18 Ekim 2013 Cuma


NUMAN İÇİN TEŞEKKÜR:

ALTINOVA’DA NUMAN’I SOSUZLUĞA UĞURLAMA TOPLANTISINA KATILAN,ACILARIMIZI MAİLLE,SMS’LE,TELEFONLA PAYLAŞAN BÜTÜN ARKADAŞLARA YÜREKTEN TEŞEKKÜRLER.

12 Ekim 2013 Cumartesi


hem nasıl yorgunum
hasan gürkan 

çok uzak bir yerden
duyanın şaştığı mesafeleri
sırtımda bacaklarımın bağını sarsan yükle aşmışım gibi
çamurlara bata çıka, dizlerim yara bere içindeymiş gibi
hedef silinip gitmiş, menzil anlamını yitirmiş gibi
yorgunum 

kabahat ne
doğru ne
yanlış ne
eksik olan ne
kim suçlu
sorgulasan ne çıkar sorgulamasan ne çıkar

saçların dökülüyor, farkındasın
ama dazlaklıkla arasındaki sınırın kafandaki hangi saç teli koptuğunda aşılacağı gerçeğini görmek istemiyorsun
nicelikten niteliğe 

kendin sanki senden uzaklaşıyor her geçen gün bulanıklaşıyor, yabancılaşıyor gibi
halbuki sen zaten böyleydin, şimdiki kadardın
vehimlerin hakikat karşısındaki  -sahi hakikat neydi-mağlubiyeti mi desek
yorgunluk ve aslına rücuyu neden yenmek yenilmek gibi basit bir iktidar yarışına hapsediyorsun
hadi geç bunları anam babam  derin tahlilleri bırak

yarın yok
şimdi bu gün değil
biliyorsun senin için epey uzun bir zamandır yarın yok

oyunda ebe sensin duvara yüzünü dönmüş  kolların başına dolalı gözlerini yummuşsun
bağır
arkam önüm sağım solum sobe
kimse yok k
gantar Ekrem, boyacıların şerif  süha, şeytan yılmaz, çolak yavuz kimse
hiç kimse yok

salak aptal dangalak geri zekâlı hıyar neden anlamakta direniyorsun
daha sayayım mı seni terk edenleri sonrakileri
saklanıp ta kaybolanları
kaybedilenleri katledilenleri
kadir,akın  hüseyin talip Erdal ibrahim deniz mahir ulaş
zırlama,sayayım mı daha

ne çok puşt zulasıyla
pusuyla infazla işkenceyle mahpusla kanserle falan 

yorgunum
hem nasıl yorgunum
her yanlarım dayak yemiş gibi ağrıyor
kafam kazan gibi
yarın günlerden neydi
pazar
bu gün pazar/ bu gün beni ilk defa güneşe çıkardılar/ ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün / bu kadar benden uzak/ bu kadar mavi / bu kadar geniş olduğuna şaşarak,/ kımıldamadan durdum /sonra saygıyla toprağa oturdum / dayadım sırtımı duvara,/ bu anda ne düşmek dalgalara/bu anda ne kavga/ ne hürriyet/ ne karım/ toprak,güneş ve ben/ bahtiyarım 

mutlu değil bahtiyarım
yarın günlerden pazar değil pazartesi bile değil
kim bilir belki Salı yahut çarşamba  perşembe gibi bir şey
neden acaba yorgunum gibi bir şey
alkolden de olabilir  şişmanlıktan da  
sonra belki de yaşlılıktan
bencillikten yalnızlıktan  kendini beğenmişlikten  huysuzluktan
bir bok biliyorum kuruntusundan yorgunum muhtemelen

çoğalsak  durmadan çoğalsak  çok kalabalık olsak
nasıl yani
kimse kimseye benzemese yorulmaz mıydım diyorsun
yarın günlerden ne diye sormaz
alkollere en çok da güzelim rakılara kaçmaz mıydım mı diyorsun
hadi ordan
her zaman bir bahane bulur yorgunlar
her zaman derin ve gösterişli bir takdim
vitrinleme bir yalan
kaçış
kaçma kavga et diye suratına bağırdıklarında yarabbi şükür diyorsun ya
hey gidi ne günlere kaldık eskiden biz kavgaya falan diyorsun ya

korkak bir yorgun belki
belki hinoğlu hin bir yorgun
öteki öfkeden kudursun diye bir yorgun belki
burjuvazi kavgaya davet etti bizi
davetleri kabulümüzdür 

aşk derdin ya adına aşk derlerdi
çok çeşit karmakarışık aşklı kadınların
memeleri
koltukaltları
kalçaları
en çok da ama her zaman, yeminle en çok da
apış araları
tüylü tüysüz
kuru nemli sırılsıklam ıslak dişilikleri

bu şehvet  bir kişiliktir üstadım
ikinciye maalesef yer yok
bir başkasına yani
güzel dediğin hepimizin 0lmalı /yağmur misali

yorgunluk mu yalnızlıktır yalnızlık mı yorgunluk
eskiden  çok eskiden yorgunluklarımız olurdu
yoldaşlarımız
ne çok yoldaşlarımız omuzlarına omzumuzu yaslayıp
yalnızlığa meydan okuduğumuz 

ağustos 2008 Emecik

11 Ekim 2013 Cuma


Hatıralarımdan:
12 EYLÜL’DE KAÇAK PAZARCILIK
Hasan Gürkan
1.
12 Eylül faşist darbe sonrası. Aranıyoruz, kaçağız,illegal yaşıyoruz.İstanbul Kadıköy de  bir dairede,örgüt evinde yani, Musa Kasa,karısı Meryem Hanım,çocukları Yakup,Necla,ve küçücük Nejat.Sonra ben,eski karım Aysel ve bizim çocuklar- Emek oniki  ve  Barış beş yaşında-hep beraber yaşıyoruz.
Musa abi, Yakup ve Emek’le pazarcılık yapıyor.Emek kavun karpuz  tezgahında,Yakup ve babası sebze meyve tezgahında.Gelirimiz çok kıt.Ben kamburumla müşekkel olduğum için, mecbur kalmadıkça dışarı çıkmıyorum.Pazarda satamadıkları çarık çürüğü eve getiriyorlar.Bir defasında çok patlıcan geldi.Kahvaltıda patlıcan közleme,öğleyin patlıcan kızartma,akşama gene patlıcan kızartma.İkinci gün akşam sofraya bi daha patlıcan gelince ,Barış öfkeyle haykırdı: “Ben yimem,şikerim badılcanı!”
Her akşamüstü merakla pazarcıların dönmesini bekliyoruz. Para kazanmışlar mı, ne getirecekler, başlarına bir şey mi geldi? Bu gün oldukça geciktiler. Meraktayız. Kapının zili şifreli çaldı.Necla açtı.Musa abi,kucağında Emek.,yarı baygın,somun gibi şişmiş kafası sargılı.Musa Kasa- çocuklar ona, isimle hitap yasak olduğu için ‘Şişman Usta’ diyorlar-dudakları,gür bıyıkları titriyor,suratı sapsarı konuşamıyor.Emek’e soruyorum “Nasılsın oğlum?” Cevap veremiyor, kusmaya başlıyor. Aysel’in çığlığı kaplıyor ortalığı :” N’oldu söylesenize, n’oldu oğluma!”
Yakup anlatıyor:”Çatalca pazarındaydık. İşimiz bitti, iyi satış yaptık. Ben babamla sebze meyve tezgahını topladım.Kamyonet küçük,boşaltıp geri döneceğim.Emek’in bundan haberinin olmadığını bilmiyorum.Hareket ettim.Emek arkadan koşuyor,”Yakup abi,Yakup abi,diye bağırıyor.Ani frenle durdum.Bir ayağıyla kamyonete atlayan çocuk,dengesini kaybedip asfalta çakılmış,yerde yatıyordu. Musa Abi ağlayarak devam etti:”Kucakladım, hızla en yakın özel kliniğe götürdük, biz bir şey yapamayız; tam teşekküllü bir hastaneye, Amerikan yahut  Fransız’a götürün dediler. İyi de, bok gibi para ister o pezevenkler, para yok ki!”
Herkes suspus. Aysel’e “ Sen Nergis’i getir - Nergis Erdoğan  şimdi Çapa’da prof - ben para bulup geleceğim dedim.Evden çıktım.Yürüyerek  Ali’ye gittim.- Ali Kurnaz yoldaşımız.Legalde çalışıyor.Kendisini yıllar önce beyin kanamasından kaybettik.- Miktarı unuttum şimdi ama,bana çok acele, şu kadar para bulmasını istedim.Ali, hiç bir şey sormadan gitti.Ben sigara üstüne sigara,bekliyorum.Nihayet geldi.Yüklü bir meblağ uzattı,alıp çıktım.
2.
Aysel’le Nergis Emek’i alıp gittiler. Biz bekliyoruz.Sabaha karşı geldiler,Emek yok yanlarında.”N’oldu,oğlan nerde?” dedim buz gibi bir sesle. Aysel  “Le Paix’ye yatırdık. Beyin tomografisi çekildi.Yarın akşama kadar gözlemde kalacak,hayati tehlikesi yokmuş.”dedi.Rahatladım,sinirlerim boşandı,hızla tuvalete koştum,kapıyı kapattım,hıçkıra hıçkıra ağladım.
3.
Ertesi gün akşamüstü .Nergis Emek’i getirdi.Başı sargılı ama,oğlan ayakta,gülümsüyor.Hepimiz sarıldık.Aysel anlatıyor : ” Dün söylemedim.Nergis’le önce Çapa’ya gittik.Ben kapıda çocuğun adını Ahmet diye yazdırdım,trafik kazası dedim.Nergis Acil’de adı Emek demiş ,işler karıştı.Polis geldi.İfademizi aldı,emek’e çarpan(!) arabayı sordu,bir şeyler uydurduk,ben sahte kimliğimi gösterdim.Çocuğu alıp kaçtık oradan Le paix’ye gittik.
Emek anlatıyor,”Kamyonetten düştüğümde bayılmıştım.Uyandığımda bir klinikteydim.Kendi kendime sorular soruyordum,ben kimim,nerdeyim,bugün günlerden ne? Doktorlar ve hemşireler de benzer sorular soruyorlardı. Hafızam yarım yamalak yerine gelmeye başladı eve döndük, gerisi malum. Şimdi gene sizlerleyim.
Emek,bu kazadan sonra bir ay yatakta kaldı.

