FAL
Hasan gürkan
Biraz önce vedalaştık, herkesle birlikte gittin.
Balon, çiçek ve şiir atıkları arasında bir başımayım.İki elle zor kavranacak
kocaman bir kahve fincanı duruyor önümde.Sarıyer sırtlarında kır kahvesi gibi
bir yerdeyim.Garsonlar masaları topluyor.Yalnızım.
Fincanın kenarında dudağının izi,kırmızı. İçimde adsız
bir heyecan, ışıklı bir gerginlik çırpınıyor.Telveye dalıp gidiyorum.Dudağının
izi olan taraf alımlı bir şarap kadehi,Bavyera kristali.Şarabın kırmızısıyla
telvenin esmerliği iç içe geçmiş.Aralarından gümüş bir yol uzanıyor.Yan yana
yapılan ilk uzun yolculukların ürpertisi yapışıyor tenime.Ateş kırmızısı.Gül
kırmızısı.Gelincik ve kiraz kırmızısı.Şarap gür bir şelalenin girdabı hızıyla
kırmızının sayısız tonlarına ağıyor.Başım dönüyor.
Carmen kırmızısı sol kulağının üstünde, saçlarının
arasında. Yüzü gümüş küpene dönük mağrur bir flamingo. Yemekte kimse şarap
içmedi.İçimde çırpınan heyecan, genzime
dolan taze çimen kokusundan olmalı,bahar sevinci.Ellerimi kadehe
uzatıyorum.Kadeh büyüyor ve hızla benden uzaklaşıyor.Halbuki hemen
şurda,gözlerimin önünde.Uzanabilsem kırmızının tonlarına,telvenin esmerliğine
dokunacağım.İrademle inatlaşan bir ağırlık çöküyor kollarıma.Kan ter içindeyim,bir türlü fincana
uzanamıyorum.
Sonra yukarıdan bir akasya çiçeği düşüyor. Telvede
beyaz bir bahar kelebeği gibi.Şarap dalgalanıyor.Kırmızılar kuşanmış esmerliğin
gülümsüyor:ferah,aydınlık.Sonra benim bilmediğim günlerden kalma bir hüzün
oturuyor gözlerine.Eğilip bakıyorum,bir uçurum ürpertisi yayılıyor gövdeme.Baktıkça
büyüyen baş döndürücü bir derinlik.Gözlerim kararıyor,tüylerim diken diken.
Fincana uzanıp usulca bir yudum içiyorum,buruk
baharatlı bir tat yayılıyor ağzıma.Dilimle damağım arasında eziyorum
kırmızıyı.”Kuş Sütü”nün tadını çıkarmayı senin dudaklarından
öğrenmiştim.Gözlerimi yumup telve esmerliğinin gırtlağımdan aşağı doğru
süzülüşünü seyrediyorum.Yüzün neden gölgelendi?
Fincan elimden kayıyor.Yere düşüp paramparça olacak
diye telaşlanıyorum.Kalbim kaburgalarımı yumrukluyor.Ama fincan önümde,eski
yerinde.Rahatlıyorum.İçinde gümüş saat kolyen.Parmaklarımla kolyenin ılık
zincirine dokunuyorum,ellerim kamaşıyor.Gövdeme dalga dalga bir sıcaklık
yayılıyor.Tüy gibi hafifim.
Sonra aniden içimde çırpınan heyecanın yüzü bir sis
perdesi ardında beliriyor.Tam elimi tülü sıyırıp açmak için
uzatmışken,gözlerinin uçurumunda yankılanmış bir soru çarpıyor kulaklarıma.İyi
de ben kimmişim?
Neden senin şarabından içiyormuşum?
Aptallaşıyorum. Bildiğim bütün kelimeler kötürüm.Ağzım
kuruyor,dilim içinde dönmüyor.Akvaryumdaki balıklar gibiyim.Adresim yok ki
benim! Biletim,kimliğim,adım.Öyle durup dururken diyor aklım,haklı kız.Hayır
öyle durup dururken değil,haklı değil! Çünkü boynundaki gümüş kolye kızın,yani
gümüş saat kolye ışıldıyordu.
Biraz önce vedalaşmamış mıydık? Herkesle birlikte
gitmemiş miydin? Beni böyle bir başıma… Renk cümbüşü kabanın ne güzeldi. Şimdi
neden dönüp geldin? Bu acayip kocaman kahve fincanı, bu bir yanı kristal Carmen
kırmızısı kadeh, bu içimde hiç susmayan Piaf…
Masada karşımdaydın. Gümüş kolyen taze bir şiirin
berceste mısrasıydı. Gülümseyişin tatmadığım bir şarabın iç titremesini
çoğaltıyor. Uçsuz bucaksız nehirlerle kuşatılıyorum. Gözlerinin yüzüme her
değişinde, adressiz bir adamın toprağına sığınıyorum.
Fincanın başından kalkıp pencereyi açtım. Serin hava
yüzüme saçlarını taşıyor. Salonda çiçek ve şiir atıkları arasında Sarıyer’de
bir kır kahvesindeyim. Garsonlar masaları topluyor. Ayılmaktan, seninle büyüyen
yalnızlığıma uyanmaktan korkuyorum.
Büyü bozulacak; gözkapaklarımın önünde hakikatin
sevimsiz suratı; büyü bozulacak. Yavaşça aralıyorum gözlerimi. Ama hayır,
karşımdasın. Elinde şu acayip kahve fincanı. Bir günebakan gibi kocaman
gülümsüyorsun. Beyaz bir Grek harmanisi var üzerinde. Kahve falı göğüslerini
saran geniş yakanda duruyor. Kanaviçe tadındaki telve, teninin uçurum
esmerliği, tebessümün apansız bir yolculuk çağrısı. Benimle dans eder misin?
Esmerliğini boynuma dolayıp benimle dans eder misin?
14 nisan 96 nurtepe



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder