27 Haziran 2015 Cumartesi




ETRAFIM SEVDA CESETLERİYLE DOLU *
Hasan Gürkan

 Bu sevdada pek çok şey gibi, yazma eylemi de benim özlemlerime aykırı bir yol izliyor. Sana  sürekli gerginlikler taşıdığım için söylemiyorum bunu. Eğer sevgiyi benim düşlerimdeki gibi yaşıyor olsaydık,
ben sana gene gerginliklerle gelecektim. Ama bunlar daha farklı bir niteliğin, iç dünyanı sınırsız ve hesapsız açtığın, sularının benim sularıma karıştığı, günübirlik ahlaktan arınma ve özgürleşme gayretlerimizin gerginlikleri olacaktı. O zaman , geceleri ve sonra gündüzleri, sabahları ve öğle sonraları şimdi olduğu gibi, tüketen bir çıkışsızlığın burgacında kıvranmayacaktık.

    Senin takıldığın kör nokta beni de kötürümleştiriyor. İçimdeki yabancıya şaşarak ve öfkeyle bakıyorum. Çaresizlik bütün tahribatıyla günlerime, haftalarıma, aylarıma damgasını vuruyor.

    Cumartesi günü içimde her zamanki karanlık boşlukta serseri bir mayın gibiydim. Ne aradığımı bilmeden, o bar senin, bu bar benim dolandım. Sabaha  karşı eve geldiğimde alkolden uyuşmuş vaziyetteydim. Sızıp kalmışım. Kalktığımda gene sonu belirsiz bir bekleyiş başladı. Yıkanırken senin üşüdüğün aklıma düşüyor. Sıcak sabunluk ayaklarında, baldırlarında, kasıklarında, çiçeğinde dolanıyor. Seninle hemen şimdi, burada  sevişmek istiyorum. Sonra cinsellik aniden, boynu bükük kayboluyor. Seni düşünerek giyiniyorum. Karşılaştığımızda beni elbiselerimle de  beğenesin istiyorum.

    Etrafım sevda cesetleriyle dolu. Boğazlanmış, sakatlanmış, cüzzamlaştırılıp çürümeye terkedilmiş cesetler. Körlük, ilkellik, darlık, sığlık kol geziyor. Aralarında  bizimkini görüyorum, tüylerim diken diken.
    Başlangıçtaki kısacık dönemi saymazsak, sevdanın ondan sonrasını kendi sinir sistemimize, bedenlerimize karşı, kendi ellerimizle yürüttüğümüz amansız bir savaş olarak yaşadık. Aslında bunca karşı çıkar göründüğümüz kutsal aile ahlakının sınırları içinde debeleniyoruz. Aklımızla mahkûm eder göründüğümüz barikatı, yüreğimiz ve bedenimizle aşamıyoruz.

    Bu, bumerang gibi, dönüp sevdayı vuracak ölü noktayı aşmak için birbirimize yardımcı olmalıyız. Peşin hükümlerden, hazır modellerden arınmış yaklaşımlar geliştirmeyi becerebilmeliyiz. Cinsellik üzerindeki ‘ahlak’ perdesini kaldırmalıyız.

    Senin aynı zamanda hem benimle, hem öteki sevgilinle yaşamanda insan tabiatına aykırı bir yan yok. İnsanın yüreği aynı anda birden fazla aşkı taşıyacak genişlikte ve güçtedir. Benimle ve onunla sevişirken  cinselliğini hissederek yaşamanda yadırganacak bir taraf yok.

    Sevgiyi sevgiyle ölçmemeliyiz. Böyle bir hayatı becermezsek üçümüz arasındaki ilişki, reddettiğimiz kutsal aile ahlakının  kalıpları içine hapsoluyor.
Mart 1992  

15 Haziran 2015 Pazartesi



Tel Abyad gerçeği: Türkiye'den IŞİD'e 'canlı kalkan' desteği!
Celal Başlangıç  T24
baslangiccelal@gmail.com

