30 Aralık 2022 Cuma

 

ANADOLU DİLLERİNDE


YENİ YIL KUTLAMALARI

TÜRKÇE -KÜRTÇE -ERMENİCE – RUMCA- LADİNO -

ARAPCA – ABHAZCA

              Selahattin Demirtaş


                                TÜRKÇE


Demokrasi, barış, hukuk!

Selocan, Kavala ve bütün siyasi tutuklulara özgürlük!

Sevgiden sırılsıklam /Yangınlanacak aşklar

Çok yakında bir gün /Çok yakında bir gün

İnsanlar insan gibi yaşayacaklar.” Cahit Irgat



                            KÜRTÇE
Be hevi u daxwaza ku sala nu bibe destpeka azadiyde,

 demokrasiyeu serbestiya zimane me; ez bi van hest u

 ramanan sersalawe ji dil u can piroz dikim.


Bu yılbaşının özgürlüğün, demokrasinin ve ana dilimizin

 serbestçe kullanılmasının başlangıcı olması dilek ve

 Umuduyla can ü gönülden kutlarım.

                      ERMENİCE
Şınorhavor nor dari yev surp znunt!


Mutlu yıllar ve kutsal doğum!

                YUNANCA-RUMCA
Ευτυχισμένο το 2023! (2023 iyi geçsin)


Καλή Χρονιά! (İyi yıllar)

                          LADİNO*


Anyo Bueno, Anyos Buenos (İyi yıllar)

*Türkiye'deki Yahudilerin dili


                 ARAPÇA

كل عام وأنتم بخير

Yeni yılınız kutlu olsun

               ABHAZCA:

AŞIUKS ÇITS YIŞIZNIÜHAZAYT!

yeni yıl kutlu olsun



29 Aralık 2022 Perşembe

 

KUYUCAKLI YUSUF’UN SESİ

OLURUM,ŞİİR ÖLÜR

Hasan Gürkan

    Sen bakma tatil olduğuna, bu şehrin en güzel yerleri bile kendini avutamıyor .Pera’da simli, allı güllü aptal bayramlıklar, iğreti urbalı kocalarının koluna abanmış. Taksim açık otoparkı, paslı çürük dişleriyle sırıtıyor.

-Üç dört gün fırsat bulduk mu bir yerlere gideriz.


                                                 Sait Faik

    Başka bir zamanda Burgaz ada Sait Faik’sizdi. Martılar da olsa, deniz yosun da koksa, omzumun sana dönük yanı üşüyor.vGecenin bir saatinde sevda ulaşılmaz bir ütopyadır. Her sevda hikayesi düşle gerçeğin trajik savaşını anlatır. Gecenin bu saatinde türkünün kendi büyüsünü bozmakta, minesini soldurmakta olduğunu fark ediyorum.Ütopya çarpışarak geriliyor. Geç kaldık, güçleri zamanında savaşa süremedik.

bir şafaktan bir /bir akşamdan bir”

Tanyeri karanlığın yavaş yavaş incelmesi

kızılın sayısız tonları, sonra aydınlık

Görmedim. Ama gövdemle…

    O sabahların bir de hiç birinde uykusuzluktan ve yorgunluktan eser yoktu. Senin gözlerin mahmur. Bu türküyü daha sevdanın iptidasında bir veda türküsü olarak, yeniden yeniden neden dinliyorduk? Her defasında söze ve nağmeye aslında onlarda olmayan başka hisler, manalar, derinlikler yükleyerek, atfederek, vehmederek başımı göğsüne gömüyordum, başını göğsüme gömüyordun. Kan ter içinde ama gönüllü, ama şikayetsiz, ama delirmiş, ama sevinçle olmayacak bir düş, hiç kuşku duymadığım. Akıl henüz yoktu, ne iyi!

Hakikate boyun eğiş süreci sancılı ve uzun bir hüzün olarak yaşanıyor. Mucidi benim.


                                     Frobundo Marti

      Nisan, güneşli bir gün. Bahçede uzun Rusya kışından kalma karlar var. Moskova dışındaki Daçada Frobundo Marti cephesinden yoldaşlarla düş kuruyoruz, içim ürperiyor. Sen yoktun. Avuçların henüz merhabalarını kuşanmamıştılar. Bedeninin lezzeti meçhulümdü, ne gam! “gönül mahzun/ay karanlık/ yıldızlar gözden nihan olsa da / arşı ferşi ışıktan titretecek / bir aydınlık imkânıyız biz” (A.İlhan)

    Ayaklarımda postal, belediye otobüsüne kaçak bindim. Başım, yalazı dünyayı sarmış bir sevdanın bulutlarına değiyor. Kızılay’da Tuslog’u taşlıyorum. Sen omuz başımdasın, bıraksalar da bırakmasalar da bütün satrapları yerle bir edeceğim.


