4 Nisan 2014 Cuma


AYA YORGİ DÜŞÜ - Hasan Gürkan
 Hava karanlık..Aya Yorgi’de  güneşle buluşacakmışız.Yeni yokuşlara ancak kendi yamaçlarımızı tırmanarak ulaşabiliriz. Üşümüşsün, ellerin buz gibi. Sessizlik bir ürperti olarak sarıyor tenimizi. Oysa yan yana ve koyun koyunayız.

     Birazdan şafak sökecek, birazdan güneşle buluşacağız. Yalnızlığını hiç
     görmedim. Benimle yürüdüğün yolda hep başkaları vardı. Düş içindeymişiz.
     O zaman yollar neden kalabalık olsun?

 Göz alabildiğine uzanan, uzun, ama çok uzun bir yoldu.
 Sana öyle geliyor, ufuk sandığın kadar uzak değildir.
Çıplaklık ürkütüyor.
Ağaçlar olsun, çiçekler böcekler olsun, pınarlar olsun isterdim.

Orta yerinden su geçen şehirler gibi-İstanbul, Praha, Paris, Hatay- bir yol olsun isterdim.
Belki kanal, belki nehir,
                                        belki ince bir çay.
 İnce bir çay, biz Aya Yorgi’de güneşi beklerken ağlıyor.
Üstelik benim bayram yeri gibi cıvıl cıvıl düzlüğüme
                                       yaslamış başını ağlıyor.
                                       İnce bir çay içini çeke çeke neden ağlar,
                                                                                                             sessiz.

Aya Yorgi’de güneşi bekliyormuşuz. Havada yağmur var, bir yaz sağnağı.
Ben uzaklardayım. Bulutlar seni görmeme mani oluyor.
Zifiri karanlık bulutlar çullanıyor, ışıklı ferah düzlüğün üstüne.
Saçların, sarı saçların, yaz sağnağı sırılsıklam.
Yanaklarından koynuna sular süzülüyor.
Edepsiz keten elbisen bedenine yapışmış.
Önün orman.

Memelerinin uçları asi
Önünde uzayan yol çamur içinde.

Bastığın yerlerde ayaklarının izi var;
topuğunu , teker teker parmaklarını, tabanını öpüyorum.
Bunca yol tepip düzlüğüme ulaşmıştın.
Uçurumdaymışız.

Önümüzde uzanan yolu belimize dolamışsın.
Yukarlarda kayaların arasından belli belirsiz sızan sular,
ince bir çay oluşturuyor.
bizim sevdaların güneşini bilirsin
yaz günleri hele öğle vaktiyse
kırılgan ince bir çay ne yapsın
nehir olabilseydi, ah yatağına sığmayan yalnız bir nehir

      nehirde sular, sularda balıklar, balıkların dansı
      kenarda çiçekler, çiçeklerin renk cümbüşü
      dengenin bitmez tükenmez labirentlerine dayanamaz

Renkleri, renklerin cümbüşünü, ta kuytularımda gördüm ben
yaramaz bir kız çocuğuydu renkler
üstü başı boya içinde
elleri
boynu
aşka ısınan
burnunun ucu

ağaçlara tırmanıyordu
kanuni, pişkin dengelere inat

günler yoluma basa basa geçip gidiyor
tahta masanın bir yanında ben
öbür yanında gene ben, karşına oturmuşum

bir düş içindeymişiz
düş olur mu hiç
düşse  o zaman soluğuna buğuna sevincine hüznüne nasıl dokunabiliyorum
belki hiç var olmamış mavinin düşleriydi
ama ben o maviyi hep gördüm

Chopin taarruz senfonisi bestelemedi.
                           kuşatma altındaymışız
                           herkes bizi miladımızın öncesine götürmek istiyor
                           sevdanın bütün çağlarından gelen şairin yoldaşıyız
                                                                                                   bilmiyorlar
                           zor olan kuşatma altında yol almak değil
                           kuşatmayı yarma umudunu yitirmek
                                                                                              bilmiyorlar
                           hiç bitmeyecek kutsal bir kitap “Don Kişot” okuyorum
                                                                                                          bilmiyorlar 

Aya Yorgi tepesine gidiyorum her sabah
şafaktan önce güneşe dokunuyorum
ortalık henüz aydınlanmamış oluyor
ama ben şafağı görüyorum
üstelik güvencesiz, garantisiz görüyorum

24 Şubat 1998

 

2 Nisan 2014 Çarşamba


PİAF TADINDA BİR ROMANS
Hasan Gürkan 

    Sis bürümüş bir mekandayım. Esmer ince boynunu geniş yakalı kazağın kuşatmış. İleride, uzakta belli belirsiz bir ışık huzmesi, Piaf’ın sesi. Belki de beni arıyor. Heyecanlanıyorum. Unuttu sanıyordum, beni terk etti, artık hiç geri dönmeyecek diyordum. Ama orda, işte tam şurda. Görmüyorum, ama hissediyorum. Arkamdan bir tutuverecekmiş gibi korkulu bir telaşla sese doğru koşuyorum.Ben yaklaştıkça ışık uzaklaşıyor,ses sönüyor.