ölümle yaşam arasındaki son çizgi.
Toz toprak ve kan ter içindeler.
Tüm hayatlarından arta kalanları bir denke, bir çuvala doldurup Akçakale sınır kapısına dayanmışlar.
Kimileri Arap, kimileri Türkmen.
Arkalarında amansız bir vahşeti, çağlar öncesinin karanlıklarından bu güne taşıyan İslamcı IŞİD çeteleri var.
Güneşin alnında, aç susuz bekliyorlar Türkiye'nin sınır kapısını açmasını.
Ellerindeki pet şişeleri kaldırıyorlar "su" diye.
Yanlarındaki çocukları dikenli tellerin üzerine doğru havalandırıyorlar:
"Alın bizi içeri!"
Karşılığını önce "geri çekilin" anonsuyla veriyor Türkiye.
Sonra, sınırdan uzaklaşmaları için askeri TOMA'lar su sıkıyor üzerlerine, askerler havaya ateş açıyor.
Bu görüntüleri de çoğu yandaş haber kanalları "Serinlemeleri için üzerlerine su sıkıldı" dış sesiyle veriyor.
Susuzluktan kırılanlara, dünyanın en insanlık dışı yöntemiyle "su vermeyi" icat ediyor AKP iktidarı.
Herhalde onları kaçırtmak için açıldığını sandığımız ateş de sınıra yığılan Türkmen ve Arapların vücutlarındaki demir ihtiyacını karşılamaya dönüktü!
Sonuçta kapıyı açmıyor Türkiye.
Tel Abyad halkı IŞİD zulmünden kaçmaları için yakaladıkları son fırsatı da yitiriyorlar.
Elleri silahlı, yüzleri vahşi, gülüşleri yılık çeteler geliyor birazdan.
Sınırda bekleyen Türk Silahlı Kuvvetleri'ne mensup askerlerin önünden, bütün sivil halkı; kadın erkek, yaşlı, genç, demeden silah zoruyla götürüyorlar Tel Abyad'a doğru.
"Canlı kalkan" yapacaklar, kendilerini süpürmeye gelen PYD ve Burkan El Fırat güçlerine karşı.
Bugüne kadar cihatçı çetelere silah ve mühimmat göndermekle, çete mensuplarına "cihat turu" yaptırmakla kalmıyor AKP iktidarı, bu kez de "canlı kalkan" hediye ediyor.
Suriye'nin kanlı bir iç savaşa sürüklenmesinde büyük bir sorumluluk sahibi olanlar, gönderdikleri silahları "Türkmenlere insani yardım" diye yedirmeye çalışanlar bu kez Arapların yanı sıra Türkmenleri de IŞİD çetelerine "canlı kalkan" olarak ikram ediyorlar.
Türkiye'nin IŞİD'e bu "kıyağı" ancak iki günden biraz fazla sürüyor. Bir insanlık suçuna dönüşen bu direnişinden sonunda vazgeçmek zorunda kalıyor.
Ama bu noktaya kadar yaşananlar Türkiye'nin "suçüstü" yakalanmasına da yetiyor.
'Tel Abyad düştü, düşecek' telaşı
Doğusundaki Cizire ve batısındaki Kobane kantonlarından PYD ve Burkan El Fırat büyük bir temizlik harekatı başlatmış IŞİD vahşilerinin elindeki Tel Abyad'a doğru.
IŞİD karşıtı koalisyon güçlerinin uçakları IŞİD mevzilerini havadan vuruyor, PYD ile Burkan El Fırat güçleri de karadan "süpürme" yapıyor.
Mezraları, köyleri, kasabaları IŞİD çetelerinden temizleye temizleye hem doğudan, hem batıdan ilerliyorlar.
Türkiye'nin Akçakale'sinden IŞİD'in kalbi Rakka'ya giden yol üzerinde Tel Abyad. Türkiye-Suriye sınırının tam sıfır noktasında. Bu yüzden stratejik önemi çok büyük.
Tel Abyad'ın IŞİD'ten temizlenmesi bu savaşta iki önemli sonuca yol açacak.
Birincisi, Rojava'nın Cizire Kantonu ile Kobane Kantonu birleşecek.
İkincisi de, IŞİD'in Türkiye ile sınır komşuluğu birkaç nokta dışında sıfıra inecek.
Bunun için olsa gerek, daha dün "Kobane düştü, düşecek" diye sevinç çığlıkları atanlar, bugün "Tel Abyad düştü, düşecek" telaşındalar.
Zaten biz o "stratejik derinlik" mevzuundaki "komşularla sıfır sorun" meselesini de yanlış anlamışız. Meğer meseleninin aslı "cihadist derinlik" perspektifinde "komşu IŞİD'le sıfır sorun"muş.
Ama bir utanç duydukları yan olmalı. "Kürt karşıtı koalisyon güçleri" bütün açıklamalarında, haberlerinde IŞİD'i gizliyor. Sanki "koalisyon" uçaklarının vurdukları, YPG ile Burkan El Fırat güçlerinin savaştıkları, Suriye'nin Türkmenleriyle Araplarıymış gibi göstermeye çalışıyor.
7 Haziran seçimlerinden sonra ancak 10 Haziran'da ilk kez halkın karşısına çıkabilen Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu konudaki rahatsızlığını dile getirirken bakın bakalım söyledikleri içinde hiç "IŞİD" geçiyor mu:
"İşte buyurun, bakın sınırımızda Tel Abyad’da, Arapları ve Türkmenleri uçaklarla vuran batı, ne yazık ki onların yerine terör örgütü PYD ve PKK’yı yerleştiriyor. Buna biz nasıl olumlu bakabiliriz? Bu batıya biz nasıl samimi olarak bakabiliriz."
Daha önceki gün Bakü'den dönerken uçağına aldığı yandaş gazetecilere çok net bir dille, IŞİD'le komşu olmaktan bir sıkıntı duymadığını, ancak Kürtlerle komşuluğu pek hayra yormadığını anlatıyordu Cumhurbaşkanı Erdoğan:
"Tel Abyad bölgesinde, Araplar ile Türkmenlerin hedef alındığı gibi bir hava var. O bölgeden yaklaşık 15 bin Arap ve Türkmen Türkiye tarafına geçti. Onların boşalttığı yerlere, PYD ve PKK yerleştiriliyor. Bu pek hayra alamet değil. Zira bu, sınırımızı tehdit edebilecek bir yapı oluşmasına yol açılması demek. Bu hayra alamet değil. Sınırda bir tehdit oluşuyor. Bu konudaki hassasiyetlerimizi herkesin göz önünde bulundurması lazım. "
Evet, "Batı", Tel Abyad'da IŞİD mevzilerini havadan bombalıyor; YPG, YPJ (siz bunu isterseniz PKK olarak okuyun) ile Burkan El Fırat güçleri (bunu da IŞİD karşıtı Araplar olarak okuyabilirsiniz) karadan temizliyor.
Kürtlere karşı aşırı 'hassasiyet'
İşte bu harekata karşı herkese "hassasiyetlerimizi göz önünde bulundurun" çağrısı yapan Erdoğan'ın aslında gerçek "hassasiyeti"nin "Kürt alerjisi"nden kaynaklandığı da Tel Abyad'da yaşanan son durum nedeniyle bir kez daha gün gibi ortaya çıktı.
Daha üç yıl öncesinde, örneğin Tel Abyad'ı ele geçiren El Nusra çetelerinin şu yaptıklarına ilişkin hiç de AKP iktidarının bir "hassasiyeti"ne tanık olmamıştık.
"El Nusra, Tel Abyad'ı tanklarla bombalıyor. El Kaide bağlantılı El Nusra'nın, Tel Abyad kentinde Kürt mahallelerine yönelik Cumartesi akşamı başlattığı saldırılar devam ederken, camide Kürtlerin katledilmesi ve yaşadıkları yerlerin yağmalanması çağrısı yapıldı. ANF'nin haberine göre Tel Ebyad kentinde, Kürtlerin katledilmesi ve her şeylerinin yağmalanması çağrısı ardından, birçok Kürt mahallesi önce bombalandı, ardından yağmalanmaya başladı."
Daha sonrasında Tel Abyad'ı ele geçiren ve son bir buçuk yıldır neredeyse Kürtlere karşı "etnik temizlik" uygulayan IŞİD'e karşı da bir "hassasiyet" göstermemişti AKP iktidarı.
Aslında bu çok açık bir mantığın yansıması:
"Ezilen, zulüm gören, kanı dökülen Kürtler ise görmezden gel ve sus. Yok eğer Kürtler haklarını alıyor, topraklarına dönüyor, halkların kendi kendilerini yönetecekleri ortak yaşam alanları kuruyorlarsa yani Kürtler kazanıyorlarsa, o zaman karşı çık, 'ama bizim hassasiyetimiz' diye itiraz et."
Aslında yaşananlar başka gerçeklerin de ortaya çıkmasını sağlamıştı.
İki milyon Suriyeli mültecinin kabul edilişinin nedeni bir insanlık durumundan çok, zulüm gören insanların kurtarılmasından çok, Esad'ı devirmek için tüm dünyaya karşı bir koz elde etme planıymış. Esad'a karşı kullanılacak Suriyeli mülteci sayısı istiap haddini doldurmuş demek ki.
Yoksa, milyonlarca insan kabul eden Türkiye, islamcı çetelerin katliamından kaçan birkaç bin Suriyeliyi iki günü aşkın süre sınırda bekletmez, Esad'dan kaçanlara gösterdiği "insanlığı", IŞİD'den kaçanlara da gösterirdi. Birincisi bu.
İkincisi de, seçimden önce "CHP, Suriyelileri zalim Esad'a teslim edecek" diye dertlenen, ancak seçimden sonra Suriyeli Türkmenleri ve Arapları IŞİD'in insafına bırakanların da gerçek yüzü ortaya çıktı.
Hem de YPG Genel Komutanlığı'nın, sınırda bekleyenlere Cizire Kantonu kentine gelmeleri, her tür ihtiyaçlarının karşılanacağı ve Tel Abyad özgürleştikten sonra köylerine dönecekleri çağrısını yaptığı günlerde...
Bir çağrısı daha vardı YPG Genel Komutanlığı'nın:
"Arap ve Türkmenlere katliam uygulandığı, yurtlarından edildiği doğrultusundaki bilgiler dezenformasyondur. Tüm uluslararası kurumlar Cizire Kantonuna gelerek inceleme yapabilir."
IŞİD yenilince 'etnik temizlik'

İşte bütün bu olan bitenin çoğundan habersiz Türkiye kamuoyunun büyük bölümü, Tel Abyad'da ABD uçaklarının birilerini bombaladığını; Kürtlerin, Türkmenleri ve Arapları yerlerinden yurtlarından sürdüğünü, bu yüzden insanların sınır kapılarına dayandığını sanıyordu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan yandaş medyasına, hatta 'Kürt karşıtı' koalisyonun doğal müttefiki haline gelen "ulusolcu"lara kadar herkes özenle, Tel Abyad'da yaşanan savaşın IŞİD'e karşı verildiğini gizliyordu.
Sadece Erdoğan değildi "Tel Abyad’da, Arapları ve Türkmenleri uçaklarla vuran batı, ne yazık ki onların yerine terör örgütü PYD ve PKK’yı yerleştiriyor" diyerek bu "denklemde" IŞİD'i gizleyen.
"Havuz medyası"ndan Sabah'ın birinci sayfa başlığı:
"Tel Abyad'dan kaçan kaçana"
Bu da alt başlığı:
"Uluslararası koalisyonunun hava bombardımanından ve YPG milislerinden kaçan 5 bin Suriyeli, Akçakale sınırına dayandı"
Gelelim spotuna:
"ABD liderliğindeki koalisyonunun desteğini arkasına alan YPG milisleri, Tel Abyad'a yaklaştı. Evlerinden çıkarılan Arap ve Türkmenler canlarını kurtarmak için büyük gruplar halinde Türkiye sınırına geldi."
Siz hiç bu başlıkta, alt başlıkta, spotta "IŞİD" gördünüz mü? Elbette hayır!
Bir de yandaşlardan Yeni Şafak'ın sürmanşetine bakalım:
"ABD destekli etnik temizlik"
Alt başlığı:
"ABD'nin hava desteğini arkasına alan PYD, Suriye'nin kuzeyindeki dört Türkmen köyünü daha işgal etti. Binlerce Türkmen ve Arap sınıra doğru kaçmaya başladı."
Spotunda da yok ABD'nin kimi bombaladığı:
"Suriye Türkmen Milli Hareket Partisi Başkan Yardımcısı Tarık Sula Cevizci şu bilgileri verdi: Tel Abyad'ı ele geçirmeyi planlıyorlar. Emellerine ulaşırlarsa burası Kobani ve Cizire kantonuyla birleşecek. Böylece uluslararası çerçevede sıkça konuşulan Kuzey Suriye Projesi yolunda ilk adım atılmış olacak."
IŞİD'i gizle, HDP'yi Suriye'ye sür!

