18 Ekim 2013 Cuma


NUMAN İÇİN TEŞEKKÜR:

ALTINOVA’DA NUMAN’I SOSUZLUĞA UĞURLAMA TOPLANTISINA KATILAN,ACILARIMIZI MAİLLE,SMS’LE,TELEFONLA PAYLAŞAN BÜTÜN ARKADAŞLARA YÜREKTEN TEŞEKKÜRLER.

12 Ekim 2013 Cumartesi


hem nasıl yorgunum
hasan gürkan 

çok uzak bir yerden
duyanın şaştığı mesafeleri
sırtımda bacaklarımın bağını sarsan yükle aşmışım gibi
çamurlara bata çıka, dizlerim yara bere içindeymiş gibi
hedef silinip gitmiş, menzil anlamını yitirmiş gibi
yorgunum 

kabahat ne
doğru ne
yanlış ne
eksik olan ne
kim suçlu
sorgulasan ne çıkar sorgulamasan ne çıkar

saçların dökülüyor, farkındasın
ama dazlaklıkla arasındaki sınırın kafandaki hangi saç teli koptuğunda aşılacağı gerçeğini görmek istemiyorsun
nicelikten niteliğe 

kendin sanki senden uzaklaşıyor her geçen gün bulanıklaşıyor, yabancılaşıyor gibi
halbuki sen zaten böyleydin, şimdiki kadardın
vehimlerin hakikat karşısındaki  -sahi hakikat neydi-mağlubiyeti mi desek
yorgunluk ve aslına rücuyu neden yenmek yenilmek gibi basit bir iktidar yarışına hapsediyorsun
hadi geç bunları anam babam  derin tahlilleri bırak

yarın yok
şimdi bu gün değil
biliyorsun senin için epey uzun bir zamandır yarın yok

oyunda ebe sensin duvara yüzünü dönmüş  kolların başına dolalı gözlerini yummuşsun
bağır
arkam önüm sağım solum sobe
kimse yok k
gantar Ekrem, boyacıların şerif  süha, şeytan yılmaz, çolak yavuz kimse
hiç kimse yok

salak aptal dangalak geri zekâlı hıyar neden anlamakta direniyorsun
daha sayayım mı seni terk edenleri sonrakileri
saklanıp ta kaybolanları
kaybedilenleri katledilenleri
kadir,akın  hüseyin talip Erdal ibrahim deniz mahir ulaş
zırlama,sayayım mı daha

ne çok puşt zulasıyla
pusuyla infazla işkenceyle mahpusla kanserle falan 

yorgunum
hem nasıl yorgunum
her yanlarım dayak yemiş gibi ağrıyor
kafam kazan gibi
yarın günlerden neydi
pazar
bu gün pazar/ bu gün beni ilk defa güneşe çıkardılar/ ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün / bu kadar benden uzak/ bu kadar mavi / bu kadar geniş olduğuna şaşarak,/ kımıldamadan durdum /sonra saygıyla toprağa oturdum / dayadım sırtımı duvara,/ bu anda ne düşmek dalgalara/bu anda ne kavga/ ne hürriyet/ ne karım/ toprak,güneş ve ben/ bahtiyarım 

mutlu değil bahtiyarım
yarın günlerden pazar değil pazartesi bile değil
kim bilir belki Salı yahut çarşamba  perşembe gibi bir şey
neden acaba yorgunum gibi bir şey
alkolden de olabilir  şişmanlıktan da  
sonra belki de yaşlılıktan
bencillikten yalnızlıktan  kendini beğenmişlikten  huysuzluktan
bir bok biliyorum kuruntusundan yorgunum muhtemelen

çoğalsak  durmadan çoğalsak  çok kalabalık olsak
nasıl yani
kimse kimseye benzemese yorulmaz mıydım diyorsun
yarın günlerden ne diye sormaz
alkollere en çok da güzelim rakılara kaçmaz mıydım mı diyorsun
hadi ordan
her zaman bir bahane bulur yorgunlar
her zaman derin ve gösterişli bir takdim
vitrinleme bir yalan
kaçış
kaçma kavga et diye suratına bağırdıklarında yarabbi şükür diyorsun ya
hey gidi ne günlere kaldık eskiden biz kavgaya falan diyorsun ya

korkak bir yorgun belki
belki hinoğlu hin bir yorgun
öteki öfkeden kudursun diye bir yorgun belki
burjuvazi kavgaya davet etti bizi
davetleri kabulümüzdür 

aşk derdin ya adına aşk derlerdi
çok çeşit karmakarışık aşklı kadınların
memeleri
koltukaltları
kalçaları
en çok da ama her zaman, yeminle en çok da
apış araları
tüylü tüysüz
kuru nemli sırılsıklam ıslak dişilikleri

bu şehvet  bir kişiliktir üstadım
ikinciye maalesef yer yok
bir başkasına yani
güzel dediğin hepimizin 0lmalı /yağmur misali

yorgunluk mu yalnızlıktır yalnızlık mı yorgunluk
eskiden  çok eskiden yorgunluklarımız olurdu
yoldaşlarımız
ne çok yoldaşlarımız omuzlarına omzumuzu yaslayıp
yalnızlığa meydan okuduğumuz 

ağustos 2008 Emecik

11 Ekim 2013 Cuma


Hatıralarımdan:
12 EYLÜL’DE KAÇAK PAZARCILIK
Hasan Gürkan
1.
12 Eylül faşist darbe sonrası. Aranıyoruz, kaçağız,illegal yaşıyoruz.İstanbul Kadıköy de  bir dairede,örgüt evinde yani, Musa Kasa,karısı Meryem Hanım,çocukları Yakup,Necla,ve küçücük Nejat.Sonra ben,eski karım Aysel ve bizim çocuklar- Emek oniki  ve  Barış beş yaşında-hep beraber yaşıyoruz.
Musa abi, Yakup ve Emek’le pazarcılık yapıyor.Emek kavun karpuz  tezgahında,Yakup ve babası sebze meyve tezgahında.Gelirimiz çok kıt.Ben kamburumla müşekkel olduğum için, mecbur kalmadıkça dışarı çıkmıyorum.Pazarda satamadıkları çarık çürüğü eve getiriyorlar.Bir defasında çok patlıcan geldi.Kahvaltıda patlıcan közleme,öğleyin patlıcan kızartma,akşama gene patlıcan kızartma.İkinci gün akşam sofraya bi daha patlıcan gelince ,Barış öfkeyle haykırdı: “Ben yimem,şikerim badılcanı!”
Her akşamüstü merakla pazarcıların dönmesini bekliyoruz. Para kazanmışlar mı, ne getirecekler, başlarına bir şey mi geldi? Bu gün oldukça geciktiler. Meraktayız. Kapının zili şifreli çaldı.Necla açtı.Musa abi,kucağında Emek.,yarı baygın,somun gibi şişmiş kafası sargılı.Musa Kasa- çocuklar ona, isimle hitap yasak olduğu için ‘Şişman Usta’ diyorlar-dudakları,gür bıyıkları titriyor,suratı sapsarı konuşamıyor.Emek’e soruyorum “Nasılsın oğlum?” Cevap veremiyor, kusmaya başlıyor. Aysel’in çığlığı kaplıyor ortalığı :” N’oldu söylesenize, n’oldu oğluma!”
Yakup anlatıyor:”Çatalca pazarındaydık. İşimiz bitti, iyi satış yaptık. Ben babamla sebze meyve tezgahını topladım.Kamyonet küçük,boşaltıp geri döneceğim.Emek’in bundan haberinin olmadığını bilmiyorum.Hareket ettim.Emek arkadan koşuyor,”Yakup abi,Yakup abi,diye bağırıyor.Ani frenle durdum.Bir ayağıyla kamyonete atlayan çocuk,dengesini kaybedip asfalta çakılmış,yerde yatıyordu. Musa Abi ağlayarak devam etti:”Kucakladım, hızla en yakın özel kliniğe götürdük, biz bir şey yapamayız; tam teşekküllü bir hastaneye, Amerikan yahut  Fransız’a götürün dediler. İyi de, bok gibi para ister o pezevenkler, para yok ki!”
Herkes suspus. Aysel’e “ Sen Nergis’i getir - Nergis Erdoğan  şimdi Çapa’da prof - ben para bulup geleceğim dedim.Evden çıktım.Yürüyerek  Ali’ye gittim.- Ali Kurnaz yoldaşımız.Legalde çalışıyor.Kendisini yıllar önce beyin kanamasından kaybettik.- Miktarı unuttum şimdi ama,bana çok acele, şu kadar para bulmasını istedim.Ali, hiç bir şey sormadan gitti.Ben sigara üstüne sigara,bekliyorum.Nihayet geldi.Yüklü bir meblağ uzattı,alıp çıktım.
2.
Aysel’le Nergis Emek’i alıp gittiler. Biz bekliyoruz.Sabaha karşı geldiler,Emek yok yanlarında.”N’oldu,oğlan nerde?” dedim buz gibi bir sesle. Aysel  “Le Paix’ye yatırdık. Beyin tomografisi çekildi.Yarın akşama kadar gözlemde kalacak,hayati tehlikesi yokmuş.”dedi.Rahatladım,sinirlerim boşandı,hızla tuvalete koştum,kapıyı kapattım,hıçkıra hıçkıra ağladım.
3.
Ertesi gün akşamüstü .Nergis Emek’i getirdi.Başı sargılı ama,oğlan ayakta,gülümsüyor.Hepimiz sarıldık.Aysel anlatıyor : ” Dün söylemedim.Nergis’le önce Çapa’ya gittik.Ben kapıda çocuğun adını Ahmet diye yazdırdım,trafik kazası dedim.Nergis Acil’de adı Emek demiş ,işler karıştı.Polis geldi.İfademizi aldı,emek’e çarpan(!) arabayı sordu,bir şeyler uydurduk,ben sahte kimliğimi gösterdim.Çocuğu alıp kaçtık oradan Le paix’ye gittik.
Emek anlatıyor,”Kamyonetten düştüğümde bayılmıştım.Uyandığımda bir klinikteydim.Kendi kendime sorular soruyordum,ben kimim,nerdeyim,bugün günlerden ne? Doktorlar ve hemşireler de benzer sorular soruyorlardı. Hafızam yarım yamalak yerine gelmeye başladı eve döndük, gerisi malum. Şimdi gene sizlerleyim.
Emek,bu kazadan sonra bir ay yatakta kaldı.

