1 MAYIS’TA KÜRT MESELESİNİN BARIŞÇI
,DEMOKRATİK ÇÖZÜMÜ İÇİN MÜCADELE!
29 Nisan 2012 Pazar
22 Nisan 2012 Pazar
BAZI YARALAR ZAMANLA İYİLEŞMEZ ! 24 NİSAN 1915
MANALI POSTA SOYKIRIMIN 97.
YILDÖNÜMÜNDE
ERMENİ KARDEŞLERİMİZİN
ACISINI PAYLAŞIYOR ,
VİCDAN SAHİBİ HERKESİ,
DEVLETİN ÖZÜR DİLEMESİ İÇİN TAVIR ALMAYA ÇAĞIRIYOR!
18 Nisan 2012 Çarşamba
BİRAZ KIZDIM AMA HELAL OLSUN BİZİM ÇOCUKLARA !-Selçuk Uzun Almanya'dan yazdı
Görmüş geçirmiş ,yaşca olgun bir devrimci nasıl çevreci oldu?
Birinci Kısa film:
Geçenlerde iki kısa film seyretmiştim. Birincisi 4 dakika kadar sürüyordu. Bu kısa film uzaktan dev dalgalar arasında seyretmekte olan koskocaman bir tankerin görüntüleri ile başlıyordu. Sonra tanker yavaş yavaş yakın çekimle ekranda büyümeye başlıyordu. Gerçekten de dev gibi bir tankerdi ve dev dalgalar arasında ağır ağır ilerliyordu. Tam bu sırada ekranın solundan küçük bir bot görünmeye başladı. Dümende biri ve önünde de iki kişi oturuyorlardı. Küçücük bot dev dalgalar arasında ha devrildi devrilecek hızla tankere doğru seyrediyordu. İlk önce bu bot ne zaman batar diye düşündüm. Ama nafile. Ne bot batıyordu ne de içindekiler suya dökülüyordu. Bir ara dev bir dalgayla birlikte havaya fırladı bot ve bir an görünmez oldu. Tamam dedim bot battı. Bir iki saniye sonra bot yine ekranda göründü. Bot hızla tankere yaklaşıyordu dev dalgalarla boğuşa boğuşa. Neyse zar zor tankere yanaştılar. İçlerinden birisi tankerin dışında asılı merdivene bir ip fırlattı. Ucundaki kanca merdivene takılınca bottaki iki kişi yukarı tırmanmaya başladılar. Bot hafifleyince şöyle bir havaya sıçradı tekrar suya düştü. Tankere tırmanmaya başlayan iki kişi tam merdivene ulaştıklarında yukarıdan tazyikli bir su darbesiyle suya düştüler. Eyvah dedim çocuklar gitti. Ne kadar sürdü bilmiyorum ama biraz sonra iki kişi zor bela bota çıkmayı başardılar. Botta bir yerlere tutunarak bir pankart açtılar. Meğersem tanker zehirli bir yük taşıyormuş da onu protesto ediyorlarmış. Bot dev dalgalarla birlikte havaya zıplayıp tekrar suya düşüyor ama ellerinde pankart olan iki kişi sanki çakılmış gibi duruyorlardı. Neyse tankerin yanından ayrıldılar. Bu kısa film, iskelede bottaki üç kişinin ellerindeki pankartı gösteren görüntüleriyle bitiyordu. Helal olsun çocuklara dedim. Yani şimdi böyle bir maceraya atılmak için zorunuz neydi çocuklar dedim kendi kendime.
