30 Nisan 2023 Pazar

 

Meçhul bir risale 1927'den sesleniyor:

1 MAYIS'IN ANLAMINI

KAVGADA BULMAK

Kavel Alpaslan



     Türkiye’de 1 Mayıs alanlarının devletçe zaptına dair yaygın kanı, 1970’lerle başladığı yönündedir. Ancak yasaklar, bu tarihten çok daha önce Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte emekçilerin önüne dikilir. ‘Sendikalar-Amele Cemiyetleri Niçin Lazımdır ve Nasıl Teşkil Edilir?’ başlıklı metin H. Esad imzasıyla 1927'de yayınlanır. Yazı oldukça basit ancak merak edilen sorulara verilen yanıtlardan oluşuyor. Fakat bu yanıtlar yalın olmasına karşın gerçeği tertemiz bir şekilde işçilerin önüne seriyor.


Uyan mihnetle çalışan yoksul hemşeri! / İnkılâba gir de ol dünyanın hür rençberi! / Yeri göğü titretip demir döven işçiler! / Kayaları inletip saban süren çiftçiler! / Anadolu şuralar hükümeti var olsun. / İşçilerin emeği üzerlerine yâr olsun. / Asrımızda dikilen beynelmilel çerağın / Semalarda yükselsin güneş gibi parlasın.”

Türkiye İçin Enternasyonal Marşı (Kurtuluş Yolu, 1922)

                                Sosyalist Fırka Amblemi

    Hep söylenir, “1 Mayıs bir ‘bayram’ değil mücadele günüdür” diye. Farklı şekillerde okuyabiliriz bu yorumu. Mesela bayramı müjdeleyecek bir mücadelenin günüdür belki de?

                                       1 Mayıs 1977

     Bir de “Ne değildir?” diye sormak gerek: Sarı ya da reformist sendikaların bürokrasi şöleni değildir 1 Mayıs. Seçim kampanyalarına boğulan ve sermaye düzeninin allayıp pulladığı adayların rol çaldığı bir meydan da değildir.

      Çünkü kesin olan şey, mücadelenin günü olduğudur. Emekçilerin kavgasını haykırdığı bir gündür. Yılların döktüğü kanı ayak izlerinden silmek öyle kolay şey değildir. 1 Mayıs ancak böyle ‘kutlu’ olur.

     Bundan 5 yıl önce, ‘olağanüstü’ zamanların henüz başladığı dönemde, 1 Mayıs’ın olağanüstü koşullarda geçmişte nasıl kutlandığını, dünyadan kimi örnekler üzerinden konuşmuştuk. Şimdi ise anlamların yitmediği, ancak eritilip kurumsal bir şekil verildiği bir zamanın içerisindeyiz. Hâl böyle olunca 1 Mayıs’ın gerçek anlamını aramak bugünün görevidir.

YASAKLI 1 MAYISLAR CUMHURİYET'LE BAŞLIYOR



    Türkiye’de 1 Mayıs alanlarının devletçe zaptına dair yaygın kanı, 1970’lerle başladığı yönündedir. Ancak yasaklar, bu tarihten çok daha önce Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte emekçilerin önüne dikilir. Bianet’te Tuğçe Yılmaz, yıl yıl 1 Mayıs’ın kroniğini çıkartmıştı. Hem Osmanlı’nın son dönemlerini hem de Cumhuriyet dönemini kıyaslamak üzere tekrar göz atmak yerinde olabilir. Ancak yine de Cumhuriyetin ilk yıllarını hafızada tutmak o kadar kolay olmuyor. Dolayısıyla biraz daha açarak 1920’lerin 1 Mayıs'larına gidelim.

    Osmanlı’da 1 Mayıs'lar, yer yer yasaklarla kesintiler yaşansa da çeşitli milletlerden sosyalistlerin yürüttüğü anma ve gösterilerle devam eder. Birinci Paylaşım Savaşı’ndan sonra ve Cumhuriyet dönemindeki 1 Mayıs kutlamalarına dair Hamit Erdem, Emek Tarihi Yazıları kitabında şöyle yazıyor:

      “1900’lü yıllardan itibaren Rum, Ermeni ve Türk sosyalistlerin başlattığı 1 Mayıs Anmaları, 1921 ve 1922 yıllarında İstanbul’daki yabancı orduların işgali ve yasaklamalarına rağmen Türkiye Sosyalist Fıkrası ve diğer ‘emek’ten yana parti ve örgütler ile farklı milletlerden işçilerin katılımıyla kitlesel olarak kutlanır, işçi sınıfının o dönemki talepleri dile getirilir. 1 Mayıs (1923) Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fıkrası ve Ankara Hükümeti’ne yakın Umum Amele Birliği tarafından ayrı ayrı kutlanır. 1923 yılı başında İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’nde ‘İşçi grubunun İktisat Esasları’ başlığı altında kabul edilen 34 madde arasında ‘1 Mayıs gününün Türkiye İşçileri Bayramı olarak Kanunen kabulü’ karar altına alınır ancak bu karar asla uygulanmaz. 3 Mayıs 1923’te Hakimiyet-i Milliye gazetesinde yer alan 1 Mayıs haberi artık        1 Mayıs’a ‘devletin el koyduğunu’, sol muhalefetin ezildiği, Kemalist ideolojinin kendi iradesinin dışında hiçbir unsurun sesinin ve soluğunun işitilmeyeceği, Kemalizm’in her daim önemli temsilcilerinin nutuklar söylediği, işçi hareketinin içinde devletin yerleşmeye başladığı bir dönemin başlamakta olduğunu gösterir. (…)

       Bu tarihten sonra Cumhuriyet rejimi, işçi sınıfının üzerindeki baskı ve denetimi arttırmaya başlar. 1924 yılında göstermelik bir kutlamaya izin verilir. 4 Mart 1924’te kabul edilen Takrir-i Sükun Kanunu ile demokratik haklar yok edildiği gibi, 1 Mayıs'lar üzerinde on yıllar boyu devam edecek olan yasaklı yıllar başlar. Cumhuriyet’le birlikte Türkiye işçi sınıfı üzerindeki 1 Mayıs yasağı elli seneden fazla sürmüştür.[1]”

            BİR MEÇHUL RİSALE

       Cumhuriyet döneminde sosyalistler ve emek hareketi, henüz emekleme aşamasındayken aldığı derin yaralarla devam etmek zorunda kalır. Peki yasaklar emek mücadelesini yok etmiş midir? Aslına bakarsanız bugün bu satırları yazıyor/okuyor oluşumuz bile başlı başına bir yanıttır. Egemenlerin hem geçmiş hem mevcut baskılarına bir yanıttır. Ancak biz yine 1920’lerden çok dikkat çekici bir metinle devam edelim.

