Kutsal kitapların sayfalarından
kanat çırpmış da
bugünümüzün acziyetine konmuş
güvercin, kan revan içinde
Simgesi kılındığı barışı
bir palyaçonun gülümseyişi gibi taşır
hüzünlü ve kara mizah bir iğretilikte
Her halini gördüm güvercinin
Bazısı martılara yem oldu
bazısı araba altında bıraktı kuş canını
İzledim kimisinin
bayat ekmekleri keyifle yutuşunu
guru guru dem tutuşunu
sonra insanlığa nispet
havalandılar kanat kanat her şeyin üzerinden
En çok da o zaman acıttılar zaten
Bir fazla olasılıktı güvercinin uçması
Gitmelerin en geniş tamlamasıydı
O yüzden ne zaman bir gitmek düşse içime
güvercin kanatlarını duydum
çırpış çırpış
Son buldu o sesle birlikte
Her türlü kalakalış
Gitme zamanıydı
Gittiğim her yerde
güvercinler izledi beni
şehrin eski zaman köşelerinde
Sürülerleydiler
İlle de tarihi camilerin serin avlularında
rastlaşırdık elden gagaya
mısır bahanesiyle
Sonra delenmiş gibi havalanırdı hepsi bir anda
Bakardım arkalarından
Bir de uçmanın sırrını söyleyeydiler…
Uçtukları yön
Her şeyin üzerine çıkabilme boyutuydu
Bunu anladığım anda artık
yarıçapıydım çizdikleri geniş dairenin
Kendimi kendime tamamlayacaktım
Yola çıkacaktım
Çünkü bazen öyle olur
Bir yokuştan denize inersin de
bir bakmışsın
Sonu gelmiş şehrin
Hiçbir rüzgar deva değil
genzindeki bir sıkımlık yumruya
Üşürsün, güvercinler birbirine sokulur
*Benim Gönlüm Gümüş. Aras Yayınları
29 Eylül 2011 Perşembe
27 Eylül 2011 Salı
SÜRGÜN * - PINAR DOĞU
Bedenimde başkalarının çölü
ah şark mahçubu dokunuşlar
aşk ne tür bir vakittir zamanda
hiç bakışlım
ıslık sesli çavlanım
her ışıkta okurdum yüzünü
yüzün ki kelimelerin eskicisi
ağzımda uyuyor gülüşün
öldüğünden beri
şimdi hepimiz ayrı ayrı kederiz
biraraya getirsen kaç kuyu ederiz
ve bilmem ki bu akşam
hangimize ineriz
hangi geçmişten miras kalır Şirin
sevda ki kadınlığın dağıdır
şahikasını arar durur Ferhat
yarasını arar körpe bir irin
bilmem ki kendimizi
yeniden sevebilir miyiz
de ki ayrılık dilde bir il
de ki ayrılığın sürgünüdür yaz
hasreti dileyazdık
aşk her yaz eski bir dil
biz hep o kuyuyu kazdık
ah sevdalarımın şahikası
kalbine düşülmez
kalbine çıkılır
yoksa nasıl yazılır
bir kuyunun hatırası
açılırken gül deneyimli bir acemiliğe
her yaz gecikir zamana
her yazı gecikir yaşama
biraraya getirmez artık bizi hiçbir ayrıntı
ne uzundur uçurum ağıtlarım
ne uzundur bir uçuruma ağıt yakması
dağını bile kurtaramamış bir uçurumuz
kendimize kavuşmamız kimin intiharı
*Şairin Eylül 2011'de yapılan İstanbu lUluslararsı Şiir Festivali'nde okuduğu şiir
.
