28 Şubat 2016 Pazar




Bütün cinayetlerde Sabahattin Ali'nin katillerinin parmak izi var!
Doğan Akın-T24

Eşleri, kardeşleri, anneleri, babaları siyasi cinayetlere kurban gidenlerin oluşturdukları Toplumsal Bellek Platformu'nun “Artık çoğalmak istemiyoruz” diyerek hazırladığı bildiriyi 8 Şubat Pazartesi günü Filiz Ali okudu.



Çünkü; Doğan Öz (savcı) Abdi İpekçi (Gazeteci) Cevat Yurdakul (emniyet müdürü), Cavit Orhan Tütengil (öğretim üyesi), İlhan Erdost (yayımcı), Sevinç Özgüner (diş hekimi), Kemal Türkler (sendikacı), Ümit Kaftancıoğlu (yazar), Çetin Emeç (gazeteci), Nesimi Çimen (ozan), Turan Dursun (yazar), Musa Anter (yazar), Uğur Mumcu (gazeteci), Metin Altıok (şair, yazar) Behçet Aysan (hekim), Hasret Gültekin (ozan), Onat Kutlar (yazar), Yasemin Cebenoyan (arkeolog), Metin Göktepe (gazeteci), Hrant Dink (gazeteci) diye sıralanan “utanç kronolojisi”nin başında Filiz Ali'nin babası Sabahattin Ali bulunuyordu.

Öyküleriyle yeni bir dönem açan, “Kuyucaklı Yusuf”la Türk romanına ilk “sınıfsal” yaklaşımı kazandıran, bestelenen şiirleri dilden dile dolaşan Sabahattin Ali'nin öldürülmesi ve sonrasında yaşananlar, Türkiye'de siyasi cinayetlere yapılan ilk büyük davet anlamını da taşıyor.

                                            Sabahattin Ali kızı Filiz Ali 



Hatırlayalım...

Sabahattin Ali, hürriyetçi yüzbaşı Ali Selahattin ile Hüsniye Hanım'ın ilk çocukları olarak 25 Şubat 1907'de Gümilcine'ye bağlı İğridere (Ardino) köyünde doğdu. İlköğrenimini Üsküdar'daki Füyüzat-ı Osmaniye ile Çanakkale İptidai Mektebi'nde tamamladı. Balıkesir Öğretmen Okulu ve İstanbul Erkek Öğretmen Okulu'nda geçen yüksek öğrenimini 1927 yılında bitirdi. Aynı yıl Yozgat Cumhuriyet İlkokulu'na atandı. Devlet bursu sınavlarını kazanarak Milli Eğitim Bakanlığı'nca 1928'de Almanya'ya gönderildi.

Nazım Hikmet'le tanışma ve Aldırma Gönül, Aldırma

Türkiye'ye döndüğü 1930 yılında ilk toplumsal-gerçekçi öykülerinin yayımlandığı “Resimli Ay” dergisinde Nazım Hikmet'le tanıştı. Aydın Ortaokulu'nda Almanca öğretmenliği yaparken “yıkıcı propaganda” iddiasıyla tutuklandı, ancak üç ay sonra aklandı.

1932'de “Atatürk'e hakaret ettiği” gerekçesiyle Konya Asliye Ceza Mahkemesi'nce tutuklandı. 12 aylık cezası temyiz başvurusundan sonra 14 aya çıkarıldı. Yaklaşık beş ay sonra, 10 Mayıs 1933'te Sinop Hapishanesi'ne nakledildi. Büyük ilgi uyandıran en tanınmış şiiri “Aldırma Gönül, aldırma”yı, burada beş bölümlük “Hapishane Şarkısı” dizisinin beşinci şiiri olarak yazdı. Burada, Sabahattin Ali'nin Sinop Cezaevi'nde yazdığı orijinali üzerinden alınmış kopyasını paylaştığımız “Hapishane Şarkısı: V”i, diğer birçok şiiri ve öyküsünde yaptığı gibi, daha stenografik bulduğu eski yazıyla kaleme aldı.



