TÜRKİYE SOLCULARINDAN
FOTOLAR Hasan Gürkan
DEVRİMCİ HATIRALARINA SAYGILAR
Mustafa Suphi ve yoldaşları
Behice Boran Mehmet Ali Aybar
Fatma Hikmet İşmen

Deniz Gezmiş
Üç Fidan
Altıncı Filo
Mina Urgan
SABAHIN
KIYISINDA
Özgül Üstüner Çoşkun
Kendini
kendinden koruyamama hatası işliyorum çoğu zaman. Yaşamı fazla
sevmekten mi, duygusal zekâmın hevesle yürümesinden mi bilemedim.
Defalarca öldürüp giydirdiğim hallerim bunlar. Ortadoğulu insan
refleksi belki. Oysa her şey ince ince içimde.
Hafızam,
yüklediğim anlamlar, sevgim hep ince ince. Ama neye nereye ne kadar
inceleceğini, kanayacağını bilememenin acemiliği. Hep acemi hep
acemi. Ben'in keşfi aslında nasıl da bitmeyecek bir macera değil
mi? Farklı farklı kapıları çalıp mutlu edecek özgürlüğü
arama telaşı ? Sonra bilindik kapıdaki yalnızlık.
Sabah
çok erken saatlerde yazmaya başladım ama kahvemi alıp kendimi cam
kenarındaki berjere bırakınca, bu apaçıklık yordu beni. Sol
dizimde ciddi bir morluk, hangi ara nerde, hatırlamıyorum.
Doğuştan gelen astigmat gözlerim mi, oyuna yetişme
telaşım mı, tez canlılığım mı, çocukluğum düşme
hikâyeleriyle dolu.
Çenemin altında aynı yerde iki dikiş
izi var mesela. Hele diz kapaklarım, Terzi Hasan Amca'nın anneme,
Lerzan Hanım, bir gün genç kız olacak, malum etek giymek için
onlara ihtiyacı var, dedirtecek denli vahimdi. Şimdi geçmişimden
çok değerli bir şey bulmamı, size getirmemi isteseniz, diz
kapaklarımdaki sızıları derler, toplarım. O derece kıymetliler
benim için.
Neyse sımsıkı giyinip kendimi Kadıköy
sokaklarına bıraktım. Yerle, gökle pek de ilgilenmeden kıvrıla
kıvrıla indik şehrin merkezine kulağımdaki şarkıyla. Haldun
Taner'in önüne geldiğimde, çeyrek geçe vapurunun görünmediğini
fark ettim, belli ki seferler aksamıştı. İskeledeki kalabalıkla
ruhsal çarpışmayı göze alamadığım için tiyatronunun önünde
beklemeyi tercih ettim.
Soğuk tiyatronun duvarlarına
çarpıyor, yüzüme, ellerime. Araçlar ıslık çalarak ilerliyor
sanki.
Yıllar yıllar önce, Evin ve Selma'yla tiyatronun
önündeyiz. Balıkların üzülmesine dayanamayacak kadar duygusal,
aşk dolu zamanlar. İmkansızlıklara rağmen o gece Kadıköy'de
içeceğiz. Sosyalist romantizmin ağrısı üçümüzde de var.
Evin'in sevgilisi Diyarbakır' da. Çok ağlayıp az güldüğü bir
ilişki bizim örtük baskımızı çok da umursamıyor bu sevda.
Selma'nın gözü İbo'da. Şiir yazıyor İbo, Selma'ya sorsanız
yüreğinin bütün köşelerini öpüyor bu şiirler. Benimse
yaşamla aramda duygusal yarıklar var. Babamı kaybettiğim henüz
çok eski değil ama yeni de değil, sırtımıza yüklenen
sorumluluklar. Kafka sesleniyor ya, tramvayın birinde dikiliyorum,
bu dünyada, kentte, aile içindeki yerim konusunda düpedüz
kararsızlık içindeyim. Tramvaydaki kayışlardan birine sıkıca
tutunmalı mı, kenara çekilip götürdüğü yerde inmeli mi,
bilemiyorum işte. Yine de göğüs kafesime hapsedemediğim bir
çarpıntı var. Yaşama sevincimi sömürmesine müsaade etmiyorum
ama surların ardında, Galata'nın arka sokaklarında görme umudu
mutlu ediyor. Onda sıklıkla kendime dair izler bulmam, içimdeki
şeytanın yakamdan düşmemesi, kokusunu süpüren her şeye
kızgınlığım.
Yaşamsal eğrilerin kendince acılarını
göğüsleyen üç genç kadın. Şimdi, şu tiyatronun önünde
benimleler. Rengin Sosyal' ın sözleri gibi,
Kırılgan oldukları
için kuvvetli
Kuvvetli oldukları için kırılgan!