ah şark mahçubu dokunuşlar
aşk ne tür bir vakittir zamanda
hiç bakışlım
ıslık sesli çavlanım
her ışıkta okurdum yüzünü
yüzün ki kelimelerin eskicisi
ağzımda uyuyor gülüşün
öldüğünden beri
şimdi hepimiz ayrı ayrı kederiz
biraraya getirsen kaç kuyu ederiz
ve bilmem ki bu akşam
hangimize ineriz
hangi geçmişten miras kalır Şirin
sevda ki kadınlığın dağıdır
şahikasını arar durur Ferhat
yarasını arar körpe bir irin
bilmem ki kendimizi
yeniden sevebilir miyiz
de ki ayrılık dilde bir il
de ki ayrılığın sürgünüdür yaz
hasreti dileyazdık
aşk her yaz eski bir dil
biz hep o kuyuyu kazdık
ah sevdalarımın şahikası
kalbine düşülmez
kalbine çıkılır
yoksa nasıl yazılır
bir kuyunun hatırası
açılırken gül deneyimli bir acemiliğe
her yaz gecikir zamana
her yazı gecikir yaşama
biraraya getirmez artık bizi hiçbir ayrıntı
ne uzundur uçurum ağıtlarım
ne uzundur bir uçuruma ağıt yakması
dağını bile kurtaramamış bir uçurumuz
kendimize kavuşmamız kimin intiharı
*Şairin Eylül 2011'de yapılan İstanbu lUluslararsı Şiir Festivali'nde okuduğu şiir
.
23 Eylül 2011 Cuma
ACININ TARİHİ –TURGUT UYAR
kalın ve karanlık bir çatı merdiveni gibi
giderilmez eksikliğini tanırım onun
suyun bardakta duruşu gibi
bir öfke usul usul büyürken kuytuda
yemyeşil bir çayır görünümündedir
haziran ortasında bir gümüş lüfer
büyülü bir fotoğraf bir gümüş çerçevede
ve evinde hemen hazır bir silâh
böyle kargaşalı günler döneminde
beşer onar koparılan bir takvim sanki
bahara
bunlar güzel şeyler biliyorum
herkes de biliyor kuşkusuz
ama ne kadar güzel ne kadar güzel
serçenin kış günü yemidir
alnı akıtmalı bir atla düğüne gitmek
ayışığı penceresi, bir güzel insan sesi
ama ne kadar güzel
kırda bir oğlak kadar
kışlada bir türkü kadar
rüzgârda kuruyan tülbent kadar
oysa gece tam yarısıdır bir günün
ve daha güçlüdür gündüzden
ben şimdi diyorum ki bir bak şu alanlara
sokaklara köprülere kiremitsiz damlara
taşlara sopalara aman vermez silâhlara
şehir haritasına trafik lâmbasına kan içinde adamlara
kan içinde adamlara
kan umutsuzluktur
ona kendini hazırla
ne kadar yalnız olduğumuzu hep hatırla
açlıkları yoklukları kırımları
-örneğin sensiz olmak ömrümün bir akşamında-
bir bölgeden birine giden orduları uçaklarla
yalanlar ihanetler karmakarışık limanlar
iki şeyin apansız karşı karşıya geldiği dünyada
ben şimdi diyorum ki
buna inanmak gerek
bir susam gibi boyuna sulamak umutsuzluğu
ve direnmek
hep direnmek devam etmek adına
diyorum ki acılığı eksilmesin ağzımızdan
boyuna tükürmek için
boyuna
giderilmez eksikliğini tanırım onun
suyun bardakta duruşu gibi
bir öfke usul usul büyürken kuytuda
yemyeşil bir çayır görünümündedir
haziran ortasında bir gümüş lüfer
büyülü bir fotoğraf bir gümüş çerçevede
ve evinde hemen hazır bir silâh
böyle kargaşalı günler döneminde
beşer onar koparılan bir takvim sanki
bahara
bunlar güzel şeyler biliyorum
herkes de biliyor kuşkusuz
ama ne kadar güzel ne kadar güzel
serçenin kış günü yemidir
alnı akıtmalı bir atla düğüne gitmek
ayışığı penceresi, bir güzel insan sesi
ama ne kadar güzel
kırda bir oğlak kadar
kışlada bir türkü kadar
rüzgârda kuruyan tülbent kadar
oysa gece tam yarısıdır bir günün
ve daha güçlüdür gündüzden
ben şimdi diyorum ki bir bak şu alanlara
sokaklara köprülere kiremitsiz damlara
taşlara sopalara aman vermez silâhlara
şehir haritasına trafik lâmbasına kan içinde adamlara
kan içinde adamlara
kan umutsuzluktur
ona kendini hazırla
ne kadar yalnız olduğumuzu hep hatırla
açlıkları yoklukları kırımları
-örneğin sensiz olmak ömrümün bir akşamında-
bir bölgeden birine giden orduları uçaklarla
yalanlar ihanetler karmakarışık limanlar
iki şeyin apansız karşı karşıya geldiği dünyada
ben şimdi diyorum ki
buna inanmak gerek
bir susam gibi boyuna sulamak umutsuzluğu
ve direnmek
hep direnmek devam etmek adına
diyorum ki acılığı eksilmesin ağzımızdan
boyuna tükürmek için
boyuna
22 Eylül 2011 Perşembe
AHMAKLIK VE AYMAZLIK - ETYEN MAHÇUPYAN*
MİT ve PKK yetkilileri arasında yapılmış olan bir dizi görüşmenin beşincisinin kamuoyuna yansıması, son derece hayırlı bir gelişme oldu.