'Sendikalar-Amele Cemiyetleri Niçin Lazımdır ve Nasıl Teşkil Edilir?’ başlıklı metin H. Esad imzasıyla 1927'de yayınlanır. Metni Tarih ve Toplum dergisinin Mayıs 1991 sayısında yayınlayan Mete Tunçay ‘yazarını’ ya da ‘yayıncısı Zahmet Neşriyatı’nı tanımadıklarını’ belirterek bu ‘meçhul risaleyi’ okuyucularla paylaşır. Metinin yazıldığı tarihten bu yana neredeyse bir asır geçmiş. Bunca zamana meydan okuyan cümleler kalmış mıdır dersiniz? Gelin bir bakalım…

         ‘SABAHIN KARANLIĞINDA İŞE BAŞLARIZ’

Yazı oldukça basit ancak merak edilen sorulara verilen yanıtlardan oluşuyor. Fakat bu yanıtlar yalın olmasına karşın gerçeği tertemiz bir şekilde işçilerin önüne seriyor. Mesela ‘Bir işçi nasıl yaşar?’ diyerek başlıyor H. Esad ve şöyle devam ediyor:

Nasıl çalıştığımızı, nasıl yaşadığımızı anlamak için biraz da vaziyetimizi tetkik edelim. Sabahın karanlığında işe başlarız, 10-12 bazen de 14 saat çalışıyoruz. Öğle paydosu yapılan yerler pek azdır. İşbaşında ayak üzerinde kuru, soğuk şeylerle karnımızı doyuruyoruz. Aldığımız yevmiye hiç mesabesindedir. Yarı aç bir halde yaşıyoruz. Bir de hastalanır veya işsiz kalırsak, bütün ailemizle beraber mahvolduk demektir. Bu fena ve gayr-i kabil-i tahammül vaziyeti bizzat kendi nefsinde tecrübe edip bilmeyen tek bir işçi bulunamaz. Peki şu hâlde işçiyi patronun tazyikinden kim koruyacak? Çocuklarının daha pek küçük yaşta fabrikaya gidip sıhhatlerini kaybetmemeleri için onun işgününü kısaltıp yevmiyesini kim arttıracak? Velhasıl maddi vaziyetini kim iyileştirecektir?”

KAPİTALİSTLERDEN ANCAK CEBİR VE TAZYİK
BEKLENEBİLİR’

Allah Allah… ne kadar da tanıdık öyle değil mi? Merak etmiyor muyuz sahi kim kurtaracak işçiyi bu durumdan? O zaman da şöyle soruyor

H. Esad: “İşçilerin vaziyetini iyileştirmek için belki bizzat patronun kendisi meşgul olur? Acaba bu mümkün mü?”

Hayır, hiç şüphe yok ki bu mümkün değildir. İşçilerle patron ve fabrikatörlerin barışması asla kabil değildir. Ve bu hiçbir zaman olamaz! Her patron mümkün mertebe işçiyi çok çalıştırmak ve az para vermekte menfaattardır. Bir işçi nerede yaşıyor, kendisiyle ailesi nasıl geçiniyor?

Bütün bunlar bir fabrikatör, bir patronu hiçbir şekilde alakadar etmeyen şeylerdir. İşçiler, hastalandıkları veya kuvvetten düştükleri zaman patronların bilâ merhamet onları işten çıkarttıklarını ve yerlerine daha genç işçiler aldıklarını bilmeyen kim var? Hayır, kapitalistler işçilere yardım edemezler. Onlardan ancak cebir ve tazyik beklenebilir.”

BELKİ HÜKÜMET AMELEYİ MÜDAFAA EDER?

Özellikle metnin ilk bölümlerinde çizilen genel çerçeve gerçekten etkileyici. Mesela tamam patron belki yardım etmez ancak hükümet de mi etmez? Bu sorular türlü dezenformasyon ve anti-propaganda yüzünden bugün de işçi sınıfının kafasını karıştırmıyor mu?

Belki hükümet ameleyi müdafaa eder? Fakat şunu iyice bilmemiz lazımdır ki, hükümet iktidarı amele sınıfı eline geçmedikçe bu da mümkün değildir. Kapitalistlerin -yerli, ecnebi- hükümran oldukları yerlerde, hükümet iktidarını kendi ellerinde bulundurmağa her an için gayret ederler! Sermayedarlar sırf ameleleri takip ettirmek için, büyük bir polis ve hafiye ordusu beslerler. Umumi müessesata, devair, orduya hep kendilerine muti adamları doldururlar. Bu suretle bütün hükümet aparatını kendilerine tabi kılmış olurlar.

Kapitalistler hâkim oldukları yerlerde veyahut polis kuvvetlerinin işçileri patronlara karşı müdafaa etmelerine hiç müsaade ederler mi? Sermayedarlar buna hiçbir zaman imkân vermezler. İşçilerin memnun oldukları her defasında, yevmiyelerini yükseltmek için grev yaptıkları veya tezahüratta bulundukları her anda hükümet derhal bunların üzerine ordu veyahut polis kuvvetlerini sevk eder… Grevci amele ile polis ve asker arasındaki kanlı müsadematın vukuu sık sık her yerde görülüyor. Amele patronlardan şikâyet maksadıyla mahkemeye müracaat ettiği zaman neticeden kim kazanıyor? Kapitalist değil mi? Bu, gayet tabiidir. Çünkü mahkemesi de, polisi de, ordusu da, hükümeti de velhasıl her şeyi sermayedarın lehinedir. Bu itibarla işçilerin hükümetten bir yardım beklemeleri pek manasızdır.”

MÜNFERİDEN DEĞİL; MÜŞTEREKEN!’