YOLUNDA YÜRÜRKEN
Aydın Engin
Geçen Cumartesi yayınlanan "Yeşilçam itiraflarım" başlıklı mavra hiç beklenmedik bir ilgi gördü. Öyleyse bu hafta da devam edeyim.
Hem bu kez Yılmaz Güney'in vurdulu kırdılı, çoğu pek berbat filmlerle "Çirkin Kral" olup, sonra da gönlünün çektiği filmleri yapacak güce ulaşacağı yolda birlikte yürüdüğümüz günlerden bir mavra ile…
O oynadı, bazan kendi, bazan bir yönetmen filmi çekti, bana da senaryo yazmak düştü. Kendimizle dalga geçiyoruz, ben "kadrolu senarist", o da "Çirkin Kral".
Her iki terim de ondan. Ben sahiden ya da adeta "kadrolu"yum. Çünkü senaryo yazayım yazmayayım her ay 2.000 TL alıyorum. O günlerde asgari ücret yanılmıyorsam 490 lira.
Aydın Engin
Yani benim için bolluk bereket yılları. Yılmaz Güney içinse hemen her dakika kafasında evirip çevirip, sesli düşünüp olgunlaştırdığı "Gerçek Yılmaz Güney filmleri"ne (Yol, Umut, Arkadaş, Sürü, Duvar) hazırlık yılları. Yani senaryosunu da kendi tasarlayıp, kendi yönettiği ya da yönetmene sahne sahne anlattığı ve "kadrolu senarist" başka yollarda yürümeye başladığı için hiçbirinde tuzu bulunmayan filmlerin onun kafasında doğum sancıları çekmeye başladığı yıllar…
Yılmaz Güney'in bütün dünyası, neredeyse yaşamının her anı, her dakikası sinema idi. Alışılmış bir sinemacı değildi.
Ya da sinemacının hasıydı ve sinema onun için önce görüntüydü.
Önce görüntü…
Pattadanak konuya girdi:
- Bak şimdi abicim. Bir adam var. At hırsızı.
- O dediğin kovboy filmlerinde olur. Bizde nasıl olacak?
- Bilmem, o senin işin. Adı Banoş.
- Banoş? Böyle bir adı ben hiç duymadım.
- Ben duydum. Dolapdere'den arabayla geçerken çocuklardan biri, arkadaşını böyle çağırıyordu: Banoş… Tamam mı?
- Değil, ama tamam diyelim. Sonra?..
- Şimdi, ağanın kızı Paris'te okuyormuş, tatile gelmiş, ağanın çiftliğinde. Kız çok güzel….
- Kim oynayacak?
- Semiramis Pekkan…
- Tamam, güzelmiş. Devam edelim…
Semiramis Pekkan
- Şimdi, komşu ağanın oğulları kıza hayran. Onu şey etmek için çiçeklerle hoş geldine gidiyorlar. Banoş bunu görüyor tabii…
- Tabii…
- Tabii. O ne yapıyor?
- O da çiçek götürüyor.
- Senaryo öyle olsun da çöpe atalım. Şimdi dinle. Kız odasında uyurken Banoş çiçeğe durmuş bir zerdali fidanını söküp, kızın odasında, yatağın yanına dikiyor.
Eh, bizimki iyiden iyiye uçtu. Fidanı nasıl söktü, kızın odasına nereden girdi, pencereden girdiyse fidanı pencereye nasıl sığdırdı? Bunları sormanın anlamı yok artık. Zaten onun dinlediği ve dinleyeceği de yok. Gözleri çakmak çakmak anlatıyor:
- Şimdi abicim, zerdali fidanının çiçekleri arasından kızın yüzünü görüyoruz. Kız uyuyor. Sonra yavaşça gözlerini açıyor. Tak açı değiştiriyoruz. Kızın gözünden zerdali çiçekleri arasından gün ışıklarını görüyoruz, orada belli belirsiz Banoş. Sonra tak açı değiştiriyoruz. Zerdali çiçekleri arasından kızı görüyoruz. Kız mutlu gülümsüyor…
- Devam. Sonra?..
- Sonrası bende yok. Başı da, sonu da senin işin artık…
Tamam pencereden vuran gün ışığını zerdali çiçekleri arasından görmek, sonra o çiçeklerin arasından kızın yüzünü görmek sahiden sinema dilinde güzel, şiir yüklü görüntüler. Zaten bizimkini de öncelikle görüntüler ilgilendiriyor.
Yine de içi rahat etmemiş. Ertesi gün yeniden buluştuk.
- Finalde komşu ağanın oğlu ile adamları kızı kaçırıyorlar ama Banoş yetişip kızı kurtarıyor. Silahlar filan yani. Komşu ağanın oğlunu da, adamlarını da Banoş haklıyor. Nasıl iyi değil mi?
Birçok filmde benzeri anları yaşadığımız için, itiraz etmenin de, olumsuzlanmanın da alemi yok. Benim işim bu görüntülerden bir film senaryosu çıkarmak.
