29 Mart 2024 Cuma

 

ROSENBERGLER

Ethel Greenglaas Rosenberg ve Julius Rosenberg Amerika Komünist partisi (CPUSA) üyesiydiler. Sovyetler Birliği adına casusluk yapmakla ve atom bombasıyla ilgili bilgiler Ruslara vermekle suçlanıp yargılandılar, suçlu bulundular ve idam edildiler.

                             Ethel Rosenberg
ANI

ANI-Melih Cevdet Anday


                Julius Rosenberg


Bir çift güvercin havalansa

Yanık yanık koksa karanfil

Değil bu anılacak şey değil

Apansız geliyor aklıma


Neredeyse gün doğacaktı

Herkes gibi kalkacaktınız

Belki daha uykunuz da vardı

Geceniz geliyor aklıma

Sevdiğim çiçek adları gibi

Sevdiğim sokak adları gibi

Bütün sevdiklerimin adları gibi

Adınız geliyor aklıma


Rahat döşeklerin utanması bundan

Öpüşürken bu dalgınlık bundan

Tel örgünün deliğinde buluşan

Parmaklarınız geliyor aklıma

Nice aşklar arkadaşlıklar gördüm

Kahramanlıklar okudum tarihte

Çağımıza yakışan vakur, sade

Davranışınız geliyor aklıma


Bir çift güvercin havalansa 

Yanık yanık koksa karanfil

Değil unutulur şey değil

Çaresiz geliyor aklıma.






28 Mart 2024 Perşembe

 

MAHİR ÇAYAN

VE  YOLDAŞLARININ

 HAPİSTEN FİRARI


MAHİR ÇAYAN- ULAŞ BARDAKÇI -NECMİ DEMİR

İLKAY DEMİR-İRFAN UÇAR-OKTAY KAYNAK-ÖMER AYNA-ZİYA YILMAZ-NECATİ SAĞIR



Kasım 1971 Pazartesi günü saat 14.30’da, THKP-C davasının iki avukatı Maltepe Askeri Cezaevi’ne müvekkilleriyle görüşmeye geldi. Görüşme odasındaki bir masada Necmi ve İlkay Demir, avukat Yalçın Öztürk ile görüşüyordu.


Yan masada ise Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve İrfan

Uçar ise avukat Sadık Akıncılar ile birlikteydi. İlk masa, yüksek sesle savunma meselelerini konuşurken ikinci masada fısıltı halinde firar hazırlıkları gözden geçirildi.


Mahir, o gece firarın kesin gerçekleşeceğini söyledi.

Çıkıştan sonra karşılayacak ekip, binecekleri araç ve saklanacakları ev konusu kesinleştirildi. Teğmen Sabahattin Sakman, tutukluları Selimiye’ye duruşmaya götürmüştü:

Hemen onu bulun, bu akşama araç mutlaka hazır olsun’ dedi Mahir...Arabayla doğruca Bostancı’da bir eve gideceklerdi. Evin krokisi de hazırdı. Akıncılar, görüşten çıkar çıkmaz Selimiye’ye koştu; ancak Sakman’ı bulamadı. İlk aksilik buydu.

İkincisi ise Bostancı’daki evin anahtarının kaybolması oldu. Hava kararmak üzereydi ve ilk denemenin aksine bu kez, içerdekiler hazır olduğu halde dışardakiler hazırlıksız yakalanmıştı.

Beni bırakırsanız...’Asıl büyük sürpriz ise Oktay Kaynak’ı bekliyordu. Son ana kadar kaçacaklar listesinde olan ve ilk denemede firarın eşiğinden dönen Kaynak, listeden çıkarılmıştı, ama kendisi bundan haberdar değildi.

Çünkü o günlerde aranmakta olan Nahit Tören yakalanmıştı.

Bu, dışarda kalınması planlanan evlerin deşifre olması demekti. Bunun üzerine hızla bir değerlendirme toplantısı yapılmış, daha az adamla kaçma kararı alınmıştı.