İkinci Kısa Film:
İkinci kısa film, aydınlanmaya başlayan bir sabahleyin, dev bir binanın alttan yukarıya doğru görüntüleriyle başlıyordu. Binanın en altından hani başınızı yukarı kaldırıp bakmaya başlarsınız ya, en tepeyi görmek istediğinizde de arkaya düşecek gibi olursunuz ya, işte öyle bir görüntü. Güneş yavaş yavaş çıkıyor. Hava aydınlanıyor. Görüntü binadan uzaklaşmaya başladığında binanın tam tepesinde iki karaltı ortaya çıkıyor. Biri sağda biri solda. Hava tam aydınlandığında o iki kişi pat diye kendilerini yere doğru bırakıyorlar. Zannedersiniz ki ikisi de aynı anda intihara teşebbüs ediyorlar. Valla havada biraz uçtuktan sonra zınk diye bir yerlerde duruyorlar. Sonra ikisinin arasına bir pankart açılıyor. Nükleer santral işleten bir firmayı protesto ediyorlar: „Nükleer enerjiye hayır“ yazıyor pankartta. Bir süre havada asılı kalıyorlar. Sonra hızla aralarındaki pankartla birlikte yere iniyorlar. Film binanın önündeki protesto pankartıyla sona eriyor. Altta yazan notta firmanın adı var ve binanın yüksekliğini yazıyor. Tamı tamına 326 metre yüksekliğinde imiş bina. Vallahi yine helal olsun diyorum çocuklara. İki filmde de bu çocukların yüzlerini net seçemedim. Erkek midirler, kadın mıdırlar kestiremedim. Sonra sadece yüzleri açık olduğundan hangi milleten olduğunu da çıkaramadım. Yalnız iki filmde de dilimden „Helal olsun çocuklar“ lafı döküldü. O günden bu güne bu çocuklara „bizim çocuklar“ demeye başladım.
Bir süre geçtikten sonra posta kutumdan bir broşür çıktı. Yeşil renk üzerine basılmış. Allah allah dedim, bizim çocuklar filmlerini seyrettiğimi nereden anladılar ki? Tesadüf deyip geçtim.
Üyelik Daveti:
Bir nevi tanıtım broşürü, kısa az ve öz. Son sayfada da „Bize üye olur musunuz?“ diye soruyorlardı. Merak ettim kim bu çocuklar diye. Internet´te aradım ve buldum bizim çocukları. Şöyle bir turladım sayfalarında. Benim seyrettiğim iki filmde vardı orada. Ama ikinci kez seyredemedim. O dev dalgalar, suya düşmeler, sonra 326 metreden aşağıya düşmeler, zınk diye durmalar falan. Biraz korktum. Çünkü bendeniz ayağı yere basmadan suya girmeyen, 20 metre yükseklikten aşağıya bakınca başı dönen ve düşme korkusu yaşayan biri olarak kaldıramam bu görüntüleri diye korktum. Sayfaları turlarken, bu çocukların bir araştırması gözüme ilişti. „Zehirsiz Yemek“ başlığını taşıyordu. Girdim sayfaya.
Kavun,Peynir Rakı Meselesi:
Bir araştırma yapmışlar. Hangi meyva veya sebzede ne kadar zehirli madde var ve hangi ülkeden geliyor araştırmış çocuklar. Hepsini okuyunca „yahu bu kadarı da olmaz“ dedim. Bu araştırmayı yapan bizim çocuklar mı? diye geriye döndüm. Evet bizim çocuklardı. İnceledikleri meyva ve sebze arasında ikisi dikkatimi çekti. Kavun ve sivri biber. Valla üzerinize afiyet diyemeyeceğim ama bu ikisinde de öyle zehirli maddeler varmış ki, dudağım uçukladı. Şimdi niye kavun ve sivri biber diyeceksiniz? Anlatmaya çalışayım. Esasen fıkranın orijinali başka ama ben soranlara şöyle anlatıyorum: Adamın birine sormuşlar, içki içer misin? diye. Adam haşa, asla demiş, yalnızca akşamdannn akşamaaa. Ben de biraz bu türden biriyim. Ben Rakı´yı kavun ve peynir olmadan içmem. Birisi beni davet ettiğinde ilk sorum kavun ve peynir var mı? olur. Kavundaki zehirli maddeleri ve oranları okuyunca, Rakı keyfinin içine ettikleri için bizim çocuklara kızdım tabii ki. Araştırdınız güzel, teşekkürler