Havuzu, yandaşı böyle de Kürt karşıtı koalisyonunun Aydınlık'ı farklı mı sanki!
Manşetin üst başlığı:
"Koridor planı hazırlandı, Türkmenler isyanda:"
Bu da Aydınlık'ın manşeti:
"ABD havadan, PKK karadan"
Anlaşılan o ki "havadan ABD, karadan PKK vuruyor" demek istiyorlar ama "nereyi" sorusuna bir türlü yanıt veremiyorlar. Yani "Kürt düşmanlığı"ndan mesleğin en temel ilkelerinden 5 N 1 K'yı bile unutmuşlar. Alt başlıkta da "IŞİD" diyemiyorlar bir türlü:
"Suriyeli Türkmenler anlattı: PKK/PYD, ABD bombalarının desteğiyle Tel Abyad kentindeki 11 Türkmen köyünü ele geçirdi. Türkmenler göçe zorlanıyor, bölgeye Kürtler yerleştiriliyor"
Haber kaynağı aynı kişi ama Yeni Şafak'taki "dört Türkmen köyü", Aydınlık'ta 11'e çıkmış.
Artıran yoksa spotuna bakalım Aydınlık'ın:
"Suriye Türkmen Milli Hareket Partisi Başkan Yarımcısı Tarık Sülo Cevizci'nin anlatımları, ABD'nin Kürt koridoru planını hızlandırdığını gözler önüne serdi. ABD uçaklarının desteğiyle Dedeler, Babıl Hava, Bilal Çete ve Sirt gibi 11 köy, cuma günü itibariyle ilk defa PKK/PYD kontrolüne geçti. Bölgedeki 12 bin Türkmen'in çoğu Türkiye'ye sığındı."
İkinci spotunda hiç IŞİD'den bahsetmiyor Aydınlık ama Allah nazardan saklasın, meseleyi HDP'ye bağlama konusunda büyük bir gazetecilik örneği veriyor:
"Muhalif Türkmen komutan Ömer Dede, ABD desteğiyle ilerleyen YPG (PYD'nin silahlı kolu) tarafından 'Köyleri boşaltın' tehdidi aldıklarını açıkladı. Aydınlık'a bilgi veren güvenlik kaynakları, PKK/HDP'nin de aynı proje kapsamında Meclis'e sokulduğuna dikkat çekti. Askerin gelişmeleri yakından izlediği ve bazı önlemler aldığı öğrenildi."
Bravo valla! ABD'nin IŞİD'i bombaladığı Tel Abyad'daki savaşın haberini verirken IŞİD'den söz etmeden, lafı "bilgi veren güvenlik kaynakları" ve "gelişmeleri yakından izleyen askerler" üzerinden HDP'ye bağlamak tam Politzerlik bir gazetecilik başarısı!
Bu kadar "canla başla çalışan kalkanı" varken IŞİD'in ayrıca neden başka "canlı kalkan"lara ihtiyaç duyduğunu anlayamadım.