Cepheciler, THKO’lulara “Dışarıda durum zorlaştı. Sizden iki kişiden fazla götüremeyiz” kararını bildirdi.

Bunun üzerine Oktay Kaynak’ın götürülmemesi tercihi yapıldı. İyi de, tüneli ilk akıl eden ve ilk günden beri kazıya emek veren Kaynak’a bunu kim söyleyecekti?

Cihan, bir konuşma denemesi yaptı. Oktay sert çıktı:

Bak, ben örgüt mörgüt dinlemem” dedi, “...ben geleceğim sizle... Ben kazdım bunu yahu...”

Cihan izaha çalışınca da rest çekti: Cihan izaha çalışınca da rest çekti: “Beni bırakırsanız, iplerimiz kopar.”

Onlar sızarken...Cihan, Oktay’ı ikna edemeyince başka bir yol buldu:

Sivaslı hemşerisi Mustafa Lütfi Kıyıcı’ya, “Ne yap yap, Oktay’ı tünelden uzak tut” dedi. Kıyıcı, sohbet bahanesiyle Oktay’ı küçük koğuşa aldı, orada mavi çamaşır leğenine doldurduğu şaraptan ikram etti. Üstüne posasını da yedirdi.

Akşama doğru ikisi de sarhoş olmuştu. Onlar derin bir uykuya çekilirken, saat 17.00’de, tutuklular hep bir ağızdan, yüksek sesle türkü söylemeye başladı. Cihan tünele indi, son kazıyı tamamladı.

O sırada Mahir, dışarıda arkadaşlarıyla vedalaşıyordu.

Veda sahnesini, THKP-C’lilerden Mustafa Aynur şöyle anlattı: Sarıldık, kucaklaştık’ Mahir’in tünel elbiselerini ben giydirdim. Çamur olacağını bildiğimiz için üst üste giydirdik. Çıkışta üzerindeki çamurlu giysileri atacak, yanında bir torbada taşıdığı üniformayı giyecekti.

Çok heyecanlıydı. Biraz şarap içmek istedi. İçme şimdi, dışarda koşarken rahatsız edebilir’ dedim.

Dinlemedi içti. Ama anladım, heyecanını bastırmak için istiyordu. Sarıldım, kucaklaştık, öpüştük, vedalaştık.”

Özgürlüğün nefesi Şimdi 5 tutsak da 15 metrelik tünelin içindeydi. Birbirlerinin nefesini, kalp sesini işitiyorlardı. Çıkışta Cihan tünelin ucundaki toprağı eşeliyordu. Hemen arkasında Mahir onun işini bitirmesini bekliyordu.

Mahir’in arkasında Ömer Ayna uzanıyordu. Ardında Ulaş Bardakçı vardı. En arkada ise Ziya Yılmaz girmişti tünele...Cihan, deliği açınca tünelin içine giren temiz hava, en arkadan hissedildi. Bu, özgürlüğün nefesiydi.

NECATİ SAĞIR ANLATIYOR


                                    Necati Sağır

Herkes kaçtıktan sonra tünelin kapağını kapatma işi onundu. Bir an ben de kaçsam diye düşündüm’ Cihan, çevreyi kollayıp ön önde çıktı tünelden... Arkadakiler, ellerindeki torbalarla çıkışa doğru sürünmeye başladılar.

5’er dakika arayla çıkacaklar, asayişin berkemal olduğunu toprağa vurulan topuk sesinden anlayacaklardı. Artık özgürlük, birkaç adımlık mesafedeydi. Tünelin kapısından döndü.Onlar çıktıktan sonra boşalan tünelin kapağını kapatma görevi tutuklulardan Necati Sağır’ındı.

O, hepsi çıktıktan sonra tünelin çıkışına kadar sürünecek, çöp kutusunun teneke kapağı ile tünelin girişini örtecekti.Bir bakıma en zor iş onunkiydi:

Özgürlük kapısının eşiğine kadar gidip firarileri yolcu ettikten sonra yeniden esarete dönmüş olacaktı.