Patron değil, hükümet değil… O zaman kimin yardımı dokunur bu işçi sınıfına? Yazarımız önce işçilerin münferit eylemlerle neden bir yere varamayacağını açıklıyor. Daha sonra ise meselenin en can alıcı yerine geliyor: İşçilerin örgütlü mücadelesine…

Hakikat halde, işçiye ne münferiden kendisi, ne de kapitalist veya burjuva hükümeti hiç, hiçbir kimse yardım edemez! Onun menfaatini, hakkını patronlara karşı koruyamaz! Fakat işçiler hep birlik olarak, müştereken kendi sendikaları, cemiyetleri, meslek birlikleri vasıtasıyla harekete geçtikleri anda iş tamamıyla başkalaşır. O zaman her işçinin patronla ayrı ayrı konuşmasına, pazarlığa girişmesine lüzum kalmaz. (…) Patrona karşı mücadele esasında, amelenin birbirlerine yardım ve çok sağlam bir solidarite göstermeleri lazımdır. Bundan maada her işçi yoldaş, diğer bütün işçilerle çok sıkı bir kan rabıtası hissetmelidir. Bir işçi bütün işçiler için ve bütün işçiler de bir işçi için mesul olmalıdırlar.”

KAÇ YIL GEÇMİŞ BE BİRADER!’

Yazı sendikalaşmanın işçi sınıfı için ne anlamına geldiğini anlatarak devam ediyor. Şimdilik burada duralım ve başta sorduğumuz soruyu tekrar önümüze koyalım: “Kaç yıl geçmiş be birader, devir artık başka devir… Ne yapalım yüz sene evvelden yazılmış bir parça kâğıdın üzerine karalananları?”

Doğrusunu isterseniz bunun yanıtı da oldukça basit. Bahsi geçen sorunlar bugün de emekçilerin hayatının bir parçası mı? Evet parçası. Üretim ilişkilerinde emek-sermaye çelişkisini baştan aşağı yıkan yeni bir gelişme var mı? Hayır yok. Ancak “Eksik kaldığı yerler yok mudur?” derseniz evet vardır. Mesela sendikaların burjuvaziye cephe alamayıp bürokratikleşme tehlikesi eksiktir. Militan işçi mücadelesinin yerini uzlaşmacılığın alması eksiktir. İşçinin birincil gündemini her zaman ‘ehven-i şer seçmeyle’ sınırlayanlar eksiktir. Yoksa mücadele hattında değişen pek bir şey yok, kurumsallaştıkça kaybolan cüret var.

NOSTALJİ MİDİR?

Bir de 1 Mayıs’ı ‘nostalji’ olarak görenler var tabii. Emek mücadelesinde kan, geçmişte kalmış bir ‘tatsız anı’ değildir. Hayatın olağan seyrinde gün geçtikçe yerini daha da sağlamlaştıran iş cinayetleri, katliamlar, sermayenin dolaysız ‘kanlı’ saldırılarıdır. Ancak bir de işçilerin hayatına kasteden diğer dolaylı saldırılar vardır. Sermayenin işçileri yoksullaştırması, güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm etmesi, neoliberal politikalar altında ezmesi, çocuk işçiliğini neredeyse zorunlu kılması…

Tüm bunlar dolaylı olarak cana kast etmek değil midir? Nüfusun neredeyse yarısı asgari ücretle çalışıyorsa eğer bu insanların alacağı sağlık hizmetinin ya da gıdaların kalitesi, kişinin yaşamıyla ilgili değil midir? Bu da sermayeyi müthiş organize bir şiddet aygıtı haline getirmez mi?

Kimse zoru, kanı, dişe diş kavgayı yok yere tercih etmez. Emekçilerin tepkisi, burunlarından getirilen bir hayatın kavgasıdır. İşte bugün dolaylı dolaysız saldırılar sonucunda emekçilerin kanı hâlâ gürül gürül akıyorsa eğer nostalji olarak nitelemeden önce kavgada değişen nedir diye sormak gerekiyor? Yok eğer bu zamansal bağı kuramıyorsak, o halde anıtlara bırakılan hiçbir çelengin değeri yoktur.

Ama yine de, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de neoliberal kuşatma emekçiler için gittikçe nefes alınmaz bir hava yaratıyor. Bu kara bulutların altında aynı sorular sorulmaya ve daha önemlisi işçiler grevlerin baskı altına alındığı bir dönemde mücadelelerini yükselterek yanıt bulmaya devam ediyor. 1 Mayıs’ın yegâne gündemi işte budur.

[1] Emek Tarihi Yazıları, Hamit Erdem, s. 175-176 (Sel Yayıncılık)





29 Nisan 2023 Cumartesi

 

KUYUCAKLI YUSUF'UN SESİ OLURUM ŞİİR ÖLÜR

Hasan Gürkan.


Sen bakma tatil olduğuna, bu şehrin en güzel yerleri bile kendini avutamıyor. Pera’da simli, allı güllü aptal bayramlıklar, iğreti urbalı kocalarının koluna abanmış. Taksim açık otoparkı, paslı çürük dişleriyle sırıtıyor.

-Üç dört gün fırsat bulduk mu bir yerlere gideriz.

    Başka bir zamanda Burgaz ada Sait Faik ’sizdi. Martılar da olsa, deniz yosun da koksa, omzumun sana dönük yanı üşüyor. Gecenin bir saatinde sevda ulaşılmaz bir ütopyadır. Her sevda hikayesi düşle gerçeğin trajik savaşını anlatır. Gecenin bu saatinde türkünün kendi büyüsünü bozmakta, minesini soldurmakta olduğunu fark ediyorum. Ütopya çarpışarak geriliyor. Geç kaldık, güçleri zamanında savaşa süremedik.

bir şafaktan bir /bir akşamdan bir”

Tanyeri

karanlığın yavaş yavaş incelmesi

kızılın sayısız tonları

sonra aydınlık

Görmedim.

Ama gövdemle…

    O sabahların bir de hiç birinde uykusuzluktan ve yorgunluktan eser yoktu. Senin gözlerin mahmur. Bu türküyü daha sevdanın iptidasında bir veda türküsü olarak, yeniden yeniden neden dinliyorduk. Her defasında söze ve nağmeye aslında onlarda olmayan başka hisler, manalar, derinlikler yükleyerek, atfederek, vehmederek başımı göğsüne gömüyordum, başını göğsüme gömüyordun. Kan ter içinde ama gönüllü, ama şikayetsiz, ama delirmiş, ama sevinçle olmayacak bir düş, hiç kuşku duymadığım. Akıl henüz yoktu, ne iyi!

   Hakikate boyun eğiş süreci sancılı ve uzun bir hüzün olarak yaşanıyor. Mucidi benim.