10 Ekim 2013 Perşembe


Paketten çıkan dil
YASİN CEYLAN,ODTÜ’DE PROF
 -Radikal İki 6 Ekim 2013

Kalpleri birbirine kapalı iki insanın diyaloğuna benzeyen bu oyunu kim iyi oynuyor? Kürtleri insan yerine koymayan devlet mi, devleti devlet gibi görmeye çalışan Kürt mü?

Kürtlerin son demokratikleşme paketinden beklentileri yüksekti. Buna, Başbakan’ın, günlerden beri, paketin içeriğiyle ilgili, umutları yükselten söz ve imaları da katkı sağladı. Paket açıldı, içinden pek bir şey çıkmadı. Bunu derken, bir cevhere rastlanmadı demek istiyorum. Kürtler, hayal kırıklıklarını ve kırgınlıklarını, Diyarbakır ’da, Van ’da ve diğer bazı şehirlerde sokaklara dökülerek ifade ettiler. Acaba Başbakan, paketin Kürtleri memnun etmeyeceğini tahmin edebilmiş miydi? Bunu tahmin etmişse, paketi açıklama öncesi günlerde, paketle ilgili yüksek bir profil çizmesinin anlamı neydi? Yok, eğer tahmin etmemişse, o zaman, 11 yıllık başbakanlık deneyimi, halkını tanıma bakımından, ona pek bir şey vermemiş demektir.
Kürtlere gelince, bu pakete neden bu kadar umut bağladıklarını anlamak da kolay değil. Cimrinin sofrasında karnını doyuran olmuş mudur? 90 yıllık bu devlet, hangi gün Kürtlere cömert davrandı? Bu kadar uzun ve yoğun bir tecrübe, Kürtlere, neden devleti tanımak bakımından fayda sağlamaz? Açık ve seçik olan bir hakikati anlamaları için daha ne kadar kandırılmaları gerekir? Kalpleri birbirine kapalı olan iki insanın diyaloğuna benzeyen bu oyunu kim iyi oynuyor? Kürtleri adam yerine koymayan devlet mi, devleti devlet gibi görmeye çalışan Kürt mü?
‘Sözde’ haklar
Paket, Kürtçe konusunda, esas sorun olan, anadilde eğitimin önünü açmazken, sorunu başka bir mecraya sokan bir adım attı: Kürtçe, özel okullarda eğitim dili olarak kullanılabilir. Özel okullar bilindiği gibi paralıdır, fakir ailelerin çocukları bu okullara gidemez. Ayrıca özel okullar çoğu zaman, öğrenciler İngilizce ve Fransızcayı iyi öğrensinler diye, eğitimi ya bu dillerde verir veya diğer dersler yanında bu dillerin eğitimine özellikle yoğunlaşır. Şimdi, Başbakan, Kürt çocuklar için böyle bir imkânın olmayacağını biliyor. Peki, neden bunu, bir hak olarak, akıcı bir belagatle Kürt halkına sunuyor? Yoksa milliyetçi Türk halkına, “Bakın bir hak veriyorum, ama kullanamayacaklar, endişeniz olmasın” şeklinde bir mesaj mı vermek istiyor? Zaten Kürtler bu noktayı anlayacak kadar ince düşünmezler. Daha önce verdikleri haklar da böyle olmadı mı? Her verdikleri birazcık özgürlük veya hak olayında “Verdik ama inşallah kullanmazlar” demediler mi? Bunu açıkça televizyon kanallarında dile getirdiler. Bağışladıkları sözde hakların, işlevsiz kalması için, her türlü kanuni zorlukları çıkardılar. Paralı anadil eğitim şartı, binlerce Kürt çocuğunu kendi öz dilinden mahrum bırakacaktır. Başbakan asimilasyona son verdik diyor, ama bu durum bal gibi asimilasyondur. Bu yeni düzenlemeyle, Kürdün anadili, kanun gereği, Türkçe oluyor, Kürtçe ise İngilizce, İspanyolca gibi yabancı dil statüsüne giriyor. Nasıl yabancı dil eğitimi bedava olmuyorsa, bir Kürt için yabancı dil konumuna getirilen Kürtçe de bedava olmayacaktır! Şuna buna ucube diyen Başbakan, Kürtçe konusunda nasıl bir ucubeye imza attığının farkında mı?
Ancak mizah olur
Diğer bir ucube de klavye açılımı. Q, W, X kanunun kıskacından kurtulmuş oluyor. Bu, insanlara suyu yasaklayan bir ceberut yönetimin, bu yasağını kaldırmayı, büyük bir iyilik ve nimet olarak halka sunmasına benziyor. Kürtler nasılsa anlamazlar, buna çok sevinip şükranlarını sunacaklardır. Bu harfler, Kürtçedeki bazı sesleri temsil eden sembollerdir. Bu harfler olmasa bazı Kürtçe kelimeler doğru yazılamaz. Bu sesler ve dolayısıyla semboller Türkçede yoktur.
Bu sebeple onlara ihtiyaç vardır. Bu harfler suç işlememişlerdir, Türkçede mevcut olan harfler kadar masumdurlar. Kürt dili, Türkçenin bir lehçesi değildir ki, Türkçe alfabesini koruma altına alan kanun, Kürtçe için geçerli olsun. Bu ucube durumu kaldırmak için Kürdün kimseye teşekkür etmesi gerekmediği gibi, bu yasağı kaldıranın, teşekkür beklemek yerine, önce, devlet adına Kürtlerden özür dilemesi gerekir. Durum böyleyken bu üç harfin pakette, Kuran’daki “Hurufu- Mukattaa” kadar gizem ve kutsallık kesp etmesi, ancak mizah konusu olabilir.
Kürtleri sevmemek
Şimdi Başbakan, paket ve Kürtler, birbirini iltizam etmeyen üç unsurdur. Başbakan, ne paketten ne de Kürtlerden memnun. Kürtler ikisinden de memnun değil. Başbakan paketten memnun değil dedik, çünkü hak ve özgürlükler olarak sunduğu şeyleri, büyük bir fedakârlık olarak lanse etti. Kerhen verdiğinin kanıtı ise, bu hakların yüce Türk halkına zarar vermeyeceğine yönelik, paket içeriği öncesi 40 dakikalık yumuşatıcı ve alıştırıcı bir giriş yapmasıdır. Kürtlerden memnun değil dedik. Çünkü Kürtleri sevmemek Türk devletinin lazimi bir vasfı haline gelmiştir. Hatta bu vasfı delmek, bir günah ve suç haline geldi. Ancak Başbakan’ın hakkını yememek lazım. Kürtleri Yaratan’dan dolayı seviyor. Yani Yaratan olmazsa sevmeyecek. Başkası yaratmışsa hiç sevmeyecek! İslamca inanıldığı gibi, Tanrı Hitler’in, Saddam’ın hatta Beşar Esad’ın de yaratıcısıdır. Onları da seviyor mu? Hatta yine İslam ’a göre, Tanrı her türlü yırtıcı hayvanın ve felaketin de yaratıcısıdır. Onları da Yaratan’dan dolayı seviyor mu? Doğru olan, yaratılandan dolayı Yaratan’ı sevmektir. Çünkü insanın zihinsel havsalası, ancak mahlûktan Halik’a doğru ilerler. Hiçbir idrak Tanrıdan başlayıp mahlûkata inemez. Kim bu sözü önce demişse, büyük günah işlemiştir. O zaman, Başbakan Kürtleri sevecekse, ne olur, onları Kürt olarak sevsin. Yaratana referans vermesin. Bunu, içinden, gönlünden, söylediği zaman, ilk defa bir Başbakan’ın Kürtleri sevdiği ve insan yerine koyduğu, büyük bir hadise olarak ve tarihi bir vaka olarak gündeme oturacaktır.
Zulüm ve zalim
Kürt çocuklara kendi dillerinde eğitim konusuna tekrar dönecek olursak, bunun onların yetişmeleri ve gelişmeleri bakımından ne kadar önemli olduğunu belirtmek isterim. Geçenlerde CHP milletvekili, hukukçu Rıza Türmen, “Anadilde eğitimi Kürt çocuklardan esirgemekle, onların beş yılını çalıyoruz” demişti. Bu önemli bir tespit. Bu konunun psikolojik ve lengüistik yönleri vardır. Kürt illerinde okuyan çocukların iyi üniversitelere giremeyişlerin sebebi, anadillerini henüz öğrenmeden Türkçeye geçmeleridir. Bu durum onların iyi Türkçe konuşamamalarının da nedeni. Çünkü öğrendiği tüm diller ve hatta bilimsel kavramlar, çocuğun ilk dili olan anadil üzerine inşa edilir. Bu temel sağlam değilse, kesp edilen tüm bilgiler istikrar bulamaz.
Son olarak, devletimiz ve onu yönetenler, neden hak ve özgürlükten bu kadar korkarlar diye düşündüm. İslam dünyasında Batı’da olduğu gibi tutarlı ve tarihsel bir gelenek halini almış olan, bir özgürlük mücadelesinin olmadığı, bir vakıa. Çoğu zaman, onların büyük çabayla elde ettikleri hak ve özgürlükleri ithal etmeye çalışırız. Ama ne onları doğru anlarız ne de kıymetini biliriz. Doğu kültürlerinde, zulümle mücadele yerine, hep zalimle mücadele olmuştur. Yani zulmü yok etmek yerine, zalimi yok etmek! Zalimi yok edip onun yerine geçmek var. Dolayısıyla zulüm hep kalıcı olmuştur. Zulüm ortamında yetişen zihinler, hep korku ve endişe içinde yaşadıkları için özgürlüğün hazzını tecrübe etmemişlerdir. Onun ne olduğunu bilmediklerinden ondan korkarlar. Hele böyle bir zihin, bir dinin doğmalarına da maruz kalmışsa, tutsaklığı bir kat daha artmıştır. Dinler, zihinlere mutlak doğrular sunarlar. Bu doğruları kabullenenler, özgürlükçü olamazlar. Özgürlüğe inanmanın şartı, kendi doğrularından biraz şüphe etmek, diğer kimsenin de doğrularının olabileceğini kabullenmektir. Son söz: Özgür olmayan zihinler, özgürlük bahşedemezler.