10 Ekim 2013 Perşembe


Paketten çıkan dil
YASİN CEYLAN,ODTÜ’DE PROF
 -Radikal İki 6 Ekim 2013

Kalpleri birbirine kapalı iki insanın diyaloğuna benzeyen bu oyunu kim iyi oynuyor? Kürtleri insan yerine koymayan devlet mi, devleti devlet gibi görmeye çalışan Kürt mü?

Kürtlerin son demokratikleşme paketinden beklentileri yüksekti. Buna, Başbakan’ın, günlerden beri, paketin içeriğiyle ilgili, umutları yükselten söz ve imaları da katkı sağladı. Paket açıldı, içinden pek bir şey çıkmadı. Bunu derken, bir cevhere rastlanmadı demek istiyorum. Kürtler, hayal kırıklıklarını ve kırgınlıklarını, Diyarbakır ’da, Van ’da ve diğer bazı şehirlerde sokaklara dökülerek ifade ettiler. Acaba Başbakan, paketin Kürtleri memnun etmeyeceğini tahmin edebilmiş miydi? Bunu tahmin etmişse, paketi açıklama öncesi günlerde, paketle ilgili yüksek bir profil çizmesinin anlamı neydi? Yok, eğer tahmin etmemişse, o zaman, 11 yıllık başbakanlık deneyimi, halkını tanıma bakımından, ona pek bir şey vermemiş demektir.
Kürtlere gelince, bu pakete neden bu kadar umut bağladıklarını anlamak da kolay değil. Cimrinin sofrasında karnını doyuran olmuş mudur? 90 yıllık bu devlet, hangi gün Kürtlere cömert davrandı? Bu kadar uzun ve yoğun bir tecrübe, Kürtlere, neden devleti tanımak bakımından fayda sağlamaz? Açık ve seçik olan bir hakikati anlamaları için daha ne kadar kandırılmaları gerekir? Kalpleri birbirine kapalı olan iki insanın diyaloğuna benzeyen bu oyunu kim iyi oynuyor? Kürtleri adam yerine koymayan devlet mi, devleti devlet gibi görmeye çalışan Kürt mü?
‘Sözde’ haklar
Paket, Kürtçe konusunda, esas sorun olan, anadilde eğitimin önünü açmazken, sorunu başka bir mecraya sokan bir adım attı: Kürtçe, özel okullarda eğitim dili olarak kullanılabilir. Özel okullar bilindiği gibi paralıdır, fakir ailelerin çocukları bu okullara gidemez. Ayrıca özel okullar çoğu zaman, öğrenciler İngilizce ve Fransızcayı iyi öğrensinler diye, eğitimi ya bu dillerde verir veya diğer dersler yanında bu dillerin eğitimine özellikle yoğunlaşır. Şimdi, Başbakan, Kürt çocuklar için böyle bir imkânın olmayacağını biliyor. Peki, neden bunu, bir hak olarak, akıcı bir belagatle Kürt halkına sunuyor? Yoksa milliyetçi Türk halkına, “Bakın bir hak veriyorum, ama kullanamayacaklar, endişeniz olmasın” şeklinde bir mesaj mı vermek istiyor? Zaten Kürtler bu noktayı anlayacak kadar ince düşünmezler. Daha önce verdikleri haklar da böyle olmadı mı? Her verdikleri birazcık özgürlük veya hak olayında “Verdik ama inşallah kullanmazlar” demediler mi? Bunu açıkça televizyon kanallarında dile getirdiler. Bağışladıkları sözde hakların, işlevsiz kalması için, her türlü kanuni zorlukları çıkardılar. Paralı anadil eğitim şartı, binlerce Kürt çocuğunu kendi öz dilinden mahrum bırakacaktır. Başbakan asimilasyona son verdik diyor, ama bu durum bal gibi asimilasyondur. Bu yeni düzenlemeyle, Kürdün anadili, kanun gereği, Türkçe oluyor, Kürtçe ise İngilizce, İspanyolca gibi yabancı dil statüsüne giriyor. Nasıl yabancı dil eğitimi bedava olmuyorsa, bir Kürt için yabancı dil konumuna getirilen Kürtçe de bedava olmayacaktır! Şuna buna ucube diyen Başbakan, Kürtçe konusunda nasıl bir ucubeye imza attığının farkında mı?
Ancak mizah olur
Diğer bir ucube de klavye açılımı. Q, W, X kanunun kıskacından kurtulmuş oluyor. Bu, insanlara suyu yasaklayan bir ceberut yönetimin, bu yasağını kaldırmayı, büyük bir iyilik ve nimet olarak halka sunmasına benziyor. Kürtler nasılsa anlamazlar, buna çok sevinip şükranlarını sunacaklardır. Bu harfler, Kürtçedeki bazı sesleri temsil eden sembollerdir. Bu harfler olmasa bazı Kürtçe kelimeler doğru yazılamaz. Bu sesler ve dolayısıyla semboller Türkçede yoktur.