Toplumun bu tür bir çabayı yadırgamadığı, aksine desteklediği bir kez daha tescil edildi. İleride yeniden bu noktaya gelinecek... Kandil'in bombalanmasıyla PKK'nın yok edilemeyeceğini, PKK olmasaydı bile bugün her an şiddete eğilim gösterecek bir Kürt meselesine sahip olduğumuzu herkes biliyor. Çözümün ancak konuşma yoluyla sağlanabileceği de giderek sindiriliyor. Ortaya çıkan bant kayıtlarının algılanma ve değerlendirilme biçimi ise toplum açısından bir merhalenin daha geçildiğini kanıtlıyor: Bundan böyle bu tür görüşmelerin şeffaf olmasının hiçbir sakıncası yok. Hükümetin deşifre olma korkusu taşımadan sorunla yüzleşmesi mümkün.
Görüşme kayıtları hükümetin içerik açısından da bu misyonu taşımaya hazır olduğunu gösteriyor. MİT Müsteşarı Hakan Fidan, muhtemelen saatlerce sürmüş olan söz konusu toplantının daha başında hükümetin yaklaşımını hem niyet hem de prosedür açısından berrak bir şekilde ifade ediyor: "Eylemsizliği, çok samimi olarak söylüyorum..., Başbakan'ın da fikri budur, bir zaman kazanma parametresi olarak ortaya koymuyoruz. Biz eylemsizliği varolan konuşmaların bir sağlayıcısı olarak görüyoruz. Yani var olandan daha sistematik, daha yoğun bir müzakere ve görüşme sürecinin devam edilmesinden tarafız." Fidan, hükümetin bu yaklaşımının rasyonelini de gayet iyi ifade ediyor: "Bizim perspektifimiz, bu sürecin kesintisiz devam ettirilmesi... Çünkü yoğun iletişimle biz birtakım krizlerin önüne geçebileceğimize açıkçası inanıyoruz... Çünkü önümüze bundan sonra çok daha şeyler çıkacak modaliteleri aşmak için, teknik sorunlar çıkacak, onlar üzerinde enerji harcamamız gerekecek."
Kısacası Fidan, çözüme giden sürecin önünde en azından iki tür engel olabileceğini söylüyor. Bunlardan 'teknik' dediği, muhtemelen iki tarafın iyi niyet sahibi olsalar bile zaman ve doz açısından anlaşamadığı noktaları belirtmekte. Diğer engel ise birkaç yerde 'modalite' terimiyle ifade ettiği, baltalayıcı eylemlere, çözüm niyetinden sapışlara ve kontrol dışı durumlara işaret etmekte. Anlaşılan hükümet çözüm yoluna çıkıldığında geri adım atmak istemediği için, herhangi bir şekilde oyuna getirilmemenin de tedbirini alma peşinde. Kesintisiz görüşme bu açıdan her iki tarafın da amacına uygun bir süreç. Siyasi yönden ele alındığında PKK gibi şiddet kullanan bir hareketin devletle kesintisiz konuşma noktasına gelmesi başlı başına bir başarı sayılabilir. Çünkü bu, muhatap alınmanın, siyasi bir aktör olarak toplum nezdinde meşruiyet kazanılacağının garantisidir. Öte yandan devlet açısından kesintisiz görüşme, devletin zihniyetine göre bir taviz de olabilir, bir açılımcı yönetim cihazı da... Eğer otoriter bir kafa yapısına sahipseniz bunu 'terör örgütüne' taviz gibi yorumlayabilirsiniz. Ama hükümet böyle bakmamış... Demokrat bir yönetim tarzının doğal adımı olarak görmüş. Öyle ki, kesintisiz görüşmenin gerekçesi olarak 'karşı tarafla' ortak bir sorumluluk içinde olduklarını, çözümün bu ortak sorumluluğun içinden üretileceğini komplekssizce söyleyebilmişler.
