'nı kurmuştur. Burada Hüsamettin Gönenli adıyla yazılar yazmıştır. Yılmaz Güney ile tanışmış ve onun yüreklendirmesi ile 1960'ta ise “Dolandırıcılar Şahı” ile senaristliğe adım atmıştır. Senaryolarını Vedat Türkali takma adı ile yazmıştır. Senaristliğine devam ederken 1965'te yönetmenliğe başlamıştır. 1965 yılında başrollerinde Ayhan Işık ve Türkan Şoray’ın yer aldığı “Otobüs Yolcuları” adlı filmin senaryosunu yazmıştır.


Türkali, asıl ününü 1974 tarihli “Bir Gün Tek Başına” adlı ilk romanıyla elde etmiştir. Türkali, Bir Gün Tek Başına’da 27 Mayıs Askeri Darbesi öncesindeki Türkiye aydınlarının bunalımlı çıkmazını sergilemiştir. 1965 yılında yazdığı “Sokakta Kan Vardı” adlı senaryosunun filminde de yönetmenliği de üstlenmiştir.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra Aydınlar Dilekçesi ve Barış Derneği’nin davalarından yargılanmış, 1989 yılından 1999 yılına kadar Londra’da yaşamış ve bu süre içinde “Güven” adlı romanını yazmıştır. Bir Gün Tek Başına ve Mavi Karanlık gibi romanları Türk edebiyatının en büyük eserleri arasına girmiştir. Bunlardan sonra ise Yeşilçam Dedikleri Türkiye ve Tek Kişilik Ölüm romanlarına imza atmıştır.


                                       Deniz Türkali


Karanlıkta Uyananlar filmi ile 1965’te Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Senaryo Ödülü’ne ve TRT Oyun Ödülü (Dallar Yeşil Olmalı), Milliyet Yayınları Roman Yarışması Birincilik Ödülü Kemal Roman Armağanı, Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) Onur Ödülü, Beyaz Martı Edebiyat Onur Ödülü gibi pek çok ödüle de layık görülmüştür.

                                       Barış Pirhasan

Türkali ayrıca oyuncu Deniz Türkali ve yönetmen Barış Pirhasan'ın babası, Deniz Türkali'nin kızı şarkıcı Zeynep Casalini'nin ise dedesidir.

Eşi Merih Pirhasan 31 Ekim 2013’te vefat etti. Türk edebiyatının usta ismi Vedat Türkal ise 29 Ağustos 2016 Pazartesi günü saat 06.00'da Yalova'da tedavi gördüğü hastanede 97 yaşında hayata veda etti.





23 Temmuz 2024 Salı

 

SİZ AŞKTAN NE ANLARSINIZ

BAYIM

Didem Madak

(8 Nisan 1970- 24 Temmuz 2011)


Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Alt katında uyumayı bir ranzanın
Üst katında çocukluğum...
Kağıttan gemiler yaptım kalbimden
Ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
Aşk diyorsunuz,
limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!

Allah’la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
Havı dökülmüş yerlerine yüzümün
Büyük bir aşk yamadım
Hayır
Yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
Gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
Tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım...
Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
Aşk diyorsunuz ya
Ben istemenin allahını bilirim bayım

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Balkona yorgun çamaşırlar asmayı
Ki uçlarından çile damlardı.
Güneşte nane kurutmayı
Ben acılarımın başını
evcimen telaşlarla okşadım bayım.
Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
İnsan kaybolmayı ister mi?
Ben işte istedim bayım.
Uzaklara gittim
Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım

Süt içtim acım hafiflesin diye
Çikolata yedim bir köşeye çekilip
Zehrimi alsın diye
Sizin hiç bilmediğiniz, bilmeyeceğiniz
İlahiler öğrendim.
Siz zehir nedir bilmezsiniz
Zehir aşkı bilir oysa bayım!

Ben işte miraç gecelerinde
Bir peygamberin kanatlarında teselli aradım,
Birlikte yere inebileceğim bir dost aradım,
Uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin
Bir şiir aradım.
Geçen üç yıl boyunca
Yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım.
Ülkem olmayan ülkemi
Kayboluşumu aradım.
Bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
Bir ters bir yüz kazaklar ördüm
Haroşa bir hayat bırakmak için.
Bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.