Bu sebeple onlara ihtiyaç vardır. Bu harfler suç işlememişlerdir, Türkçede mevcut olan harfler kadar masumdurlar. Kürt dili, Türkçenin bir lehçesi değildir ki, Türkçe alfabesini koruma altına alan kanun, Kürtçe için geçerli olsun. Bu ucube durumu kaldırmak için Kürdün kimseye teşekkür etmesi gerekmediği gibi, bu yasağı kaldıranın, teşekkür beklemek yerine, önce, devlet adına Kürtlerden özür dilemesi gerekir. Durum böyleyken bu üç harfin pakette, Kuran’daki “Hurufu- Mukattaa” kadar gizem ve kutsallık kesp etmesi, ancak mizah konusu olabilir.
Kürtleri sevmemek
Şimdi Başbakan, paket ve Kürtler, birbirini iltizam etmeyen üç unsurdur. Başbakan, ne paketten ne de Kürtlerden memnun. Kürtler ikisinden de memnun değil. Başbakan paketten memnun değil dedik, çünkü hak ve özgürlükler olarak sunduğu şeyleri, büyük bir fedakârlık olarak lanse etti. Kerhen verdiğinin kanıtı ise, bu hakların yüce Türk halkına zarar vermeyeceğine yönelik, paket içeriği öncesi 40 dakikalık yumuşatıcı ve alıştırıcı bir giriş yapmasıdır. Kürtlerden memnun değil dedik. Çünkü Kürtleri sevmemek Türk devletinin lazimi bir vasfı haline gelmiştir. Hatta bu vasfı delmek, bir günah ve suç haline geldi. Ancak Başbakan’ın hakkını yememek lazım. Kürtleri Yaratan’dan dolayı seviyor. Yani Yaratan olmazsa sevmeyecek. Başkası yaratmışsa hiç sevmeyecek! İslamca inanıldığı gibi, Tanrı Hitler’in, Saddam’ın hatta Beşar Esad’ın de yaratıcısıdır. Onları da seviyor mu? Hatta yine İslam ’a göre, Tanrı her türlü yırtıcı hayvanın ve felaketin de yaratıcısıdır. Onları da Yaratan’dan dolayı seviyor mu? Doğru olan, yaratılandan dolayı Yaratan’ı sevmektir. Çünkü insanın zihinsel havsalası, ancak mahlûktan Halik’a doğru ilerler. Hiçbir idrak Tanrıdan başlayıp mahlûkata inemez. Kim bu sözü önce demişse, büyük günah işlemiştir. O zaman, Başbakan Kürtleri sevecekse, ne olur, onları Kürt olarak sevsin. Yaratana referans vermesin. Bunu, içinden, gönlünden, söylediği zaman, ilk defa bir Başbakan’ın Kürtleri sevdiği ve insan yerine koyduğu, büyük bir hadise olarak ve tarihi bir vaka olarak gündeme oturacaktır.
Zulüm ve zalim
Kürt çocuklara kendi dillerinde eğitim konusuna tekrar dönecek olursak, bunun onların yetişmeleri ve gelişmeleri bakımından ne kadar önemli olduğunu belirtmek isterim. Geçenlerde CHP milletvekili, hukukçu Rıza Türmen, “Anadilde eğitimi Kürt çocuklardan esirgemekle, onların beş yılını çalıyoruz” demişti. Bu önemli bir tespit. Bu konunun psikolojik ve lengüistik yönleri vardır. Kürt illerinde okuyan çocukların iyi üniversitelere giremeyişlerin sebebi, anadillerini henüz öğrenmeden Türkçeye geçmeleridir. Bu durum onların iyi Türkçe konuşamamalarının da nedeni. Çünkü öğrendiği tüm diller ve hatta bilimsel kavramlar, çocuğun ilk dili olan anadil üzerine inşa edilir. Bu temel sağlam değilse, kesp edilen tüm bilgiler istikrar bulamaz.
Son olarak, devletimiz ve onu yönetenler, neden hak ve özgürlükten bu kadar korkarlar diye düşündüm. İslam dünyasında Batı’da olduğu gibi tutarlı ve tarihsel bir gelenek halini almış olan, bir özgürlük mücadelesinin olmadığı, bir vakıa. Çoğu zaman, onların büyük çabayla elde ettikleri hak ve özgürlükleri ithal etmeye çalışırız. Ama ne onları doğru anlarız ne de kıymetini biliriz. Doğu kültürlerinde, zulümle mücadele yerine, hep zalimle mücadele olmuştur. Yani zulmü yok etmek yerine, zalimi yok etmek! Zalimi yok edip onun yerine geçmek var. Dolayısıyla zulüm hep kalıcı olmuştur. Zulüm ortamında yetişen zihinler, hep korku ve endişe içinde yaşadıkları için özgürlüğün hazzını tecrübe etmemişlerdir. Onun ne olduğunu bilmediklerinden ondan korkarlar. Hele böyle bir zihin, bir dinin doğmalarına da maruz kalmışsa, tutsaklığı bir kat daha artmıştır. Dinler, zihinlere mutlak doğrular sunarlar. Bu doğruları kabullenenler, özgürlükçü olamazlar. Özgürlüğe inanmanın şartı, kendi doğrularından biraz şüphe etmek, diğer kimsenin de doğrularının olabileceğini kabullenmektir. Son söz: Özgür olmayan zihinler, özgürlük bahşedemezler.