 

 

8 Ekim 2013 Salı


TEMAS –Hasan Gürkan 

Bir çay içimi
Bir uzak merhaba
Bir insan bir insana neresinden akar? 

1.
O kocaman  şişman – üstelik çirkin – balığın gözleri yakamı bırakmıyor.Kitaplar ve içki şişeleriyle dolu salonda geceyi birlikte geçirdik.Dört yanım cam duvarlar,hiç içinden çıkamayacağım durgun,ölü sularla kaplıydı.Benim ürettiğim ama bana ulaşmayan konuşmalar, bana yalnızlık olarak dönen çoğalmalar .,benim hep uzağıma düşen yalnızlıklar yorgunuydum.Işıklı sabahlar kuşatmıştı gövdemi,ağız acılığı,uykusuz manasızlıklar,baş ağrıları.Sebebi meçhulüm pişmanlıklar,sodalı bayat çaylar,vapurlar,kirlenmiş maviler kuşatmıştı. 

Tam okunmamış öylesine bir yüz olarak bir yerlerimdeydin. Belli belirsiz, belki hiç yaşanmayacak, dokunmasan kaybolup gidecek bir yakınlık öncesi,zor hissedilir bir sıcaklık,belli belirsiz. 

Uzun bir geceyi yürümüştüm. Beklemek,bildik bir umudu beklemektir.Hiç bir yerlerimden çıkıp gelmedin.Yalnızca hedefe çok yaklaştığımız yolların değil,belki hiç uğramayacağımız menzillerin işaretiydi.
 
Hem hangi yolun,nasıl bir yolun?Bulamayacağımı bildiğim hazların peşindeydim. 

Yalnızca bir merhabalık
Yalnızca bir çay içimlik
yalnızca bir sohbetlik uzaklarımızda duruyorduk.Hayat ellemese  ikimiz de  başka bir sürü anlam yüklenmemiş yüzün arasında silinip gidecektik.Bir insan bir insana neresinden akar?Çok uzak bir merhabada,bir çay içiminde hangi yüzümüzü kullanırız. Karşımızdaki beğensin telaşındayken ne kadar kendimizizdir? 

Sen kısacık yürünmüş taze bir cumartesiydin.Yokuş aşağı iki aile babasına toslamıştık. (-Hayır, akrabam değil sevgilim olur! )  sonra o çiçeği burnunda cumartesi, akşama daha seneler varken iskeleden kalkan bir otobüsle bitti. Bedenimiz kendi hükmü için kımıldadığında hangi ödünç bedene sığınacağız?

2.
Yukarılarda masalar, tabaklar, kadehler, aşağılarda öyle bir akşam ve suretsiz kalabalıklar vardı.Dirseğini masaya dayamıştın,dirseğini masaya,dirseğini duru kadife suya.Mesafeler durduğumuz yerle ölçülür.Kelimeler habire solgun bir uzaklığı,giderek büyüyen canlı bir yakınlığa soyuyor .Itırlı bir çiçeği yaşıyorum,bir uçurum esmerliğini.Şu tahta iskemlenin üstünde otururken bile kendini kendine sunabilirmişsin. Sesinin rengi kızıla dönüşüyor,apışaranda dişiliğini değil,kendi etinden korkan kasaba kızlarının uyuşmuş utancını okşuyorsun .Sonra anlattığın yüzün geliyor yüzüne.Sonra o kapkara gülün benim avcumda gerindiğini hissediyorsun. 

Eve mağlup döndün. İçinde sancılı bir boşluk büyüyordu. Duşun altında gövdenin neresine gitsen acıtan bir anıya dokunuyordun.Ah sular!Arıtmayan,ferahlatmayan sular,derinin altında yatan kuş cesedini söküp götüremiyor.Rimelleri akmış yüzün içindeki hüzne yabancı. Ellerine,boynuna,omuzlarına memelerine unutamadığın ter kokuları dolanıyor.Adını ölü kuşlarla yazıyorum.Hangi adım deme.Ne önemi var! ‘Sevginin hiç bitmeyen uzun kışıydı’ adından bir sonraki adını 

Bir insan bir insana neresinden akar?

3.
Seni böyle bilmezdim, hiç bilmezdim.Dil uçurum tadında bir şiir oluyor ağzında.Kırmızı şarap soluyorsun.Dirseğin masaya dayalı.Ismarlama bir kuaför siyahı omuzlarına akıyor.Sözün tene tenden önce ulaştığı bir şölenin başlangıcındayız.Dolayımlar,ertelemeler,saptırmalar,nezaketler,kibarlıklarla kuşatılmışız. 

Yüzük parmağınla sırça parmağın avcuna eğilmişti.dudaklarına bulaşmış işaret parmağınsa orta parmağına bitişik baş parmağının karşısında bir mim gösterisinde ama oyuncuyla seyircinin bir birini tanımaları gerekmiyor:Parmakların ölgün başı,buruşuk gövdesiyle ürkmüş,kendine büzülmüş,kimselerin görmediği bir dağ mantarını okşuyor.Yavaş yavaş aşağı süzülüyor,sonra aynı dikkat ve hınzırlıkla yukarı çıkıyorsun.Senin için sonu başından belli,etkisi denenmiş bir oyun bu.Meze tabaklarına,kelimelere,gövdene dişi bir şiir yayılıyor.Üzerine adressiz sağnaklar boşanan bir şiir. 

Neyi ıspatlamak derdindeydin? Dilinin çırılçıplaklığı kim bilir hangi giyinikliğin örtülü telaşıydı? Hayran olduğun Marquez’in neresindeydin? Gövdenin ürkekliğini kelimelerde yendiğinde sana öğretilen hangi limana sığınacaktın merak ediyordum. 

Tavanı duşlarla kaplı firari bir dairede arkana sığınmış bir adam, kendi çıplaklığından ve erkekliğinden  utanıyor. Ben kasıklarımda alevlerin kıvrandığı bir cangıldayım.Güneş yüzleri bir örmek hamam böceklerinin arasından zar zor sızıyor.Karşımdaki  iskemlede ıslak yaban otları,ısırganlar,kırmızısı çıldırmış zakkumlar arasında üzerine oturduğun kapkara bir gül açıyor.Öyle birden içim ısınıverdiği için sahiplendiğim elini tutup kuytularına uzanıyorum.Yangınında teninin  solgun bitkiler/im canlanıyor.Toprağın altında kökleri,gövdeyi bir ahtapot gibi sarmış kökleri görüyorum.Gözleri akkor bir zenci çocuğun gür kıvırcık saçlarına koyuyorum elimi.Avcumda kapkara ıslak bir gül geriniyor 

4.
Belki kuru dereler, belki coşkun nehirler, belki serin su başları,belki beyaz köpükleriyle peş peşe kıyıları döven dalgalardı.Belki dirseği masaya dayalı kolunda,daha çok da yaban bir arzuyu çoğaltan yüzünde alnımı dayadığım duru kadife sularındı.Hiç uğramadığım çağlayanların uğultusunu duyuyorum.Belki o firari dairenin duşları altında bir ürpertiyi emziriyordun.Cangılın bungun sıcağında yapış yapış  terlemiş gövdem, düş yelleriyle kamaşıyor.Dağ mantarının başı kaygan ışıltılı bir gerginliğe büyüyor.Ağzında dişlerine değdirmeden ıslattığın parmağından,hiç hesapta yokken mantarın özsuyuna , gövdenin toprağa sokulduğu yerde yatan ikiz kütleye,gülün zifiri karanlığına ulaşan ırmaklarım.Uğultuları yamaçlarımı tutan yer altı kaynaklarım.Hesaplı,soğuk gösterilerde kendine yol açan insan denizlerim.O ürkek mantar,ayaklanan gövdesi,canlanan başı,gövdemi saran kökleriyle kendisi oluyor 