Tünelde en arkada, Ziya Yılmaz’ın hemen ardında beklediği o anları, daha sonra şöyle anlattı: Ziya karanlıkta kayboldu” Tünelin içi zifiri karanlıktı. Soluk alışları ve kalp atışları dışında çıt çıkmıyordu. Tek tek çıkışları anlıyordum. Çünkü tünelden çıkışlar sırasında içeriye büyük bir uğultu yayılıyordu. Ayrıca her çıkıştan sonra tünele taze hava giriyordu.

Tünelde tek Ziya kaldı. O da fırlayınca bir tek ben kaldım. Kafamı kaldırıp baktım arkasından. Ziya çalılıkların gerisinde kayboldu. Sonra birkaç karaltının ilerlediğini fark ettim. Bir an ben de arkalarına takılmayı düşündüm. Ortalıkta kimseler yoktu.

Kule nöbetçileri hapishaneden gelen türkü seslerini dinliyordu. Ancak bana verilen görev, deliğin ağzını kapatmaktı. Bunu düşündüm ve beraberimde götürdüğüm çöp bidonunun kapağının üstüne toprak koyarak çıkış deliğinin ağzını tıkadım. Altını da bir sopa ile destekledim. Dışarıdan anlaşılması zordu artık...

Ancak deliğin yanına iyice yaklaşılınca fark anlaşılırdı.

İşim bitince biraz durup silah sesleri bekledim. Çünkü ben de kaçarlarken arkadaşların öldürüleceğine inanmıştım. Kaçıp kurtulma ihtimalini çok az görüyorduk. Sonra hiçbir gürültü duymadım.

Geri dönüp durumu arkadaşlara anlattım. Sevinmiştik, ama her an duyabileceğimiz bir silah sesinin sevincimize son vereceğini düşünüyorduk.”

 OKTAY KAYNAK ANLATIYOR

                                       Oktay Kaynak

Baktım, tünelin ağzı açık. Gitmişler’ Bu sadece bir firar değildi; çok büyük bir eylemdi. Yaptığımız en ciddi eylemdi. Muktedirleri, hâkimleri alay konusu yapacaktık. Biraz da o yüzden çıldırıyordum kaçmak için...Bırakmamaları lazımdı beni... Ama götürmediler, bıraktılar. Sonuna kadar da bana söylemediler. Gece ayıldım. Baktım; tünelin ağzı açık. Gitmişler. İnanamadım, dehşete kapıldım, perişan oldum.

Kızdım. Çok kızdım. Çok alındım. Çok kırıldım.

Orada kalakaldım. Beni bırakırsanız, iplerimiz kopar. Ona göre’ demiştim. Koptu. Vedalaşamadık bile hiçbirisiyle...”

(“THKP-C’nin Doğuşu ve İlk Eylemleri (1969-1973), Kaynak Yayınları, İst, 1987)



26 Mart 2024 Salı

 

LEFTER KÜÇÜKANDONYADİS

NEZAKET ZERAFET

Sedat Kaya


Eski bir fotoğraf karesi. İki güzel insan birbirine bakıyor.

Metin Oktay ile Lefter Küçükandonyadis. Borsanın değil arsanın futbolcuları. Şöhretin, paranın çürütemediği iki yürek.

Temizliğin, efendiliğin, dürüstlüğün ve onurun iki temsilcisi. Lefter çok yoksul bir ailenin çocuğuydu. Büyükada’nın en yoksulu. Ne zorluklarla, baskılarla büyümüştü. Toprak sahalarda ne köseleler çürütmüştü.

O köseleler ki, daha önce başkalarının kullandığı köselelerdi.

50 kez milli forma giymişti. En fazla milli formayı giyen futbolcu olmaması için dönemin egemenleri Turgay Şeren’i daha çok milli yapmaya özen göstermişti.