   Nisan, güneşli bir gün. Bahçede uzun Rusya kışından kalma karlar var. Moskova dışındaki Daçada Frobundo Marti cephesinden yoldaşlarla düş kuruyoruz, içim ürperiyor. Sen yoktun. Avuçların henüz merhabalarını kuşanmamıştılar. Bedeninin lezzeti meçhulümdü, ne gam! “gönül mahzun/ay karanlık/ yıldızlar gözden nihan olsa da / arşı ferşi ışıktan titretecek / bir aydınlık imkânıyız biz”(A.İlhan)

   Ayaklarımda postal, belediye otobüsüne kaçak bindim. Başım, yalazı dünyayı sarmış bir sevdanın bulutlarına değiyor. Kızılay’da Tuslog’u taşlıyorum. Sen omuz başımdasın, bıraksalar da bırakmasalar da bütün satrapları yerle bir edeceğim.

   Bıyıklarımın yeni terlediği vakitlerdi. Spartaküs yenildi. Komünarların mezarı Paris’te. Sen Madrid kapılarında öfkeden ve soğuktan dudaklarını dişliyorsun. Dağlardan gelen Rodrigez’in sesi başımızı döndürüyor.

    Sevda, arınmanın, çoğalmanın, gözlerindeki efelenmenin sadeliğin gümüşü ve kilimiyse; hakikatin kıllı göğsü, pala bıyıkları ve altın dişleri var.

   Gecenin bir saatinde ütopya bir olmazlığın adı değil. Ben arkadaş ölümlerini omzumda, kolum dibinden koparılmış gibi, dinmeyen bir sızı, içimde kaskatı dilsiz bir karanlık olarak yaşadım. Kimselere ağlayamadım. Şimdi senin yatağında haykıra haykıra seviştikten sonra hıçkırıklara boğuluyorum. İçim yıkanmıyor.

    Benim aymadığım kalabalık bir Kızıl Meydan veya Faelled Parken olmalı. Sakız gibi beyaz önlüğü içinde gülen bir sarışından birer glög alıyoruz. Başın ağrımıyor, için ısınıyor. Sana ütopyaya inananların işkencede çözülmeyeceğini anlatmaya çalışıyorum. Martin Eden’i roman kahramanı sananlara gülüyorum.

Sende yanılırsam diyorum, Kuyucaklı Yusuf’un sesi olurum şiir ölür.



26 Nisan 2023 Çarşamba

 

     BİRİ HAKKINDA

   Hasan Gürkan


    Ben kalemimden çıkan bütün yazıları kendime yazdım. Bir yanım

 kopmaz karmaşık bağlarla geçmişime bağlı. Geçmişimi yıktılar,

 üzerinde tutunamıyorum. Öbür yanım geleceğim, yok.

  

    Küçülüyor, zavallılaşıyor, ama yok olmuyor. Kendi temellerimle,

 yapılanmamla çatışma “ biri” olmaktan kurtulma yerine uzlaşmayı,

 yok olmayanı yok saymayı tercih ediyorum. Bu benim ilk büyük

 aldanışımdır.

Geçmişim on altı-on yedi yaşlarımda başlıyor. Daha öncesinin

köklübir reddiyesi olarak giriyor hayatıma. Bütün benliğimi saran

büyük ve lekesiz bir adanış. Hayatımda bu adanışın dışında her şey tali ve ihmal edilebilir oluyor. Yeniden doğuyorum.  


     Erkek biçimlenişim, taşralıklarım, zaaflarım, çirkinliklerim, bütün

 zamanların en doğru ve şaşmaz ideolojisi önünde ufalıyor,

 küçülüyor, zavallılaşıyor, ama yok olmuyor. Kendi temellerimle,

 yapılanmamla çatışma “ biri” olmaktan kurtulma yerine uzlaşmayı,

 yok olmayanı yok saymayı tercih ediyorum. Bu benim ilk büyük

 aldanışımdır.


    Artık “bu tarafta ve bizim saf tayım. Ev, aile, çocuk, meslek gibi

 ‘dünyevi’ meşgaleler “biri”lerinin işi. Hayatımın sonraki dönemine

 rengini veren bu hercümerçte iradem ne kadar rol oynuyor, ne kadar

 birey olabiliyorum? Yolun bütün doğrultuları sanki kendimin

 dışında oluşturulmuş.

Şiiri, türküyü ve çiçekleri sevme yeteneğimi korumaya

çalışıyorum. Öte yandan bir kavga adamı olarak beğeniliyor ve

seviliyorum. O soluksuz koşturmaca da durup geriye bakacak

zamanım ve cesaretim yoktu. Başka hiçbir yerde bulamayacağım

dostluklar, öfkeler, aşklar, acılar, arkadaş ölümleriyle gelen kahırlar

yaşadım. Dünyanın bütün haksızlıkları, çirkinlikleri, zulmü gözüme

sinek gibi görünüyordu. “Her mil-i bahride dostum ve düşmanım

vardı”

Şimdi kopmak istediğim geçmiş, bu geçmiş değil. O dönemde

yıllar süren kendime dair bir yanılsamadan kurtulmak istiyorum.

Kendi çapıma, derinliğime dair önce kendimde sonra yakın ve geniş

çevremde var olan benim durmadan beslediğim illüzyonu

yıkmalıyım.

Reddedilmeyi, lanetlenmeyi tam olarak göze alamadın.

Hey Hasan Yoldaş sen, hep vasatların biçimlendirdiği, hep

güdülmüş, sürüden “biriydin". Azası olduğun cemaatte hiçbir zaman

yalnız kalmayı, diğerleri tarafından çatışma ve her ayrılık

noktasında Ebu zemzem kuyusuna işemenin ince yollarını aradın

ve buldun.

Sonra kabenizi yıktılar, ayağının altındaki zemin kaydı. Hala

karar verici soruyu adam gibi soramıyorsun, ellerin titriyor. Her

defasında bahaneler buluyorsun. Ya “biri” olduğunu kabul et; yahut

biri” gibi yaşama! Soruyu süründürmek neyi değiştirir. Sünepelik,

geleceği manasız bitmez tükenmez tekrarlarla yaşamaya boyun

eğme hali.

İğretilik bir yanı geçmiş olan “biri”nin öbür yanının adı.

Çürüme, uzun yavaş yavaş, uyuşuk bir ölüm.

Şimdi var gücünle kollarına atıldığın bir sevdaya tutunmaya

çalışıyorsun. Gözlerin hakikatin ve ışığın kaçağıdır. Neden “büyü

bozulduğunda…” diye başlayan cümleleri tamamlayacak cesaretin

yok? Eylemin bizatihi kendisi sade, sessiz ve vakur.