ama niye ille de kavunu da kattınız ki bu işin içine?. Görmezlikten gelseydiniz, olmaz mıydı? Neyse epeyce söylendim bizim çocuklara. Ha bir de sivri biber meselesi var. Hani mangal yaparken pirzolanın veya köftenin yanına atılır ya, onda da zehir varmış, hem de bilmem kaç misli oranda. Yani doğrudan zehir yesek daha iyi galiba. Esas gıcık olduğum şey de bu zehirli meyva ve sebzeler Türkiye´den geliyormuş. Tamam şimdi Türklerle papaz oldunuz dedim kendi kendime. Bundan yıllar önce Türkiye´de üretilen acı kırmızı biberde Aflatoksin bulmuşlardı. Alim Allah zehir gibi bir şeymiş bizim acı biber. Bu haberler çıkınca, İbrahim Tatlıses televizyonlarda avuç dolusu biber yemiş, ardından „bakın ben kanser oldum mu şimdi“ diye sormuştu. Aynı şey çay meselesinde de olmuştu. Çernobil patladıktan sonra Türkiye´nin en mühim politikacıları yine televizyonda şakır şakır çay içmişlerdi. Sonra da dönüp „bakın ben turp gibiyim“ demişlerdi. Bunlar aklıma gelince bizim çocuklara biraz üzüldüm, makaraya saracaklar onları diye. Gecikmeden yanıt ta geldi. Bakan bizim çocukların haberlerini yalanlamış, biz analiz ediyoruz, teknik olarak mümkün değil, bunlar kasıtlı haberlerdir demiş. Tabii bir yerde de bir gafa benzer birşey yapmış. Avrupa´ya ihraç ettiklerimizde böyle bir şey yoktur türünden birşey de söylemiş. Peki oraya gönderdiklerinde yok ta, içerdekilerde var mı? bilmiyoruz.
Bilinçlenme,Şuurlanma
Bu bizim çocukların araştırması bir broşür halinde yayınlanmış. Internetten bedava indirebiliyorsun. Ben de indirdim. Oturdum hepsini inceledim. Bu tür araştırmaları birkaç yıldan beri yapıyorlarmış, hem de devletin resmi kurumlarının aldıkları örnekler üzerinde yapıyorlarmış. Uzunca da bir liste yapmışlar. Hangi meyva ve sebze nereden geliyor, hangileri yenebilir, hangileri yenmez, hangilerine elinizi bile sürmeyin diye. Sadece Türkiye´den gelenler yok bu listede. Dünyanın dört bir ülkesinden gelen her tür meyva ve sebze var.
Yani anlayacağınız bizim çocuklar, herşeye el atmışlar. Zehir taşıyan tankerden, nükleer enerjiye, oradan her gün yediklerimize kadar herşeye burunlarını sokmuşlar. Bu çocukların bir kaçının resmini de gördüm. Kızlı erkekli, affedersiniz bizim deyimle 73 milletten insan var. Doktoru var, mühendisi var, profesörü var, bu işi kendine görev edinmiş, yani hangi meslekten insan yok ki? Ben tekrar posta kutuma gelen broşürün son sayfasına takıldım. Soru şu idi: Bize üye olur musunuz? Aklıma dev dalgalarla boğuşan, tankerden düşen, dev dalgalara rağmen heykel gibi duran bizim çocuklar geldi. Sonra 326 metreden küt diye sanki intihar etmek istercesine atlayan, sonra zınk diye duran bizim çocuklar geldi aklıma. İş sadece bununla kalsa iyi. Nükleer artık taşıyan trenleri durdurmak için raylara kendini zincirlemek, polisten dayak yemek, yerlerde sürünmek, günlerce kışta kıyamette nöbet tutmak ta var işin içinde. Tüm başka eylemleri de düşünerek „olur musun üye lan“ diye sordum kendi kendime. Biraz düşünmem lazımdı. Düşündüm. Sonuçta üye olmaya karar verdim. „Atın ölümü arpadan olsun lan“ dedim kendi kendime. Bu yaştan sonra yüzmede öğrenirim, 326 metreden atlamasını da, kendimi raylara zincirlemesini de. „Bu yaştan sonra kaybedecek neyin var ki lan“ dedim kendi kendime. Yeter ki insanlık ölmesin. Şu kısa ömrümde neye yararım dokundu ki, bari tüm insanlığa bir yararım dokunsun.