                                         Turgay Şeren

İçine atsa da Lefter, hiç küsmemişti. Milli formayla tam 21 gol atmıştı. Atina'da Yunanistan’a da.

1955 yılının 6-7 Eylül katliamında evi saldırıya uğradı.


Linçten zor kurtuldu. Yine de doğduğu topraklara hiç küsmedi. Yıllar sonra, o olaylarla ilgili söyledikleri her şeyin özetiydi.

Bana bunları sorma, başımı belaya sokacaksın.

Hâlâ ağlarım babamın anlattıklarına. Babam garibanın tekiydi. 6-7 Eylül’de yaptıkları ayıp değil mi? Olmaması lazımdı değil mi? Nesini konuşacağız.”

Metin Oktay da emekçi bir ailenin çocuğuydu. Babası makine işçisiydi, annesi ev hanımı. Kıt kanaat geçinenlerden.

O da arsada yetişti. Şöhretin zirvesine çıktı. Futbolun kralı oldu. Mütevaziliği hiç bırakmadı.


Denizler'in idamını önlemek için imza toplayacak kadar duyarlıydı.Hümanistti.70’lı yılların ortalarıydı. Metin Oktay gazeteci Ahmet Çakır ile bir lokaldeydi. Birlikte tuvalete gittiler. Çıkışta Metin Oktay, cebinden 500 lira çıkardı ve tuvaletin önünde bekleyen yaşlı kadına verdi.500 lira o dönem büyük paraydı.

Ahmet Çakır şaşırdı. Kaptan ne yaptın sen? Kaç para verdiğinin farkında mısın?” Metin Oktay’ın yanıtı şuydu.

Bana bak, biz her gece buralarda gerekirse sabaha kadar gezip, eğlenip tozuyoruz. Anamız yaşındaki kadınlarsa burada bok kokusu içinde ekmek parasını kazanmaya çalışıyor. Sana vasiyetimdir, bundan sonra en büyük bahşişi tuvalette oturan teyzelere vereceksin."

Metin Oktay ve Lefter Küçükandonyadis. Biri Galatasaray'ın, diğeri Fenerbahçe'nin efsanesiydi.

                                             Metin Oktay

Onlar ahlakın zarafetin, sportmenliğin, dostluğun temsilcisiydi.

Onların döneminde sahada kıran kırana bir rekabet, saha dışında örnek bir nezaket ve zarafet vardı. Futbol Federasyonu, tüm kulüpler, tüm futbolcular bu eski fotoğrafa iyi bakmalı. Medya dahil futbolun tüm dinamikleri bu fotoğraftan kendine bir ders çıkarmalı.

Milyonların sevgilisi bu güzel oyunu neden kirlettik?

Neden kirlendik? Ne güzeldi Cem Karaca'nın şarkısı değil mi? "Birgün belki hayattan, Geçmişteki günlerden Bir teselli ararsın, Bak o zaman resmine

25 Mart 2024 Pazartesi

 

DEVRİMCİ KÜRT SİYASETÇİ

LEYLA ZANA



Leyla Zana,3 Mayıs 1961, Diyarbakır, Kürt kökenli Türk siyasetçi.


    Zana ilkokul 'un birinci sınıfını tamamlayamadan okuldan ayrılmak zorunda kaldı. 1975 yılında 14 yaşında iken, kendisinden 21 yaş büyük kuzeni Mehdi Zana ile evlendi.12 Eylül 1980 askeri darbesi döneminde, o dönem Diyarbakır Belediye Başkanı olan Mehdi Zana gözaltına alınıp tutuklandı ve 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Leyla Zana eşi hapiste iken ilk olarak okuma-yazma öğrendi. Daha sonra ilkokulu, ortaokulu ve liseyi dışarıdan bitirdi. Eğitime ayırdığı zamanın yanında siyasi faaliyetlere de katıldı.

