TEMAS –Hasan
Gürkan
Bir çay içimi
Bir uzak merhaba
Bir insan bir insana
neresinden akar?
1.
O kocaman şişman – üstelik çirkin – balığın gözleri
yakamı bırakmıyor.Kitaplar ve içki şişeleriyle dolu salonda geceyi birlikte geçirdik.Dört
yanım cam duvarlar,hiç içinden çıkamayacağım durgun,ölü sularla kaplıydı.Benim
ürettiğim ama bana ulaşmayan konuşmalar, bana yalnızlık olarak dönen çoğalmalar
.,benim hep uzağıma düşen yalnızlıklar yorgunuydum.Işıklı sabahlar kuşatmıştı
gövdemi,ağız acılığı,uykusuz manasızlıklar,baş ağrıları.Sebebi meçhulüm
pişmanlıklar,sodalı bayat çaylar,vapurlar,kirlenmiş maviler kuşatmıştı.
Tam okunmamış öylesine bir
yüz olarak bir yerlerimdeydin. Belli belirsiz, belki hiç yaşanmayacak,
dokunmasan kaybolup gidecek bir yakınlık öncesi,zor hissedilir bir
sıcaklık,belli belirsiz.
Uzun bir geceyi yürümüştüm.
Beklemek,bildik bir umudu beklemektir.Hiç bir yerlerimden çıkıp gelmedin.Yalnızca hedefe çok yaklaştığımız yolların
değil,belki hiç uğramayacağımız menzillerin işaretiydi.
Hem hangi yolun,nasıl bir
yolun?Bulamayacağımı bildiğim hazların peşindeydim.
Yalnızca bir merhabalık
Yalnızca bir çay içimlik
yalnızca bir sohbetlik
uzaklarımızda duruyorduk.Hayat ellemese
ikimiz de başka bir sürü anlam
yüklenmemiş yüzün arasında silinip gidecektik.Bir insan bir insana neresinden
akar?Çok uzak bir merhabada,bir çay içiminde hangi yüzümüzü kullanırız.
Karşımızdaki beğensin telaşındayken ne kadar kendimizizdir?
Sen kısacık yürünmüş taze bir
cumartesiydin.Yokuş aşağı iki aile babasına toslamıştık. (-Hayır, akrabam değil
sevgilim olur! ) sonra o çiçeği burnunda
cumartesi, akşama daha seneler varken iskeleden kalkan bir otobüsle bitti. Bedenimiz
kendi hükmü için kımıldadığında hangi ödünç bedene sığınacağız?
2.
Yukarılarda masalar,
tabaklar, kadehler, aşağılarda öyle bir akşam ve suretsiz kalabalıklar
vardı.Dirseğini masaya dayamıştın,dirseğini masaya,dirseğini duru kadife
suya.Mesafeler durduğumuz yerle ölçülür.Kelimeler habire solgun bir
uzaklığı,giderek büyüyen canlı bir yakınlığa soyuyor .Itırlı bir çiçeği
yaşıyorum,bir uçurum esmerliğini.Şu tahta iskemlenin üstünde otururken bile
kendini kendine sunabilirmişsin. Sesinin rengi kızıla dönüşüyor,apışaranda
dişiliğini değil,kendi etinden korkan kasaba kızlarının uyuşmuş utancını
okşuyorsun .Sonra anlattığın yüzün geliyor yüzüne.Sonra o kapkara gülün benim
avcumda gerindiğini hissediyorsun.
Eve mağlup döndün. İçinde
sancılı bir boşluk büyüyordu. Duşun altında gövdenin neresine gitsen acıtan bir
anıya dokunuyordun.Ah sular!Arıtmayan,ferahlatmayan sular,derinin altında yatan
kuş cesedini söküp götüremiyor.Rimelleri akmış yüzün içindeki hüzne yabancı.
Ellerine,boynuna,omuzlarına memelerine unutamadığın ter kokuları dolanıyor.Adını
ölü kuşlarla yazıyorum.Hangi adım deme.Ne önemi var! ‘Sevginin hiç bitmeyen
uzun kışıydı’ adından bir sonraki adını
Bir insan bir insana
neresinden akar?
3.
Seni böyle bilmezdim, hiç
bilmezdim.Dil uçurum tadında bir şiir oluyor ağzında.Kırmızı şarap soluyorsun.Dirseğin
masaya dayalı.Ismarlama bir kuaför siyahı omuzlarına akıyor.Sözün tene tenden
önce ulaştığı bir şölenin
başlangıcındayız.Dolayımlar,ertelemeler,saptırmalar,nezaketler,kibarlıklarla
kuşatılmışız.