Greenpeace,Yeşil Barış Militanı
Şimdi bu bizim çocukların kim olduğunu soracaksınız sanırım: Greenpeace diyorlarmış kendilerine, yani Yeşil Barış. Bu tür barış için „canım feda olsun“ derim. O kadar.
(Ayrıca bir notu da buraya yazmam gerek: Bizim çocukların araştırmasındaki sebze ve meyvaların listesini yaptım. Cebimde taşıyorum. Özellikle kavun almaya gittiğimde, kavunun sadece affedersiniz poposunu yoklamakla yetinmiyorum. Hangi ülkeden gelmiş, ne zaman gelmiş hepsine bakıyorum. En son en temiz kavunu, evden 8 kilometre uzaklıktaki bir dükkanda buldum. Tam 3 saatime mal oldu. Ama olsun, ağız tadıyla bir kavun yedim Rakının yanında. Bu durumu herkese de anlatıyorum tabii ki. Ben özellikle kavun ve sivri biber konusunda bizim çocuklara biraz kızar gibi oldum ama yine de hep söylerim:
Helal olsun bizim çocuklara)
16 Nisan 2012 Pazartesi
OKURLARIMIZDAN ÖZÜR! – Hasan Gürkan
Manalı şiirler sütununda yayınladığım.Devlete İnanmak isimli şiir,Bejan Matur’a ait değil, Turgut Uyar’ın Yokuş Yol'a adlı şiiridir.Bu fahiş hatam için bütün Manalı Posta okurlarından özür diliyor,hatamı bana gösteren Pınar Doğu’ya teşekkür ediyorum.
15 Nisan 2012 Pazar
DEVLETE İNANMAK* – Bejan Matur
Güllerin bedeninden dikenlerini teker- teker koparırsan
Dikenleri kopardığın yerler teker- teker kanar
Dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filan sanırsan
Kürdistan’da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar
Muş-Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan
Eşkıyalar kanar kötü donatımda askerler kanar
Sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan
Portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar
Bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan
Padişahlar ve Muşlar kanar, darülbedayiler kanar
Muş-Tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki
Orada her zaman otlar-otlar, ergenlikler kanar
El ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen
Benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar’
*Dağın ardına bakmak
Sayfa 180 den alıntı
14 Nisan 2012 Cumartesi
KADIN PAPA JOAN. GERÇEKTEN YAŞADI MI ?*
Roma’da EASD- 2008 sırasında zaman zaman duyulan hikayelerden biri de bir zamanlar bir kadın papa'nın (la Papessa) yaşadığıdır.
Bir kadın papanın varlığı ilk kez yaklaşık MS 1250 de rahip Jean de Mally'in el yazmalarında belirmiştir. Orta Çağ sonları ve Reform döneminde neredeyse düzinelerce yazar bu skandal kadın ile ilgili yazılar yazmıştır.