14 Haziran 2015 Pazar



 Ermeni soykırımının yüzüncü yılı
 24 Nisan için yazılmış bir yazı. Geç oldu, ama    olsun.
Sevan Nişanyan

1.
Etnik temizlik düşüncesinin ve bunu savunan bir zümrenin 1880 veya 90’lardan itibaren devlet teşkilatı içinde etkin olduğu anlaşılıyor. 1895 katliamları şüphesiz Abdülhamit’in kişisel kaprisine indirgenemez. 1909 Adana katliamının da merkezden örgütlenip kışkırtıldığı, vali ve emniyet teşkilatı aracılığıyla kontrol edildiği açıktır.

İttihat-Terakki’nin “Genç Türk” kadrolarında etnik temizlik fikri 1909’dan itibaren taraftar bulur; 1913’e doğru egemen olur. 1914’te savaşa girme kararında, fırsattan istifade bu büyük “ulusal projeyi” hayata geçirme düşüncesi rol oynamış görünüyor.

Sebepleri bellidir, anlaşılır şeylerdir. Osmanlı devleti çökmektedir. Etnik nüfus gerekçe gösterilerek Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan imparatorluktan koparılmıştır. Aynı gerekçeyle bir “Ermenistan” kurulması gündemdedir. [Altı Vilayette Ermeni nüfusu gerçi %25 dolayındadır; ancak basit birkaç operasyonla bu nüfus yoğunluğu artırılabilir veya belli alanlara kaydırılabilir.]

1912-13 Balkan Harbinde Rumeli Türklerine uygulanan etnik temizlik İT kadrolarının düşünsel evriminde belirleyici olmuştur. Benzer bir temizliğin Anadolu’da tekrarlanma ihtimali zihinlere egemendir. Selanik kaybedilebiliyorsa İzmir, hatta İstanbul kaybedilebilir.

Etnik temizlik, bu riski ortadan kaldıracak bir tedbir olarak düşünülür.

2.
Etnik temizliğin yöntemi 1915 ortalarına dek muğlaktır; muhtemelen yeterince düşünülmemiş ya da bir mutabakata varılmamıştır.

Dünyada ve Türkiye’de klasik yöntem pogrom yöntemidir. Temizlenecek unsur devlet terörü ile sıkıştırılır, katliamlarla yıldırılır, göçe zorlanır. Kılıç artıkları mümkün mertebe asimile edilir. Bu yöntemi Balkan ulusları Rumeli Türklerine karşı, Ruslar (1860’larda) Kafkasya Müslümanlarına karşı başarıyla uygulamışlardır. 1895 pogromlarından sonra Osmanlı Ermenilerinin büyük kitleler halinde ABD’ye, Balkan ülkelerine, Rusya’ya, hatta İran’a göçü, aynı yöntemin Türkiye’de de başarılı olabileceğini düşündürür. 1913 ve 1914’te Ege ve Marmara bölgelerinde yüzbinlerce Rum aynı yöntemlerle Yunanistan’a göçe zorlanmıştır. 

Dünya Savaşı bu seçeneği ortadan kaldırır. Ermenileri Rusya’ya kaçırmak, sınır ötesinde bir düşman konsantrasyonu yaratmaktan başka sonuç doğurmayacaktır. [Nitekim Kars, Bayezid ve Oltu-İspir yörelerinin Ermeni nüfusunun boşalmasına yol açan 1828 pogromları, Erivan’da daha önce varolmayan bir “Ermenistan” yaratılmasıyla sonuçlanmıştır.] Üstelik savaşın olumsuz bitmesi halinde Rusya kontrolündeki Ermenilerin, kovulmuş oldukları topraklarda hak iddia etmeleri kaçınılmazdır.