 

 

8 Ekim 2013 Salı


TEMAS –Hasan Gürkan 

Bir çay içimi
Bir uzak merhaba
Bir insan bir insana neresinden akar? 

1.
O kocaman  şişman – üstelik çirkin – balığın gözleri yakamı bırakmıyor.Kitaplar ve içki şişeleriyle dolu salonda geceyi birlikte geçirdik.Dört yanım cam duvarlar,hiç içinden çıkamayacağım durgun,ölü sularla kaplıydı.Benim ürettiğim ama bana ulaşmayan konuşmalar, bana yalnızlık olarak dönen çoğalmalar .,benim hep uzağıma düşen yalnızlıklar yorgunuydum.Işıklı sabahlar kuşatmıştı gövdemi,ağız acılığı,uykusuz manasızlıklar,baş ağrıları.Sebebi meçhulüm pişmanlıklar,sodalı bayat çaylar,vapurlar,kirlenmiş maviler kuşatmıştı. 

Tam okunmamış öylesine bir yüz olarak bir yerlerimdeydin. Belli belirsiz, belki hiç yaşanmayacak, dokunmasan kaybolup gidecek bir yakınlık öncesi,zor hissedilir bir sıcaklık,belli belirsiz. 

Uzun bir geceyi yürümüştüm. Beklemek,bildik bir umudu beklemektir.Hiç bir yerlerimden çıkıp gelmedin.Yalnızca hedefe çok yaklaştığımız yolların değil,belki hiç uğramayacağımız menzillerin işaretiydi.
 
Hem hangi yolun,nasıl bir yolun?Bulamayacağımı bildiğim hazların peşindeydim. 

Yalnızca bir merhabalık
Yalnızca bir çay içimlik
yalnızca bir sohbetlik uzaklarımızda duruyorduk.Hayat ellemese  ikimiz de  başka bir sürü anlam yüklenmemiş yüzün arasında silinip gidecektik.Bir insan bir insana neresinden akar?Çok uzak bir merhabada,bir çay içiminde hangi yüzümüzü kullanırız. Karşımızdaki beğensin telaşındayken ne kadar kendimizizdir? 

Sen kısacık yürünmüş taze bir cumartesiydin.Yokuş aşağı iki aile babasına toslamıştık. (-Hayır, akrabam değil sevgilim olur! )  sonra o çiçeği burnunda cumartesi, akşama daha seneler varken iskeleden kalkan bir otobüsle bitti. Bedenimiz kendi hükmü için kımıldadığında hangi ödünç bedene sığınacağız?

2.
Yukarılarda masalar, tabaklar, kadehler, aşağılarda öyle bir akşam ve suretsiz kalabalıklar vardı.Dirseğini masaya dayamıştın,dirseğini masaya,dirseğini duru kadife suya.Mesafeler durduğumuz yerle ölçülür.Kelimeler habire solgun bir uzaklığı,giderek büyüyen canlı bir yakınlığa soyuyor .Itırlı bir çiçeği yaşıyorum,bir uçurum esmerliğini.Şu tahta iskemlenin üstünde otururken bile kendini kendine sunabilirmişsin. Sesinin rengi kızıla dönüşüyor,apışaranda dişiliğini değil,kendi etinden korkan kasaba kızlarının uyuşmuş utancını okşuyorsun .Sonra anlattığın yüzün geliyor yüzüne.Sonra o kapkara gülün benim avcumda gerindiğini hissediyorsun. 