Üstelik bu yaklaşımın pragmatik ve araçsal bir arayış olmadığını, gözlemlere dayanan ilkesel bir davet olduğunu da yine bu kısa bant kaydından anlıyoruz. Kesintisiz görüşme ile eylemsizlik halinin bir bütün olduğunu vurgulayan Fidan, sonrasında şöyle diyor: "Sınırını çizdiğimiz, amacına yönelik bir eylemsizliğin ve devamlılığın, ben her türlü meşruiyeti ve ilerlemeyi sağlayacağı noktasında muazzam önemli olduğuna inanıyorum." Yani süreklilik kazanmış bir eylemsizlik ve konuşma sürecinin, hem çözüme gidişin hem de bunu meşruiyet zemini üzerinde sağlamanın önkoşulu ve garantisi olduğu söylenmiş oluyor. Bu değerlendirmenin rasyoneline ilişkin ise Fidan, basit ama son derece sağduyulu iki tespitte bulunuyor: "Ben demokratik mücadele içerisine girip de dünyada sonucuna ulaşamamış hiçbir hareket görmedim... Şu getirilmiş aşamadan itibaren ben meşru bir hareketin bir engelle karşılaşacağını sanmıyorum."
Özgürlük için savaştığını söyleyen bir hareket, çıkış noktasında bundan daha fazla ne isteyebilir? Eğer PKK bu gelinen noktayı Kürt toplumuna anlatsaydı, acaba BDP'nin oyu ne olurdu? Açıkça söylemek gerekirse, buradan Kürt siyasi hareketi büyük bir prestij kazanır, PKK liderlerinin toplumsal meşruiyeti katlanır, BDP'nin oyu da muhtemelen yüzde 10'u geçerdi... Çünkü devletin muhatap olarak almasının ötesinde, eylemsizliğin aynı zamanda kesintisiz konuşma anlamına geldiği de söyleniyor. Dahası devlet bunu bizzat kendisi istiyor! Bundan da öte, Başbakan'ı doğrudan temsil eden kişi bu sürecin talep edilen hakları getireceğinin kesin olduğunu ve Kürt siyasetinin önünde hiçbir engelin olamayacağını vurguluyor.
Şimdi Kürt siyasetinin ve Kürtlerin kendilerine sormaları gerekmez mi? Gelinen noktanın bir ahmaklık veya aymazlık olmadığına nasıl ikna olabiliriz?
e.mahcupyan@zaman.com.tr
*Zaman Gazetesi,22 Eylül 2011
Toplumun bu tür bir çabayı yadırgamadığı, aksine desteklediği bir kez daha tescil edildi. İleride yeniden bu noktaya gelinecek... Kandil'in bombalanmasıyla PKK'nın yok edilemeyeceğini, PKK olmasaydı bile bugün her an şiddete eğilim gösterecek bir Kürt meselesine sahip olduğumuzu herkes biliyor. Çözümün ancak konuşma yoluyla sağlanabileceği de giderek sindiriliyor. Ortaya çıkan bant kayıtlarının algılanma ve değerlendirilme biçimi ise toplum açısından bir merhalenin daha geçildiğini kanıtlıyor: Bundan böyle bu tür görüşmelerin şeffaf olmasının hiçbir sakıncası yok. Hükümetin deşifre olma korkusu taşımadan sorunla yüzleşmesi mümkün.
Görüşme kayıtları hükümetin içerik açısından da bu misyonu taşımaya hazır olduğunu gösteriyor. MİT Müsteşarı Hakan Fidan, muhtemelen saatlerce sürmüş olan söz konusu toplantının daha başında hükümetin yaklaşımını hem niyet hem de prosedür açısından berrak bir şekilde ifade ediyor: "Eylemsizliği, çok samimi olarak söylüyorum..., Başbakan'ın da fikri budur, bir zaman kazanma parametresi olarak ortaya koymuyoruz. Biz eylemsizliği varolan konuşmaların bir sağlayıcısı olarak görüyoruz. Yani var olandan daha sistematik, daha yoğun bir müzakere ve görüşme sürecinin devam edilmesinden tarafız." Fidan, hükümetin bu yaklaşımının rasyonelini de gayet iyi ifade ediyor: "Bizim perspektifimiz, bu sürecin kesintisiz devam ettirilmesi... Çünkü yoğun iletişimle biz birtakım krizlerin önüne geçebileceğimize açıkçası inanıyoruz... Çünkü önümüze bundan sonra çok daha şeyler çıkacak modaliteleri aşmak için, teknik sorunlar çıkacak, onlar üzerinde enerji harcamamız gerekecek."