                                        Rodrigez

    Bıyıklarımın yeni terlediği vakitlerdi. Spartaküs yenildi. Komünarların mezarı Paris’te. Sen Madrid kapılarında öfkeden ve soğuktan dudaklarını dişliyorsun. Dağlardan gelen Rodrigez’in sesi başımızı döndürüyor.

Sevda, arınmanın, çoğalmanın, gözlerindeki efelenmenin sadeliğin gümüşü ve kilimiyse; hakikatin kıllı göğsü, pala bıyıkları ve altın dişleri var.

    Gecenin bir saatinde ütopya bir olmazlığın adı değil. Ben arkadaş ölümlerini omzumda, kolum dibinden koparılmış gibi, dinmeyen bir sızı, içimde kaskatı dilsiz bir karanlık olarak yaşadım. Kimselere ağlayamadım. Şimdi senin yatağında haykıra haykıra seviştikten sonra hıçkırıklara boğuluyorum. İçim yıkanmıyor.

   


                                                   Kızıl Meydan

     Benim aymadığım kalabalık bir Kızıl Meydan veya Faelled Parken olmalı. Sakız gibi beyaz önlüğü içinde gülen bir sarışından birer glög alıyoruz. Başın ağrımıyor, için ısınıyor. Sana ütopyaya inananların işkencede çözülmeyeceğini anlatmaya çalışıyorum. Martin Eden’i roman kahramanı sananlara gülüyorum. Sende yanılırsam diyorum, Kuyucaklı Yusuf’un sesi olurum şiir ölür.


Bu yazı, Belki Bir Elvedanın Başlangıcındayız kitabımdan alıntı


28 Aralık 2022 Çarşamba

 

HEM NASIL YORGUNUM


Hasan Gürkan

Katledilen yoldaşlarım

                                        Akın Özdemir

                                      Talip Öztürk

 

Çok uzak bir yerden, duyanın şaştığı mesafeleri

sırtımda bacaklarımın bağını sarsan yükle aşmışım gibi,

çamurlara bata çıka dizlerim yara bere içindeymiş gibi,

hedef silinip gitmiş, menzil anlamını yitirmiş gibi

yorgunum.

kabahat ne? doğru ne? yanlış ne? eksik olan ne? kim suçlu ?

sorgulasan ne çıkar, sorgulamasan ne çıkar!

Saçların dökülüyor, farkındasın

ama dazlaklıkla arasındaki sınırın kafandaki hangi saç teli koptuğunda aşılacağı gerçeğini görmek istemiyorsun.

kendin” sanki senden uzaklaşıyor, her geçen gün bulanıklaşıyor, yabancılaşıyor gibi

halbuki sen zaten böyleydin, şimdiki kadardın

vehimlerin hakikat karşısındaki (sahi hakikat neydi) mağlubiyeti mi desek?

Yorgunluk ve aslına rücuyu, neden yenmek yenilmek gibi basit bir iktidar yarışına hapsediyorsun.?

Hadi geç bunları anam babam, derin(!) tahlilleri bırak.Yarın yok.

Şimdi, bu gün değil, biliyorsun senin için epeydir uzun bir zamandır yarın yok.

Oyunda ebe sensin; duvara yüzünü dönmüş, kolların başına dolalı gözlerini yummuşsun. Bağır! “Arkam önüm sağım solum sobe!”

Kimse yok ki!

                                         Şerif Boyacı

                                      Süha Nizamoğlu

Kantar Ekrem, Boyacıların Şerif, Süha, Şeytan Yılmaz, Çolak yavuz kimse, hiç kimse yok!

Salak, aptal,

Yorgunum, sayayım mı hayatı ve seni terk edenleri, sonrakileri, saklanıp ta kaybolanları. Geri zekâlı hıyar! Neden anlamakta direniyorsun?

Daha Akın, Talip, Erdal, Deniz, Mahir

Ne çok pusuyla, kurşunla, işkenceyle, mahpusla, kanserle, prostatla falan. hem nasıl yorgunum!

Her yanlarım dayak yemiş gibi ağrıyor

Kafam kazan gibi, yarın günlerden neydi?

Pazar. Mutlu değil, bahtiyarım.

Yarın günlerden Pazar değil, pazartesi bile değil.