Yüzük parmağınla sırça
parmağın avcuna eğilmişti.dudaklarına bulaşmış işaret parmağınsa orta parmağına
bitişik baş parmağının karşısında bir mim gösterisinde ama oyuncuyla seyircinin
bir birini tanımaları gerekmiyor:Parmakların ölgün başı,buruşuk gövdesiyle
ürkmüş,kendine büzülmüş,kimselerin görmediği bir dağ mantarını okşuyor.Yavaş
yavaş aşağı süzülüyor,sonra aynı dikkat ve hınzırlıkla yukarı çıkıyorsun.Senin
için sonu başından belli,etkisi denenmiş bir oyun bu.Meze
tabaklarına,kelimelere,gövdene dişi bir şiir yayılıyor.Üzerine adressiz sağnaklar
boşanan bir şiir.
Neyi ıspatlamak derdindeydin?
Dilinin çırılçıplaklığı kim bilir hangi giyinikliğin örtülü telaşıydı? Hayran
olduğun Marquez’in neresindeydin? Gövdenin ürkekliğini kelimelerde yendiğinde
sana öğretilen hangi limana sığınacaktın merak ediyordum.
Tavanı duşlarla kaplı firari
bir dairede arkana sığınmış bir adam, kendi çıplaklığından ve
erkekliğinden utanıyor. Ben kasıklarımda
alevlerin kıvrandığı bir cangıldayım.Güneş yüzleri bir örmek hamam böceklerinin
arasından zar zor sızıyor.Karşımdaki
iskemlede ıslak yaban otları,ısırganlar,kırmızısı çıldırmış zakkumlar
arasında üzerine oturduğun kapkara bir gül açıyor.Öyle birden içim ısınıverdiği
için sahiplendiğim elini tutup kuytularına uzanıyorum.Yangınında teninin solgun bitkiler/im canlanıyor.Toprağın
altında kökleri,gövdeyi bir ahtapot gibi sarmış kökleri görüyorum.Gözleri akkor
bir zenci çocuğun gür kıvırcık saçlarına koyuyorum elimi.Avcumda kapkara ıslak
bir gül geriniyor
4.
Belki kuru dereler, belki
coşkun nehirler, belki serin su başları,belki beyaz köpükleriyle peş peşe
kıyıları döven dalgalardı.Belki dirseği masaya dayalı kolunda,daha çok da yaban
bir arzuyu çoğaltan yüzünde alnımı dayadığım duru kadife sularındı.Hiç
uğramadığım çağlayanların uğultusunu duyuyorum.Belki o firari dairenin duşları
altında bir ürpertiyi emziriyordun.Cangılın bungun sıcağında yapış yapış terlemiş gövdem, düş yelleriyle kamaşıyor.Dağ
mantarının başı kaygan ışıltılı bir gerginliğe büyüyor.Ağzında dişlerine
değdirmeden ıslattığın parmağından,hiç hesapta yokken mantarın özsuyuna ,
gövdenin toprağa sokulduğu yerde yatan ikiz kütleye,gülün zifiri karanlığına
ulaşan ırmaklarım.Uğultuları yamaçlarımı tutan yer altı
kaynaklarım.Hesaplı,soğuk gösterilerde kendine yol açan insan denizlerim.O
ürkek mantar,ayaklanan gövdesi,canlanan başı,gövdemi saran kökleriyle kendisi
oluyor
Ellemeden,tutmadan,sarılmadan,kavramadan
bir hayal oyunun sürdüren parmakların,toprağa kapaklanmış zenciden başını
kaldırdığında,susamış nehir yatakları çoktan senin coğrafyana ulaşmıştı.Suların
değdiği her yerde sayısız kara güller fışkırıyor.Avuçlayamadığın,öpemediğin
lezzetler sarmıştı ortalığı.Ter kokan edepsiz bir şiirdin ya, üzerine adressiz
sağnaklar boşanan.Ellerini gövdenin sevdiğin yerlerine – üç yerlerine - kavuşturduğun bir ayindeydin.Başlangıçla
bitişin,ilkle sonun,gösteriyle hakikatin,yalnızlıkla çoğalmanın sınırları,bir
temasla hemen onun çağırdığı başka bir temasın sınırları,baş döndüren bir hızla
birbirine geçiyordu.Zincirlerinden boşanmış bir kısrak,kıyıları döven ama
durmadan döven dalgaların köpükleriyle yarışıyor.Gövdeni temellerinden sarsan
şefkatli bir açlığın girdabına savruluyorsun.Şimdi sularında yalazlanan kendi
dişi şehvetinin esirisin.
Islaklığın ey !
Bereketli,arsız ıslaklığın !
Güllerin karanlığında sokulgan bir karanfil
gibi tomurcuklanan ıslaklığın!
Fırtına dindi.Azgın dalgalar
güllerin yumuşacık ağızlarını açıp çığlıklarla dağ mantarının üzerine
kapaklandığı bir kıyıda sakinleşti.Parmaklarında büyüttüğün isyan, gülünün
ağdalı karanlıklarına gömüldü.Şimdi ya küçük esmer memelerinin asi
uçları,tavana doğru yükselen sigara dumanlarını seyrediyordur:yahut kendi
bedeninden utanan bir adam,firari dairenin duşu altında,kalçalarını döndüğün
şehvetini okşuyordur.
temmuz’96
Beşiktaş, Fethiye, Alanya