Biraz zorlandım ama bir senaryo çıkardım. Okudu. Beğendi.
- Ben mekan bakmaya gideceğim. Hadi sen de gel. Dönüşte Polonezköy'de yemek yer, kafa çekeriz…
Teklif baştan çıkarıcı. Kameraman Cengiz (Batuhan?) de bize katıldı, Şile yönünde dış sahneler için yer bakmaya gittik. Cumhuriyet köyü yakınlarında, çevresi ağaçlı boş bir alana İstanbul'a su getirmek için kullanılacak onlarca, belki yüzlerce boru yığılmış. Her biri beş hatta on metre uzunluğunda, 90 santim çapında borular. Bizimkinin gözleri parladı:
- Şimdi bak, finaldeki dövüş sahnesi var ya, burada çekeriz. Banoş silahını çeker, boruların içinde döne döne ateş ederek komşu ağanın oğlunu da adamlarını da haklar. Kamera onu borunun içinde ateş edip döne döne ilerlerken görür. Nasıl?
Evet yine görüntü ve yine onun kıskanılası sinema dili.
Akşamına Polonezköy'de güzel bir yemek yedik.
Yılmaz Güney UMUT filminden* * *
Birkaç gün sonra film çekimi başladı. Başka işlerim var. Ben film setine gitmedim... Zaten benim işim değil.
Birkaç hafta sonra haber saldı.
- Çekim bitti. Kaba montajı da bitirdim. İnce montaj için yarın stüdyoya gireceğim. Sen de gel istersen. Akşama da….
Anlaşıldı. Teklif yine baştan çıkarıcı.
Ertesi gün buluştuk. Stüdyoya girdik. Kaba montaj dedikleri, filmin genel akışı yapılmış demek. İnce montaj ise görüntülerdeki çapakları, fazlalıkları filan ayıklamak demek. Sonra müzik döşenecek ve seslendirme yapılacak, ondan da sonra film gösterime girmek üzere dağıtıma sokulacak falan…
Senaryoyu bildiğim için akışı biliyorum. Ama kaba montajda bile keyifli ve merakla izlenecek bir film olduğu belli oluyor. Hele Banoş'un boruların içinde döne döne ağanın oğlunu ve adamlarını hakladığı sahne değme Hollywood sahnesine taş çıkartır.
Ayrıca ağanın kızı da sahiden pek güzel. Üstünde beyaz ve zarif bir elbise ile gelin gibi. Bir duvağı eksik.
Derken filmin en sonuna geldik.
Senarist ne olacağını biliyor. Ağanın oğlunu ve dört adamını birer birer haklayan Banoş ile kız el ele tutuşup yürüyecekler ve mutlu son olacak.
Aaa, o da ne?
Banoş'un yere serdiği komşu ağanın hain oğlu, can havliyle silahını çekiyor. Onu gören kız "Hayııııır!" diye haykırarak Banoş'un önüne geçiyor. İlk mermi onu yere seriyor. İkinci mermi Banoş'a. Banoş'un vurulmasına rağmen çektiği silahından çıkan mermi ise komşu ağanın oğlunun işini kesin olarak bitiriyor.
Sonra papatya tarlasına dönmüş alanda yan yana ve el ele yere düşmüş Banoş ve kız. Kızın beyaz elbisesi ve Banoş'un beyaz gömleği kana bulanmış.
Perdede "Son" yazısı beliriyor.
Kadrolu senarist neredeyse bağırdı:
- Bu ne lan? Oğlum hani mutlu sonda oluyordu…
Öteki boynunu büküyor:
- Evet öyle anlaşmıştık. Ama çekim o gün epey uzadı. Akşam güneşi indi inecek... El ele tutuşturup güneşe doğru yürüttüm. Sonra bir de bu seyrettiğin halini çektim. Işık çok kederliydi biliyor musun? Sarı papatyalar içinde beyaz elbiseleri kana bulanmış iki sevgili çok güzel, çok şiirli bir görüntüydü.
Valla doğru. Çok şiirli bir görüntüydü.
Ama bununla da kalmadı, güldü ve ekledi:
- Hem ben sana bir şey söyleyeyim mi, o beraberlik yürümezdi. Düşün biri Paris'lerde okuyan, ağa kızı, öteki at hırsızı. Yani sınıfsal olarak yürümezdi. Böylesi daha iyi oldu bence. Haksız mıyım?
Ne diyeyim? Haklıydı.
Böylece soruna ve konuya ve Yeşilçam'a "sınıfsal bakış açısını" da sokmuş olduk.
Yılmaz Güney'in Çirkin Kral dönemi ile "kadrolu senarist"in maceralarından birini, sadece birini okudunuz.
Bu haftanın mavrası da burada noktalandı.
Gelelim geçen haftaki "mavra"nın sonuna eklenmiş armağana. Flash Mob denen müzik gösterisinde Beethoven'in "Ode an die Freude"si beni şaşırtan ve sevindiren bir ilgi gördü.
O yüzden bu hafta da bir Flash Mob armağan ediyorum. Ancak bu kez müziğin tadını çıkarmanız için değil. O tadı çıkarın ama asıl "Daha güzel bir dünya"nın mümkün olduğuna ilişkin iyiden iyiye zayıfladını sandığım umudunuz yeniden yeşersin ve…
SARHOŞ GEZMELER DİYARI
Metin yeğin
Çiftçi sendikasında kalıyordum. Dongpirang, küçük bir Kore kasabasıydı. Yere bir şilte atıp yatıyordum. Zaten bütün Kore yerde yatıyordu. Her şey yerdeydi. Bir şeyin üstünde duran sadece televizyondu. O da sanki çok gerekliymiş gibi, beyin çalıcı, akıl çelici, keyifsiz afyon…
Brezilya’da bir favelada ‘Burada mafya var mı?’ diye sormuştum. Bir hip hop müzik grubu ile konuşuyorduk. "Eğer uyuşturucudan bahsediyorsan her yerde var. Her eve girdi televizyon" demişti solistleri. Üstünde Brezilyalı bir siyah devrimci liderin tişörtü vardı.
Duş ihtiyacı olunca tuvalette yapıyorduk. Sifona gelen hortumu çıkarıp biraz ileri uzatıyorduk. Ucuna bir süzgeç parçası takıyorduk önce, ufak bir şey, çay süzgecinden yapılmış gibi gelmişti bana ve iyi iş görüyordu. Aynı aparatı çay yaparken kullanmadıkça sorun yoktu.
Ulysses’te vardı: "Ben çay yaparsam, çay yaparım, çiş yaparsam çiş yaparım" diyordu biri "İkisini aynı kaba yapma da" diye cevap veriyordu başkası. Süzgeci sifona takarken aklıma geliyordu hep. İlahi James Joyce diyordum. Sonra su çarpınca unutuyordum edebiyatı filan. Soğuktu su.
Sabah geliyorlardı ofise çiftçiler. Ortak bir dilimiz yoktu. Gülüşerek anlaşıyorduk. Bir İngilizce öğretmeni geliyordu sonra, öğretmenler sendikasından. Birlikte çiftliklere gidiyorduk. İnce gözlükleriyle, ince birisiydi. Birlikte toprakta çalışırken, Kamboçya’daki Pol Pot rejimi canlanıyordu gözümde. Yaşamı anlamaları için entelektüelleri tarlada çalıştırıyorlardı Pol Pot zamanı. İlk hafta ölürdü bizimki. Kelimeler, toprak çapalamakta faydasız kalıyordu, İngilizce olsalar da.
Ama ben, hayatın senin için meydan okuma demek olduğunu gayet iyi biliyorum, otoriteyi asla kabul etmediğini; beni ve oyunlar oynayan diğerini kenara bırak, sırf bu yüzden dinlemediğin ya da gülerek dinlediğin biri olmak zorundayım hep, bu yüzden hiçbir anlamı yok sana söylememin.*
Sonra yemek yiyorduk. Yerde tabii ki. Pirinç pilavı ve pirinç rakısı mutlaka oluyordu ve lahana turşusu. Politik olarak iyi anlaştığımız söylenebilirdi. Hiç tartışmıyorduk. İnsanın birbirini anlamaması iyi bir şeydi sanırım. Rakıyı çok içeyim diye ısrar ediyorlardı sadece. Pek itiraz etmiyordum. Bizim öğretmen onları engellemeye çalışıyordu. Her zaman, ılımlı olmaya davet ederdi orta sınıf…
‘Hep sarhoş gezmeli’ diyordu halbuki Baudelaire, ‘Aşkla, Şiirle ya da Şarapla’…
Pirinç rakısı daha ağır tabii ki…
Şiir ise politika gibi değil, kelimelere tutsak. Bu yüzden yalan söylenemiyor şiirde.
Geriye aşk kalıyor ki onun da ağzı var dili yok…
*62 Maket Seti, Julio Cortazar, çeviri: Aslı Biçen, Everest Yayınları, 2016.
İSPANYA İÇ SAVAŞINDA
ENDÜLÜS'TE RAKS
Hasan Gürkan

“Sanat tarihçisi Patricia Failing şöyle diyor mesela: “Guernica’da yer alan at ve boğa İspanyol kültürünün çok önemli iki unsurudur. Picasso bu iki hayvanı resimlerinden farklı anlamlara gelecek şekilde kullanmıştır. Bu da boğa ve atın Guernica resmi bağlamında ne anlama geldiğini anlamayı oldukça zor hale getiriyor.”