    Güneşli bir Ankara pazarıydı.Kuğulu parkta bir banka oturmuştuk.Omzu anlatılmaz bir iç ferahlığıyla gülümsüyordu.Çakımı çıkarttım,bir Piaf nağmesi oydum banka.Ellerim kanadı.Koyu kırmızı tuzlu kan.Sonra bir ok sapladım nağmeye.Ucuna da üç damla kan.Esmer tenini öptüm.Sesin,genizden gelen boğuk sesin hiç anlamadığım,bilmediğim bir yabancı dilde kaçışlar – mesafeler – ulaşılmaz uzaklıklar  kat ediyor.Sen Piaf’ın sesine inanmıyorsun .Hiç Piaf sesine vurulmuş bir adam sevmemişsin ki!

    Kitabımdan Paris sonbaharı gibi hüzünlü bir Piaf çıkartıp sana üç asi,üç aynı  kelime ezberlettiriyorum. Rien: asla pişman değilim!Esmer boynun sokulgan bir gümüş oluyor.Şaşkın,naif gözlerini bakışlarıma değiriyorsun.Mavi küpelerin  ezberimdeydi.Piaf’ın sesi geri gelecek.Adım gibi eminim,mutlaka geri dönecek.

    Onu çok özledim.Kopenhag’ın uzak,soğuk sürgününde düşlerimi ısıtan bu şehir gibi özledim-.Sis koyulaştı,senin yüzünü yuttu.Kızıla boyanmış zeytin karası saçlarını.Yüzüne ulaşamazsam Piaf’ı kaybederim,her şeyi kaybederim.Yüreğim telaşlı.Panik içindeyim.Sesine yani Piaf’ın sesine koşarken ayağım bir şeye takıldı,yere kapaklandım.Sana yollamak istediğim sarı gül ezilmiş çamurlara batmıştı.

    Mendilimi çıkardım,yüzünü sildim. “Üzülme “ diye fısıldadı. “Alışığım ben,geçer. “ Tek tek bütün yaralı yapraklarını okşadım.Avucumda ısıttım..Avucumdaki sıcaklığın sana kırgındı.Ona gri tereddütler bulaştırmıştın.İki kişilik masada senin tabağına yeni açmış taze bir sarı gül koydular,esmer koynuna yumuşacık bir gül.

    Masaya hiç oturmadık.Orkestranın önünde kollarını boynuma doladın.Kokun sisi dağıttı.El ele tutuşup yokuş aşağı göle doğru koşmaya başladık.Tepemizde yıldızlarla neşelenmiş bir yaz gecesi.Sırtına bir şey alsaydın,üşürsen diye içim titrer.Terli bacakların,güzelim bacakların elbisenin eteklerini savuruyor.Şu an sesin yıllarca sevgiye dinlenmiş şarap tadında.Uzun süre damağımda kalıyor,kan kırmızı sesi Piaf’ın,senin keten elbisenin içinde çırılçıplak.Eden, olmayan bir roman gölüydü.İçi Parisli ayartıcı kokularla dolu.Kulağının ardından,memelerinden,koltukaltlarından bana doğru esiyor.

    Göl kenarında ıslak kumlara uzandık,yıldızlar elle tutulacak gibi.Esmer memelerinin kızıl uçları üzerine, hüzne küskün iki yaprak koyduğumda çıplaklığın ürperiyor.Nefes kesen sulara bırakıyorsun gövdeni.Göl şefkatli bir arzu serinliğini, terlemiş kasıklarına taşıyor.Kasıkların Eden tadında.Ellerini sahilde yanımda unutmuştun.Ellerin, tıraşlı yüzüme sevişmenin şiirini okşadılar.Gölün sularına kavuşmak,yüzümdeki şiiri karanlık sulara gömmek istiyorum.Papyonlu garson şaşkın yüzüme bakıyor. “ Ama bayım, sevda şiirleri her kes içindir, yapmamalısınız. “ Yüzüm kızarıyor.

    Sis bürümüş bir mekandayım.göz gözü görmüyor.boynunu kuşatmış geniş yakalı kazağınla,hayır çıplak gövdene yapışmış keten elbisenle Eden gölünde yıkanmış mıydık,hatırlamıyorum.Ama Martin Eden okyanusun derinliklerine doğru kulaç atarken,Piaf bana aşkı öğretiyordu.Salonda yerde duran radyoda hangi kanalı çevirsek genizden boğuk, ama  insanın içine işleyen  bir Piaf geliyor yanımıza.Radyoda bütün şarkıları Piaf söylüyor.Esmer boynunu kuşatan geniş yakalı kazağın şarkısını duymuyorsun. Duymak seni korkutuyor. 

15 mart 96 -Beşiktaş