Ermenilerin topluca ABD’ye göçürülmesi fikri 1915 yazında ciddi bir şekilde tartışılır. Güncelerinde bu konuya geniş yer ayıran ABD büyükelçisi Morgenthau, Enver’in bu düşünceye sıcak baktığını, ancak iki konuda ısrarcı olduğunu anlatır: Ailelerin tüm fertleri göçmen olarak kabul edilmeli ve göçmenlerin Osmanlı pasaportlarına el konulmalıdır. Göçmenlerin savaştan sonra geri gelmesi ihtimalinden çekindikleri anlaşılıyor.

Bir başka seçenek, Ermenilerin Osmanlı ülkesi içinde dağıtılarak yoğunluklarının azaltılmasıdır. 1915’in ilk yarısında egemen düşüncenin bu yönde olduğu anlaşılıyor. Ancak savaşın yenilgiyle sonuçlanması halinde iç sürgünlerin yurtlarına dönmek isteyeceği ve içinden çıkılması zor bir tazminat meselesinin gündeme geleceği muhakkaktır.

Ermenileri Suriye çölüne sürme kararı 1915 Ağustosunda kesin bir politikaya dönüşmüş görünüyor. Bu karar bir çıkmazın sonucudur. Sürülenlerin büyük bölümünün öleceği şüphesiz hesaplanmıştır. Muhtemelen savaştan sonra Suriye’nin elden çıkacağı da öngörülmüştür. Dolayısıyla esas amaç, güney sınırında güçlü (ve düşman) bir Ermeni konsantrasyonunun oluşması önlemek olmalıdır. [1918-1921 Kilikya krizini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Can yakıcı olan Fransız işgali değildir, Adana-Antep-Maraş’ta Ermeni iskânı ihtimalidir.]

Etnik temizlik iradesinin soykırım (= topyekün imha) kararına dönüşmesini 24 Nisan’a değil, 30 Ağustos 1915 civarında bir tarihe yerleştirmek daha doğru olur kanısındayım.

3.
Ermeni devrimci hareketinin varlığı bu süreçte önemli rol oynar. Ortada bir veya daha fazla gizli ve silahlı ihtilal örgütü vardır. [Başlangıçta daha çok Sosyalist Hınçag Partisi etkindir; 1905’lerden sonra “Taşnagtsutyun”, yani Ermeni Devrimci Federasyonu öne çıkar.] Ermeni aydınlarının önemli bir bölümünü etkisi altına almışlardır. Gerek Abdülhamid gerek İT hükümetleri, bu örgütlere karşı adeta paranoid bir korku sergilerler.

Morgenthau’nun günceleri bu konuda aydınlatıcıdır. 24 Nisan 1915 arefesinde Talat’ın bir Ermeni darbesinden ciddi bir şekilde korktuğunu anlatır. Büyükelçinin kuşku ifade etmesi üzerine Dahiliye Nazırı “Biz Abdülhamid’i 200 kişiyle devirdik” cevabını verir; “onlar 500 kişi, üstelik bizden daha örgütlü.” Tehcirin başlangıç aşamasını oluşturan Mart-Nisan tutuklamaları devrimci örgütü çökertmeyi hedeflemiştir. Bilinen örgüt üyeleriyle birlikte üye olma ihtimali olanlar ve sempatizanlar, yani Ermeni toplumunun ileri gelenlerinin neredeyse tümü, tutuklanır ve çoğu öldürülür. [Tutuklananların sayısı İstanbul’da 250, Erzurum’da 50 civarında olduğuna göre toplam sayı 500 dolayında olmalıdır.]

Kabul edelim ki ölüm kalım mücadelesi veren bir ülkede ihtilalcilik riskli iştir. Gerçek dünyanın güç dengelerini hiçe sayan bir devrim romantizmi, şüphesiz, Ermenilerin felaketine zemin hazırlamıştır. Öte yandan şu da bir gerçek ki silahlı örgüt, bir savunma refleksinin ürünüdür. 1895 ve 1909 olaylarının yaşanmış olduğu bir ülkede Ermenilerin başka seçeneği var mıydı? Devlet teşkilatının etnik temizlik tasarladığı bir yerde, temizlenmesi planlananların nasıl davranması gerekir?

4.
“Karşılıklı katliam” iddiası dürüst değildir. Ermenilerin sivil Müslüman ahaliye kırım yaptığı bellibaşlı iki vaka anılır: 1916 Bitlis-Hizan baskınları ile 1918 Ocak-Mart döneminde geri çekilen Batı Ermenistan Geçici Hükümeti birliklerinin Erzurum-Sarıkamış-Kağızman hattında yaptığı katliamlar. Her ikisini de kaotik birer intikam hareketi olarak görmek daha doğru olur.

1915’ten önce Ermenilerin herhangi bir yerde sivil halka katliam düzenlediklerine ya da tasarladıklarına ilişkin ortada somut bir iddia yoktur. Nitekim böyle bir şey eşyanın tabiatına aykırı olur. Bir taraf orduya, polise, yasaya ve devlete sahiptir; nüfusça ezici şekilde üstündür; bin yıllık silah ve savaş geleneğinin mirasçısıdır. Öbür taraf hiçbir yerde sayıca %25’i aşmaz; silahları kaçak, örgütü yasadışıdır; misilleme halinde evi ile dükkânını savunmaktan acizdir. Bu şartlarda kim kimi kesecek?

Öte yandan şu da bir gerçek ki, geçmişte Ermeniler pogrom yapmadı demek, savaştan sonra uygun şartlar oluşursa yapmayacaklar demek değildir. Yunanlılar yaptı. Bulgarlar yaptı. Ermeniler neden yapmasın? Ermeniler yerinde kalsa ve savaşı Türkler kaybetse bugün Erzurum’da ya da Van’da kaç Türk kalırdı? Eskiden %70 küsur Türk (Azeri) kenti olan Erivan’da bugün kaç Türk var?

5.
Büyük çaplı bir toplumsal hareket toplumda varolan dinamikleri harekete geçirir ve o dinamiklere uyum sağlar. Elli kişiyle yapacağın işte kendi kurallarını koyabilirsin. Elli bin kişiyle yapacağın işte toplum ortalamasının iradesine boyun eğmek zorundasın.

İslam töresi, gâvurun malını, ırzını ve canını helal sayan kuvvetli bir damara sahiptir. Özellikle savaş ve kargaşalık zamanlarında bu damar azar. Öyle anlaşılıyor ki 1915 Nisan-Mayıs aylarından itibaren bu refleks ön plana geçmiş ve başlangıçtaki niyet ne olursa olsun bu tarihten itibaren ülkeyi saran gaza ve fetih “neşvesi” işi başka bir mecraya taşımıştır.

Başlatılmış olan tehcirden 1915 yazında herhangi bir nedenle vazgeçmek isteseler dahi bunu yapabilecekleri şüphelidir.

6.
Tehcirin ekonomik boyutu gözardı edilemez.

Savaşın ikinci yılında Osmanlı devleti ve İT rejimi iflas noktasındadır. Devletin toplam bütçe geliri 1913’te 33 ve 1914’te 36 milyon sterlindi. 1915 ve sonrasında sağlıklı bir bütçe yapılamadı, ancak kamu gelirlerinin sıfıra düştüğünü varsayabiliriz. Açık piyasada borçlanma imkânı kalmamış, ancak Almanya’dan 110 milyon sterlin dolayında askeri kredi alınmıştır. Fikir vermek için belirtelim: Savaşın son yılında İngiltere’nin savunma bütçesi 2,4 milyar sterlin, Almanya’nınki 1,6 milyar sterlin idi. [Bir ara bunları araştırıp yazmıştım. Şimdi kaynaklar elimde değil, o yüzden sayılarda ufak tefek hatalar olabilir. Pardon.]

1913-1923 arasında ülke nüfusunun yaklaşık bir çeyreğinin tehcir veya imha edildiğini biliyoruz. Ekonomik açıdan daha etkin olan bu zümrenin, ulusal servetin %25’ten fazla bir payına sahip olduğunu varsayabiliriz. Demek ki ulusal servetin belki üçte birine ulaşan bir değer bu süreçte el değiştirmiştir. Terk edilen varlıkların bir bölümünün ziyan olduğu düşünülse bile, ortada devasa bir servet transferi vardır.

Ermeni malları meselesi 1915 Mayıs sonlarından itibaren idari yazışmaların ana eksenini oluşturur. Metruk malların büyük bölümü İT örgütü ile yandaşları arasında pay edilir, kalanı tehcirde az ya da çok etkin olan yerel girişimcilerce yağmalanır. Bu ikincisini bir tür “sus payı” olarak görebiliriz. Savaş koşullarından dolayı taşrada doğabilecek potansiyel hoşnutsuzluğun önü kesilmiş, İT rejimine (ve ardıllarına) çıkar ve suç bağlarıyla bağlı bir zümre yaratılmıştır. [İkinci Dünya Savaşının ekonomik sıkıntıları birincisine oranla hiç mertebesinde olduğu halde, rejime karşı birincisiyle kıyaslanmayacak kadar derin bir husumete yol açtığını hatırlayınız. Neden?]

7.
İade ve tazminat korkusu anlaşılmadan, 1916-1923 döneminde olan hiçbir şey anlaşılamaz. Savaşın yenilgiyle bitmesi halinde Ermenilerden hayatta kalanlar (ve muhtemelen kaçan Rumlar) geri gelecek, evlerini, kayıp kızlarını, tarlalarını ve banka hesaplarını talep edecektir. Savaşın galibiyetle sonuçlanması halinde dahi bir hesaplaşma kaçınılmaz olabilir. Dolayısıyla tehcir yeterli değildir. Gidenlerin imha edilmesi ve hak kayıtlarının silinmesi gerekir.