Kısacası Fidan, çözüme giden sürecin önünde en azından iki tür engel olabileceğini söylüyor. Bunlardan 'teknik' dediği, muhtemelen iki tarafın iyi niyet sahibi olsalar bile zaman ve doz açısından anlaşamadığı noktaları belirtmekte. Diğer engel ise birkaç yerde 'modalite' terimiyle ifade ettiği, baltalayıcı eylemlere, çözüm niyetinden sapışlara ve kontrol dışı durumlara işaret etmekte. Anlaşılan hükümet çözüm yoluna çıkıldığında geri adım atmak istemediği için, herhangi bir şekilde oyuna getirilmemenin de tedbirini alma peşinde. Kesintisiz görüşme bu açıdan her iki tarafın da amacına uygun bir süreç. Siyasi yönden ele alındığında PKK gibi şiddet kullanan bir hareketin devletle kesintisiz konuşma noktasına gelmesi başlı başına bir başarı sayılabilir. Çünkü bu, muhatap alınmanın, siyasi bir aktör olarak toplum nezdinde meşruiyet kazanılacağının garantisidir. Öte yandan devlet açısından kesintisiz görüşme, devletin zihniyetine göre bir taviz de olabilir, bir açılımcı yönetim cihazı da... Eğer otoriter bir kafa yapısına sahipseniz bunu 'terör örgütüne' taviz gibi yorumlayabilirsiniz. Ama hükümet böyle bakmamış... Demokrat bir yönetim tarzının doğal adımı olarak görmüş. Öyle ki, kesintisiz görüşmenin gerekçesi olarak 'karşı tarafla' ortak bir sorumluluk içinde olduklarını, çözümün bu ortak sorumluluğun içinden üretileceğini komplekssizce söyleyebilmişler.
Üstelik bu yaklaşımın pragmatik ve araçsal bir arayış olmadığını, gözlemlere dayanan ilkesel bir davet olduğunu da yine bu kısa bant kaydından anlıyoruz. Kesintisiz görüşme ile eylemsizlik halinin bir bütün olduğunu vurgulayan Fidan, sonrasında şöyle diyor: "Sınırını çizdiğimiz, amacına yönelik bir eylemsizliğin ve devamlılığın, ben her türlü meşruiyeti ve ilerlemeyi sağlayacağı noktasında muazzam önemli olduğuna inanıyorum." Yani süreklilik kazanmış bir eylemsizlik ve konuşma sürecinin, hem çözüme gidişin hem de bunu meşruiyet zemini üzerinde sağlamanın önkoşulu ve garantisi olduğu söylenmiş oluyor. Bu değerlendirmenin rasyoneline ilişkin ise Fidan, basit ama son derece sağduyulu iki tespitte bulunuyor: "Ben demokratik mücadele içerisine girip de dünyada sonucuna ulaşamamış hiçbir hareket görmedim... Şu getirilmiş aşamadan itibaren ben meşru bir hareketin bir engelle karşılaşacağını sanmıyorum."
Özgürlük için savaştığını söyleyen bir hareket, çıkış noktasında bundan daha fazla ne isteyebilir? Eğer PKK bu gelinen noktayı Kürt toplumuna anlatsaydı, acaba BDP'nin oyu ne olurdu? Açıkça söylemek gerekirse, buradan Kürt siyasi hareketi büyük bir prestij kazanır, PKK liderlerinin toplumsal meşruiyeti katlanır, BDP'nin oyu da muhtemelen yüzde 10'u geçerdi... Çünkü devletin muhatap olarak almasının ötesinde, eylemsizliğin aynı zamanda kesintisiz konuşma anlamına geldiği de söyleniyor. Dahası devlet bunu bizzat kendisi istiyor! Bundan da öte, Başbakan'ı doğrudan temsil eden kişi bu sürecin talep edilen hakları getireceğinin kesin olduğunu ve Kürt siyasetinin önünde hiçbir engelin olamayacağını vurguluyor.