1987'de İnsan Hakları Derneği Diyarbakır şubesinin kurucuları arasında yer aldı. 1988 yılında Yeniülke gazetesinde gazeteci olarak çalışmaya başladı.1991 Türkiye genel seçimlerinde, bölge kadınlarının büyük desteğini aldığı bir seçim çalışması sonrasında zamanın Sosyal demokrat Halkçı Parti listesinden Diyarbakır milletvekili olarak TBMM'ye girdi.

                                       Hatip Dicle

6 Kasım 1991'de, TBMM 19. Yasama Dönemi için yapılan yemin töreninde, başında Kürt ulusal renkleri olan bir bantla, Türkçe başladığı yemini Kürtçe tamamlaması nedeniyle meclis salonunda tepkiyle karşılaştı. 2 Mart 1994'te, ABD'de yaptığı bir konuşma yüzünden, TBMM Genel Kurulu'nda yapılan oylamada, Orhan Doğan, Hatip Dicle, Ahmet Türk, Sırrı Sakık ve Mahmut Alınak'la beraber milletvekilliği dokunulmazlığı kaldırıldı. Ertesi gün dokunulmazlıkları kaldırılmış olan diğer 5 milletvekiliyle birlikte gözaltına alındı.


                                       Ahmet Türk

17 Mart 1994'te, grup arkadaşları Hatip Dicle, Selim Sadak ve Orhan Doğan ile birlikte tutuklanarak cezaevine gönderildi. 8 Aralık 1994'te yasadışı örgüt üyeliği suçundan mahkûm olarak 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 1995 yılında Sakharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü verildi.

                                     Orhan Doğan


Hapishane yılları boyunca uluslararası barış kuruluşlarının ve insan hakları derneklerinin desteği ve Avrupa Birliği süreciyle birlikte yoğunlaşan çabaları sonucunda ve AİHM kararı doğrultusunda yeniden yargılanan Zana ve arkadaşları, 15'er yıllık hapis cezaları olduğu gibi onaylanarak cezaevinde kaldılar. Zana, 8 Haziran 2004'te Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi'nden serbest bırakıldı.TBMM 24. Dönem Diyarbakır, 25.ve 26. Dönem Ağrı milletvekilidir.


21 Mart 2007 tarihinde Diyarbakır'daki etkinliklerde sarfettiği, sözleri nedeniyle Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti, Zana'yı Terörle Mücadele Kanunu'nun "Terör örgütünün propagandasını yapmak" suçunu kapsayan 7. maddesi uyarınca 2 yıl hapis cezasına çarptırdı.

Çeşitli tarihlerde yaptığı 9 ayrı konuşma nedeniyle Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nde "Terör örgütünün propagandasını yapmak" ve "Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek" suçlarından yargılanan Leyla Zana'ya mahkeme 10 yıl hapis cezası ve seçme-seçilme ehliyetinden ve diğer siyasi hakları kullanmaktan yoksun bırakılmasına da karar verdi.

Ancak Yargıtay 9. ceza dairesi "sanığın eksik savunma" yapması sebebiyle kararı bozdu. Yeniden görülen davada "sanığın terör örgütü PKK üyeliği boyutuna ulaştığı" gerekçesiyle aynı ceza verildi. Tekrar temyize gönderilen dosya yine bozularak yerel mahkemeye gönderildi. İlgili Diyarbakır 5’inci Ağır Ceza Mahkemesi, Yargıtay’ın kararına uydu. Mahkeme, son yasal düzenlemeleri dikkate alarak Zana hakkındaki ’terör örgütü propagandası yapmak’ suçundan kovuşturmanın ertelenmesine; ’örgüt adına suç işlemek’ suçundan da ceza verilmesine yer olmadığına karar vererek davayı düşürdü.