John' un bir kadın (sağlıklı gerçek bir kadın) olduğu, bir kız olarak Atina’ya gittiği, orada bazı hayranları tarafından erkek gibi giydirildiği iddia edilmektedir. Sonra çeşitli bilim alanlarında eğitim görmüştür, daha sonra Roma’ya gelerek, yüksek eğitim yapmıştır. Öğrenci ve dinleyicileri arasında büyük üstatlar vardı. Bilgisi ile şehir içinde sivrilmiş ve papalık için seçilmiştir. Papa olduğu sırada sevgilisi tarafından hamile bırakılmıştır. Doğumun olacağı kesin tarih ihmal edildiğinden, bir ayin esnasında St. Peter'den Lateran Katedraline giderken, Coloseum ile St. Clement kilisesi arasındaki "Via Sacra" (kutsal yol) denen bir dar bir yolda doğum yapmıştır. Ölümünden sonra (kimilerine göre o ve çocuğu hemen orada öldürülmüştür) aynı yere gömülmüştür. Buraya dikilen mezar taşında "Petre, Pater Patrum, Papisse Prodito Partum" (Baba, babaların babası, Kadın Papanın çocuk doğurma ihaneti) yazdığı ileri sürülmektedir. Papalar geleneksel ayinleri esnasında Roma’da yürürken daima bu noktada caddeden dönerler, bunun olaya duyulan nefretten dolayı yapıldığına inanılmaktadır. Adı, hem kadın cinsiyetinden, hem de olayın çirkinliğinden dolayı, papalar listesinde yer almamaktadır".
Papa Joan' ın nasıl öldüğü konusunda çeşitli rivayetler mevcuttur: bazı yazarlar öfkeli kalabalık tarafından parçalandığını yazarlar, diğerleri ise Roma sokaklarında atlara bağlanarak sürüklendiğini söylerler. Petrarch (1304- 1376), taunlar bölümüne gönderme yaparak, Fransada üç gün gece ve gündüz suların kanlı aktığını ve ortalığı sekiz kanatlı ve keskin dişli çekirgelerin istila ettiğini yazmaktadır. Açık bir şekilde, kadın papa konusu afaroz nedenidir.
Bu fantastik öykülerin temeli nedir ? 1200 civarlarında Fransiskan ve Dominikan yardım merkezleri, kilisenin zayıflığı ve çürümüşlüğü üzerine kurulmuştur (Fransikanların kötü durumu Umberto Eco' nun aynı yılları yansıtan "Gülün Adı" romanında hatırlatılmaktadır). Fakat bu zamanda, Papa Innocent III, dindar otoriteyi yeniden sağlamak için gayret gösteriyordu ve rahiplerinin kendi yolundan ayrılmasına izin vermiyordu. Dominikan ve Fransiskan rahipleri bağımsızlarını kazanmak için skandal hikâyeler uyduruyorlardı. Efsanelerin ana esin kaynağı güçlü bir dinsel ailenin kadınından gelmektedir: anaerkil Theodara sonradan Papa John X (914- 928) olan kendi sevgilisinin papalık için hazırlıyordu, fakat John X Theodora' kızı Marozia tarafından hapse atılınca, babası daha önce papa olan Sergius III den olan oğlu, aradaki iki papaya cinayet teşebbüsü yapıldıktan sonra Papa John XI ismiyle papa olmuştur .Efsanenin bir diğer kaynağı, tövbekar St. Pelagia öncü hikâyelerinden türeyen erkek kılığında gezen kadın azizler şeklinde klasik Hıristiyan geleneğinden gelmektedir. Böyle hikâyelere örnek olarak, yaşantısı hakkında bazı bilgiler olan, bir otantik üçüncü yy. Roma şehidi olan St Eugania, uydurma azizeler olan Marina, Theodora, Margaret Reparata, Euphrosyne, Apollinara ve Anastasia Patricia verilebilir. Yaşamı çok iyi bilinen Azize Hildegund, gerçekten bir efsane yaşamış gibi görünmektedir: kadın olduğunun anşaldığı 1188 yılındaki ölümüne kadar bir manastırda erkek kılığında yaşamıştır. Tevrat, travestismi çok kötü olarak kabul ettiğinden, bu bir skandal durumu oluşturmaktadır ve bu sonradan giydiği erkek giysilerini çıkarmayı red ettiği için Joan of Arc' ın (Jan Dark) suçlanmasında kullanılmıştır.