Ellemeden,tutmadan,sarılmadan,kavramadan bir hayal oyunun sürdüren parmakların,toprağa kapaklanmış zenciden başını kaldırdığında,susamış nehir yatakları çoktan senin coğrafyana ulaşmıştı.Suların değdiği her yerde sayısız kara güller fışkırıyor.Avuçlayamadığın,öpemediğin lezzetler sarmıştı ortalığı.Ter kokan edepsiz bir şiirdin ya, üzerine adressiz sağnaklar boşanan.Ellerini gövdenin sevdiğin yerlerine – üç yerlerine -  kavuşturduğun bir ayindeydin.Başlangıçla bitişin,ilkle sonun,gösteriyle hakikatin,yalnızlıkla çoğalmanın sınırları,bir temasla hemen onun çağırdığı başka bir temasın sınırları,baş döndüren bir hızla birbirine geçiyordu.Zincirlerinden boşanmış bir kısrak,kıyıları döven ama durmadan döven dalgaların köpükleriyle yarışıyor.Gövdeni temellerinden sarsan şefkatli bir açlığın girdabına savruluyorsun.Şimdi sularında yalazlanan kendi dişi şehvetinin esirisin.
 
Islaklığın ey !
Bereketli,arsız ıslaklığın !
Güllerin karanlığında sokulgan bir karanfil gibi tomurcuklanan ıslaklığın! 

Fırtına dindi.Azgın dalgalar güllerin yumuşacık ağızlarını açıp çığlıklarla dağ mantarının üzerine kapaklandığı bir kıyıda sakinleşti.Parmaklarında büyüttüğün isyan, gülünün ağdalı karanlıklarına gömüldü.Şimdi ya küçük esmer memelerinin asi uçları,tavana doğru yükselen sigara dumanlarını seyrediyordur:yahut kendi bedeninden utanan bir adam,firari dairenin duşu altında,kalçalarını döndüğün şehvetini okşuyordur. 

temmuz’96
Beşiktaş, Fethiye, Alanya

 

 

5 Ekim 2013 Cumartesi


MOSKOVA BÜYÜKELÇİLİĞİ’NDE
EKİM DEVRİMİNİN YILDÖNÜMÜ
Hasan Gürkan 
Seksen faşist darbesi öncesi. TKP’nin Töb-Der’deki legal örgütlenmesi Birlik Dayanışma olarak , rakip sosyalist mezheplerle çatışma sonucu,biz ayrı baş çektik.Talip Öztürk Genel Başkan,Ankara’da ayrı ofisimiz var.
Büyük Ekim İhtilalinin yıldönümünde, Töb-Der “Merkez” yöneticileri olarak, Sovyetler Birliği Büyükelçiliğinden iki kokteyl daveti aldık.Genel Başkan,Genel Sekreter.İki davetiyede de “eşinizle birlikte” yazıyordu.Talip ve Selami Kıymaç eşlerimiz burada yok,ne yapacağız diye derin düşüncelere daldılar.Meseleyi ben çözdüm.”Meraklanmayın arkadaşlar,size eşleriniz yerine Rüştü  Apaydın  ile ben eşlik ederiz.Büyük Elçilik kapıda sinema bileti gibi, davetiyelerimizi kontrol edecek değil ya”dedim,kabullendiler.  
Ertesi gün akşamüstü hepsi takım elbiseli olarak ofise geldi.Talip zaten Genel Başkan olaraktan hep takım elbiseli ve kravatlıydı.Selami evliliğinde sahip olduğu laci takımı giymişti.Ama şimdi pantolon çok bol geldiği için kayış bulamamış  beline iple bağlamıştı.Onun için kokteylde kruvaze ceketinin düğmelerinin açılmaması gerekiyordu.
Taksi tuttuk,Çankaya semtindeki büyük elçiliğe gittik.Büyükelçi kapıda yanında bir görevliyle herkesi tokalaşarak karşılıyordu.Biz de karşılandık.”Eş” meselesi çıkmadı. 
Geniş bir salon.Kalabalık.Masalar var.Masalarda Kiril alfabeli etiketleri olduğu için markalarını okuyamadığımız votka şişeleri.Orak çekiçli kadehler var.İçkiyi masaların arkasındaki mevzun sarışın yavrular sunuyor.Hepsi mütebessim.Aralarda da ellerinde kanepe tepsileriyle garsonlar dolaşıyor.Ben ekibin en ukalasıyım.Çünkü daha önce Moskova’da altı ay parti okuluna gittim.Sakin bir votka masasına demirledik.Kız gülümseyerek kadehlerimizi doldurdu.Kanepeci garson bize yanaştı.Rüştü:”Hasan sen bilirsin,bunların havyarları meşhur.Hangisi havyar?” diye sordu.Kendim havyarlı kanepe aldım,Rüştü’ye zeytin ezmeli kanepeyi gösterdim.Çok beğendi,”havyar çok lezzetli!” dedi.
Biz aramızda sohbet ederken masamıza, tanıdığımız Chp’nin “sol” milletvekillerinden biri geldi. ”Bir de sovyetiksiniz,ama rus votkasından anlamıyorsunuz ” dedi alaycı bir ses tonuyla ve sırıtarak.Hepimiz bozulduk.İlerideki masayı gösterdi.”Bakın,o masa sürekli kalabalık. Neden? Çünkü orda Staliçnaya servisi var.Hadi oraya gidelim.Cehaletimizin mahcubiyetini sırtlayarak o masaya gittik.Staliçnaya manalı ve meşhur Başkent votkasıydı. 
Selami içkiye hiç alışık değil.Ama Sovyetlere ayıp olmasın diye votka kadehini eline alıyor.Eli kadehle beraber tavarişin diz kapağı hizasından ağzına doğru yavaş yavaş ilerliyor.Bu seyahatin sonucunu bilen surat yavaş yavaş ekşimeye başlıyor.Hedefte gözler kapanıyor.Veee votka mideye.Allahtan kusmuyor. 
Ben de  yoldaşlarla beraber mis gibiyim.”Bu orak-çekiçli kadehler var ya,onları büyük elçilik herkes bir tane alsın götürsün istiyor hatıra olarak” diyorum.”Tamam o zaman” diyor Rüştü.Boş  küçük shot kadehlerini ceket ceplerine doldurmaya başlıyor.
Kokteyl saat 19.00-21.00 arasındaydı. Saat tam dokuzda büyükelçi Sovyet disiplinine uygun olarak salon kapısına dikiliyor. Bize kibarca gidin, diyor.
Salon boşalmaya  başladı, biz de veda kuyruğuna girdik.Rüştü İngilizce öğretmeni,Büyükelçiye bizim adımıza o teşekkür edecek.Sıra Rüştü’ye geliyor.Adamın elini kurban pazarlığı yapan bir mütedeyyin gibi sallıyor,bırakmıyor.İngilizce, bizim anlamadığımız  bir şeyler söylüyor.İyi de elini her salladığında cebine koyduğu kadehler şangırdıyor.”Hadi Rüştü,uzatma!” diyorum.Çıkıyoruz.Herkes evine,ben gecelediğim ofise.
Ertesi gün arkadaşlar ,akşamdan kalma oldukları içi n öğleye doğru geliyorlar.Ben onları beklerken bir hınzırlık kuruyorum kafamda.Oyun başlıyor.Suratım asık.”Hayrola” diyor Rüştü,”Bir şeye canın mı sıkıldı”
“Evet, durum ciddi” diyorum.”Az önce elçilikten bir görevli geldi .” Sayın büyükelçimiz sizlere şunu iletmemi  istedi. Belki siz bilmiyorsunuz ama,dünyanın bütün başkentlerinde bizim büyükelçiliklerimizde yapılan kokteyller kameraya alınır ve Moskova’ya gönderilir.Ankara’daki kayıtları izleyen büyükelçimiz,bir yoldaşın ceplerini votka kadehleriyle doldurduğunu gördü.Görüntüleri  Moskova’ya göndermeden önce sizlerle görüşmek istedi” dedi.Rüştü patladı: ”Ulan Hasan,senin yüzünden partiye,SBKP’ye rezil olduk ”diye bağırıyordu.”Sakin ol,ben sana ceplerini kadehle doldur  mu dedim! Gidip görüşmemiz gerekiyor.Durum ciddi.”
 
Herkes sus pus.Taksi tuttuk Çankaya’ya gidiyoruz.Takside çıt yok.”Siz gelmeyin,ben görüşeyim,parti sekreteriyim,derim Büyükelçiye.”  "Tamam,çok iyi olur!” dedi Selami.” "Siz ilerideki kaldırım kahvelerinden birine gidin.Ama meseleyi çözersem bir iki kadeh tekila içerim sizden” Talip sevinçle “meseleyi çöz,dediğin neyse istediğin kadar iç “ dedi. 
Büyükelçiliğin sokağının başına taksiden indim. Oralarda on onbeş dakka oyalandım.Sonra yavaş yavaş kaldırım kahvelerine doğru yürüdüm.Bizimkiler beni gördü,hepsinin yüzünde aynı merak,aynı soru işareti vardı: ”N’oldu,söyleee!” Sırıttım,ellerimle  “tamam,hallettim” işareti yaptım.Hepimiz sevinçliydik.Ben iki kadeh tekila içtim.O arada tuz,limonla tekila nasıl içilir mevzuunda  ukalalık yaptım.Herkes dinledi.Taksiyle mutlu/mesut  “merkez” ofisimize döndük.
 