Ödülleri
1995 Sakharov Düşünce Özgürlüğü Ödülü
1995 Aachen Barış Ödülü

24 Mart 2024 Pazar

 

DEVRİMCİ KÜRT SİYASETÇİ MEHDİ ZANA

                                  Mehdi Zana  

    Siyasetçi, anı yazarı. 20 Aralık 1940 tarihinde Diyarbakır'ın Silvan ilçesinde doğdu. “Bilici” olan soyadını sonradan, bu sözcüğün Kürtçe karşılığı olan “Zana” ile değiştirdi. Eski Demokrasi Partisi (DEP) Milletvekili Şükran Zana kız kardeşi, Diyarbakır Milletvekili Leyla Zana eşidir.

                                         Leyla Zana

    Ortaokul öğrencisi iken öğrenimini yarım bırakarak terzi Mustafa Aydınak’ın yanında çırak olarak çalışmaya başladı. Bir yıl sonra Tevfik (Dabakoğlu) Usta'nın, bir süre de Niyazi Usta'nın yanında kalfa olarak çalıştı. Daha sonraları ustası Niyazi Beyle ortak oldu.

   Mehdi Zana, Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO)’nın yöneticilerinin arasında yer aldı. Türkiye İşçi Partisi (eski TİP) Silvan Şubesi’nin kuruluşuna öncülük etti ve iki yıl bu kuruluşun ilçe başkanlığını üstlendi. 1978 yerel seçimlerinde bağımsız aday olarak Diyarbakır Belediye Başkanlığı’na seçildi. 12 Eylül 1980 askerî müdahalesinden sonra tutuklanarak çeşitli suçlardan hüküm giydi ve cezasını Diyarbakır, Aydın, Afyon ve Eskişehir cezaevlerinde yatarak çekti. Yaşamında kesintilerle de olsa toplam 16 yıl cezaevinde yattı.

   Zana, 1994 yılından sonra on yıl İsveç’te yaşadı; Ekim 2004’te yurda döndü ve hakkındaki davalardan dolayı gözaltına alındıysa da daha sonra serbest bırakıldı. Anıları ile siyasi görüşlerini yazarak kitap olarak yayımladı. "Bekle Diyarbakır" adlı anı kitabında, siyasal bilinçlenmesinde terzihanenin önemini anlatmaktadır.

                                     İsmail Beşikçi

    “Mehdi, tanıdığım günden beri bende hep bir volkan izlenimi bıraktı. Bir volkan gibi son derece dinamik, devamlı hareket halindeydi. Otururken bile kıpır kıpırdı... Mehdi’nin çok yoğun ajitasyon gücü vardı. Hitabeti coşkulu, hareketli ve düzgündü... 12 Mart (1971) döneminde, Mehdi’yle Diyarbakır Cezaevi’nde beraberdik. 12 Eylül (1980)  döneminde, ayrı ayrı cezaevlerinde tutulduk. 1990’lı yılların ortalarında yine cezaevinde beraberiz...” (Dr. İsmail Beşikçi)


ESERLERİ:

Bekle Diyarbakır(1991), Vahşetin Günlüğü - Diyarbakır Zindanlarından(1992), Sevgili Leyla - Uzun Bir Sürgündü O Gece(anı, 1995), Zelâl Yeniden Doğuş (1996).

KAYNAKÇA: Mehdi Zana / Bekle Diyarbakır (1991), Mehdi Zana / Sevgili Leyla (1995), Mehdi Zana / Yeniden Doğuş (1996), Şevket Beysanoğlu / Diyarbakırlı Fikir ve Sanat Adamları (c. 3, 1997), Mehdi Zana’ya Gözaltı (Hürriyet, 16.10.2004), Vikipedi Özgür Ansiklopedi (Internet sitesi, erişim tarihi: 8 Aralık 2012), Soner Yalçın / Kürt Açılımı’nın Leyla Zana’nın Evliliğiyle Ne İlgisi Var? (hurriyet.com.tr, 18 Ekim 2009),İhsan Işık / Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2. bas. 2009) - İhsan Işık / Diyarbakır Ansiklopedisi (2013) - Geçmişten Günümüze Diyarbakırlı İlim Adamları Yazarlar ve Sanatçılar (2014).