Papa Jon efsanesinin ilk kaynağı ne olursa olsun, papalık içindeki karmaşa yüzyıllardır sürmektedir. Bir an, papalar otoritelerini değiştiren anti papalardan sakınmak amacıyla Avignon' a kaçmışlardır, bu dönem "Avignon Sürgünü" (1306- 1367) olarak bilinmektedir. 1571 civarında Martin Luther ve Protestan Reformu meydana gelmiş ve bir bütün olarak papalığa Protestanlar tarafından yazılan ve skandalları canlı tutmaya yönelik yeni bir biçim getirmiştir.
Papa Joan' ın gerçekten yaşadıağına dair kesin bir delil var mıdır ? Üç meraklı konu ağırlık kazanmaktadır. Bunlardan birincisi, Siena katedralinin ortasında legal tüm papaların büstü bulunmaktadır. Johannes VIII ün büstü 1600 yılına kadar Leo IV ile Benedict III ün arasında durmaktaydı, bu tarihte Papa Clement VIII onun kaldrırılmasını emretmiş ve yerine Papa Zachary' in ki hemen konmuştur. Bu bir saklama mıdır ?
İkinci, İtalya' da "La Sedia Gestatoria" denen ünlü porfiri koltuğun varlığıdır. Bu kırmızı mermer koltuk, şimdi Vatikan müzesindedir Bir değer benzeri koltuk, Napolyon tarafından çalınmış ve rivayete göre Louvre (Luvr) müzesine konmuştur. Bu koltukların oturak yerleri oyuktu ve her ikisinin de 1099 (Paschall II ve 1513 (Leo X) arasında papaların atanma töreninde kullanıldığı bilinmektedir. Gerçek Papa Joan skandalının doğrudan etkisi olarak papa seçimlerinde cinsiyet tayinlerinde kullanıldığı dedikodusu yaygındır. Genç papaz temsilcisi konuşarak, koltuğun altındaki oyuktan papa adayısının genital bölgesini eller ve beklediğini bulunca gür bir sesle "Testiculos habet et bene pendentes" (onun sarkık testisleri var) diye bağırır. Buna diğer tümü cevap verir: "Habe ova noster papa" (Babamız erkek). Sonra neşe içinde papa seçiminin vaftiz törenine geçilir.
Efsaneyi destekleyen bulguların üçüncü parçası, Papa alayının kendi evi olan Lateran Palace ile St.Peter arasında takip ettiği dolambaçlı yoldur. Bu yol hem Colesseumun hem de üçüncü yy. Mitraik tapınağının yerine yapılan güzel bir kilise olan St. Clement bazilicasını kapsar. Martin Polanuis tarafından yayılan Joan efsanesinin olduğu yıllarda resmi papalık ayinleri St. Clement ile Colesseum arasında doğrudan yolu Joan' ın doğurduğu yerden kaçınmak amacıyla dönerek başlarlardı. Dönüşün başladığı bu noktada caddede küçük bir kilise vardı ve resmi adı "Bakireler Şapeli" olmasına karşın, orada sonbaharda dolaşan yazarın farkettiği gibi popüler ismi "Kadın Papa Şapeli" dir.
Papa Joan hikayesi şüphesiz ki bir efsanedir. 9. yy da olan ve .beraberinde çağdaş hiç bir yazılı kayıt bulunmayan bu fantastik olay inanmak oldukça güçtür. Bu olasılık dışına rağmen, efsane söylenmeye devam etmekte ve günümüzde hala inanılmaktadır. Bu bayağı alayların ve kilisenin ciddi suçlamalarına yol açmaktadır: Bir kadın papa (tarih gerçeği söyler)/ yüksek alayda bir doğum oldu/ ve bir o... çocuğu doğdu/ o zamanlar Roma Babil o.... su diye isimlendiriliyordu.
Romantik hikaye ve drama dayanarak, hem trajedi hem de komedi bir feminist propaganda olarak kullanıldı ve "Pope Joan" ve "Tarot" gibi kağıt oyunlarındaki, baş rahibe kartı ilk defa 1400 lerde Bonifacio Bembo' daki Visconti- Sforza ailesi tarafından yapılan ünlü iskambil destesindeki Pope Joan ile idantifiye edilmişti.
*MP tarafından kısaltılmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)