 

26 Eylül 2013 Perşembe


SELÇUK UZUN’DAN VE OKURLARDAN ÖZÜR VE DÜZELTME:

Der Zor Cehenneminden TKP Teşkilat Bürosu´na: Salih Zeki (Zor)

BAŞLIKLI YAZININ YAZARI SELÇUK UZUN’DUR KENDİSİNDEN VE OKURLARDAN ÖZÜR DİLERİM.

Hasan Gürkan

Der Zor Cehenneminden TKP Teşkilat Bürosu´na: Salih Zeki (Zor)
SELÇUK ASLAN
 Der Zor´un Ermeniler için ne anlama geldiği konusuna değinmeyeceğim. Sadece iki Ermeni ağıtından alıntı yapacağım:   

 “Der Zor dedikleri büyük kasaba / Kesilen Ermeni gelmez hesaba / Osmanlı efratı dönmüş kasapa.” Diğer ağıtta şöyle: “Der Zor çölünde şaşırdım kaldım / Yitirdim anamı, yitirdim babamı / Oy anam, oy anam, halimiz yaman! / Der Zor çölünde kaldığım zaman.“ Der Zor, kesilen Ermeni´nin hesabının bilinmediği, tüm Osmanlı´nın „kasap“ olduğu ve Der Zor, orada kalanın halinin yaman olduğu bir yer. Eğer Der Zor´da 1916 yılında olup bitenleri bilirseniz, bu ağıtların çok "hafif” kaldığını anlarsınız.

1916 yılında Der Zor´da ne olup bittiğini konsoloslardan öğrenmeye başlayalım.

Amerika´nın Halep Konsolosu Jesse B. Jackson, Büyükelçi Henry Morgenthau’ya gönderdiği raporda, 3 Şubat 1916 tarihi itibariyle Halep ve Şam civarları ile Fırat nehri boyunca Der Zor’a kadar olan bölgede toplam 486.000 kişinin hayatta olduğunu bildirmekteydi. İttihat ve Terakki Hükümeti’nin Ermenilerin yeni yerleşim yerlerindeki toplam nüfusu, müslüman nüfusun % 10’unu aşamayacak şeklindeki emrini uygulamak için Der Zor’da yaz aylarında birçok katliam yapıldı. Yaklaşık 200.000 civarında Ermeni´nin imha edildiğini yazarlar tarihçiler.

Bölgede olup bitenleri yakından izleyen Almanya’nın Aleppo (Halep) Konsolosu Rössler, 27 Nisan 1916´da, Der Zor Mutasarrıflığı için „20 Nisan tarihinde Der Zor’da görev yapan bir Türk subayından öğrendiğime göre, Der Zor mutasarrıfı yerli halkın % 10’u kadar Ermeni’yi orada (Der Zor’da) bırakıp gerisini Musul’a sürmek üzere emir almış „ şeklinde bir rapor gönderir.

Rössler ayrıca Halep ve Der Zor hakkında ayrıntılı raporlar yazmış, 29 Temmuz 1916´da Alman Başbakanı Bethmann Hollveg’e gönderdiği raporda, Der Zor Mutasarrıflığı’ndaki Ermenilerin 17 Temmuz itibariyle bölgeyi terk etme emri aldıklarını bildirir. Merkezi Hükümet yerli nüfusun % 10’u kadar Ermeni’nin kalmasına karar vermiştir. Rössler „son geriye kalanların imha edilmeleri gerekecek“ der. Bu amaca uygun olarak Der Zor Mutasarrıfı Suad Bey görevden alınmış yerine „zalim bir kişi göreve atanmıştır.“

Rössler ayrıca „Fırat yakınlarına sürülen Ermenilerin yavaş yavaş imha sürecine ilişkin güvenilir bir kişinin raporu“ başlığını taşıyan bir rapor da gönderir. Rössler yüksek rütbeli Alman bir memurun tanıklıklarını aktarır: Bana 18 Temmuz’da Sabka-Hammam-Meskene yolunun parçalanmış elbise parçaları ile dolu olduğunu anlattı. Sanki oradan bir ordu geçmiş gibiydi. 6 aydır Meskene’de bulunan bir Türk eczacı, sadece Meskene’de 55.000 Ermeni’nin gömülü olduğunu söyledi. Aynı rakam ondan bağımsız olarak bir Türk subay yardımcısı tarafından da söylenmişti. Der Zor’dan 16 Temmuz’da Ermenilerin tekrar sürgüne devam edeceği haberi geldi. Ayın 17.’sinde tüm dini liderler ile önde gelen erkekler tutuklandı. 22 Temmuz’a kadar tüm Ermeniler tekrar sürgüne gönderildiler. Daha önce merkez hükümetin, Ermenilerin oradaki yerlilerin % 10’unu geçmemeleri yönündeki emir, geride kalanların temizlenmesi ile uygulanacaktı. Ayrıca başka bir değişiklik te, büyük bir ihtimalle insancıl mutasarrıf Suat Bey’in Bağdat’a atanması ve yerine acımasız halefinin gelmesi.

23 Ekim 1916´da Konsolos Rössler, 1 yıldır Der Zor’da bulunan Antepli Hosep Sarkisyan’ın anlattıklarını şöyle aktarır: Zeki Bey’in gelmesi ile yeni sürgünler başladı. Temmuz ve Ağustos aylarında Sabka, Der Zor, Meyadin, Ana ve diğer yerlerdeki 15.000’den fazla sürgünü Marrat köyüne götürme oradan da 2-4 bin kişilik karavanlarla tekrar sürgüne gönderme emri verdi. Hosep’in kafilesi 1.700 kişiden oluşuyordu. Habur nehri kıyısındaki Şedadiye’de Çerkezler tarafından baskına uğrarlar. Tüm kafile elbiselerine kadar soyulur. Elbiseler Araplara dağıtılır. 3 saat sonra Karadağ mevkiinde Çerkesler tarafından ikinci kez baskına uğrarlar. Ve kafile katliama uğrar. Hossep bir arabaya binmiş mutasarrıf Zeki Beyi görür. Katliam yapan Çerkesleri „bravo“ haykırışları ile cesaretlendirmektedir. Çerkeslerin birçok kere baskınına ve katliamına maruz kalan kafileden 31 kişi sağ kalır.

Beatrice Rohner’in raporunda da şunlar yazılıdır: 20 Nisan’da Meskene’ye vardığımda 3500 sürgün Ermeni ve 100 yetim çocuk buldum. Meskene geçici bir durak olmasına rağmen bazıları arabacı, fırıncı gibi işlerinde çalışıyor. Geriye kalanlar dileniyorlar. Hastalar çadırsız ve örtünecek birşey olmadan yakıcı sıcakta duruyorlar. Hükümet ne ekmek ne de çadır veriyor. Meskene’de iken Bab’tan bir kafile geldi. Anlatılamaz bir durumdaydılar.“ Rohner ayrıca hergün büyük kafileler halinde Ermenilerin Musul istikametine gönderildiğini yazar.

Hacinli Keshishyan ailesinden sadece 9 kisi Der-Zor çollerinden sag çikabildi.

5 Eylül 1916´da Aleppo’dan Alman diplomat Hoffmann, İstanbul’daki Büyükelçiliğe şu raporu gönderir. Fırat kıyısından Der Zor’a kadar herbirinde 1-2 bin kişinin bulunduğu küçük kamplar var. Son seyahatimde gördüğüm 20-30 bin Ermeni insani düşünen mutasarrıf yönetiminde biraz nefes alabilmişlerdi. Ancak birkaç ay önce yeni atanan şimdiki acımasız mutasarrıf Çerkes Zeki Bey, birkaç zanaatkarın dışındaki herkesi ve 1.200 çocuğu tekrar sürgüne gönderdi. Duyduğuma göre Habur nehri civarlarında genel kanıya göre katledildiler veya herhangi bir şekilde öldüler. El-Hammam yakınlarında aileleri olmayan 6-700 Ermeni hükümete çalışıyorlar. Kış soğuğu gönderilenleri kesinlikle ortadan kaldıracaktır. Der Zor’dan resmi olarak Musul’a gönderilenlerin akibeti konusunda, son aylarda kaç kişinin oraya geldiğini Musul Konsolosundan sordum. Bana verilen bilgiye göre, 15 Nisan’da 19.000 kişilik 4 kafile iki ayrı yoldan Der Zor’dan çıktılar. Habur nehri kıyısındaki bir kampta birleştiler. 22 Mayıs’ta, yani 5 hafta sonra bu kafileden yaklaşık 2.500 kişi, aralarında birkaç yüz erkek Musul’a vardılar. Kadınların ve kızların bir kısmı yolda Bedevilere satıldı. Geri kalanlar açlık ve susuzluktan yolda öldüler. 3.5 aydan beri Musul’a yeni kafile gelmedi. Gerçek, Der Zor’daki halkın düşüncesine ve bunu kanıtlayan gerçek bilgilere göre yeni Çerkes mutasarrıfın hükümdarlığı altında, Der Zor’dan gönderilenlere Fırat-Habur üçgeninde kısa süren bir muamele yapıldığıdır. Ölenlerin çocukları için kurulan yetimhaneler henüz dağıtılmadı. Buradaki sürgün komiserinin yardımcısı yönetici hemşire resmi olarak, bu yetimlerin Konya’daki büyük ulusal yetimhaneye gönderileceklerini, Türk ismi alacaklarını ve Türk gibi (yani müslüman) yetiştirileceklerini açıkladı.