Picasso Guernica
İspanya İç Savaşı, 17 Temmuz 1936- 1939 yılları arasında İspanya’da karşılıklı memnuniyetsizliklerin sebep olduğu cumhuriyetçi ve milliyetçi taraflar arasında çıkan iç savaştır. 16 Temmuz 1936 tarihinde General Mola, General Goded ve General Francisco Franco “Cumhuriyetçi Halk Cephesi” yönetimine karşı isyan başlatmasıyla başlayan iç savaş 3 yıl sürmüştür ve bilançosu çok ağır olmuştur. 600.000 insan hayatını kaybetmiştir.”

“Franco ve destekçileri, Afrika’da bulunan ordular ve asillerle birleşmiş, Almanya’nın da desteğini alarak ile İspanya’ya geçmişlerdir.”
“Bunun üzerine Fransa ile İngiltere’den yardım isteyen Cumhuriyetçilerin beklentisi gerçekleşmemiş olumsuz cevap almışlardır”
“Almanya’da Hitler, Franco’nun emrine savaşmak için uçak filoları göndermiştir. Ayrıca 200.000 kişiyi aşan Alman, Arap ve İtalyan orduları isyan bölgesine milliyetçilere destek olmak amacıyla gitmişlerdir.”
Faşist Franco
“Anorko sendikalistler sendikaları, Ortodoks Komünistler, Demokratik Cumhuriyeti, Sosyalistler savaşmayı, Goşistler gerillalara, Troçkistler ise 1917 ruhunu savunmuşlardır. Anlaşıldığı gibi ispanyanın müttefikleri tek vücut olamamışlardır.
Fakat her şeye rağmen bu mücadelede faşizme karşı büyük bir savaş verilmiştir. Dış devletler ise cumhuriyetçilere yardım etmeyip faşizm liderlerinin katliam “
“Milliyetçiliğe karşı olan toplam 35.000 Alman, İtalyan ve Orta Avrupalı yardıma koşmuş ve istilacı devletlere karşı cumhuriyetçi İspanyanın safında savaşmışlardır. 1938 yılının son günlerinde bu halk kitlesi İspanya’dan ayrılmışlardır. 1938 tarihinde artık”
“Mayıs 1939 yılında cumhuriyetçilerin direnişi sona ermiş ve savaşın galibi milliyetçiler olmuştur. Bu zaferin hemen ardından İspanya Cumhuriyeti’nin yerini İspanya Krallığı almıştır. Francisco Franco, Bahamonde galibiyetinin ardından tam 36 yıl İspanya’yı diktatörlük ve faşizmle yönetmiştir. Aynı zamanda kendi yaptığı katliamlar ve insan onuruna aykırı ittifaklar nedeniyle tarihin en sevilmeyen devlet adamlarından biri olmuştur. “

Yahya Kemal Beyatlı
Yahya Kemal Beyatlı İspanya İç Savaşı sırasında Madrit Büyükelçisidir.Korktuğu için Madrit’e gitmez. Büyükelçilik görevini Paris’ten yürütür.(Nasıl yürütüyorsa!) Ve binlerce cumhuriyetcinin,devrimcinin faşist saldırıda canını kaybettiği savaşta Yahya Kemal bey, Endülüs’te Raks: şiirini yazar:
“Zil, şal ve gül /Bu bahçede raksın bütün hızı, bütün hızı
Şevk akşamında Endülüs/Üç defa kırmızı
Aşkın
sihirli şarkısı yüzlerce dildedir
İspanya neşesyile bu akşam
bu zildedir.(...)”
Pelin Ayık (Agos)
Düşünün, yıl 1915, dul bir genç kadın, atı ve kucağında bebeğiyle, başka kimi kimsesi yok. Doktor Saadet diyorlar, Lice’nin tek doktoru. Kocakarı ilaçları ile hayat kurtarıyor. İnsanların ona saygısı bundan geliyor. Öyle cesur, öyle becerikli ki, insanlar neredeyse önünde eğiliyorlar. Diyarbakır’a kadar ün salıyor Saadet. Çoluğu çocuğu, yaşlısı, gebesi, sakatı, herkes Saadet’in elleriyle hazırladığı ilaçlarla şifa buluyor.
1980’li yıllarda cemaatsiz kaldıktan sonra harabe halini alan, ancak Diyarbakır Belediyesi’nin de katkılarıyla yenilenerek ayağa kalkan Surp Giragos Kilisesi yöneticilerinden Pelin Ayık, ailesinin üç kuşağının hikâyesini ve Liceli büyükannesi “Doktor” Saadet’i anlatıyor.
Pek çok Ermeni ailede olduğu gibi, bizim evde de, kalabalık yemek sofralarında, günlük konuşmalardan sonra konu bir şekilde 1915 yılına kilitlenir. O sohbetlerde, defalarca duyduğum hikâyelerin değişik versiyonları anlatılır. Sanki bize kalan bir miras gibi, ölenlerin kulaklarını çınlatmadan, acılarını paylaşmadan içimiz rahat edemez.