Kim bilir belki Salı yahut Çarşamba Perşembe gibi bir şey

Neden acaba yorgunum gibi bir şey?

Alkolden de olabilir, şişmanlıktan da, sonra belki de yaşlılıktan

Bencillikten, kendini beğenmişlikten, huysuzluktan

bir bok biliyorum kuruntusundan yorgunum muhtemelen.

Çoğalsak, durmadan çoğalsak, çok kalabalık olsak,

nasıl yani? kimse kimseye, benzemese yorulmaz mıydım diyorsun.

yarın günlerden ne diye sormaz,

alkollere en çok da güzelim rakılara kaçmaz mıydım mı diyorsun.

hadi ordan ,her zaman bir bahane bulur yorgunlar.

her zaman derin ve gösterişli bir takdim, vitrinleme, bir yalan

kaçış

kaçma kavga et” diye suratına bağırdıklarında yarabbi şükür diyorsun ya. hey gidi ne günlere kaldık, eskiden biz kavgaya diyorsun ya…korkak bir yorgun belki

belki hinoğlu hin bir yorgun

Öteki öfkeden kudursun diye bir yorgun belki

burjuvazi kavgaya davet etti bizi/davetleri kabulümüzdür” 

Aşk derdin ya adına aşk derlerdi

Çok çeşit karmakarışık aşklı kadınların

memeleri/ koltukaltları /kalçaları

en çok da ama her zaman, yeminle en çok da

apış araları /tüylü tüysüz

kuru nemli sırılsıklam ıslak dişilikleri

bu şehvet, bir kişiliktir üstadım, ikinciye maalesef yer yok

bir başkasına yani

güzel dediğin hepimizin 0lmalı /yağmur misali

yorgunluk mu yalnızlıktır, yalnızlık mı yorgunluk

eskiden, çok eskiden yorgunluklarımız olurdu, yoldaşlarımız

ne çok yoldaşlarımız omuzlarına omzumuzu yaslayıp

yalnızlığa meydan okuduğumuz /sahi olur muydu!

 

ağustos 2008 Emecik


25 Aralık 2022 Pazar

 

TÜRKİYE ERMENİLERİ'NE

 UYGULANAN IRKÇILIK

  Oğuz Uğur Olca


                                   Ermeni Kilisesi

Garo Kaprielyan : Dostumuz Oğuz Uğur Olca, çok güzel bir anlatı paylaşmış...Okuyup da duygulanmamak, of çekmemek elde değil...Hele ki, O'nun gibi, çocukluğunu, gençliğini Ermenilerle yaşamış olanlar için... Eline, yüreğine, emeğine sağlık güzel kardeşim...

                                                  Oğuz Uğur Olca


    Bayramlar tüm halkların yan yana elele  eşitlik, özgürlük ve demokrasi temelinde birlikte kutlayabildiği günlerdir...

    Bir de bir bayramları vardı. Tüm şehir o bayramda üzeri boyalı yumurtalardan almak için Gâvur Mahallesi’ne akardı sanki. Bizim bayramlara benzemiyordu ve rengârenk yumurtalar vardı. Hangi eve girsek yumurtasız çıkmazdık. Elimizdekileri eve bıraktıktan sonra tekrar dönerdik. Bir de bağ ve bahçelerine korkusuzca girerdik.

    Müslüman kesimde bekçinin kovalaması Gâvur Mahallesi’nde yoktu. Sahipleri hoşgörülüydü ve istediğimiz kadar yiyebileceğimizi, ancak dallara ve ağaçlara zarar vermememizi tembih ederlerdi. Bir yandan gâvur olmadığım için mutlu olurken, diğer yandan da Kirkor Amca ve arkadaşlarımın gâvur olmalarına ve cehennem ateşinde yanacak olmalarına çok üzülürdüm.

         GÜZEL İNSANLARDI - Kadir Dağhan

                                              Kadir Dağhan

    Ne zaman Ermenilerle ilgili bir söz duysam, hele bir de aşağılama, küfür, hakaret içerikliyse, yüreğimin derinliklerinde canımı çok acıtan bir sızı duyarım. Aynı mahallede aynı okul sıralarında çocukluğumu paylaştığım Ermenilerle ilgili yaşadıklarım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçer.


    Köyden şehire gelip ilkokula başlayınca Kürtçe ’den başka bir dili konuşmak zorunda bırakılmanın, bildiğim tek dil olan Kürtçeyi evde bile konuşmamın yasak olmasının, bu da yetmiyormuş gibi her gün Türk ve doğru olduğumu söylemeye çabalamanın şaşkınlık ve ezikliğini yaşarken, “Ermeni” ve “gâvur” sözcükleriyle tanışmak şaşkınlığımı daha da arttırmıştı.

    Din dersinde sayıları yedi veya sekizi bulan bazı çocuklar öğretmenin hoşgörü mü yoksa öfke mi belli olmayan bakışları altında dışarı çıkarken sınıfın geri kalanlarının arkalarından gâvur, Ermeni diye seslenmelerini anlayamamış, ama en azından Ermeni ve gâvur olmanın çok kötü bir şey olduğunu, benim de içerde kalanlardan olduğuma göre kötülerden olmadığıma çocuk aklımca karar vermiş, şaşkınlık ve ezikliğim yerini gizli bir haz duygusuna bırakmıştı.

Yine din dersi dışında mahallede, okulda hep birlikte oynadığımız adına da ermeni ve gavur dedikleri arkadaşlarımın Müslüman olmadıkları için günahkâr olduklarını ve cehennem ateşinde yanacaklarını büyüklerimden öğrenmiştim. Hem onlar camiye değil, kilise denen, siyah taşlarla örülü bir binaya gidiyordu (babam bunun ateşin, dumanın ve ruhlarının kararmasının rengi olduğunu söylerdi). Ve ezan yerine onların kiliselerinden çan sesi gelirdi. Yaşadıkları yerin adı da Gâvur Mahallesi’ydi. Şehir sanki tam ortasından ikiye ayrılmıştı.

                                          Yartavar Yortusu

    Ancak anlayamadığım şeyler vardı. Bu günahkâr ve cehennemlik insanlar nedense yardımsever, cana yakın, çalışkandı. Söz gelimi kira vermeden evlerinde oturduğumuz Kirkor Amca bununla da kalmayıp hem benim ilkokul hem de kuran kursu masraflarımı karşılıyordu.

    Sonra sınıf arkadaşımın babası Cercis Amca’nın şehirde elinde sağlıkçı çantasıyla hemen hemen girmediği ev yok gibiydi. Günün hangi saatinde olursa olsun çağırdıklarında koşa koşa gelirdi. Enjeksiyon, pansuman, ilk yardım denince akla hep Cercis Amca gelirdi. Benim üzerimde de oldukça emeği vardı. Devlet hastanesinde staj yaparken ondan çok şey öğrenmiştim.

Bir de bir bayramları vardı. Tüm şehir o bayramda üzeri boyalı yumurtalardan almak için Gâvur Mahallesi’ne akardı sanki. Bizim bayramlara benzemiyordu ve rengârenk yumurtalar vardı. Hangi eve girsek yumurtasız çıkmazdık. Elimizdekileri eve bıraktıktan sonra tekrar dönerdik.

Bir de bağ ve bahçelerine korkusuzca girerdik. Müslüman kesimde bekçinin kovalaması Gâvur Mahallesi’nde yoktu. Sahipleri hoşgörülüydü ve istediğimiz kadar yiyebileciğimizi, ancak dallara ve ağaçlara zarar vermememizi tembih ederlerdi. Bir yandan gâvur olmadığım için mutlu olurken, diğer yandan da Kirkor Amca ve arkadaşlarımın gâvur olmalarına ve cehennem ateşinde yanacak olmalarına çok üzülürdüm.

Yıllar birbirini kovalayıp çocukluğumuzu hep birlikte geride bıraktığımızda gâvur arkadaşlarımın her yerde aşağılandıklarını, dövüldüklerini, hakaretlere uğradığını ve bunun giderek arttığını canımı acıtan bir çaresizlik içinde gözlemeye başladım. Ve bu olaylar neredeyse rutinleşmeye, sıradanlaşmaya başlamıştı. Anlamaya çalışıyor, anlayamıyordum.

Ancak bir olay var ki, gözümün önünden hiç gitmedi. Ne yapsam unutmadım, unutamadım.