Eve mağlup döndün. İçinde sancılı bir boşluk büyüyordu. Duşun altında gövdenin neresine gitsen acıtan bir anıya dokunuyordun.Ah sular!Arıtmayan,ferahlatmayan sular,derinin altında yatan kuş cesedini söküp götüremiyor.Rimelleri akmış yüzün içindeki hüzne yabancı. Ellerine,boynuna,omuzlarına memelerine unutamadığın ter kokuları dolanıyor.Adını ölü kuşlarla yazıyorum.Hangi adım deme.Ne önemi var! ‘Sevginin hiç bitmeyen uzun kışıydı’ adından bir sonraki adını 

Bir insan bir insana neresinden akar?

3.
Seni böyle bilmezdim, hiç bilmezdim.Dil uçurum tadında bir şiir oluyor ağzında.Kırmızı şarap soluyorsun.Dirseğin masaya dayalı.Ismarlama bir kuaför siyahı omuzlarına akıyor.Sözün tene tenden önce ulaştığı bir şölenin başlangıcındayız.Dolayımlar,ertelemeler,saptırmalar,nezaketler,kibarlıklarla kuşatılmışız. 

Yüzük parmağınla sırça parmağın avcuna eğilmişti.dudaklarına bulaşmış işaret parmağınsa orta parmağına bitişik baş parmağının karşısında bir mim gösterisinde ama oyuncuyla seyircinin bir birini tanımaları gerekmiyor:Parmakların ölgün başı,buruşuk gövdesiyle ürkmüş,kendine büzülmüş,kimselerin görmediği bir dağ mantarını okşuyor.Yavaş yavaş aşağı süzülüyor,sonra aynı dikkat ve hınzırlıkla yukarı çıkıyorsun.Senin için sonu başından belli,etkisi denenmiş bir oyun bu.Meze tabaklarına,kelimelere,gövdene dişi bir şiir yayılıyor.Üzerine adressiz sağnaklar boşanan bir şiir. 

Neyi ıspatlamak derdindeydin? Dilinin çırılçıplaklığı kim bilir hangi giyinikliğin örtülü telaşıydı? Hayran olduğun Marquez’in neresindeydin? Gövdenin ürkekliğini kelimelerde yendiğinde sana öğretilen hangi limana sığınacaktın merak ediyordum. 

Tavanı duşlarla kaplı firari bir dairede arkana sığınmış bir adam, kendi çıplaklığından ve erkekliğinden  utanıyor. Ben kasıklarımda alevlerin kıvrandığı bir cangıldayım.Güneş yüzleri bir örmek hamam böceklerinin arasından zar zor sızıyor.Karşımdaki  iskemlede ıslak yaban otları,ısırganlar,kırmızısı çıldırmış zakkumlar arasında üzerine oturduğun kapkara bir gül açıyor.Öyle birden içim ısınıverdiği için sahiplendiğim elini tutup kuytularına uzanıyorum.Yangınında teninin  solgun bitkiler/im canlanıyor.Toprağın altında kökleri,gövdeyi bir ahtapot gibi sarmış kökleri görüyorum.Gözleri akkor bir zenci çocuğun gür kıvırcık saçlarına koyuyorum elimi.Avcumda kapkara ıslak bir gül geriniyor 

4.
Belki kuru dereler, belki coşkun nehirler, belki serin su başları,belki beyaz köpükleriyle peş peşe kıyıları döven dalgalardı.Belki dirseği masaya dayalı kolunda,daha çok da yaban bir arzuyu çoğaltan yüzünde alnımı dayadığım duru kadife sularındı.Hiç uğramadığım çağlayanların uğultusunu duyuyorum.Belki o firari dairenin duşları altında bir ürpertiyi emziriyordun.Cangılın bungun sıcağında yapış yapış  terlemiş gövdem, düş yelleriyle kamaşıyor.Dağ mantarının başı kaygan ışıltılı bir gerginliğe büyüyor.Ağzında dişlerine değdirmeden ıslattığın parmağından,hiç hesapta yokken mantarın özsuyuna , gövdenin toprağa sokulduğu yerde yatan ikiz kütleye,gülün zifiri karanlığına ulaşan ırmaklarım.Uğultuları yamaçlarımı tutan yer altı kaynaklarım.Hesaplı,soğuk gösterilerde kendine yol açan insan denizlerim.O ürkek mantar,ayaklanan gövdesi,canlanan başı,gövdemi saran kökleriyle kendisi oluyor 