Der Zor´da 1916 yılının sonuna kadar olup bitenleri konsoloslar böyle aktarıyorlar. 1915 yılının Ekim/Kasım ayında Ras Ül Ain ve Halep´e binlerce Ermeni kafilesi gelir. Bu aylarda Doğu Anadolu´da tehcir genelde sona ermiştir. 1916 yılının Ocak ayında Aleppo kuzeyindeki kamplar kapatılır ve burada kalanlar Der Zor´a gönderilmeye başlanır. Hergün sadece açlık ve hastalıktan 150-200 kişinin can verdiği Der Zor´a akın akın Ermeni kafileleri gelmeye başlar. 1916 yılının ortalarına kadar genellikle açlık ve hastalık nedeniyle ölümlerin hüküm sürdüğü toplama kamplarında, Anadolu´nun dört bir yanından gelen Ermeni kafileleri nedeniyle kapasitenin üzerinde bir yığılma olur. Bu durumdan kurtulmak için Ermeni kafileler Musul´a gönderilmeye başlanır. Çölün ortasına sürülen kafilelerin çoğu açlıktan ölürken, bir kısmı da yöredeki Çerkes, Çeçen ve Arap çeteleri tarafından katledilirler. Eldeki bilgilere göre 1916 Temmuz ayına kadar Der Zor Mutasarrıflığı yapan Ali Suad Bey, eldeki olanaklar ölçüsünde Ermenilere iyi davranır. Onlara iş imkanı sağlar, daha iyi yaşam koşulları için civardaki köylere dağıtır, elinde ne varsa adeta seferber eder. Talat Bey´in müslümanların % 10´u kadar Ermeni bulundurulması emrini bir çeşit görmezlikten gelir, genellikle uygulamaz, Ermenileri çeşitli yerlere dağıtır. Ancak Talat Bey´e „Ermenilere iyi davranıyor“ diye şikayet edilir. Talat Paşa, Halep ve Der Zor´a 1916 ortasında iki atama yapar. Halep`e Abdulahat Nuri, Der Zor´a Salih Zeki.

Daha sonra „Zor“ soyadını kullanan Salih Zeki´nin 1913 yılında Alaşehir (Manisa) kaymakamlığı yaptığı ve bölgedeki Rum tehcirinde aktif rol aldığına ilişkin bilgiler bulunmaktadır. Der Zor´a atanmadan önce ise Kayseri Everek (bugünkü Develi) kaymakamı idi. Ayhan Aktar´ın „Yüzbaşı Torosyan’ın hikayesi“ başlıklı yazısında, 1915 yazından itibaren Everek´ten Ermenilerin İttihatçı Zeki tarafından sürüldüğünü, şehrin biraz dışında kafilelerin çeteler tarafından önce soyulup sonra da öldürüldükleri anlatılır. Torosyan ailesi, oğulları subay olduğu için hemen tehcir edilmez. Sonra Kaymakam Zeki, oğullarının savaşta öldüğünü söyler ve Torosyan ailesini de çöle sürer. Sarkis Torosyan´ın ailesi İslahiye´de katliama uğrar yalnız kızkardeşi Bayzar kurtulur ve Suriye´ye ulaşır. Torosyan´ın daha sonraki hayatı kısaca bu yazıda anlatılmaktadır.

Aslen Çerkes olan Salih Zeki´nin Der Zor´a atanmasıyla, burada Ermeniler için başka bir dönem başlar. Der Zor´daki toplama kampları yağma edilmeye başlanır. Çerkes, Çeçen ve Arap Bedevi çeteleri bizzat Salih Zeki´nin emirleri sonucu resmen katliama başlarlar. Katliamdan önce tutuklama, işkence, idamlar, soygun, gasp, tecavüz, salgın hastalık, açlık Ermenileri kırıp geçirir. Der Zor´daki Ermenilerin sayısı Talat Paşa´nın emrine göre müslüman nüfusun % 10´unundan fazladır. Salih Zeki 1916 sonuna kadar nüfus azaltma işini layıkıyla becerir. Yaklaşık 200 bine yakın Ermeni´nin katledildiği tahmin edilmektedir. Bölgede bulunan konsolosluklar, diğer yabancılar, Alman ve Ermeni tanıklar, Salih Zeki´nin özellikle gaddarlığını anlatırlar. Salih Zeki katliamlara özel arabasıyla eşlik eder, ortalık yerde Ermeniler kesilirken „bravo“ haykırışları ile onları teşvik eder. Der Zor Ermeniler için yok olmanın, inanılmaz acıların bir sembolü. Der Zor´da Salih Zeki, gaddarlığın, vahşetin, insan oğlunun varabileceği en uç barbarlığın bir sembolü olarak bilinir. Der Zor Mutasarrıfı Salih Zeki, Çeçen infazcılara „Rüşvete niye ihtiyacınız var? Şayet istediğiniz paraysa, evvela onları öldürün, sonra paralarını alın… Imparatora hizmet ediyorsunuz, bu sebepten, işiniz meşru.“ diye akıl verirken, Tasviri Efkar muhabiri Agah Bey´in „ Senin için 10.000 Ermeni imha etti diyorlar“ demesine karşılık verdiği yanıt ta „meşhurdur“: “Benim namusum var. On bine tenezzül etmem. Daha çık bakalım.” Der Zor´da olup bitenleri Kevorkian , „soykırımın ikinci aşaması“ olarak nitelendirir ve Salih Zeki de “katliamın celladı” olarak anılır. Alman Ludvig Schraudenbach Muharebe adlı kitabında Salih Zeki´den „Avrupai şık giyimli vali bizi çok iyi karşıladı“ diye yazar ve „Ermeni çocukların kütüklere bağlanıp ateşe atılması“ dahil şoke edici mezalimlerin bu bölgede gerçekleştirildiğini anlatır.

Der Zor Mutasarrıfı Salih Zeki, Kasım 1916’da İstanbul’a çağrıldığında, beraberinde Ermeni kurbanlarından rüşvet aldığı on binlerce altınla dolu sandıklar bulunduğu söylenir.

Divan-ı Harb-i Örfi mahkemelerinde ikinci bir „Deyr-i Zor Tehciri“ davası, Salih Zeki hakkında açılır. Sanık firardadır. Dava kısa sürer ve 28 Nisan 1920´de Salih Zeki idam cezasına çarptırılır. Davanın karar sureti şöyledir: „Zor Sancağı´na tehcir edilen Ermenileri katl ve imha ve mallarını gasb ve yağma eylediği iddiasıyla sanık olup, halen firarda bulunan eski Zor Mutasarrıfı Zeki Bey hakkında icra kılına muhakeme neticesinde, adı geçenin Osmanlı memleketlerinin muhtelif memleketlerinden Zor Sancağı´na tehcir ve iskan edilmiş olan birçok Ermenileri çetecilerden tertib ve teşkil eylediği atlı ve yaya çeteler marifetiyle ve tekrar tehcir bahanesiyle diğer bölgelere sevk ederek yolda giderlerken kendisinin de hazır bulunduğu halde mağdurlara alenan topluca hücum ve üzerlerinde bulunan nakitlerini ve mallarını yağmalamak ve birçoğunu da Habur Havtasının mecra yerlerinde feci surette katl ve imha ettirdiği ve gayri müslim birçok şahitlerin yemin ederek ve sırasıyla vaki olan şahitlikleri ve tahkikat evrağı içeriği ve kendisinin firarda bulunması gibi deliller ve kanuni ipuçlarından oluşan vicdani kanaat ile gerçeklik derecesine ulaştığından adı geçen Zeki Bey´in o yüzden gasb ve yağma ve insanları katletme alçaklığı gerektiren işin faili olmak üzere cezalandırılmasına ve (...) maddelerine uyarak idamına ve haczedilmiş mallarının usul dairesince idare ettirilmesi ve sözü geçen cinayetlerde dahl ve iştirakleri soruşturma evrakında açıklanan Zor eski Mebusu Nuri Efendi ve adı geçen Zeki Bey´in mutasarrıflığı zamanında Jandarma ve Nizamiye Kumandanlıklarında ve Polis komiserliğinde bulunmıuş olanlar ve zikredilen eylemler gözü önünde cereyan ettiği halde yasal girişimlerde bulunduğu anlaşılamayan mahalli savcısı haklarında yasal takibat yazılmasına gıyaben ve oybirliğiyle karar verilmiştir.“ (Tehcir ve Taktil, Divan-ı Harb-i Zabıtları, Vakahn N. Dadrian, Taner Akçam, Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Aralık 2008)

Salih Zeki yargılanması sırasında firardadır. 1918/19 yılında Bakü´de karşımıza çıkar. Kasım 1916`dan Bakü´de ortaya çıkışına kadar geçen sürede Salih Zeki hakkında bilgilere ulaşamadım. Büyük bir ihtimalle arandığını, tutuklanacağını ve yargılanacağını anladığı için, Mondros mütarekesinden sonra bir kısım Ittihatçıların yaptığı gibi Bakü`ye gittiği söylenebilir.