Yıllar sonra bestelenen “Burda çiçekler açmıyor / Kuşlar süzülüp uçmuyor / Yıldızlar ışık saçmıyor / Geçmiyor günler, geçmiyor” dizeleriyle başlayan “Hapishane Şarkısı: III” Ahmet Kaya'nın, “Melankoli” Nükhet Duru'nun, “Benim meskenim dağlardır” şiiri de Sezen Aksu'nun sesinden milyonlara ulaştı.

'Düşüncelerini değiştirirsen devlete dönebilirsin'

Cumhuriyet'in 10. yıldönümü nedeniyle çıkarılan aftan yararlanarak cezasının bitimine birkaç ay kala özgürlüğüne kavuştu. Ancak “eski düşüncelerini değiştirdiğini kanıtlaması” koşuluyla memuriyete dönebileceği bildirildi. 15 Ocak 1934'te Atatürk'e hitaben “Benim Aşkım” adlı şiiri Varlık dergisinde yayımlandı, aynı yıl Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Dairesi mümeyyizliğine atandı.

Aliye Hanım'la evlendiği 1935 yılında Milli Eğitim Bakanlığı Neşriyat Müdürlüğü Kalembaşılığı'na atandı. Kızı Filiz'in doğduğu 1937 yılında başladığı askerliğini, teğmen olarak Eskişehir'de tamamladı. O dönemde kurulan Devlet Konservatuvarı'na atandı ve burada Carl Ebert'in çevirmeni, öğretmen ve dramaturg olarak çalıştı.

                                                      Filiz Ali


Marko Paşa, Merhum Paşa, Malum Paşa ve kamyonculuk!

1945'te Cami Baykurt'la “Yeni Dünya” gazetesini, 1946'da Aziz Nesin'le birlikte “Marko Paşa”yı çıkardı. Marko Paşa'daki yazılarda Cemil Sait Barlas ve Falih Rıfkı Atay'a hakaret edildiği gerekçesiyle toplam 7 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından kapatılan Marko Paşa'yı daha sonra “Merhum Paşa”, “Malum Paşa” ve “Ali Baba” adlarıyla yaşatmaya çalıştı. 1946-1947 yıllarındaki yazıları nedeniyle çok sayıda davaya hedef oldu, tutuklandı.

1948'de Mehmet Ali Aybar (Türkiye İşçi Partisi'nin lideri) ile birlikte çıkardığı “Zincirli Hürriyet”teki bir yazısından dolayı başlatılan kovuşturma sırasında bir kamyonla nakliyeciliğe başladı.

Soruşturmalar, davalar, tutuklamalarla geçen hayattan yorulmuştu. Türkiye'den kaçmaya karar verdi. 1948'de kamyonuyla gittiği Kırklareli bölgesinde yurtdışına kaçma girişiminde bulundu. Cesedi 16 Haziran 1948'de Kırklareli'nin Sazara köyü yakınlarında bulundu. Cinayet aylar sonra kamuoyuna duyuruldu ve 12 Ocak 1949'da Ali Ertekin tarafından öldürüldüğü açıklandı.

Eski asker ve muhbir: Milli duygularla öldürdüm

                                               Katil


Peki kim bu Ali Ertekin?

İnzibat başçuvuşuyken “silah çaldığı” gerekçesiyle ordudan atılan bir astsubay. Ordudan atıldıktan sonra bir süre inşaatlarda çalıştığını söylüyor ve sonraki görevini bakın nasıl açıklıyor:

“Sonra Milli Emniyet'te bana vazife verdiler!”

Ertekin, daha sonra “Sabahattin Ali Olayı” kitabının yazarı Kemal Bayram Çukurkavaklı'ya Milli Emniyet tarafından kendisine verilen vazifenin “Sultanahmet'te yatan komünistlerle ahbaplık kurmak” olduğunu söyledi.

Sabahattin Ali cinayeti için 4 yıl ceza aldı ve bırakıldı!

Kırklareli Ağır Ceza Mahkemesi'nde 30 Nisan 1949'da başlayan yargılama 15 Ekim 1950'de sona erdi. “Cinayeti milli duygularla işledim” diyen Ertekin için mahkemenin “Türk Milleti adına” açıkladığı ceza 4 (dört) yıl oldu!


Peki Ertekin 4 yıl cezaevinde yattı mı?

Hayır, aynı yıl çıkarılan af yasasından yararlandırıldı!