Adıyaman’da çarşı ekmeği dediğimiz lavaş veya pide türü ekmekler çok lezzetlidir. Hele tatil günleri sokaklar kucaklarında bu ekmekleri bir an önce eve götürmenin telaşıyla koşuşturan çocuklarla dolardı. O gün bunlardan biri de sınıf arkadaşımdı. Ama onu “piç”, “Ermeni”, gavur diye bağırarak takip eden belki 2-3 yaş büyük bir grup çocuk tarafından tekme tokat dövülmeye başlanınca dondum kaldım. Ne yapacağımı bilemedim. Elindeki pideler hayvan pislikleri sürülerek oraya buraya fırlatıldı. Ve çocuklar zafer kazanmış bir edayla, tehditler savurarak ayrıldığında arkadaşım bir yandan ekmekleri topluyor, bir yandan da hayvan pisliklerini temizlemeye çalışıyordu. Bense hâlâ ne yapacağımı bilemiyordum. Ekmek kutsaldı ve yerde bulduğumuz bir ekmek parçasını bile öpüp alnımıza koyarken, yere atıldığını ve hayvan pisliği sürüldüğünü görüyordum. Tam bir şoktaydım. Sonra arkadaşım üstü başı perişan bir halde ağlaya ağlaya elindeki ekmekleri göğsüne bastırarak gavur mahallesine doğru daracık sokakta gözden kayboldu.



      Bana kuyruklu diyorlardı, dilimi konuşmam yasaktı, bu yüzden hergün dayak yiyordum ama çok şükür gâvur değilim ve arkadaşımın durumuna düşmedim diye çocukça bir duyguyla avunuyordum. Ama yüzlerce olayın yanında bu görüntü bir tümör gibi yüreğime, beynime yapıştı ve hiç gitmedi…

      Birkaç yıl sonra şehre Kıbrıs Volkanı diye konusu gavurların Müslüman Türkleri katlettiği, tecavüz ettiği olan bir film geldi. Film biter bitmez “İntikam, gâvurlara ölüm” naralarıyla Gâvur Mahallesi’ne ve işyerlerine doğru bir kalabalık saldırıya geçti. Mahalle taşlandı, işyerleri yağmalandı. Ele geçirilenler dövüldü, linç edildi…

      Birkaç yıl içinde tüm Gâvur Mahallesi göç etti(rildi). Korkmadan girdiğimiz bağ-bahçeler, çay-gazoz sattığım demirciler, çulcular, bakırcılar… hiçbiri kalmadı. Kendisi için diktirdiği takım elbisesini hiç giymeden mezuniyet hediyesi olarak bana veren kardeşim Serkis de yıllık iznime geldiğimde gitmişti.

     Gitmişlerdi. Bu güzel insanlar sanki benim çocukluğumu da götürmüşlerdi. Daha sonra memleketime her gittiğimde onların yokluğunu içim acıyarak hissettim.

    Onların bıraktıkları yerdekilere hiç alışamadım. Bıraktıkları boşluk bir daha hiç dolmadı ve memleketimden soğudum, gitmek istemedim. Gitmiyorum da.

Onları hep sevdim.

Güzel insanlardı. Gittiler.

Benim için çocuk kaldılar.... (Oğuz Uğur Olca)


22 Aralık 2022 Perşembe

 

KOMÜN HAYALİM

HAKKINDA


Hasan Gürkan



    1992'de Danimarka’daki siyasi sürgünlüğümden döndüğümde, Komün

 kurma  hayalim vardı. İstanbul'da Mef Yayıncılık’ta iş buldum. İyi maaş

 alıyordum. Kopenhag'da yakından gözlediğim komün hayatını, bunlara

 dayalı hayalimi arkadaşlarıma açtım; beğendiler. Bu amaçla Datça’nın

 Emecik köyünden on dönüm yer aldık. Pazartesi hepimizin işi olduğu için,

 işi olmayan bir arkadaş noterden tapu alacaktı. O tapuyu aldı.

Hasan'ın ham hayalleri var, ben araştırdım bu arsaya 10 villa

 yapabiliyoruz .Çok para kazanacağız. Komün ham hayal.” diyor. Arkadaşlar

 “saçmalama, biz komünden yanayız” diyor. “ O zaman tapu bende, arazi

 benim. Size zırnık vermem” diye gürlüyor. Bu çıkarcı paragözün

 provokasyonuyla hayalimiz suya düştü.

Hayalim şöyleydi:



               KOMÜN

-Amaç :Komünün amacı ortak hayalleri olan insanların bunu

 dayanışma, imece içinde birlikte hayata geçirmektir.

-Konu: Katılımcıların birlikte karar vereceği tarım, hayvancılık, el işçiliği vb. herhangi

 bir konu olabilir.


-İlkeler;

1-Komün kuruluşunda her katılımcı ekonomik imkanları doğrultusunda para

 ortaya koyar. Kuruluş gerçekleştiğinde az veren çok veren ayrımı yapılmaz,

 her üye eşittir.

2-Komünde pay hakkı ve miras yoktur. Ayrılmak isteyen para vb. talep

 etmeden ayrılır. Bir üye vefat ederse yakınlarını miras hakkı yoktur.