Şimdi Kürt siyasetinin ve Kürtlerin kendilerine sormaları gerekmez mi? Gelinen noktanın bir ahmaklık veya aymazlık olmadığına nasıl ikna olabiliriz?
e.mahcupyan@zaman.com.tr
*Zaman Gazetesi,22 Eylül 2011
19 Eylül 2011 Pazartesi
KİDEMLİ SİYASİ GÖÇMEN SELÇUK UZUN'UN ALMANYA'DAN ALMANYA İNTİBALARI
HEM SEVERİM, HEM SEVMEM,HEM DE GICIK OLURUM
(Severek,sevmeyerek,gıcık olarak okunacak bir yazı.MP)
Bu Almanya denilen memlekette 24 yildir yaşadıktan sonra, insan bazı şeyleri çok seviyor,
bazılarını sevmiyor, hatta gıcık oluyor. Tabii bunlar benim kişisel görüşlerim.
İlk önce sevdiklerimden başlıyorum:
Ben bu memleketin trafik düzenini severim. (Başka ülkeye gittiğinizde afallarsınız.)
Arabamı geceyarısı durdurup "Guten Abend“ (iyi akşamlar) diyen, kendini tanıtan, nazikçe
ehliyet ve ruhsatımı isteyen, "alkol muayenesi yapabilir miyiz“ diye soran, kontrolden sonra
"Danke schön“ (Teşekkür ederim) diyerek " "Gute Fahrt“ (iyi yolculuk) dileyen Alman trafik
polisini severim. (Çok 'nazik'tirler.)
Ben Almanların caddelerini ve sokaklarını severim. Çünkü sel felaketi dışında, en şiddetli
yağmurda bile ortalığı sel basmaz. (Bassa bile 15 dakika sonra "burayı sel mi basmıştı ya!“
dersiniz.)
Ben Almanların kütüphanelerini severim. (O kadar sessizdir ki, nefes almaktan korkarsınız)
Almanların "Entschuldigung“ (Özür dilerim) "Verzeihung“(Affedersiniz) ve "Es tut mir
Leid“ (Üzgünüm) demelerini çok severim. (Özür dilemesini bilirler.)
Alman "Finanzamt“ ının (Vergi Dairesi) vergi denkleştirmesi yapmamı hatırlatan mektubunu
severim. (İstersen vergini ödeme bakalım!)
Alman tezgahtarın 1 Cent para üstünü hiç sormadan geri vermesini severim. (Sıkıysa
vermesin!)
Almanların "Bratvurst“u (Beyaz sosis) ile birq içmesini severim. (Zaten bu adamlar bu
yüzden şişko)
Sevmediklerim:
Bize ikide bir misafir olduğumuzu hatırlatan politikacıları sevmem. (Hala böyleleri var)
Ben Alman Parlamentosundaki görüşmeleri hiç sevmem. Ruhsuz, kavgasız-gürültüsüz geçer.
(Herkes efendi efendi görüşünü söyler, teşekkür eder ve gidip yerine oturur.Ya hiç olmazsa
birine sataş deqil mi?)
Ben Almanların "Sauerkraut“unu (Sirkeli ekşä lahana salatası) hiç sevmem. Midem ayağa
kalkar. (Nasıl yerler anlamıyorum ki)
Ben Alman milli takımının futbolunu sevmem. Adamlar ruhsuz oynuyorlar. (Son yıllar hariç
diyorum, çünkü takımın yarısı yabancı)
Ben kendisine karşılıksız verilen herşeyden kuşkulanan Almanları sevmem. (Ben de
vermiyorum zaten)
Ben Alman filmlerini ve dizilerini hiç sevmem. Müsamere gibidir. ( Filmde yabancılar çoksa
iş değişir)
Biz yabancılara misyoner ruhu ile gereğinden fazla yardım eden Almanları sevmem. (Fazla
merhametten maraz doğuyor)
Yabancılar üzerinden kariyer yapan Almanları sevmem. (Fazla ukala olurlar)
Bu ülkenin günde beş kere değişen havasını da sevmem. (Buradaki Türkler "Almanların bi
karısına bi de havasına güvenme“ derler.)