Sabahattin Ali'nin “istihbarat örgütleriyle işbirliği yaptığı için öldürüldüğünü” öne süren Yalçın Küçük, bugün Ergenekon davasından yargılanıyor.

Soruşturmalar, davalar, tutuklamalarla geçen 41 yıllık yaşamına  iki şiir kitabı (Dağlar ve Rüzgâr, Kurbağanın Serenadı), beş öykü kitabı (Değirmen, Kağnı, Ses, Yeni Dünya, Sırça Köşk), üç roman (Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna) ve beş çeviri sığdıran, önemli bir bölümü edebi değer taşıyan yüzlerce mektup bırakan Sabahattin Ali'nin Türkiye'nin hâlâ yüzleşmediği hikâyesi böyle.

Sabahattin Ali'nin öldürülmesinden 30 yıl sonra, cezası çektirilmeyerek himaye edilen bir katil çetesi üzerinden Abdi İpekçi cinayetine; 60 yıl sonra da bir polis-asker muhbirinin karıştığı planla katledilen Hrant Dink'e kadar uzanarak azmanlaşan, bildik, bu topraklarda uzmanlaşan, ''kadrolu''  bir hikâyeden söz ediyoruz...
                                                 Sabahattin Ali

Türkiye'de katledilen aydınların ''meçhul'' faillerini on yıllar öncesinden ilan eden bu hikâyeyi iyi okumalıyız. Zira bu ülkede planlanan ve karartılan cinayetlerin hepsinde Sabahattin Ali'nin katillerinin parmak izi bulunuyor!

 

23 Şubat 2016 Salı




MERHABA MORUK!*
Hasan Gürkan
*Bu konuşmayı 20.09.2007 tarihinde ‘ Merhaba Moruk’ adıyla düzenlediğimiz altmışıncı doğum günüm partisinde yaptım.

 “Bahar geçtise n’ola / Hazanı hoş görelim / Zaman zamana erişmez / Biz anı hoş görelim”

Hayat denilen kavga bu eylülün yirmisinde beni cebren altmış yaşıma sürüklüyor. Akranım olan dostlarım, yoldaşlarım, bu yaşa benden önce gelenler, geçip gidenler alınmasın. Altmış yaş resmen ihtiyarlık yaşıdır.

Merhaba moruk! Derler adama.
    Yo! Sakın bana her yaş güzeldir, mavalı okumayın. Her yaş güzel değildir. Devlet tarafından işkence, hapis, idam, yargısız infazla hatırlatılmazsa, yaşlanmanın/ ölümün aklının ucundan bile geçmediği yaşlar güzeldir.Belediye otobüsünde, dolmuşta kimsenin ayağa kalkıp ta “buyur amca!” demediği yıllar.

    Bak dostum,
    Altmışın kapısına dayandığında usulca geriye bakıyorsun. Kat ettiğin yol epey uzun. Önündeki ise kısa ve engebeli. Bu, hiç hoşuna gitmiyor. İflah olmaz bir aptal değilsen her şey sana son yokuşuinmekte olduğunu söylüyor. Kabullen yoldaş, şimdi hazandasın.

    Hasan Efendi,
Arkadaşlarınla yola çıktığınızda, Marksizm-Leninizm, Proletarya Enternasyonalizmi, ihtilal diyordunuz da, mitinglerde ucuz manzumeler eşliğinde kalpaklı Mustafa Kemal posterleriyle yürüyordunuz; gardıroptakine muhalefeten! Hatırladın mı? Bu sizin kuşaktan çok önce eski tüfek yoldaşlarınızın, mesela Şefik Hüsnü’nün başlattığı talihsiz bir çırpınış, Marksizm’le Kemalizm’i imtizaç ettirme gayretiydi. Bir bak allasen o çaba bugün nerelere geldi. Vatan, uygun adım, laik cumhuriyet mitingleriyle çalkalanıyor.

    Tavariş Hasan,
Mitinglerde, korsan gösterilerde, grevlerde,  hapiste, işkencede evet, hiç itirazım yok devrimciydin(iz). Ama kadın yoldaşların(ız)la, sevgililerin (iz)le, karın (ız)la, kaçamağın (ız)la, ilişkin (iz)de tam bir beş r’li errrrrkektin(iz).
    Ayıp değil mi ihtiyar! Erkek egemen geçmişin(iz)den ve dahi bugünün(üz) den yüzün(üz) kızarmıyor mu?