3-Komünde bütün kararlar oybirliği ile alınır. Karara muhalefet eden varsa

 iknaya  çalışılmaz, karar uygulanmaz.

4-Komünde işleri organize edecek bir yönetim oluşturulur. Belli bir süre

 sonra yönetim değişir.



5-Komünün üyelerin yemek yiyeceği, sohbet edeceği geniş ortak bir mekanı

 vardır. Ayrıca üyelerin özel hayatları için küçük daireleri bulunur.

6-Her üye komün işlerinde çalışmak durumundadır.

7-Komün mülkiyeti rant yaparsa satılamaz. Aynı amaçlı bir başka komüne

 devredilebilir.

8-Komünde durum müsaitse bir Kafe bar organize edilir. Buranın anahtarı

 bütün üyelerde ve çocuklarda bulunur. Kasa açıktır. Parası olmayan borcunu

 veresiye defterine kendi yazar. Kasadaki açık bütün komün üyelerine

 paylaştırılır.

Bu yazdıklarımın hepsi tartışmaya açıktır. Bunları içeren bir sözleşme

 oluşturulur. Ve noterde onaylatılır.

Demiştim o zaman. Paragöz dangalak yüzünden sukut-u hayale uğradım.


16 Aralık 2022 Cuma

 

HER ŞEY BİRDENBİRE OLDU”

Zaman yolcusu Şövalye Hikayesi


     Don Kişot ve Sancho Panza maceralarının birinden bakınca görülen bir sarayın içindeki büyük salonda, üzerinde boş bardakların ve tabakların olduğu uzun bir şölen masasının ortasında oturan bir prensesle karşılaştı. Prenses sol tarafında bulunan bir kitabın sayfalarını yırtıp önündeki tabağa koyup yiyordu.

                                          Sancho Panza

    Boğazından günlerdir doğru dürüst bir şey geçmemiş olan Sancho Panza masaya yeltendi. Don Kişot onu durdurdu ve “ Dudaklarını görmüyor musun? Prenses bir iblisin etkisi altında ! Yaklaşma!” dedi. Büyük salona göz gezdirdiler.

                                       Leyla Erbil
    Yerlerde içleri yenmiş, etrafa saçılmış yüzlerce kitap gördüler. Sancho Panza birini alıp “ Kapaklarını neden yemiyor acaba?” diye düşünürken onu yanıtladı “O elindeki Leyla Erbil, Gecede, Leyla Erbil'i tanıyor musun?” Sancho Panza “Hayır!” dedi. Sol ayağını kaldırdı. Üstüne bastığı kitabın kapağını okudu “Paula Coelho, Beşinci Dağ”

Sancho Panza tanımıyorum hayır okumadım dedikçe Prenses daha çok sordu...

                                       Yusuf Atılgan

     En sonunda Don Kişot “ Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ını da yedin mi?” diye sesini yükseltti. Prenses bir büyüden uyanmış gibi başını kaldırdı.

Yüzünde harika bir gülümseme belirdi. “Hayır, kitap yanında mı?” dedi. Don Kişot “ Elbette yanımda” diye yanıtladı. Prenses ikisini masaya davet etti. Oturdular. Boş bardaklarını göğüslerinden akan siyah içecekle doldurdu. İçtiler.Sncho Panza Don Kişot'a “İplis'i n'apıcaz?” dedi. Don Kişot onu “İplis değil İblis” diye düzeltti. Sonra Sancho Panza “ N'apıcaz değil ne yapacağız” diye kendini düzeltti.

                                    Orhan Veli Kanık

    Sanvho Panza “Birdenbire; her şey birdenbire oldu.” dedi birdenbire. Don Kişot onun sözünü kesti “ Ah! Orhan Veli, en sevdiğim şiiri bu,” diyerek siyah içkisinden bir yudum daha aldı. Prenses daha önce okumadığı Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam kitabından bir sayfayı yırtıp tabağına koyarken kitabın kapağından da küçük bir parça koptu. Bunu, sayfayı yutarken fark etti. Önce güzel gözlerinden mürekkep aktı. Sonra göğsü yarıldı, pespembe kalbi tabağa yığıldı ve şöyle dedi “ Bunu okurken Rusya'nın doğusuna tiren yolculuğu yapıyordum. Öyle yalnızdım ki. Keşke yanımda sen de olsaydın.” Prensesin başı tabağa düştü, kalbi, kalbi ağzından içeri girdi ve durdu. Prenses kapakları bu nedenle yemiyordu. Tüm zamanlarda aşık olup, kavuşamadığının dokunduğu bir kitaba rastlamamak için.