23 Mart 2024 Cumartesi

 

HERŞEYE RAĞMEN ''YAŞASIN HAYAT'' DiYEN

FRİDA KAHLO'NUN

ACILARLA DOLU HİKAYESİ


                                           Frida Kahlo

    Frida Kahlo fiziksel ve duygusal çok ağır acılar çekmiş; "Bildiğim tek şey şu ki, resim yapıyorum çünkü buna ihtiyacım var" demiş Meksikalı bir kadın. Acılarını resimlerine aktarmaya çalışan ve her şeye rağmen "Yaşasın Hayat!" diyen Frida Kahlo’nun ilham verici hikayesi...



    Eşi tarafından defalarca aldatılan eşini de defalarca aldatan Meksika'nın en büyük sanatçısının hikayesi bu... Yatalak kaldığında bile ilişkilerinden vazgeçmeyen, tahta bacak ünvanıyla nam salan, kangren yüzünden ayağı kesilen, ünlü ressam Picasso'nun kalbini çalan, tarihin en karizmatik biseksüeli olan, boks maçlarını izlerken erkeklerle tekila içme yarışı yapan, sürekli düşük yaptığı için hayatı boyunca çocuklara hasret kalan belki de dünyanın en güçlü kadınının hikayesi bu...

                                    Diago Rivera

      Kafasında çiçekleriyle, resme olan aşkıyla, yaşadığı onca acıya ve özleme inat dimdik durup hayata sarılan bir öykü bu... Resim denildiğinde kafasında koca güllerle bezeli figürüyle hemen akla gelen, "Bir ressam olarak doğdum" diyecek kadar kim olduğunun farkında ve "Bir fahişe olarak doğdum" diyecek kadar da cesur, hayatı mücadeleyle geçmiş bir kadın, Frida Kahlo. Tuvalinden bize yansıyan sadece gerçekler ve acıydı yani hayatın ta kendisiydi...

                                  Frida'nın bir tablosu*

1907 yılında Yahudi bir baba Kızılderili bir annenin çocuğu olarak Meksika'da doğduğunda başına geleceklerden habersiz gözlerini açmıştı dünyaya. Ancak daha sonra Frida doğum yılını 7 temmuz 1910 olarak değiştirecekti. Çünkü o gün Meksika Devrimi'nin gerçekleştiği gündü.


                               Frida kocası Diago
*

       Çünkü Frida, Meksika'yla birlikte yeniden doğmuş olmayı istiyordu. Frida, annesini nazik, sevecen, zeki ama aynı zamanda zalim bir kadın olarak tanımlıyordu. Ayrıca annesi onun deyimiyle fanatik bir şekilde dindardı. Bunun yanında babasını, yazdığı günlüklerde her zaman mükemmel bir figür olarak tanımlamıştı.


       Babası, şefkatli kolları ve çalışkanlığıyla gözünde mükemmel sözcüğünün karşılığıydı. Ne zaman bir derdi olsa, babası anlayışla onun yanındaydı. Henüz 6 yaşındayken çocuk felci geçiren Kahlo için bu hastalık, ölüme çelme attığı ilk hamlesiydi.

    Çünkü o zamanlar pek çok çocuk bu hastalıktan dolayı yaşamını yitiriyordu. Frida hastalıktan kurtulmuştu kurtulmasına ama sağ bacağı sol bacağına göre çok incelmişti.

    Artık hayatı boyunca biraz aksak yürüyecekti...Çocuk felcinden Frida Kahlo’ya yadigar kalan ince bacağı ona “tahta bacak Frida” gibi hoşlanmadığı lakaplar takılmasına neden olmuştu. Çocukken örmeye başlamıştı kader ağlarını.

    Artık onun adı, Tahta Bacak Frida'ydı. Frida bacağının görüntüsünü kapatmak için giydiği uzun eteklerle, bu utancını hep kapatmaya çalışacaktı ne kadar bir utanç olmasa da etrafındaki çocukların onun bacağıyla alay etmesi onun ruhsal durumunu etkilemişti.