Hem anne hem de baba tarafımdan Diyarbakırlıyım.
LİCE
Babam Liceli, annem ise “Çocukluğum dört ayaklı minarenin etrafında oynayarak geçti” cümlesiyle anlattığı gibi, Suriçi’nde doğmuş. Doğrusunu söylemek gerekirse, Diyarbakır’la ilişkim, belli bir yaşa kadar, Mıgırdiç Margosyan’ın kitaplarında anlattığı karakterlerle ya da “Hatırlıyor musun, Diyarbakır’daki ‘kıti’ (salatalık) ne güzeldi!” gibi kulaktan dolma cümlelerle sınırlıydı.
Mıgırdiç MargosyanAnne babamın doğduğu toprakları gidip görecek kadar yakından bir ilgim yoktu. Hikâyelerden duyduğum kadarıyla, hayalimde bir Diyarbakır vardı, hepsi bu.
Babamın inadı
Eğitime önem veren, Ermeni cemaatinin fazla içinde olmayan mütevazı bir ailenin içinde büyüdüm. Yurtdışında lisans ve yüksek lisansımı tamamlayıp birkaç yıl çalıştıktan sonra 2005’te doğduğum yere, İstanbul’a geri döndüm.
2008’de, babamın cemaat işlerinde aktif olan birkaç arkadaşı; Diyarbakır’da harabe halindeki Surp Giragos’u kurtarmak için ne yapabileceklerini düşünürken, “Bu işi becerirse tek Ergun yapar” diye düşünüp babamın kapısını çalmışlar. Babam, hayatımda tanıdığım en sorumluluk sahibi, çalışkan ve yaptığı hiçbir işi yarım bırakmayan, Alman ekolünden bir yüksek inşaat mühendisidir. Bu kilisenin babam için ayrı bir yeri var, çünkü zamanında dedem tapusunu geri alabilmek için çok uğraşmış. Babam arkadaşlarının teklifini bu yüzden fazla düşünmeden kabul etti ve Diyarbakır serüvenimiz böylelikle başladı.
Annem pek gönüllü değildi başlarda, korkuyordu. Geçmişin acıları hafızasından silinmemişti. Ama babam olur demişti bir kere. Babamın bitmek tükenmek bilmeyen Diyarbakır yolculuklarına önceleri katılmadım. Ama elinde kocaman dosyalarla, üstü başı kir toz içinde İstanbul’a dönüşlerinin birinde “Benim de ona eşlik etme vaktim geldi artık sanırım” dedim kendime.
Elektrik çarpan Sevo’nun kızı
Uçaktan inip kendimi Hançepek Mahallesi’nde bulduğum o ilk seferde karşımda hemen dört ayaklı minareyi gördüm. Çocukluğumdan beri dinlediğim hikâyeler ilk kez yerli yerine oturuyordu.
Annemin küçüklüğü mesela... Surp Giragos Kilisesi’nin paralel sokağında yaşarlarmış. 8 yaşındayken, evlerine elektrikçi gelmiş. Adam işini bitirip evden çıkmış. Anneannem büyük teyzeme, “Bu adam da evi batırdı, hele bir kova su ver de şurayı sileyim!” demiş. Islak bezle elektrik teline dokunduğu gibi yere savrulmuş. Büyük teyzem o panikle annesinin üstüne atlamış, onu da elektrik kapmış. Annem 8 yaşında, gözlerinin önünde, kucağında sarı kedisi Mestan, annesi düşüyor, ablası da üstüne… O da ablasının üstüne atlıyor, elektrik onu da kapıyor; fakat iki saniye sonra karşıdaki duvara fırlatıyor.
Annem 8 yaşında, kedisi, yaşlı babası ve kendinden 20 yaş büyük ağabeyi ve dört ayaklı minaresiyle baş başa kalıyor. Bu hikâye bütün Diyarbakır’a yayılıyor. Herkes yas içinde. Annem, “Sen kimin kızısın, diye sorduklarında ‘Elektrik çarpan Sevo’nun kızıyım’ dediğimde dizlerine vuran insanlar gördüm ben” diye anlatır.
Dört Ayaklı Minare
Benden Paşa torunu olur mu?