--------------------------------

1993 kış Beşiktaş





  



  


     


      


    



    

25 Nisan 2023 Salı

 

ABDÜLHAMİD'DEN 24 NİSAN SOYKIRIMINA

Nevzat Onaran

                           Sultan Abdülhamid ve Dahiliye Nazırı Talât 


1915 Mayıs ayından itibaren Ermeniler yerinden, yurdundan millet olarak resmen sürüldü. Genelkurmay çalışmasında 413.067 ve nazır Talât’ın özel defterinde 924.158 ve valilik raporlarında 422.758 ve 17 Aralık 1916’da Sadrazama sunulan evrakta 702.900 Ermeni’nin sürüldüğü yazıldı. Yapılan, literatürdeki tanımla bir sürgün değil, kovalamadır. Ermeniler millet olarak bir yere iskân edilmeden Suriye çölüne kovalanmıştır.



    Abdülhamid, Talât ve Mustafa Kemal… Üçünün de hedefi aynıydı. Bu, Anadolu’yu İslamlaştırmak ve Türkleştirmekti. Abdülhamid’in 1878 sonrasında özellikle 1890’larda temellendirdiği Anadolu’yu Sünni İslamlaştırma ve Hıristiyanları tasfiye politikasına devam edile geldi. 1923’e gelindiğinde Anadolu temizlenmişti. Bu bir iddia değil, İttihatçı hükümetin yaptırdığı 1914 nüfus sayımı verileri ortada. 1914’te yüzde 20 olan Hıristiyan ve Yahudi nüfus payı, 1927’de yüzde 2,8’e geriledi; bugün de binde 1’lerdedir. Demografik yapıdaki bu erime, planlı değilse nedir?

    24 Nisan 1915, temizlik planının önemli tarihidir. İçişleri Bakanı Talât’ın 24 Nisan 1915’te vali ve mutasarrıflara gönderdiği şifre[1] Abdülhamid’in eksik bıraktığını tamamlamanın önemli adımıydı. Şifre Edirne, Erzurum, Adana, Ankara, Aydın, Bitlis, Haleb, Bursa, Diyarbekir, Sivas, Trabzon, Konya, Elazığ, Van, Urfa, İzmit, Bolu, Samsun, Balıkesir, Kayseri, Niğde, Eskişehir, Afyonkarahisar ve Maraş’a gönderildi. Liderlik yeteneği olan Ermenilerin tasfiyesi hedeflendi. Şifre tesadüfen gönderilmiş değildi, devamı şifrelerden anlaşılıyor ki bir plan-program icra ediliyordu. Plan o kadar detaylıydı ki, Ermeniler, sadece yerinden, yurdundan edilmedi; malına ve mülküne de el kondu.


 Soldan sağa: Krikor Zohrab (Avukat-yazar, 1908-1915 dönemi mebus, tutuklandı ve Çerkes Ahmet çetesi 19.7.1915’te öldürdü), Nazaret Dağavaryan (Doktor-yazar, 1908’de mebus, tutuklandı ve Hacı Tellal Hekimoğlu çetesi 1915 Haziran sonunda öldürdü), Diran Kelekyan (Gazeteci-yazar, tutuklandı ve 2 Kasım 1915’te öldürüldü), Rupen Sevag (Doktor-şair, tutuklandı ve öldürüldü) (Foto: Nesim Ovadya İzrail Arşivi).

    Hitler de 24 yıl sonra aynı adımı atmıştı. Hitler, 12 Ekim 1939’da Polonya Genel Valisi Hans Frank’a şu emri verdi: “Polonya’da liderlik yeteneği olanlar tasfiye edilmelidir.” Bunun gereği 3500 Polonyalı aydın imha edilmiştir.[2]

    24 Nisan’ın devamında Haziran’dan itibaren Ermeniler kitlesel olarak toprağından kovalandı. Gerek 24 Nisan şifresinin gönderildiği gerekse kitlesel sürgünün yapıldığı Edirne, Adana, Aydın, Bursa, Ankara, Sivas ve Urfa gibi kentleri dikkate alırsak, İttihatçıların ve Türkçülerin ileri sürdüğü Rusya ile savaş sahası gerekçesinin aslında temelsiz olduğu anlaşılmaktadır.

    24 Nisan’a gerekçe arayanların ifade ettiği bir şehir efsanesi de Osmanlı’nın kimsenin dinine ve diline karışmadığıdır. Bu konuda Trabzon’un nasıl İslamlaştırıldığını öğrenmek için Heath W. Lowry’in (doktora tezi) kitabını okumak yeterlidir. 1461-1583 yılları arasında Trabzon şehir merkezinin nasıl [Sünni] İslamlaştırıldığı (ve Türkleştirildiği) araştırıldı. 1486-1583 döneminde Trabzon şehir nüfusunda İslâm payı yüzde 19,22’den 53,62’ye yükselirken, Hıristiyan nüfus payı yüzde 80,78’den 46,38’e geriledi. En büyük erime Rum Ortodoks nüfusta yaşandı, nüfus payı yüzde 65,16’dan 38,34’e indi. Bu sürede Ermeni Ortodoks nüfus payı da yüzde 12,49’dan 5,82’ye düştü. Böylece Trabzon kent merkezinin kimliği değiştirildi, Hıristiyanlık tasfiye edilirken, Sünni İslâm hâkim kılındı.[3]

             ABDÜLHAMİD’İN ANADOLU PLANI

Osmanlı’nın Rusya’ya harpte yenilmesi, K ıbrıs’ın İngiltere’ye hibe edilmesi, anayasanın ilgası ve Meclis’in kapatılması, 1878 Berlin Antlaşması, Tanzimat’ın hâkim İslam’la mahkûm Hıristiyan ve Yahudileri eşitleme politikasına son verilmesi, Balkan milletlerinin Osmanlı egemenliğinden kurtulması, Balkan ve Kafkaslardan İslam muhacir akını 1878’in unutulmaz siyasi vakalarıydı. Ekonomik vakası da peşinden geldi. 1875’te maliyesi iflas eden Osmanlı’nın borç ödemesini garanti etmek için bizzat Abdülhamid’in kararnamesiyle Düyun-i Umumiye İdaresi kuruldu. Sorunlara dikkat çekip Abdülhamid güzellemesi yapılması anlamsızdır. Çünkü sorunun kaynağı Abdülhamid’in de başında olduğu çürümüş Osmanlı saray sistemidir.