Kimi gün öylesine yalnızdım
Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
Annem
Ki beyaz bir kadındır
Ölüsünü şiirle yıkadım.
Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Acının ortasında acısız olmayı,
Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
Aşk diyorsunuz ya,
İşte orda durun bayım
Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
Kendimin ucunda
Öyle ıslak,
Öyle kötü kokan,
Yırtık ve perişan.

Siz aşkı ne bilirsiniz bayım
Aşkı aşk bilir yalnız!


22 Temmuz 2024 Pazartesi

 

ZİNCİRE VURULMUŞ BİR

DİLİN USTASI DREJ MEHMED

Hasan Gürkan


                                 

                                   Mehmet Uzun



Sürgün. Evvela yabancı bir dilde dayatılan isminde . Sonra ana dilinin

 şarkılarının, küfürlerinin yasaklandığı eğitim dilinde. ”türküm

 doğruyum, çalışkanım ” diye her sabah bağırtıldığı okul sıralarında. İlk

 gençliğinden ellili yaşlarına kadar ülkesine çok uzak bir İskandinav

 ülkesinde, İsveç’te .

Her mili bahride dostum ve düşmanım var”

                                                

                                             Musa Anter


O benim bir kere bile karşılaşmadığım, sesini duymadığım, yüzünü

 fotoğraflarından tanıdığım dostlarımdan. Pablo Neruda, Luis Aragon,

 (Başkan Babamızın Son Baharı) gibi sevdiğim, saydığım, hayran olduğum

 bir usta.

                                            

                                            Ferit Uzun

Zincire vurulmuş dilini. Kürtçe’yi Anka kuşu gibi küllerinden yarattı. 12

 eylül faşizminde Diyarbakır zındanında mahpustu. Yirmi dört yaşında

 İsveç’te siyasi mülteci. Şimdi romanları, denemeleri, incelemeleriyle dünya

 çapında bir yazar.


                                            Necmettin Büyükkaya

Başkaldırının estetiği” diyor Camus günlüklerinde, ”yüce üslup ve güzel

 biçim, en şiddetli başkaldırının anlatım biçimleridir.”

Yazarlığımı bir tür başkaldırı olarak duyumsadım hep, yüce üslup ve güzel

 biçimle yaratılmaya çalışılan şiddetli bir başkaldırı “ (1)

Ruhun Gök Kuşağı'nın sunuşunda “Bin bir güçlükle ve derin bir acıyla

 yaratılan bu öykünün, yani yaşam ve yazarlık öykümün, her basamağında her

 sütununda birçok insanın emeği , katkısı var. Ama özellikle birkaçının katkısı

 çok belirleyici. Onlar olmasaydı, büyük olasılıkla, ne bu öykü böyle olacaktı

 ne de bu başkaldırı.(…)”

Ferit Uzun (kucağında henüz bir yaşındaki kızı, 22 Kasım 1978’de evinin önünde öldürüldü)

Necmettin Büyükkaya (22 Ocak 1984’de Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde

 işkenceyle öldürüldü.)

Musa Anter (20 Eylül 1992’de , bir gece yarısı, 76 yaşında karanlık bir

 sokakta öldürüldü.

Johannes Edfeld (28 ağustos 1997’de, İsveç’in Skane bölgesinde öldü.)”(2)

Ey okur, sen!

Mehmed Uzun’u tanıyor musun, okudun mu?


------------------------------

MEHMED UZUN

1953 Siverek doğumlu. 1977 den bu yana avrupada İsveç’te yaşıyordu . Bu

 sene ülkesine döndü Kürtçe, İsveççe, Türkçe yazıyor. Romanları başta

 Türkçe olmak üzere pek çok dile çevriliyor. Yakalandığı mide kanseri nedeniyle

 uzun süre tedavi gören Uzun, 11 Ekim 2007 günü Diyarbakır'da yaşamını

 yitirdi. 13 Ekim günü Diyarbakır Ulu Camii'nde kılınan cenaze namazı

 ardından, cami önündeki kalabalığa sırasıyla  Yaşar Kemal,  Şerafettin Elçi,

Ahmet Türk ve  Osman Baydemir'in yaptığı konuşmaların ardından

 Mardinkapı Mezarlığı'na defnedildi.