Babamlar annemlerin evinin bir paralel sokağında oturuyorlar. Onların evi anneminkinden daha büyük. Avlusunda küçücük bir havuz var. Anneannemin babamlara “Dikkat edin, boğulacaksınız!” diye bağırdığı havuz hayalimde o kadar büyüktü ki, onu ilk kez gördüğümde kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. Dedemin Ulu Camii’nin karşısında tuhafiye dükkânı varmış. Paşa derlermiş dedeme, sebebi lise mezunu olmasıymış. Bilgili, herkesin akıl danıştığı bir kişilik. Bir oğlunu Robert Kolej’de, öbür oğlu ve kızını Alman Lisesi’nde okutuyor. Çocukları doğana kadar nüfusunda Müslüman yazıyor. Çocuklar doğduktan sonra tam 3 yıl onları Hıristiyan yazdırmak için uğraşıyor dedem. “Paşa’nın torunu, hoş gelmişsen Diyarbakır’a” selamlarına her seferinde mahcubiyetle karşılık veriyorum. Benden Paşa torunu olur mu?
İşte benim Diyarbakır sevdam hiç bitmemek üzere o seyahatle başladı. Ben buraya aitim dedim, çünkü benim ait olduğum insanlar buraya aitti. Annem çocukluğunda ayrıldığı Diyarbakır’a bir daha hiç gitmemişti. Onların ekmek aldıkları fırını, çocukluklarının geçtiği sokakları gezdim. Süleyman Nazif İlkokulu’nda annem ve babam aynı sınıftalarmış, orayı gittim, gördüm. Evlerini buldum, kapıyı çaldım, kimse açmadı. Kapının önünde, hiç görmediğim anneanneme, teyzeme ve dedeme dua ettim içimden.
14 kiliseden geriye kalan
Sonra Kiliseye girdik. Bir toz bir duman, nefes almak imkânsız. Taş ustaları ellerinde çekiçler, vur babam vur. Güneşin altında saçları, kirpikleri tozdan gözükmüyor. Yürüdüm bahçesinde, kulağımda küçüklüğümden beri duyduğum cümleler: “Çocukluğumuz bu kilisenin içinde geçti… Şu havuzun içinde nasıl da oynardık! Kolumu kilisenin avlusunda kırmıştım…”
Hani filmlerde, kendini geçmişi anlatan siyah beyaz görüntülerin içinde bulursun ya, işte aynen öyle. Sağımda annemin küçüklüğü, kıvır kıvır saçları, ablası ve kuzenleri, koşuşturuyorlar etrafımda. Solumda babaannem ve dedem, babamın ellerinden tutmuşlar, yürüyorlar. Bayram günü kilisenin bahçesi hınca hınç dolu, herkes en güzel elbiselerini giymiş. Kilisenin içinde oturacak yer kalmamış, insanlar bahçeye doluşmuş.
Yenilenen kiliseden içeri girdim, öyle güzel olmuş ki, o kadar huzur veriyor ki insana. Sanki bütün ruhlar benimle beraber. Tanıdık tanımadık herkes orada. “Kaç Ermeni kaldı ki Diyarbakır’da, ne gerek var restorasyona, o kadar masrafa!” diyenlere, ‘Bakın, herkes burada aslında, bütün ruhlar rahatlamış, burada toplanmışlar’, diyebileceğim. Dedem Ermeni başına bürokrasinin koridorlarından ne zorluklarla almış bu kilisenin tapusunu, ben mi sahip çıkmayacağım buraya! Ben mi yeniden ayağa kaldırmayacağım yıkık kiliseyi! Yarın öbür gün, Diyarbakır’daki Ermeniler için de ‘sözde’ dendiğinde, bu kilise olmadan nasıl kanıtlayabilirim kentteki derin aile tarihimin izlerini. Bu şehirde 14 Ermeni kilisesi varmış zamanında, hepsi yıkılmış. Biz buradayken, gücümüz kuvvetimiz yerindeyken, Surp Giragos da mı aynı akıbeti paylaşsın? Ermeniliği geçtim, hangi vicdanlı insan bir ibadethanenin yok olmasına razı gelebilir.
Tanımadan tanıdığım akrabam
Kilisenin bahçesinde bir çardağımız var, görmeniz lazım. Kocaman bir dut ağacının hemen altında, gölgesindeki rüzgârda ne sohbetler ediliyor. Çayımı yudumlarken, yaşlı bir amca girdi kapıdan. Geldi, oturdu yanıma. “Sen kimsin” dedi; dedim “Ben Vakıf Başkanı Ergun Bey’in kızıyım.”Baktı, gözleri doldu hafiften. “Ben” dedi,“Sizin baba tarafından akrabanızım.”
Dedemin hiçbir akrabasıyla tanışma şansım olmamıştı bugüne dek. Babamın anlattığı, “O zamanlar” Müslümanlığı seçmek zorunda kalan akrabalarımız geldi aklıma. Amca, hepimize çok aşina hikâyelere benzeyen hikâyesini anlattı. Durdu, yorgun gözleriyle bana bakıp, “Sen Saadet’e çok benziyorsun” dedi. Evet, Saadet; Lice’nin ufak tefek cesur Doktor Saadet’i.