    Demircan Yoldaş,
Parti dili militaristti. Çelik disiplin, öncü müfreze vesaire. Ol sebepten mi mirim, Vicdani Red’ten hiç bahsetmiyordunuz. Ezilenlerden yanaydın(ız) ama, eşcinsellerin, travestilerin haykırışlarına kulakların(ız) tıkalıydı. Oğullarınızın çüklerini ala-yı vala ile kestirmekle meşguldünüz. ‘Kutsal Aile’nin peder-i muhteremi, çocuklarınızın sebebi hayatıydınız.

    Hey Ahbap!
Sahi parti kongrelerinde, parti yayınlarında Ermeni soykırımından, Anadolu Rumlarının Mübadele acılarından neden hiç bahsetmediniz? Sayısız Kürt isyanına neden bigâne kaldınız? Aklınız saygıdeğer moruk, mabadınızın kılları ağarınca mı başınıza geldi!

    Hayır, hemen celallenme!
Ne karamsarım, ne de umutsuz. Sadece kendime geçmişime bakmağa çalışıyorum.Paris Komünü’nden günümüze, savaşsız, sömürüsüz, iktidarsız bir dünya için verilen büyük kavgayı,mücadeleyi asla inkar etmiyorum.Ekim devrimi, İspanya tugayları, Çin, Vietnam, Küba ve daha niceleri. Ol sebepten hala içim daraldığında “ Güzel günler göreceğiz çocuklar / Motorları maviliklere süreceğiz” mısralarıyla ferahlıyorum.

    Merhaba Hasan Arkadaş,
Şimdi yorgun, şişman ve geveze bir adamsın. Kendine, kitaba ve alkole siperlendin. Hiçbir şeyi beğenmiyorsun, eyvallah ama, öbür taraftan hayatını anlamlandıracak bir bok bulmak için çırpınıyorsun.
    Çabalama! Kimi yerde insan çabaladıkça batar. Bekle seni hayat batırsın, batıracaksa. Ama yola çıktığında kan ter içinde, çamurlara bata çıka, inatla peşinden koştuğun düşü görmeğe devam et, becerebilirsen. Ve unutma:

“DÜNYA ORDA BİTER Kİ, MAĞLUP OLUR HAYAL
  TEMDİD-İ ÖMRE KUDRETİ KALMAZ TAHAYYÜLÜN!”
   Yahya Kemal

19 Şubat 2016 Cuma




FAL
Hasan gürkan











Biraz önce vedalaştık, herkesle birlikte gittin. Balon, çiçek ve şiir atıkları arasında bir başımayım.İki elle zor kavranacak kocaman bir kahve fincanı duruyor önümde.Sarıyer sırtlarında kır kahvesi gibi bir yerdeyim.Garsonlar masaları topluyor.Yalnızım.

Fincanın kenarında dudağının izi,kırmızı. İçimde adsız bir heyecan, ışıklı bir gerginlik çırpınıyor.Telveye dalıp gidiyorum.Dudağının izi olan taraf alımlı bir şarap kadehi,Bavyera kristali.Şarabın kırmızısıyla telvenin esmerliği iç içe geçmiş.Aralarından gümüş bir yol uzanıyor.Yan yana yapılan ilk uzun yolculukların ürpertisi yapışıyor tenime.Ateş kırmızısı.Gül kırmızısı.Gelincik ve kiraz kırmızısı.Şarap gür bir şelalenin girdabı hızıyla kırmızının sayısız tonlarına ağıyor.Başım dönüyor.



Carmen kırmızısı sol kulağının üstünde, saçlarının arasında. Yüzü gümüş küpene dönük mağrur bir flamingo. Yemekte kimse şarap içmedi.İçimde çırpınan heyecan,  genzime dolan taze çimen kokusundan olmalı,bahar sevinci.Ellerimi kadehe uzatıyorum.Kadeh büyüyor ve hızla benden uzaklaşıyor.Halbuki hemen şurda,gözlerimin önünde.Uzanabilsem kırmızının tonlarına,telvenin esmerliğine dokunacağım.İrademle inatlaşan bir ağırlık çöküyor  kollarıma.Kan ter içindeyim,bir türlü fincana uzanamıyorum.