    Kitaplar iki hikaye taşıyordu. Onlara sol elinin avuç içi ile dokunanlar ve kendi hikayeleri. Don Kişot bu kitabı güzel gülüşlü bir adamdan almış ve hiç okumamıştı. Kiyapla kolay ateş yakacaktı. Yaktı da. Oradan giderken tüm sarayı ateşe verip tanrının gözüne girdiler. Güzel gülüşlü adam o gece rüyasında prensesle çok ateşli sevişti.

Onun öldüğünü anladı. Sabah karısıyla neşesiz bir kahvaltı yaptı.

* Ot Dergisi, Mart, 2022

15 Aralık 2022 Perşembe

 

MEŞHUR KÖR AGOP

MEYHANESİ

                                             Agop

Yaşar Kemal :'Deniz Küstü' romanında "Kör Agop, bu dünyaya şu pezevenklere salt balık pişirmeye, içki sunmaya gelmemiştir. O sohbete, sıcaklığa, dostluğa gelmiştir. Eğerkim dostluk yoksa, çekiver şu dünyanın kuyruğunu gitsin..."

Suavi-Agop'un Meyhanesi

                                                    Süavi

     Bir zamanlar İstanbul'da meşhur bir Agop varmış. Kadehlerden derman satar, kederden meze yaparmış. Ufacık bir dükkan, İki masa ,dört tabure Agop'un meyhanesinde. Dostlar birlikte. Meyhane ilham olmuş isimsiz ozanlara. Ne şiirler yazılmış kırık tahta masalara. Agop kır şu plağı çal bizim şarkılardan. Şerefine kederlerin her şey feda bu candan.. Ufacık bir dükkan, İki masa dört tabure. Agop'un meyhanesinde Dostlar birlikte. Bir gün meyhanecinin bükülmüş o dizleri. Yaşlı yüzünde yılların çizgi çizgi izleri. Düşmüş yere bizim Agop, yaşlar akmış gözünden. Agop'un son sözü bütün içkiler benden.. Ufacık bir dükkan, İki masa dört tabure Agop'un meyhanesinde Dostlar birlikte..

Yervant Şalvarcıoğlu (Baylan Pastahane sahibi)

                                              Yervant Şalvarcıoğlu

      Kör Agop Restaurant, olarak da anılan Kör Agop'un Meyhanesi Kumkapı'da bulunuyor. Meyhanenin ünlü müdavimleri arasında ise; Hrant Dink, Mehmet Ali Birand ve gibi isimler bulunuyordu.

Ünlü şarkıcı Suavi'nin de "Agop'un Meyhanesi" adını taşıyan bir eseri var.

               1938'DEN BU YANA KUMKAPI'DA

          Dedesi "Kör Agop"tan devraldığı meyhanesi işletmeye devam eden Daniel İnciyan mekanı şöyle anlatıyor;

Dedem Kör Agop 1938 yılında ilk meyhanesini açmadan önce babası ve dedesi gibi balıkçılık yapar, karaya her çıktığında soluğu meyhanede alırdı. Rakıya ve balığa düşkünlüğü ile tanınan Agop artık dışarda içki içmenin pahalı olması nedeiyle ilk meyhanesini Kumkapı sahilinde üç dört tane tahta masa ve taştan yaptığı soğuk su havuzuyla derme çatma bir şekilde açtı. O yıllarda buzdolabı olmadığı için tuttuğu balıkların yanına domatesini salatalığını ve illa ki rakısını havuzun içine atarak soğuturdu. Zaman içinde bu ufacık meyhane akşamcıların uğrak yeri olunca eşi Marta ile beraber daha büyük bir yere geçme ihtiyacı hissettiler. Adı bile olmayan bu ilk meyhanenin ardından yine Kumkapı sahilinde o zamanki iskele kazıklarının üzerindeki ikinci meyhanelerini kurdular.