Bu tarihten itibaren Salih Zeki´yi bambaşka bir yerde bambaşka bir ilişkiler içinde görüyoruz. Özellikle Salih Zeki merkezli bilgileri şöyle derlemek mümkün.

1918/19 ve sonraki yıllarında Bakü adeta İttihatçı kaynamaktadır. Halil (Kut) Paşa, Küçük Talat, Bahaeddin Şakir, Nuri (Kıllıgil) Paşa başta olmak üzere birçok İttihatçı bu bölgeye sığınmışlar hem de bu bölgede faaliyet göstermektedirler. 1920 yılının özellikle Mayıs ayından sonra Ittihatçılarla Türkiye Komünist Teşkilatı (TKT) nın yolları şu veya bu şekilde kesişmiştir. 1920 baharında Bakü´de „Türkiye Komünist Fırkası/Gruppası“ adını verdikleri İttihatçıların kurduğu oluşumun Azerbaycan´a Kızıl Ordu´nun girmesinden sonra Mustafa Suphi tarafından dağıtılması ve birçok İttihatçıyı uzaklaştırması ve Yeni Yol Gazetesini kapatması sonucunu doğurmuştur. Daha sonra İttihatçılarla TKF arasındaki ilişkiler gergin bir durum almıştır. Ancak kendi ifadesiyle „Türkiye teşkilatının telif ve tercüme şubesini idare“ eden başta Küçük Talat olmak üzere İttihatçıların bir kısmı hala TKF´dedirler. Küçük Talat, Cemal Paşa´ya gönderdiği 8 Eylül 1920 tarihli mektubunda „Mustafa Suphi ile kısmen eski aşinalık, kısmen bazı yoldaşların bana hürmet ve itimadı böyle bir faaliyette bulunmak imkanını veriyor.“ şeklinde yazmıştır. ( Emel Akal, „Dr. Şefik Hüsnü´nün bir konuşmasında ve İttihat ve Terakki Erkanının yazışmalarından Mustafa Suphi“ başlıklı yazı.) Salih Zeki ile ilgili doğrudan bir bilgi de Cemal Paşa´nın 5 Temmuz 1920 tarihli ve Talat Paşa´ya yazdığı mektupta bulunmaktadır: „ Bizim Türklerden bir takım gençler komünist namıyla ortaya atılmış. Bir vakit ki İfham muhariri Mustafa Suphi Bey de bunların başına geçmiş. Bunlara ahiren bizim Küçük Talat ile Zor mutasarrıfı Salih Zeki Bey ve Darülfünun muallimlerinden oldukları haber verilen Ahmet Cevat ve Halim Sabit Beyler de iltihak etmişlerdir. Bu grup elyevm Bakü´de icrai faaliyet ediyor.“ (age)

Tüstav Yayınları tarafından yayınlanan Süleyman Nuri´ nin „Uyanan Esirler“ adlı anı kitabında da Salih Zeki hakkında bilgiler vardır. Süleyman Nuri, Kızıl Ordu´nun Azerbaycan´a girmesinden önce ve daha sonra Türk komünistlerinin faaliyetlerinden bahsetmektedir. 1920 yılının Nisan/Mayıs ayları Azerbaycan´ın Kızıl Ordu´nun kontrolüne girdiği aylardır ve Mustafa Suphi henüz Bakü´ye gelmemiştir. Süleyman Nuri anılarında bu faaliyetlerde Doktor Fuat Sabit, Yakub ve diğer kömünist arkadaşlardan bahsetmektedir. Ancak Salih Zeki´nin adı geçmemesine rağmen büyük bir ihtimalle onun da bu grup içersinde yer aldığı söylenebilir. Çünkü Bakü ve Azerbaycan´da propaganda ve teşkilat işlerine hız verildiğini anlatan Süleyman Nuri, Azerbaycan Komünist Partisi yayın organı „Komünist“ gazetesinin 3 Mayıs 1920 tarihli nüshasında „Azerbaycan ve Bakü´de mevcut Osmanlı Türklerinden Komünist Partisi´ne yazılmak isteyenlerin Türk şair Feyzullah Sacid´e“ müracaatları hakkında bir ilan yayınlandığını anlatır. Aynı gazetenin 14 Mayıs 1920 tarihli nüshasında da“Umum Türkiyeli asker ve zabitana“ başlıklı bir bildiri yayınlanmıştır. Bu bildiride Türk Komünist askeri kıtası kurulacağı belirtilmiş ve programı da eklenmiştir. Bu bildirinin altında da Salih Zeki, Yakub, Abid Alimof ve Süleyman Nuri imzaları bulunmaktadır.

Salih Zeki aynı zamanda Doğu Halkları Kurultayı delegesidir. Yine Süleyman Nuri´nin „Uyanan Esirler“ adlı anılarını anlattığı kitaptan devam edelim. „Türkiye Komünist Partisi Teşkilat Bürosunun Yeniden Teşkili ve Üçüncü Enternasyonal“ başlıklı bölümdeyiz. Süleyman Nuri anlatıyor: „Tiflis´te Orjonikidze´den aldığım talimat üzerine Bakü´ye geldim. Bakü´de mevcut Türk komünistleri arasında Azerbaycan Komünist Partisi merkez komitesinin birinci katibi Kirof´un yardım ve gösterisiyle Salih Zeki, Abid Alimof, İsmail Kadir ve İsmail Hakkı´nın (Kayserili) iştirakiyle benim de dahil olduğum beş üyeden ibaret bir Türkiye Komünist Partisi teşkilat bürosu teşekkül etti ve derhal faaliyete başladı. M.Suphi ve arkadaşlarının feci surette öldürülmelerinden sonra bunlardan boş kalan yerleri doldurmaya çalışmak ve Türkiye´deki mevcut teşkilatlarla bir an evvel rabıta kurmak lazımdı. Ilk iş olarak da M. Suphi ve arkadaşlarının feci akıbetlerinin intaç eden topluca Türkiye seyahatinden dersi ibret alınarak Türkiye Komünist Partisi teşkilat bürosu Saliyef Adil´i, Tairof Hayderi ve Müftüzade Salahiddin´i Balkanlara ve henüz işgal altında bulunan Istanbul´a ve bu yolla Türkiye´nin diğer yerlerine gönderdiler. Katibi olarak hizmetinde bulunduğum teşkilat bürosu Salih Zeki´yi ve beni Moskova´da toplanacak olan Komünist Enternasyonalinin Üçüncü Kongresi´ne delege olarak seçtiler ve 1921 Haziran ayı sonlarında emrimize verilen bir yük vagonu içinde 19-20 gün gayet ağır şartlar altında yolculuk ettikten sonra Moskova´ya geldik ve her ikimizi Gorki „Tverskoy“ caddesindeki lüks otelin beşinci katında iki yataklı odalardan birine yerleştirdiler. Daha henüz kongre açılmamıştı. Otel lokantasında kahvaltı ediyor, öçle ve akşam yemeklerimizi yiyor, boş vakitlerimizi de otelin kıraathanesinde mütalaa ile meşgul oluyorduk. Moskova´yı hiç bilmediğimiz için biz yalnızca dışarı çıkamıyor ve ancak topluca ekskursiyon gezintilerine katılıyorduk. Bir gün otel salonlarından birinde tanımadığım, Salih Zeki´nin tanıdığı bir adama rastladık; Salih Zeki´nin daha Türkiye´den tanıdığı bu adam kendisiyle biraz hoşbeş ettikten sonra Ankara Resmi Hükümet Partisinin Kominternin Üçüncü Kongresi´ne gönderdiği delegesi Tevfik Rüştü Aras olduğu anlaşıldı. M. Suphi ve arkadaşlarının daha henüz kanları kurumadan ve Ankara Halk Iştirakiyyun Partisi´nin bütün üyeleri cezaevlerinde ağır cezalar altında inlerken, Tevfik Rüştü Aras´ın Ankara Resmi Komünist Partisi´nin mümessili olarakMoskova´ya Komünist Enternasyonali Üçüncü Kongresi´ne delege olarak gelmesi bizim hemen dikkat nazarımızı çekti. Sonra arkadaşım Salih Zeki, Tevfik Rüştü Aras´ı ve onun aralarında bulunduğu Türkiye ve Ankara´daki çevreleri gayet iyi bildiği için de Tevfik Rüştü Aras hakkında müsbet herhangi bir fikir edinmemize imkan yoktu.“

1921 yılının Ekim ayında Moskova ve Kars anlaşmalarının imzalanmasından sonra Bakü´de bulunan TKP teşkilat bürosu kendini fesh eder. Ve büroda çalışanlar çeşitli alanlara çalışmaya gönderilmiştir. Süleyman Nuri´nin anılarında Salih Zeki´nin adı bir daha geçmez. Salih Zeki faslını burada bitirmeden biraz geriye Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Türkiye´ye gelmesinden önceki döneme dönelim.