Sonra yukarıdan bir akasya çiçeği düşüyor. Telvede beyaz bir bahar kelebeği gibi.Şarap dalgalanıyor.Kırmızılar kuşanmış esmerliğin gülümsüyor:ferah,aydınlık.Sonra benim bilmediğim günlerden kalma bir hüzün oturuyor gözlerine.Eğilip bakıyorum,bir uçurum ürpertisi yayılıyor gövdeme.Baktıkça büyüyen baş döndürücü bir derinlik.Gözlerim kararıyor,tüylerim diken diken.



Fincana uzanıp usulca bir yudum içiyorum,buruk baharatlı bir tat yayılıyor ağzıma.Dilimle damağım arasında eziyorum kırmızıyı.”Kuş Sütü”nün tadını çıkarmayı senin dudaklarından öğrenmiştim.Gözlerimi yumup telve esmerliğinin gırtlağımdan aşağı doğru süzülüşünü seyrediyorum.Yüzün neden gölgelendi?

Fincan elimden kayıyor.Yere düşüp paramparça olacak diye telaşlanıyorum.Kalbim kaburgalarımı yumrukluyor.Ama fincan önümde,eski yerinde.Rahatlıyorum.İçinde gümüş saat kolyen.Parmaklarımla kolyenin ılık zincirine dokunuyorum,ellerim kamaşıyor.Gövdeme dalga dalga bir sıcaklık yayılıyor.Tüy gibi hafifim.

Sonra aniden içimde çırpınan heyecanın yüzü bir sis perdesi ardında beliriyor.Tam elimi tülü sıyırıp açmak için uzatmışken,gözlerinin uçurumunda yankılanmış bir soru çarpıyor kulaklarıma.İyi de ben kimmişim?
Neden senin şarabından içiyormuşum?

Aptallaşıyorum. Bildiğim bütün kelimeler kötürüm.Ağzım kuruyor,dilim içinde dönmüyor.Akvaryumdaki balıklar gibiyim.Adresim yok ki benim! Biletim,kimliğim,adım.Öyle durup dururken diyor aklım,haklı kız.Hayır öyle durup dururken değil,haklı değil! Çünkü boynundaki gümüş kolye kızın,yani gümüş saat kolye ışıldıyordu.

Biraz önce vedalaşmamış mıydık? Herkesle birlikte gitmemiş miydin? Beni böyle bir başıma… Renk cümbüşü kabanın ne güzeldi. Şimdi neden dönüp geldin? Bu acayip kocaman kahve fincanı, bu bir yanı kristal Carmen kırmızısı kadeh, bu içimde hiç susmayan Piaf…

Masada karşımdaydın. Gümüş kolyen taze bir şiirin berceste mısrasıydı. Gülümseyişin tatmadığım bir şarabın iç titremesini çoğaltıyor. Uçsuz bucaksız nehirlerle kuşatılıyorum. Gözlerinin yüzüme her değişinde, adressiz bir adamın toprağına sığınıyorum.

Fincanın başından kalkıp pencereyi açtım. Serin hava yüzüme saçlarını taşıyor. Salonda çiçek ve şiir atıkları arasında Sarıyer’de bir kır kahvesindeyim. Garsonlar masaları topluyor. Ayılmaktan, seninle büyüyen yalnızlığıma uyanmaktan korkuyorum.

Büyü bozulacak; gözkapaklarımın önünde hakikatin sevimsiz suratı; büyü bozulacak. Yavaşça aralıyorum gözlerimi. Ama hayır, karşımdasın. Elinde şu acayip kahve fincanı. Bir günebakan gibi kocaman gülümsüyorsun. Beyaz bir Grek harmanisi var üzerinde. Kahve falı göğüslerini saran geniş yakanda duruyor. Kanaviçe tadındaki telve, teninin uçurum esmerliği, tebessümün apansız bir yolculuk çağrısı. Benimle dans eder misin? Esmerliğini boynuma dolayıp benimle dans eder misin?
                                 
14 nisan 96 nurtepe