Saadet: Tek başına bir kadın
Saadet, dedemin annesi, babamın nenesi.1915’te kocası askere alınıp geri dönmemek üzere gittiğinde yeni doğmuş dedemle tek başına… Ailede tek bir erkek kalmamış. Genç daha, kısa boylu, incecik... Bir de atı var, tanımayan yok Lice’de, adı Kolos. Vahşi mi vahşi, kimseyi yanına yanaştırmıyor. Sadece Saadet’e dokundurtuyor kendini. Saadet her yere Kolos’la gidiyor.
Düşünün, yıl 1915, dul bir genç kadın, atı ve kucağında bebeğiyle, başka kimi kimsesi yok. Doktor Saadet diyorlar, Lice’nin tek doktoru. Kocakarı ilaçları ile hayat kurtarıyor. İnsanların ona saygısı bundan geliyor. Öyle cesur, öyle becerikli ki, insanlar neredeyse önünde eğiliyorlar. Diyarbakır’a kadar ün salıyor Saadet. Çoluğu çocuğu, yaşlısı, gebesi, sakatı, herkes Saadet’in elleriyle hazırladığı ilaçlarla şifa buluyor.
Dedem okumak için Diyarbakır’a gittiğinde çok ısrar etmiş annesine,“Sen de gel, ne yapacaksın tek başına Lice’de!” diye. “Yok” diyor Saadet,“Ben burada doğdum, burada öleceğim.”
Bir fotoğrafı bile yok Saadet’in, ona benzeyip benzemediğimi bilmiyorum ama bazı huylarımı ondan aldığım kesin.“İnadı inattı Saadet’in” derler. Annem bazen inadım tuttuğu zaman “Sende Saadet inadı var” der bana. Saadet inat etmiş, Kolos’la tek başına Lice’de kalmış. Yaşadığı onca acıya rağmen kin tutmamış; din, dil, ırk fark etmeksizin hayat kurtarmış son nefesine kadar.
Sanırım insanın sahip olabileceği en büyük zenginlik, ya da evlatlarına, torunlarına bırakabileceği en büyük miras bu hikâyelerdir. Diyarbakır’da tanışma imkânı bulduğum benle akran insanların nenelerinden Saadet’in hikâyelerini dinlemek, hayatım boyunca yaşadığım en derin mutluluklardan biri oldu bana. Birisinin size gelip minnet duygusuyla“Eğer senin nenen olmasaydı benim dedem simdi hayatta olmayacaktı” demesine eş kaç olay vardır hayatta?
Tapu vesikalarındaki yüzler
Babamla kiliseden çıkıp Lice’ye doğru yol aldık. Harabe olmuş bir kilise ve birkaç mezar taşından başka hiçbir şey kalmamış eski Lice’den. Elimizde Saadet’e ait tapular var. Kadastro geçiyor, şimdi tam zamanı aile mülklerine sahip çıkmanın. Lice’nin kahvesinde muhtarı bulduk, beraber Belediye’ye gittik. Babamın elinde 10 tapu var, çıkara çıkara 3 tanesini çıkarıyor görevli. Saadet’in kanından geliyoruz ya, baba kız bir olup inatlaştık. Bulana kadar adım atmayacağız buradan.
Sonunda görevli eski tapu defterini getirdi önümüze. Ortadan açtı defteri, sayfaları hızlı hızlı çevirdi. Gözümün önünden Ermeni isimleri akıyor. Arman oğlu Bedros, Boğos oğlu Tekin... Eski vesikalık fotoğraflarından bana bakıyorlar. Çoğunun kaydının üzerinde “Takipsizlikten durdurulmuş” yazıyor. Birden, adamın kolundan tutuyorum, “Dur!” diyorum,“Geri git, al işte, Saadet oğlu Paşa Sabri… Bir tane daha...” O anki duygularımı kelimelere nasıl dökebilirim bilemiyorum…
Bileğimdeki diken
Eski Lice’ye doğru yol almak için arabaya bindik. Arabanın gidebildiği yere kadar gittikten sonra yürümeye başladık. Yorucu bir yürüyüşten sonra sadece birkaç taşın kaldığı Ermeni mezarlığına vardık. Saadet orada yatıyor. Taşların üzerinde yazı yok. Bizimkinin hangisi olduğunu bilemeyince bütün mezarlar bizim oluverdi. Bütün ölüler için okuduk dualarımızı.
Derken, bileğime koca bir diken battı. Batıl inanç mı dersiniz, yoksa kaderin hiç de tesadüfi denilemeyecek bir oyunu mu? Ben Saadet’in, dikenin battığı yerde yattığına inandırdım kendimi. Durdum ve şükrettim.“Sana çekmekle ne kadar şanslıyım” dedim içimden. Çok iyi biliyorum, Lice’nin o insanları ayırt etmeden seven, herkesin yardımına kosan, cesur yürekli Saadet’i benim içimde yaşıyor.