1920 yılının Temmuz ayında, Türkiye Komünist Teşkilatı Merkez Komitesi üyesi (Kayıt ve Tevzi Şubesi Müdürü olan ve Nahçıvan’da teşkilatın şubesini açmakla görevlendirilen) Salih Zeki´nin , TBMM Hükümeti ile işbirliğini sağlamak ve çalışmalar yapmak üzere Türkiye´ye gönderildiğini biliyoruz. Süleyman Sami de Ankara´ya doğru yola çıkmıştır. Salih Zeki ve arkadaşları Ağustos ayında Kazım Karabekir Paşa ile Erzurum'da görüşür. Salih Zeki, Bolşevik idare tarzının kabul edilmesi gerektiğini, bu amaçla 1 Eylül'de Bakü'de yapılacak olan Türk Komünistlerinin toplantısına Anadolu'dan sekiz-on delegenin gönderilmesini ve kendisine Erzurum'da teşkilat yapması için müsaade edilmesini ister. Kazım Karabekir bu konuda gizli olarak Albayrak Heyeti ile görüşmesini salık verir. Daha sonra Kazım Karabekir, Salih Zeki ile yaptığı görüşmeyi Mustafa Kemal´e aktarır. 3 Ağustos tarihli telgrafta Salih Zeki´nin söylediklerini şöyle özetler: „Varlığımızı korumak ancak Bolşevik sistemini kabul ile mümkündür. Anadolu’nun bazı yerlerinde komünist teşkilatına girmiş kimseler varmış. Erzurum’da açık veya gizli teşkilat yapması için kendisine müsaade etmeliymişim..." Kazım Karabekir "Mustafa Suphi ve arkadaşlarının, emniyetle memleketimize gelmek için, Salih Zeki'nin ne tarzda karşılanacağını beklediklerini sanıyorum" diye de ekler. Kazım Karabekir, Salih Zeki´ye, Ankara’ya giderek hükümetle görüşmesini tavsiye eder. Erzurum ve civarında temaslarda bulunan Salih Zeki, daha sonra Ankara´ya gitmek üzere Trabzon´a hareket eder. Ancak Ankara´ya gitmez ve tekrar Bakü´ye döner.

Yukarıda yazılanları ilk defa ben dile getiriyorum iddiasında değilim kuşkusuz. Daha önceleri Sait Çetinoğlu, Taner Akçam, Emrah Cilasun gibi yazar ve araştırmacılar bu konuya değinmişlerdi. TKP`nin kuruluşunda ve sonraki yıllarda İttihatçıların varlığı bir gerçek. 1918/21 yılları arasında Bakü´de „Türkiye Komünist Fırkası/Gruppası (TKF) adlı bir örgütlenmenin varlığı malum. Ve bu İttihatçıların kurduğu örgütün Mustafa Suphi tarafından dağıtıldığı, yerine Türkiye Komünist Teşkilatı (TKT) kurduğu da biliniyor. Ancak bu yeni teşkilatlanmada İttihatçıların hepsinin tasfiye edilmediği de ortada. En azından Küçük Talat´ın hala yeni teşkilatta varlığını sürdürebildiği de kendi ifadesinden anlaşılmakta. Eski Der Zor Mutasarrıfı Salih Zeki´nin de „kurucu“ üye, „Merkez Komitesi“ üyesi olduğu da tartışma götürmez bir durum. Öte yandan Salih Zeki´nin TKP adına Türkiye´ye gönderildiği, Kazım Karabekir olmak üzere birçok kişi ile görüştüğü de hem TKP açısından hem de “Milli Mücadele” cephesi tarafından bilinen bir durum. Yine öte yandan o yıllarda TKP adına hareket eden Süleyman Sami ve Mehmet Emin´in de durumları tam olarak aydınlığa kavuşmuş değil. Bu son iki kişi hakkında „ajan“, „İttihatçı ajan“, „Milli Mücadele´nin ajanı“ gibi sıfatlarla birçok suçlama da bilinmekte. Ayrıca bu iki kişinin Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledilmesi olayından kurtuldukları da biliniyor. Öte yandan Mustafa Suphi´nin yanında Trabzon´a kadar götürdüğü içinde 8.000 altın olduğu iddia edilen bir bavuldan da söz edilmektedir. Hatta kimi yazarlar bu bavul nedeniyle öldürüldüğünü bile iddia edebilmektedirler.

Aslında benim bu yazıyı yazmamın çıkış nedeni, 3-4 yıl önce başladığım Ermeni tehcirindeki sivil ve askeri yöneticilerin daha doğru bir deyimle tehcirde önemli görevler üstlenmiş olan İttihatçıların biyografileriyle ilgili idi. Salih Zeki adı beni 1916‘dan 1918/21 yıllarındaki TKP´ne götürdü. Esas amacım TKP tarihine ilişkin birşeyler yazmak değil. Son günlerde yeni TKP kurulması girişimlerini duyunca ve „Suphi´den Bilen´e Gelenek Yaşıyor“ pankartını da görünce, herşeyden önce „Dante´nin Cehennemi“nden TKP`ne giden yolda „TKP Merkez Komitesi üyesi“ Salih Zeki´yi hatırladım. “Der Zor dedikleri büyük kasaba / Kesilen Ermeni gelmez hesaba / Osmanlı efratı dönmüş kasapa.” Gerçek tam boyutuyla ve biraz da „tarihin acı bir cilvesi“ olarak karşımda durunca, sadece hatırladım ve eğer gerçeği söylemem gerekirse „içim burkuldu“. Belki biraz da duygusal nedenlerden dolayı. Sanırım sorun bir geleneğe ve/veya siyasi bir geçmişe sahip çıkarken, „kötüleri“ veya „işimize gelmeyenleri“ ayıklayıp, sadece „iyiye“ sahip çıkmaktaki „beceride“ yatmakta. Ancak tarihte olup bitenleri de yok saymak „siyasi bir etik“ olarak ne kadar doğru acaba? Bir dönem bu partinin saflarında yer alanlar olarak sırtımızda oldukça fazla bir yükün olduğu tartışma götürmez. Bu yükü nasıl sırtlayacağımız ve/veya bu yükün altından nasıl kalkacağımız ise meçhul.

.

 

4 Eylül 2013 Çarşamba


DANİMARKA’LI BİR ŞAİR : HENRİK NORDBRANT
Hüseyin Duygu
‘Danimarka’da doğmuş olmama
dayanamıyorum.
21 Mart 1945 Kopenhag doğumlu olmama ise,
hiç mi hiç dayanamıyorum.’ 

Henrik Nordbrandt, bir şiirinde Kopenhaglı olduğunu böyle dile getirir. O, şiirlerindeki büyüleyici ezgisellik ve çarpıcı şiir mantığıyla Danimarka’da bir Henriik Nordbrandt söylemi yaratmıştır. 1967 yılında ülkesini terketmiş, bir şiirinde yazdığı gibi ‘hiç kimseyle ortak öyküsü olmayan’  bir yer aramak üzere önce Yunanistan’a 1970’li yılların başından bu yana da Türkiye ve öteki Akdeniz ülkelerine gitmiştir.

Henrik Nordbrandt aykrı bir insandır. İnce uzun boyu, küskün bakışlarıyla her an her yere  uyabilir, hiçbir yerin insanı değilmiş gibi durur topluluklarda. Onun sadece şiir yazarak geçinmesi yaşamını ‘sevebileceği ve ölene kadar kalabileceği’ bir yere adaması, tam anlamıyla özgürce yaşaması; sorumlulukları ağır, geçim derdi çeken Türkiyeli ozanları kıskandıracak türdendir.

Kuzey’in karanlık ve soğuk bir ülkesinden, ‘sevebilceği ve ölünceye kadar kalabileceği’ yeri aramak için 1967’de Yunanistan’a gider. Orada Yunan cuntası ile karşılaşır. Bir süre sonra Yunanistan’ı terkedip İstanbul’a geçer. Ancak İstanbul da ozanın aradığı yer değildir. İki hafta sonra soluğu Danimarka’da alır.  Kopenhag Üniversitesi’nde Çince ve Arapça okur. Bu arada Türkiye’ye merak sarar ve 1971’de yine Türiye’ye gider. ‘Yakarış’ adlı şiirini Side’de yazar. Sürekli aramaya devam eder. Side’den sonra yolu İspanya’ya uzanır ve bu ülkede yedi yıl kalır. İspanya güneşi pırıl pırıldır ama o, Ege Denizi’ni, Yunan adalarını ve Türkiye’yi özlemekten geri durmaz
‘Ege Denizi, o sıcak gecelerinde
uykulu yüzüme,
parçalanmış heykellerin
alnıma kondurduğu gizli öpücüklerine,
gemici dullarının göz kapaklarını
ve renkleri solmuş ikonların altınını
anımsayıveren parmak uçlarıma,
Orta Asya’da bir Roma gömütündeki
kırılgan cam eşya gibi
Nordbrant'tan İki Şiir: 

GÜLLERE HARCADIM BÜTÜN PARAMI

Güllere harcadım bütün paramı, yolumu yitirdim mavide.
Göremezsem seni yarın, öldüm demektir;
Solgun Mart göğü altında denizin açıklarında yatan bir ölü,

oyma süsünden ayrılıp, onun görüntüsünü
pencerelerinde bırakıp gitmiş bir hayalet gemi gibi,
bir elinde bir gül, öbür eliyse açık ve öne uzanmış
 Çeviren : Murat Alpar

TOROS DAĞLARI

Neyi yeğleyeyim, bilmiyorum:

Seni mi, sevgilim, Toros Dağlarına,

Toros dağlarını mı yoksa güllere.
 

O kadar güzel ki Toros Dağları;

Gülleri o kadar al, o kadar kokulu ki!

İşte seni tam o kadar seviyorum. 

Çeviren : Murat Alpar