26 Mayıs 2011 Perşembe

HASAN ŞİŞMAN GÜRKANSIZ LEBON EDEBİYAT ÖDÜLÜNE ADAY!

Datça Proleterleri ve Emecik Kır Yoksulları Akşamcıları , Sermuharrimizi Lebon Edebiyat ödülüne aday gösterdi.Bu ödül Nobel ödülü muhalifleri tarafından tahsis edfilmiş olup kimse tarafından bilinmemektedir.Ödülün kim tarafından, hangi sebeple, kime  verileceği meçhuldür.
Kafaları küçük burjuva ideolojisiyle yıkanmış ,kalpleri kapitalizm tarafından reklamlarla,tirajlarla zaptedilmiş küçük burjuva okurların bu haberi anlamakta zorlanmaları tabiidir.
Bu küçük burjuvaların burun kıvırmaları,müstehzi edaları,aralarında Sermuharririmiz hakkında yaptıkları dedikodular,İllegal Devrimci Kaset Teşkilatı tafarından şimdiden tek tek görüntülü olarak tesbit edilmektedir.Görüntülü kasetler gariban dostu okurumuz muhterem Orhan Gencebay tarafından manalı bir şekilde bestelendikten sonra Manalı Posta'da efkarı umumiyeye faş edilecektir.
Sermuharririmizi şimdiden telefon,telgraf iadeli taahhütlü mektup ve kıymetli hediyeler göndererek tebrik etmeniz menfaatiniz icabıdır.
Yaşasın proleter akşamcıların devrimci rakı keyfi'!

6 Mayıs 2011 Cuma

"GENÇLER ÖLÜR,BEN YAŞADIĞIMDAN UTANARAK YAŞARIM

Biz dört çocuğunu yolcu eden Diyarbakır’ın kopup gidişini izlerken, Kastamonu’da da bir polis memuru pusuya düşürülen bir konvoyda öldürüldü.
Önce el bombası atmışlar sonra taramışlar.
O genç polisi de aksakallı başka ihtiyarlar uğurlayacak.
Diyarbakır’daki acıyı ve nefreti Kastamonu’da da göreceğiz.
Yedi gerillayı Dersim Dağları’nda vurdular, bir genç polisi Ilgaz Dağları’nda.
Gençler ölüp gidiyor.
Sessiz ihtiyarlar, kederli kadınlar kalıyor geriye.
Daha ne kadar gençleri ihtiyarlara gömdürteceğiz?
Daha ne kadar ağıt söylenecek, daha ne kadar zılgıt çekilecek?
Diyarbakır’ı, Dicle’yi, Ilgaz’ı, dağları, ormanları, ihtiyarlığı biliyorum.
Benim de aksakallarım var, ben de her cenazede saf tutuyorum.
Tabutların üstündeki bayraklara bakmıyorum, hiçbir bayrak, onun altında genç bir ölünün yattığını unutturmuyor bana.
Gün gün azalan bu ömrüm, çocukların ölmemesi için yalvararak, her ölümle biraz daha solarak geçiyor.
Çocukların ölümünden bir fayda çıkmayacağını, bu karşılıklı ölümlerin bir derde deva olmayacağını, tek çarenin gençleri yaşatmak olduğunu biliyorum.
Bilmek bir işe yaramıyor.
Cenazeleri görüyorum yalnızca, susan şehirleri, saf tutan ihtiyarları, ağlayan kadınları görüyorum, patlayan silahları, intikam yeminlerini, öfkeli nutukları duyuyorum.
Bu savaş bitecek, bu savaş bitecek ama bitene kadar daha kaç genci gömeceğiz? Daha kaç genç sakallarına ak düşmeden toprağa düşecek?
Diyarbakır’ın nar ağaçları çiçeklenmiştir, o çiçekler meyveye dönmeden daha kaç çocuk can verecek?
Diyarbakır’ı bilirim, Ilgaz’ı bilirim.
Ölüm çıkar yol değil.
Bunu bilirim.
Bunu bilmenin bir işe yaramadığını da bilirim.
Bunları bilen, her cenazede saf tutan aksakallı, çaresiz bir ihtiyarım.
Gençler ölür.
Ben yaşadığımdan utanarak yaşarım.

_* Ahmet Altan’ın 5 Mayıs 2011 tarihli Taraf’taki başyazısından bir bölüm.