Osmanlı saray sistemi bir sömürge imparatorluğuydu. Osmanlı’nın mahkûm milletlerin ayağa kalkmasıyla varlığı doğrudan sorgulandı. Osmanlı egemeni Sünni İslam’ın milleti, Arap veya Kürt ya da Arnavut değildi, Türk’tü. Bu hakikat, öncesinde maskelense de 19. yüzyılda artık görünürdü. Böylesi koşullarda Tanzimat, Osmanlı’nın hâkimle, mahkûm milletini ve bireyini eşitleme politikasıydı. Tanzimat’la, 1876 Anayasası’ndan evvel 1860-1865 arasında Ermeni, Rum ve Yahudi anayasaları (nizamnameleri) resmen yürürlüğe girmişti. Amaç, can ve mal güvenliğinin sağlanmasıydı. Hatta 1453’te yasaklanan kilisede çan çalmak bile ancak 403 yıl sonra Tanzimat’la 1856’da serbest olmuştu.[4]

Osmanlı’nın anayasal yapılanmasına son veren Abdülhamid, istibdadının inşasına başladı; elinde keser her gördüğü çiviydi. Modernite kapsamında kimi adımları attığı belirtilse de maliyeden orduya, adliyeye, mülkiyeye sorunlara çözüm sağlayamadı; devraldığı çürümeyi derinleştirdi.

    1870’ler sonunda Balkan milletleri Osmanlı’dan kurtulmuştu ve gündemdeki Makedon ve Ermeni meselesinde ne yapılacağını da Abdülhamid Siyasi Hatıratım’da itiraf etmişti: “İdaresi güç olan ve milli gücümüzü yiyip bitiren Balkan devletlerini kaybetmiş olduğumuza üzülmüyorum. Ne kadar küçülür, teksif olursak (yoğunlaşırsak) o kadar kuvvetlenir, ‘hastalık’tan kurtuluruz. Dâhilde kuvvetlendiğimiz gün, Avrupa devletleri, o kadar alay ettikleri ‘hasta adam’ın iyileşip, ‘kuvvetli adam’ haline geldiğini göreceklerdir. […] Bir devlet içinde muhtelif dinlerin ve mezheplerin mevcudiyeti zararlıdır.”[5]

[M]arjinal nüfus gruplarını hedef alan özellikle Anadolu ve Arap vilayetlerinde öne çıkan ‘iç yeniden fetih’ hareketine” girişen Abdülhamid, devleti ‘bütünleştirmeyi’ ve merkezileştirmeyi hedefledi.[6]



         Abdülhamid’in Anadolu’yu ‘yeniden’ fethinde, hedef millet Ermenilerdi. 1878’de Berlin’de imza attığı antlaşma gereği Ermenilerle ilgili reformu yapmayan Abdülhamid, 1894’te Sasun’un bastırılması ve 30 Eylül 1895’te 1’inci maddesi “can ve mal güvenliği” olan talepler listesini Babıali’ye sunma yürüyüşünün dağıtılması sonunda 17 Ekim 1895’te ıslahat paketini imzaladı. Daha imzanın mürekkebi kurumadan, Sünni Kürt aşiretlerinden teşkilatlandırılan Hamidiye Alayları seferber edildi.[7] O dönemin Le Figaro’sunu araştıran Orhan Koloğlu’nun aktardığına göre, gazetede 1896’da 300 bin Ermenin imha edildiği iddiası abartılı bulunur.[8]

300 bin Ermeni’nin öldürüldüğü abartılı bulunsa da hedefe ulaşılmıştır, Ermeniler can pazarındadır. Selim Deringil’in çalışmasından okuyoruz ki, 1895-1897 yıllarında Ermeniler, canını kurtarmak için değil birey köy köy İslamlaştı.[9] Ermenilerin kitlesel imhası ve İslam dinine geçmesi, Abdülhamid politikasının doğrudan sonucuydu. Anadolu’da demografik yapıdan gayri İslam’ın (ve gayri Türk’ün) tasfiyesi Osmanlı’nın yeni dönem yol haritasıydı.

Abdülhamid’in Ermeni meselesinde yaptığının, yıllar öncesinde söylediğinin şahidi vardır. Macaristan’dan Türkolog Arminius Vambery, Abdülhamid’in anlattığının şahididir; bizzat ağzından duyduğunu raporlaştırdı. 1891’de Abdülhamid’in söylediği şudur: “Yakında Ermeni meselesini halledeceğimi söylüyorum size. Onlara öyle bir tokat atacağım ki canları yanacak ve ihtilalci hırslarından vazgeçecekler.” Ne tesadüf, iki gün sonra da Hamidiye Alayları kuruldu! Ve Vambery raporuna göre, Ermeni meselesini halletmenin yegâne yolu, onlardan kurtulmaktır. François Georgeon de Vambery’den benzer anlatımı yazdı ve Ermenistan kurulmasına izin vermektense, Abdülhamid’in başının kesilmesini tercih edeceğini söylediğini aktardı.[10] Abdülhamid, Ermeni meselesinde 1891’lerde söylediğini beş yıl sonra yapmıştı.

1900’lere gelindiğinde Türklüğe de dikkat çekilecektir. Kemal Karpat’ın analizinde 1900’lerde Osmanlı kimliği Türk olarak netleşmişti. Abdülhamid’in İslamcılık politikasının içerdeki ve dışardaki amacını değerlendiren Kemal Karpat’ın vardığı sonuç, Osmanlı ümmetini, milletine dönüştürmekti. Türk kimliği benimsenmişti. Artık Türk, toplumun üst kimliğiydi.[11] (...)

Gazete Duvar 24 Nisan







24 Nisan 2023 Pazartesi

 

EVLİLİĞİN

FEMİNİST TARİHİ

Rachael Lennon      Çeviri: Eda Doğançay

    


                                      


Guardian yazarı Ewa Wiseman’ın Lennon’ın kitabı üzerine kaleme aldığı yazının bir bölümünü paylaşıyoruz.