ESERLERİ

TU (Sen), Roman 1985

Mirina Kalekt Rind (Yaşlı Rindin Ölümü), Roman, 1987

Siya Evine (Yitik Bir Aşkın Gölgesinde), Roman, 1989

Rojek Ji Rojen Evdale Zeynike (Evdale Zeynike’nin Günlerinden Bir Gün)

roman 1991

Destpeke Edebiyata Kurdi (Kürt Edebiyatına Giriş), İnceleme, 1992

Hez  ü Bedewiya Penuse (Kalemin Gücü ve Görkemi), Denemeler, 1993

Mirina Egideki (Bir Yiğidin Destanı) Destan-Ağıt, 1993

Varlden i Sverige (Tüm Dünya İsveç’te), Edebiyat Antolojisi, M.Grive ile birlikte, 1995

 Antolojiya Edebiyata Kurdi (Kürt Edebiyat Antolojisi), Antoloji, iki cilt,1995

Bira Qedere (Kader Kuyusu), Roman, 1995

Nar Çiçekleri, Deneme, 1996

Ziman ü Roman (Dil ve Roman), Söyleşiler, 1997

Bir Dil Yaratmak, Söyleşiler, 1997

Dengbejlerim, Deneme, 1998

Roni Mina Evine-Tari Mira Mirine (Aşk Gibi Aydınlık-Ölüm Gibi Karanlık), Roman, 1998

Zincirlenmiş Zamanlar Zincirlenmiş Sözcükler, Deneme, 2002

Dicle’nin Sesi I, Hawara Dicleye (Dicle’nin Yakarışı), Roman, 2002

Dicle’nin Sesi II-Dicle’nin Sürgünleri, Roman,2003

 

 

ALDIĞI ÖDÜLLER 

-Türkiye Yayıncılar Birliği Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü

-Berlin Kürt Enstitüsü’nün Edebiyat Ödülü, Roman sanatına belirleyici katkılarından dolayı.

-Torgny Segerstedt Özgürlük Kalemi Ödülü, yarattığı edebiyat ve sözün özgürlüğüne ilişkin duruşundan dolayı.

-İsveç Akademisi’nin Erik Lunderberg  Ödülü, İsveç kültür yaşamına sunduğu değerli katkılarından dolayı (3)

 

(l)Ruhun Gökkuşağı, Mehmed Uzun, İthaki Yayınları,anlatı

(2) a.g.e

(3) a.g.e

1

21 Temmuz 2024 Pazar

 

DENİZ’İN SON ARZUSU 

Rodrigo Concierto de Aranjuez

Hatice Gül Değirmenci

                      Hatice Gül Değirmenci
Deniz Gezmiş’in son arzusu neden bu konçertoyu dinlemek olmuştur acaba? Şimdi siz çalınması çok zor olan bu muhteşem gitar konçertosunu, dünyada tam anlamıyla yorumlayabilen tek üstat olan Pacode Lucia’dan dinlerken, ben de anlatayım size neden…


Joaquin Rodrigo Virde 1901 yılında İspanya'da, Valencia – Segunto'da doğar. Henüz üç yaşındayken difteriye yakalanır ve görme yetisini

kaybeder. Sekiz yaşında solfej, piyano ve keman eğitimine başlar.

                        Joaguin Rodrigo Virde

Sonunda piyano virtüözü olur, birçok da klasik müzik eseri yazar ve uluslararası ün kazanır. Ancak tüm dünya Rodrigo'yu, Concierto de

Aranjuez (Rodrigo'nun Gitar Konçertosu) adlı eseriyle tanır.

Rodrigo, 1933’te, üç yıldan beri birlikte olduğu, Kamhi ailesinin kızı Türk piyanist Victoria Kamhi ile evlenir. Sonrasında Kamhi piyano kariyerine son verip, gözleri görmeyen kocasının asistanlığını yapar ve onun birçok dile çevrilmiş “De la mano de Joaquín Rodrigo: Historia

de nuestra vida (Joaquin Rodrigo'yla el ele: Maestro'nun yanında hayatım) adlı biyografisini yazar.

                          Enternasyonalist Tugaylar

1936 yılında İspanya'da Hitler ve Mussolini destekli, General Franco komutasındaki askeri faşist güçler, seçimle işbaşına gelen sosyalistlerin "Halk Cephesi" koalisyonuna karşı ayaklanır. Ve İspanya, tüm dünyanın gözü önünde korkunç bir iç savaşa sürüklenir.