                                     Picasso*

    Babası hep bir erkek çocuk istemişti Frida da bunu içten içe hep biliyordu o yüzden erkek gibi giyinmeye başladı, babasını az da olsa mutlu edebilmek için. Yıllarca geçirdiği hastalığın bıraktığı enkazı yaşayan Frida, tıp okumaya karar verdi.

    Çabalayan hırslı yanı tıp eğitimi için bir ilki başarmıştı. Çünkü Meksika'da Ulusal Hazırlık Okulu Tıp Eğitimi Bölümü'ne kabul edilen ilk kız öğrencilerden biriydi.*

    Frida burada kendini sanat, felsefe, edebiyat alanlarında çok geliştirdi. Çünkü ilerde Meksika'da önemli adamlardan olacak Alejandro Gomez Arias, Jose Gomez Robleda ve Alfonso Villa, Frida'nın okul arkadaşlarıydı.

    17 Eylül 1925 günü, Frida ve sevgilisi Alejandro Gomez otobüsün peşinden koşup onu yakaladıklarında sıradan bir gün geçiriyorlardı ta ki otobüs tramvayla çarpışıncaya kadar. Birçok kişinin öldüğü kazada Frida ağır yaralı olarak kurtulmuştu.*

                                 Alejandro Gomez

   Kalın bir metal çubuk karnından girmiş kalçasından bel omurlarını zedeleyerek çıkmıştı. Frida'nın son hatırladığı güneşli bir günde çarpma sesinden sonra havada dağılan altın tozlarıydı.

    Frida hastaneye götürüldüğünde omurgasının bel bölgesinde üç yerin, köprücük kemiğinin ve iki kaburgasının da kırık olduğu anlaşıldı. Ayrıca geçirdiği felçten sonra incelmiş olan sağ bacağı 11 yerden kırılmış, sol omzu çıkmış ve leğen kemiği de üç yerden kırılmıştı.*

    Herkes onun ölmesini beklerken o ayrılmış parçalarından yeniden bir bütün oldu. Bir aylık hastane yatışı ve hastalık boyunca 32 ameliyatından sonra Frida'nın yatalak bir hasta olarak kalacağı düşünüldü. Hayatı doktorlar, korseler ve yatağı arasında geçiyordu. Ama o acılarını yansıtmadı.

    1954'e geldiğimizde ise felçten incelmiş sağ bacağı kangren olacak ve kesilecekti ama o zamana kadar yaşayacakları

bunun yanında devede pireydi...*

    Frida'nın hastalığı karşısında babasının da beli bükülmüştü. İşleri artık kötüye gidiyor ve sara nöbetleri artıyordu. Frida'nın bakım masraflarını artık karşılayamayan babası, çareyi evdeki değerli eşyaları satmakta bulmuştu.

    Piyanosu ve kitapları dışında her şey satıldı. Babası frida için güçlü durmaya çalışıyor, Frida da acısını ve üzüntüsünü ona hissettirmemeye çalışarak elinden gelen tek şeyi yapıyordu.*

    Babası onu hayata bağlayan güçlü bir halattı ama annesi de Frida'nın kendisine bakmaktan vazgeçmemesi için tavana bir ayna yaptırmayı akıl etmişti. İlk tepkisi parçalanmış bedenine karşı bir çığlık olsa da, sonra aklına gelen şey bu bedenin resimlerini yapmak oldu.

    Aynadaki kişi kendisinden çok uzakta ve bir o kadar da yakındı. Aynadaki kendisiyle yeniden tanışmak için bulduğu bu yol zamanla onu resme daha çok itecekti ..*

Frida Kahlo 47 yaşındayken 13 Temmuz 1954’te akciğer embolisi nedeniyle hayatını kaybetti.

55’i otoporte olmak üzere 143 tablo bıraktı.

Öldüğü yıl yaptığı Yaşasın Hayat isimli bu tablo, onun hayata bakışını anlatır gibidir .... !!!!