                                                   Kutsal Aile

    Kitap fikri, o ve kız arkadaşı düğünlerini planlarken ortaya çıkmıştı. Çiçek siparişi verirken, yapacakları konuşmaları düşünürken, Lennon kendini çiçekçilere, mekanlara, gelinlik dükkanlarına tekrar tekrar açıklama yaparken buldu. Hem kadınları ezme hem de LGBTQ+ bireyleri dışlama konusunda uzun bir geçmişe sahip olan evlilik kurumunun bir parçası olmaya hazırlanırken geleneklerle içli dışlı oldu. Tüm çalışmalarında kadınlar ve LGBTQ+ topluluğu arasında bağlantı kuran Lennon, bunun gerçek hayatlara gerçek geçmişler üzerinden bakarken yapılması gereken doğal bir şey olduğunu, aralarındaki herhangi bir farkın toplumsal olarak inşa edilmiş olduğunu açıklıyor.

                                             LGBTQ+

    Ve bir gün elbisesini seçerken kendini sorgulamaya başladı – elbette, aşk harika bir şeydi, ama neden evleniyorduk? Ve her zaman yaptığı şeyi yaptı ve ilerlemek için geriye bakmaya başladı. Geçmişteki iyi evlilik hikayelerine, beklentilere meydan okuyanlara, ve “aynı zamanda kötü olanlara – evliliğin gerçekten karanlık geçmişine ve evlilikle ilgili yaşanmış üzücü deneyimlere… “Tarih boyunca karşılaştığım her adaletsizliğin, mücadelenin ve baskının bugün de dünyanın herhangi bir yerinde evlilik aracılığıyla devam ettiğini fark ettim. Meselenin özüne inmeye çalışıyordum.”

    Ancak tüm bunları yazmaya başladığında bir sorunla karşılaştı. Evliliğin tarihine inmek neredeyse imkansızdı. “Evlilik, tarihin tüm zaman ve mekânlarında neredeyse her toplumda var olmuştur. Ancak hala bir fikir birliği yok – antropologlar ve tarihçiler gerçekten zorlanıyorlar. Her zaman iki kişi arasında mı? Çok eşliliğin tarihin önemli bir parçasında var olduğu açık. Ya da geleneksel evlilik bir erkek ve bir kadın arasında mıdır? Aynı cinsiyetten evlilikler nüfusun yoğun olduğu her kıtada gerçekleşmiştir. Sanılanın aksine evliliğin tek bir türü yoktur ve çok daha geniş bir kavrama işaret eder.”

    Venezuela’daki Bari halkı arasında kadınlar, çocuklarının daha güvende olduklarına inandıkları için birden fazla erkekle evlenirdi. Batı Afrika’da, Avrupa’nın sömürgecilik ve zulüm mirasına rağmen, “kadın eşler” rutin olarak eşlerinin çocuklarının ebeveyni olarak kabul edilmiştir. Ancak Avrupa’da, Orta Çağ’dan itibaren Hıristiyan kilisesinin hakimiyeti arttıkça, tarihteki evlilik uygulamalarının çeşitliliği gizlenmeye başlamış ve bu da günümüzde evliliğin bir erkek ve bir kadın arasında olduğu, ikisinin farklı rolleri olduğu ve siyasi bir yapıdan ziyade doğal, kaçınılmaz ve arzu edilir olduğu şeklindeki yaygın fikre yol açmıştır. Rachel Lennon özellikle bu fikre meydan okuyan insanlarla ilgileniyor: “Kendi seçimlerini yapmaya ve kendi yollarını bulmaya çalışan insanlarla.”

 


                                     Mary Eleanor Bowes

    1777 yılında Mary Eleanor Bowes 27 yaşında dul bir kadındı ve İngiltere’nin en zengin kadınlarından biriydi. Andrew Robinson Stoney ölmeden önceki son arzusunu yerine getirmesini, yani evlenmek istediğinde, Bowes kabul etti ve Stoney ölüm döşeğinde kiliseye getirildi. Ancak mucizevi bir şekilde iyileşen ve artık Bowes’in servetinin sahibi olan Stoney, kadını taciz etti, parasını kumara yatırdı, çocuklarıyla iletişimini kısıtladı ve onu eve hapsetti. Sekiz yıl sonra, “Hizmetçileri kaçması için ona para verdi. Yasal yollara başvuran Bowes’in tüm parasını buna yatırdı ve yine de çocuklarını göremedi.”

    Çocuklar, değişim için mücadele eden kadınların hikayelerinde karşımıza hep çıkar. Bowes ve Stoney’i araştırırken Lennon’ın yeni yürümeye başlayan bir çocuğu vardı ve hamileydi, “Bu da çok ağır geldi! Bunun bedelinin çocuklarını kaybetmek olduğunu bilmek…”




                                             Güçlü siyah

    Bana 1877’de evli kadınlara doğum kontrolü hakkında bilgi vermekten suçlu bulununca kızı kendisinden alınan Annie Besant’tan bahsediyor; Besant’ın onu yetiştirmeye uygun olmadığına karar verilmiş. Ve Mary Wollstonecraft’ın 1783’te bebek sahibi olan kız kardeşi Eliza. “Mary geldiğinde, Eliza’nın muhtemelen doğum sonrası depresyondan muzdarip olduğunu gördü. Cinsel ve fiziksel tacizde bulunduğundan şüphelendiği kocasından korkuyordu.” Eliza’yı alıp götürdü ama bir yaşına gelmeden ölen kızını almaya hakkı yoktu. Wollstonecraft, bebeğin babası tarafından karısından intikam almak için kasıtlı olarak ihmal edildiğine inanıyordu.

    “Bu olay Wollstonecraft’ın evliliğe bakışını büyük ölçüde şekillendirdi – Wollstonecraft daha sonra cinsiyet eşitliği, evlilik ve ‘kocaların ilahi hakları’na karşı çıkmakla ilgili etkili yazılar kaleme aldı. Yani bunlar acı çekerek kaydedilen ilerlemenin hikayeleri.”

     Ama kendi kendilerine yollarını bulanlar da var. Açık bir evlilik sürdüren Vita Sackville-West ve evlilikten sonra da kariyerine devam edeceğine dair kocasıyla bir anlaşma yapan Elizabeth Garrett Anderson gibi. İngilteren ilk kadın cerrahı ve ilk kadın politikacılarından olan Anderson, kendi parasını kendi yönetiyordu. Ve 19. yüzyılın sonunda düğünleri sırasında nişanlısıyla birlikte ayağa kalkarak mihrapta geleneksel evliliğe karşı bir konuşma yapan Lucy Stone. “Örtünmeye, yani bir kadının kimliğinin sadece kocasına ait olması gerektiği fikrine; artık yasal olarak kocasından ayrı var olamayacağı fikrine karşı mücadele etti. İlham verici değil mi?”