Agop ve Marta 1938 yılından itibaren 43 yıl boyunca tam 16 farklı dükkanda her gece misafirlerini ağırladı. Yetmişli yılların sonunda ise kendi gibi meyhaneci olmasını istemediği için Fransa’daki akrabalarının yanına gönderdikleri oğlu Hayko’nun ani bir kararla geri dönmesiyle bütün aile meyhanede çalışmaya başladı. 1981 yılında Kumkapı’da bugünkü son yerine taşındı Kör Agop. Son adreslerine kadar çok dükkan değiştiren Agop’un en büyük hayali yüksek tavanlı ferah bir dükkandı. Kumkapı’daki eski Fransız gümrük binası o dönem Yordan ve Argiri’nin bakkal dükkanıydı. Agop, dükkanı onlardan satın alıp meyhaneye çevrdi ve bir Kumkapi yakın kültür mirası böylece iyice sağlamlaşmış oldu. Kör Agop ilerleyen yaşı ve rahatsızlığı nedeniyle meyhanenin sadece alt katının açılışını getirildiği tekerlekli sandalyesinde görebildi ve yıllarca hayalini kurduğu dükkanda bir kadeh rakı içemeden 1982 yılında hayata gözlerini yumdu.

         69 yaşında bu dünyadan gittiğinde ardında hayalini kurduğu meyhanesini, ismini ve bir kültürü bıraktı dedem Kör Agop..

      Kör Agop’un bir de vasiyeti vardı: mezarının başında saz çalınsın, rakı içilsin. Babasının kaybetmeden önce zaten işleri çoktan devralan oğlu Hayko bir gün babasının vasiyetini aynen yerine de getiriyor. Balıklı Ermeni Mezarlığındaki mezarın başında sazlar çalınıyor rakılar içiliyor Agop’un canına.

      1978 yılından 1994 yılına kadar Hayko babasından aldığı bayrağı taşıyor. Babası gibi o da içkiye ve müziğe düşkün. O yıllara kadar plaktan dinlenilen müzik yerini Hayko’nun döneminde canlı sazlara bırakıyor ve Kumkapı’daki meyhane artık son şeklini alıyor.

1994 yılında Hayko’nun zamansız vefatının ardından bu sefer de görevi Agop, Marta ve Hayko’nun devam ettirdiği kültürle yoğrulmuş üçüncü kuşak devralıyor.

Meyhane bir kültür işi. Denizden çıkan balıkla şişedeki rakıyı sohbetinize katıp servis edersiniz. Marta’nın seksen sene once yaptığı balık çorbasını masaya koyar .

69 yaşında ölümünden sonra Kör Agop'un masalarından kimler geçmedi ki; Yaşar Kemal, Zeki Müren, İslam Çupi, Ali Şen, Müzeyyen Senar ilk akla gelen isimlerdi...

Ne diyordu Yaşar Kemal 'Deniz Küstü' romanında "Kör Agop, bu dünyaya şu pezevenklere salt balık pişirmeye, içki sunmaya gelmemiştir. O sohbete, sıcaklığa, dostluğa gelmiştir. Eğerkim dostluk yoksa, çekiver şu dünyanın kuyruğunu gitsin..."




14 Aralık 2022 Çarşamba

 

BİRHAN KESKİN'DEN ŞİİRLER

                                   Birhan Keskin

             AYRILIK

kaç gecenin çölüdür bu ayrılık/ kaç şiirin dölüdür üstüme
örttüğün bu ince sessizlik / kalbim alış artık, kır kendini
kendi duvarında, sesini /kendi duvarına haykır.

tesadüfen birbirine rastlamış /başka başka aşklarsınız siz artık
geceyle gündüz gibi birbirine /ayrılmış. O ki rüzgar, bir zaman
senin çölünde kumlar uçurmuş, /o ki gece ve esmer, görmüyor
sahrayı, sesi içinde karışmış.

her ayrılıkta kendine saplanan bir hançer
kendi sabrını deneyen taş / kendi uykusuzluğunda yatak oldun.
kül koy şimdi yanına korunun /seni kavuran onu da yakmasın.
aşkla besle kendini, gül yetiştir, /sardunya çoğalt.
ki, sen aşktan ve ayrılıktan /başka ne anlıyorsun.


             ESKİ AVLUDA

Bir çiçek açtığında /Bir eski avluda /Diyor ki;
Çalıda sarı bir çiğdemim ben /Ve senin çok eski cümlen.
Sen otursan, gitmemiş ki! olsan
Ben sana bir eski Endülüs avlusu
İstersen serin bir Portofino getirsem
Ya da Yedigöllerin yedisini birden.
Bir çiçek açtığında /Bir eski avluda /Diyor ki;
Her şey çok eksik ve neredeyse yok gibiyken
Buldum buluşturdum kendime geldim
Tek eksik sensin! İncecik, çilli bir dille
sen de gelsen.
Ben sana kırmızı kiremitli bir çatı
Begonviller ve bir mavi kapı
Ve illa amansız bir avlu getirsem
Dünya soğur, akşam serinlerken,
Benim sensiz sevinecek bir şeyim yok.