Avrupa ülkeleri Hitlerden çekindikleri için, halka karşı yapılan bu kalkışmaya “İspanya'nın iç meselesi” diyerek sessiz kalırlar. Ancak

birçok ülkenin devrimcileri, sosyalistleri ve anti-faşistleri Enternasyonal Tugaylar” oluşturarak İspanya halkının yanında saf

tutarlar. Üç yıl süren İç Savaş, maalesef Halk Cephesi’nin yenilgisiyle sonuçlanır ve İspanya'da Franco'nun -1975 yılında ölümüne kadar kırk yıl sürecek olan- diktatörlük dönemi başlar.

Rodrigo'nun 1939 yılında, gözleri görmediğinden eşine bölümler halinde yazdırdığı “Concierto de Aranjuez”, işte bu iç savaş ortamının

eseridir. Konçerto altı yüz bin kişinin öldüğü bu iç savaşı,cephelerde faşizme karşı direnen devrimcilerin umutlu coşkusunu ve

sonrasında yönetimi ele geçiren diktatör Franco'nun kendi halkına yaşattığı acıları ve yaptığı zulümleri anlatır.

Rodrigo 1999 yılında, karısı Kamhi’nin ölümünden iki yıl sonra, 98 yaşındayken vefat eder.

DENİZ’İN SON ARZUSU

İşte 68 kuşağının lideri Deniz Gezmiş, kırk beş yıl önce 6 Mayıs 1972'de gece yarısı idam sehpasına götürülmeden önce, son arzusu

olarak demli bir çay ve sigara eşliğinde Rodrigo'nun Gitar Konçertosu'nu, bu nedenlerle dinlemek istemiştir. Konçerto bitip o

idam sehpasına doğru yürürken, Ulucanlar Cezaevi'ndeki tüm tutuklular da ıslık ile konçertoyu yeniden çalar. O günden beri de gençliğin dilinden hiç düşmez.

Bize bu konçertoyu ezberlettin ya Deniz, Can Yücel üstadımızın deyişiyle“Acıyorsam sana anam avradım olsun, ama aşk olsun sana be

çocuk, aşk olsun!”

Haydi, rastgele tüm Rodrigo severlere!

20 Temmuz 2024 Cumartesi

 

ZİRAAT FAKÜLTESİ'NDE 

KUZU YANDI

"Teröristler kuzuyu yaktı”

Hasan Gürkan


                Akın Özdemir


Bu hatıramda sözünü ettiğim arkadaşım, yoldaşım Akın

Özdemir Adana'da  18 aralık 1978'de faşistler tarafından

 katledildi.



Hafızam beni yanıltmıyorsa 1966 yılı olmalı. Akın Ziraat Fakültesi

 Öğrenci Derneği başkanı. Ben Gazi Eğitim Enstitüsü öğrenci

 derneği Yönetim Kurulu üyesiyim. Avrupa’da üniversite öğrencisi

 68’lilerin isyan fırtınası ile sarsılıyor. Bu fırtına bizi, Ankara ve

 İstanbul’u da etkiledi, üniversite işgalleri başladı. Akın, ben, Burhan

 şimdi isimlerini hatırlayamadığım yedi sekiz arkadaş Ziraat

 Fakültesini işgal ettik. Öğretim üyesi, görevli herkesi Fakülteden

 dışarı çıkarttık. Pankart açtık, slogan attık. “Kahrolsun Amerikan

 Emperyalizmi!”...

Akşam oldu, öğrenciler de fakülteyi terk etti. İki şişe Güzel Marmara

 şarabı aldık .Ama yemeğimiz yok. Akın “Ben ahırdan bir kuzu

 getireyim, Hasan keser, temizler, ben de laboratuvarda enfrarujlu

 makinada pişiririm dedi. Herkes sevindi. Gitti, bir süre sonra elinde

 iri bir kuzuyla geldi. Ben kuzuyu bahçede kestim, soydum, ütüledim

 temizledim. Baharatladık. Laboratuvara gittik. Akın kuzuyu

 enfrarujlu fırına koydu, fırını ayarladı, kapağını kapattı, düğmeye

 bastı.Kuzu anında kömür oldu. Hepimiz şaşırdık, düş kırıklığı

 yaşadık. Kömür olmuş kuzuyu küfrederek bahçeye attık. Aç karına

 şarap içtik. Yattık, uyuduk

Ertesi gün polisler fakülteyi bastı. Biz kaçtık. Basın “teröristler

 ahırdan çaldıkları kuzuyu yaktı” diye haber geçti.