Bu çeviri ilk olarak, esitlikveadalet.org sitesinde yayınlandı.

Çeviri: Eda Doğançay


21 Nisan 2023 Cuma

 

MÜRÜVVET ŞARAPLARI

ERMENİ VE DERSİM SOYKIRIMI KURBANLARININ

ANISINA...

Uğur Güney Subaşı

                                Ermeni Soykırımı
    Dersim’de bir bölgeye karakol yapılacak olmuş. Halk tabii direnmiş günlerce ama bir noktada direnişi bırakmak zorunda kalmışlar. Kepçe gelmiş bütün halk oradayken ve toprağı kazmaya başlamış, ancak bir süre sonra topraktan kıpkırmızı bir şeyler akmaya başlamış. Kepçe vurdukça toprak adeta kanıyormuş. O sırada oranın dedelerinin birinin gözünde yaşlarla ağladığını fark etmişler. Haliyle büyük bir merakla neler olduğunu, neden ağladığını sormuşlar dedeye, dede de anlatmaya başlamış;

    Ermeni geleneğinde her çocuk doğduğunda birkaç küp şarap gömülürmüş toprağa ve çocuk büyüyüp evlendiğinde o yaklaşık 20 yıllık şaraplar topraktan çıkarılarak büyük bir keyifle düğünde içilirmiş. Topraktan sızan kırmızı sıvı işte o şaraplara aitmiş.

                                    Ermeni Soykırımı

    Aslına bakarsınız bizim hazin hikayemiz, necip ittihatçılarımızın Balkanlardan öle öle, “öldürüle öldürüle” kovulmuş olmalarının derin acısını ve dinmeyen hırsını kadim Anadolu coğrafyasını gerek sosyo-ekonomik gerekse de sosyo-kültürel açıdan pür Müslümanlaştırmakla ve tabii Türkleştirmekle dindirmeye kalkışırlarken onların aksine bu toprakların suyuna, havasına, kültürüne ve insanına son derece aşina olan Hristiyan yerli halkı yaşlarına, cinsiyetlerine, suçlarına ya da suçsuz olduklarına bakmaksızın kitleler halinde ölüm yolculuğuna çıkarmış olmalarıyla başlamıştı.

    Yaklaşık 1 milyon Osmanlı Ermeni'si topraklarının altında mürüvvet şaraplarını, üstündeyse içerisinden piyano seslerinin eksik olmadığı evlerini, barklarını, yerlerini, yurtlarını ve her şeyden acısı da “hayatlarını” geride bırakmak zorunda kalarak hiç bilmedikleri, kuvvetle muhtemeldir ki bilmek de istemeyecekleri çöle bulanmış o korkunç belirsizliğe doğru hunharca sürüklendiler.

    Çoğunluğu kadınlardan, yaşlılardan ve çocuklardan oluşan Ermeni kafilelerinin tamamına yakını bu ölüm yolculuğunun sonunu göremeden hayatlarını kaybettiler. Ya yolda saldıra uğrayarak vahşice öldürüldüler, ya da dayanamayıp ölümü seçtiler.

    Onlardan kalan değerli malları ve arazileri “huzur hakkı” misali ittihatçıların ileri gelenleriyle yerel eşraf kendi aralarında bir çırpıda paylaşıverdiler.


    Böylece Kurtuluş Savaşı’nda kutsal ve haklı bir kavganın paydaşları olacak Türklerle Kürtlerin bu ilk büyük ortaklığı ne yazık ki böylesi bir günahın, böylesi bir suçun ve böylesi bir ayıbın “ganimetlerini” hiçbir utanma sıkılma ya da suçluluk duygusu hissetmeden kendi aralarında bölüşmeleriyle başlamış oldu.

    Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla birlikte zamanında ittihatçıların B kadrosunu oluşturmuş Kemalistlerin bu toprakların sadece Müslümanlaştırılmasıyla yetinmeyecekleri; aynı zamanda pür Türkleştirilmesi ve sınıfsızlaştırılması için de tıpkı geçmişte olduğu gibi hiçbir katliamdan, hiçbir suçtan ve günahtan çekinmeyecekleri anlaşıldığı için Kürtler açısından zamanında Ermenilerin canları ve malları üzerinden kurulan bu “ganimet” ortaklığı Takrir-i Sükun Kanunu’nun hayata geçtiği 1925’lerden itibaren hızla bozulmaya başladı. Bozulmakla da kalmadı, genç cumhuriyet rejiminin yeni Ermenileri Kürtler oldu!

                                       Pir Seyit Rıza

     Bu tehlikeli motivasyonla tıpkı Ermenileri olduğu gibi hayatlarına, hayallerine, özgürlüklerine arsızca el koyarak kuytu köşelerde “bağıra çağıra” katlettiler memleket Kürtlerini. 1915 boyutunda olmasa bile onları da evlerinden, barklarından hayasızca toplayarak bu sefer batı’ya doğru uzun ama dönüşü olmayan yolculuklara, yalnızlıklara mecbur ettiler.

     İşte her kepçe darbesinde toprağın için için kanaması karşısında Dersimli dedenin gözyaşlarına hakim olamamasının sebeb-i hikmeti, Kemalist cumhuriyetin “tek ırk” projesinin en yeni kurbanlarıyla, ittihatçı Osmanlı’nın “tek din” projesinin en eski kurbanları arasındaki kan ve kader bağının toprağa gizlenmiş, demlenmiş bu mürüvvet şarapları üzerinden kurulmuş olmasıdır.

                                             Dersim

      Her ne kadar topraktan sızan o kırmızı sıvı sadece Ermenilere ait şaraplara ait olsa da, toprağın üzerine düşen başka bir “kırmızı sıvı” yıllar boyunca “eşit yurttaşlık” temelinde insanca, insana yakışır bir yaşamın kavgasını verirlerken göz göre göre öldürülen, katledilen her iki kadim millete ait olmuştur. Öyle anlaşılıyor ki bizim hikayemizi içinden çıkılmaz kılan da üzerinde yaşadığımız kara parçasının altının da üstünün de bu “kırmızı” hüzünden ya da acıdan geçilmeyişi oluşudur.

1915 ve Dersim Soykırımı kurbanlarının anısına…

Uğur Güney Subaşı