Ellemeden,tutmadan,sarılmadan,kavramadan bir hayal oyunun sürdüren parmakların,toprağa kapaklanmış zenciden başını kaldırdığında,susamış nehir yatakları çoktan senin coğrafyana ulaşmıştı.Suların değdiği her yerde sayısız kara güller fışkırıyor.Avuçlayamadığın,öpemediğin lezzetler sarmıştı ortalığı.Ter kokan edepsiz bir şiirdin ya, üzerine adressiz sağnaklar boşanan.Ellerini gövdenin sevdiğin yerlerine – üç yerlerine -  kavuşturduğun bir ayindeydin.Başlangıçla bitişin,ilkle sonun,gösteriyle hakikatin,yalnızlıkla çoğalmanın sınırları,bir temasla hemen onun çağırdığı başka bir temasın sınırları,baş döndüren bir hızla birbirine geçiyordu.Zincirlerinden boşanmış bir kısrak,kıyıları döven ama durmadan döven dalgaların köpükleriyle yarışıyor.Gövdeni temellerinden sarsan şefkatli bir açlığın girdabına savruluyorsun.Şimdi sularında yalazlanan kendi dişi şehvetinin esirisin.
 
Islaklığın ey !
Bereketli,arsız ıslaklığın !
Güllerin karanlığında sokulgan bir karanfil gibi tomurcuklanan ıslaklığın! 

Fırtına dindi.Azgın dalgalar güllerin yumuşacık ağızlarını açıp çığlıklarla dağ mantarının üzerine kapaklandığı bir kıyıda sakinleşti.Parmaklarında büyüttüğün isyan, gülünün ağdalı karanlıklarına gömüldü.Şimdi ya küçük esmer memelerinin asi uçları,tavana doğru yükselen sigara dumanlarını seyrediyordur:yahut kendi bedeninden utanan bir adam,firari dairenin duşu altında,kalçalarını döndüğün şehvetini okşuyordur. 

temmuz’96
Beşiktaş, Fethiye, Alanya

 

 