1919-1920’de Teşkilatı Mahsusa hücrelerinin Müdafaa-yı Hukuk örgütlerine dönüşmesinde belirleyici olan endişe, olası bir barış antlaşmasıyla Dünya Harbi galipleri tarafından Rum ve Ermenilerin geri gelmesinin, ya da en azından tazmin edilmelerinin dayatılmasıdır. Savaş sonrasında Anadolu’da gücü fiilen elinde tutanlar açısından ölümcül olan tehdit budur. Erzurum ve Sivas kongrelerinin esas, hatta biricik konusu da budur. Erzurum’a çıkabilecek otuz kişilik İngiliz garnizonu yahut Urfa’ya yerleştirilen 200 kişilik Fransız müfrezesi değildir konu. Rusya ile Türkiye arasında ezilmiş, ordusuz ve beş parasız Ermenistan’ın tehdidi de değildir. Esas konu Anadolu’dan sürülmüş olan Ermeniler ve Rumlardır. Milli Mücadele, onlara karşı verilecektir.

8.
Cumhuriyet’in kurucu kuşağının neredeyse tamamı, Rum ve Ermeni tehcirinden nemalanmış kişilerden oluşur. İlk iki veya üç Meclisin üyelerinin ezici çoğunluğu, o dönemde ani zenginliğe kavuşan ünlü iş adamlarının tümü, Atatürk dönemi bakanlarının bir ikisi hariç hepsi, ve bizzat Cumhuriyet’in kurucusunun kendisi bunlar arasındadır. Ev, konak, çiftlik, otel, ticarethane, fabrika, hizmetkâr ve “evlatlık” sahibi olmuşlardır.

Cumhuriyet rejiminin, teknik olarak Cumhuriyetin ilanından önce gerçekleşmiş bir olay konusunda takındığı sahiplenici tutum bu olgudan bağımsız olarak anlaşılamaz. Türkiye’de 1920-1980 döneminde siyasi, idari ve ekonomik erk sahibi olan zümrenin neredeyse tamamı toplumsal konumlarını bu olaya borçludur. Soykırımın kabullenilmesi, cumhuriyet elitinin kendi kendini inkârı anlamına gelir.

9.
Soykırım tartışması soyut bir tarih tartışması değildir. Sonuç olarak kanlı ve utanç verici sayfalar her toplumun tarihinde aranırsa bulunabilir, ve yüz yıl önce ölüp gitmiş insanların ateşi, ne kadar harlanırsa harlansın, bugün yaşayanları çok fazla heyecanlandırabilecek bir konu değildir.

İtiraf edilmese de esas mesele başkadır. “Soykırım olmadı” diyenlerin meramının bir fakt tartışması değil, bir hak ve etik tartışması olduğunun herkes farkındadır. Savunulan şey “biz haklıydık” ve bunun mantıki sonucu olarak “aynı koşullar oluşsa yine aynı şeyi yaparız” tezidir. Dünyadaki vicdan sahiplerinin tepkisini çeken şey de budur.

Evet, çoluk çocuğun katledilmesini açıkça savunanların sesi (radikal bir azınlık dışında) çok duyulmuyor. Ancak gayrimüslim nüfusun “Türk” devleti için bir tehdit olduğu, dolayısıyla etnik temizliğin gerekli ve zorunlu olduğu fikri, Türk milliyetçiliğinin ve resmi devlet söyleminin neredeyse bir aksiyom olarak benimsediği bir görüştür. Türkiye Cumhuriyetinde okutulan tarih ve edebiyat öğretisinin değişmeyen ana fikri budur. Etnik temizlikten adım adım soykırıma giden mantığı yukarıda özetledik. 1914’te geçerli olan rasyonalitenin, benzer koşullar oluştuğunda, bugün de aynı şekilde işlememesi için bir neden yoktur.

Soykırım, Türk milliyetçiliğinin zorunlu ve mantıkî sonucudur.

10.
Başkaları da pogrom ve soykırım yaptı, evet. Kızılderilileri hatırlayın. Cromwell’in kestiği İrlandalıları hatırlayın. Onların ne farkı var?

Büyük bir farkı var. O kırımları bugün savunan kimse yok; ya da eğer varsa marjinal azınlıklardır. Türkiye’nin inkâr kisvesi altında sürdürmekte ısrar ettiği savunma pozisyonunun bugünkü dünyada emsalini göremiyoruz.

Tüm dünyada vicdan ve entelektüel namus sahibi insanları dehşete düşüren husus işte budur.

Yüz yıl önce olup bitenler değil, bugünkü tavır.