5 Ekim 2013 Cumartesi


MOSKOVA BÜYÜKELÇİLİĞİ’NDE
EKİM DEVRİMİNİN YILDÖNÜMÜ
Hasan Gürkan 
Seksen faşist darbesi öncesi. TKP’nin Töb-Der’deki legal örgütlenmesi Birlik Dayanışma olarak , rakip sosyalist mezheplerle çatışma sonucu,biz ayrı baş çektik.Talip Öztürk Genel Başkan,Ankara’da ayrı ofisimiz var.
Büyük Ekim İhtilalinin yıldönümünde, Töb-Der “Merkez” yöneticileri olarak, Sovyetler Birliği Büyükelçiliğinden iki kokteyl daveti aldık.Genel Başkan,Genel Sekreter.İki davetiyede de “eşinizle birlikte” yazıyordu.Talip ve Selami Kıymaç eşlerimiz burada yok,ne yapacağız diye derin düşüncelere daldılar.Meseleyi ben çözdüm.”Meraklanmayın arkadaşlar,size eşleriniz yerine Rüştü  Apaydın  ile ben eşlik ederiz.Büyük Elçilik kapıda sinema bileti gibi, davetiyelerimizi kontrol edecek değil ya”dedim,kabullendiler.  
Ertesi gün akşamüstü hepsi takım elbiseli olarak ofise geldi.Talip zaten Genel Başkan olaraktan hep takım elbiseli ve kravatlıydı.Selami evliliğinde sahip olduğu laci takımı giymişti.Ama şimdi pantolon çok bol geldiği için kayış bulamamış  beline iple bağlamıştı.Onun için kokteylde kruvaze ceketinin düğmelerinin açılmaması gerekiyordu.
Taksi tuttuk,Çankaya semtindeki büyük elçiliğe gittik.Büyükelçi kapıda yanında bir görevliyle herkesi tokalaşarak karşılıyordu.Biz de karşılandık.”Eş” meselesi çıkmadı. 
Geniş bir salon.Kalabalık.Masalar var.Masalarda Kiril alfabeli etiketleri olduğu için markalarını okuyamadığımız votka şişeleri.Orak çekiçli kadehler var.İçkiyi masaların arkasındaki mevzun sarışın yavrular sunuyor.Hepsi mütebessim.Aralarda da ellerinde kanepe tepsileriyle garsonlar dolaşıyor.Ben ekibin en ukalasıyım.Çünkü daha önce Moskova’da altı ay parti okuluna gittim.Sakin bir votka masasına demirledik.Kız gülümseyerek kadehlerimizi doldurdu.Kanepeci garson bize yanaştı.Rüştü:”Hasan sen bilirsin,bunların havyarları meşhur.Hangisi havyar?” diye sordu.Kendim havyarlı kanepe aldım,Rüştü’ye zeytin ezmeli kanepeyi gösterdim.Çok beğendi,”havyar çok lezzetli!” dedi.
Biz aramızda sohbet ederken masamıza, tanıdığımız Chp’nin “sol” milletvekillerinden biri geldi. ”Bir de sovyetiksiniz,ama rus votkasından anlamıyorsunuz ” dedi alaycı bir ses tonuyla ve sırıtarak.Hepimiz bozulduk.İlerideki masayı gösterdi.”Bakın,o masa sürekli kalabalık. Neden? Çünkü orda Staliçnaya servisi var.Hadi oraya gidelim.Cehaletimizin mahcubiyetini sırtlayarak o masaya gittik.Staliçnaya manalı ve meşhur Başkent votkasıydı. 
Selami içkiye hiç alışık değil.Ama Sovyetlere ayıp olmasın diye votka kadehini eline alıyor.Eli kadehle beraber tavarişin diz kapağı hizasından ağzına doğru yavaş yavaş ilerliyor.Bu seyahatin sonucunu bilen surat yavaş yavaş ekşimeye başlıyor.Hedefte gözler kapanıyor.Veee votka mideye.Allahtan kusmuyor. 
Ben de  yoldaşlarla beraber mis gibiyim.”Bu orak-çekiçli kadehler var ya,onları büyük elçilik herkes bir tane alsın götürsün istiyor hatıra olarak” diyorum.”Tamam o zaman” diyor Rüştü.Boş  küçük shot kadehlerini ceket ceplerine doldurmaya başlıyor.
Kokteyl saat 19.00-21.00 arasındaydı. Saat tam dokuzda büyükelçi Sovyet disiplinine uygun olarak salon kapısına dikiliyor. Bize kibarca gidin, diyor.
Salon boşalmaya  başladı, biz de veda kuyruğuna girdik.Rüştü İngilizce öğretmeni,Büyükelçiye bizim adımıza o teşekkür edecek.Sıra Rüştü’ye geliyor.Adamın elini kurban pazarlığı yapan bir mütedeyyin gibi sallıyor,bırakmıyor.İngilizce, bizim anlamadığımız  bir şeyler söylüyor.İyi de elini her salladığında cebine koyduğu kadehler şangırdıyor.”Hadi Rüştü,uzatma!” diyorum.Çıkıyoruz.Herkes evine,ben gecelediğim ofise.
Ertesi gün arkadaşlar ,akşamdan kalma oldukları içi n öğleye doğru geliyorlar.Ben onları beklerken bir hınzırlık kuruyorum kafamda.Oyun başlıyor.Suratım asık.”Hayrola” diyor Rüştü,”Bir şeye canın mı sıkıldı”
“Evet, durum ciddi” diyorum.”Az önce elçilikten bir görevli geldi .” Sayın büyükelçimiz sizlere şunu iletmemi  istedi. Belki siz bilmiyorsunuz ama,dünyanın bütün başkentlerinde bizim büyükelçiliklerimizde yapılan kokteyller kameraya alınır ve Moskova’ya gönderilir.Ankara’daki kayıtları izleyen büyükelçimiz,bir yoldaşın ceplerini votka kadehleriyle doldurduğunu gördü.Görüntüleri  Moskova’ya göndermeden önce sizlerle görüşmek istedi” dedi.Rüştü patladı: ”Ulan Hasan,senin yüzünden partiye,SBKP’ye rezil olduk ”diye bağırıyordu.”Sakin ol,ben sana ceplerini kadehle doldur  mu dedim! Gidip görüşmemiz gerekiyor.Durum ciddi.”
 
Herkes sus pus.Taksi tuttuk Çankaya’ya gidiyoruz.Takside çıt yok.”Siz gelmeyin,ben görüşeyim,parti sekreteriyim,derim Büyükelçiye.”  "Tamam,çok iyi olur!” dedi Selami.” "Siz ilerideki kaldırım kahvelerinden birine gidin.Ama meseleyi çözersem bir iki kadeh tekila içerim sizden” Talip sevinçle “meseleyi çöz,dediğin neyse istediğin kadar iç “ dedi. 
Büyükelçiliğin sokağının başına taksiden indim. Oralarda on onbeş dakka oyalandım.Sonra yavaş yavaş kaldırım kahvelerine doğru yürüdüm.Bizimkiler beni gördü,hepsinin yüzünde aynı merak,aynı soru işareti vardı: ”N’oldu,söyleee!” Sırıttım,ellerimle  “tamam,hallettim” işareti yaptım.Hepimiz sevinçliydik.Ben iki kadeh tekila içtim.O arada tuz,limonla tekila nasıl içilir mevzuunda  ukalalık yaptım.Herkes dinledi.Taksiyle mutlu/mesut  “merkez” ofisimize döndük.