Ben Alman şaraplarını sevmem. (Çünkü üzüm kokar)
Gıcık olduklarım:
Ben bu memlekette günlük yaşamı düzenleyen 100 bin kuralın 95 binine gıcık olurum. (Kaos
çıkmasından ödleri patlar)
Trafik kurallarına uymayan Almanlara gıcık olurum. (Kuralsız Alman, Alman değildir!)
Şerit değiştirdikten veya tam dönerken sinyal veren Almanlara gıcık olurum. (Bu nedenle
korna çalarım ve korna çalma yarışı başlar)
Her başı sıkışan Almanın “Beratung”a (Danışma´ya) da “Therapie”ye koşmasına da gıcık
olurum. (Ne kadar sorunlu adamlar bunlar ya!)
Almanların olur olmaz herşeye “Bedinungsanleitung” (Kullanim kılavuzu) yazmalarına gıcık
olurum. (Aman Allahım, sandalyeye nasıl oturulacağını bile yazarlar)
Almanlarin tasma takarak kedi dolaştırmalarına gıcık olurum. ( Dört bacaklılılara hürmet çok
fazladır burada!)
Trafikte orta parmağını gösterdikten sonra kaçan ama ilk ışıkta yakaladığım Almanın,
arabanın bütün camlarını kapatıp, kapıları kitledikten sonra, başka tarafa bakmasına gıcık
olurum. ( Ya o parmağı gösterme ya da erkeksen çık dışarı!)
Ben bir Almanın yarım yamalak Almanca konuşan bir yabancıya “Ay,siz ne kadar güzel
Almanca biliyorsunuz” demesine resmen gıcık olurum. (Böyle konuşarak, Almancanın içine
etme demek isterler)
Ben bir Almanın yabancıların misafirperverliğini suistimal etmesine de alenen gıcık olurum.
(Ne bulurlarsa yerler, rakıyı bile bir dikişte içerler)
Hayatında ilk defa Türkiye`ye tatile gidip gelen bir Almanın “Ay, siz ne kadar
misafirpervermişsiniz” demesine fena halde gıcık olurum. (Hani sanki biz buradakiler
hödüğüz de!)
Haftanın sekiz günü arabasını yıkayan Almana gıcık olurum. (Valla seyyar araba yıkama
ekibi iyi iş yapar)
Köşedeki meyhanede bira içmek için “Kalender”ine (Randevu ajandasına) bakan Almana
gıcık olurum. ( Hala ne kadar disiplinli olduklarına şaşarım)
Almanların “Ordnung-Sauberkeit-Disziplin” (Düzen-Temizlik-Disiplin) kelimelerine gıcık
olurum. (Artık sigara izmaritini bile yere atanlara bunları söylüyorlar)
Almanlarin eşyalarını atarken, ilk önce yabancıya ister misiniz diye sormalarına da gıcık
olurum. ( Ben de eşya atarken ilk önce onlara soruyorum)
Bizi bizden iyi bildiğini iddia eden Alman beni gıcık eder. (Valla bazıları bizi çok iyi bilyor)
Trafik kazasından sonra olay mahalline çağrılan Alman trafik polisinin trafik kuralları
nutkuna gıcık olurum. ( Tabii içimden neler demem ki!)
Tüm bunlardan sonra hatta çaktırmadan entegre bile oluyor insan. Bir de bize bu konuda hep
nutuk atıp dururlar. Velhasıl sevdiğim, sevmediğim ve gıcık olduğum yanlarıyla, bu ülke yani
çok sevmesem de, biraz fazla gıcık olsam da, ama biraz da sevdiğim, başka bir ülkeye
gittiğimde "bu ülkede yaşanır mı“ deyip, özlediğim, yine de kürkçü dükkanı gibi geri
döndüğüm burası, hiç te fena bir ülke değil gibime mi geliyor mu dersiniz galiba!
(Severek,sevmeyerek,gıcık olarak okunacak bir yazı.MP)
Bu Almanya denilen memlekette 24 yildir yaşadıktan sonra, insan bazı şeyleri çok seviyor,
bazılarını sevmiyor, hatta gıcık oluyor. Tabii bunlar benim kişisel görüşlerim.
İlk önce sevdiklerimden başlıyorum:
Ben bu memleketin trafik düzenini severim. (Başka ülkeye gittiğinizde afallarsınız.)
Arabamı geceyarısı durdurup "Guten Abend“ (iyi akşamlar) diyen, kendini tanıtan, nazikçe
ehliyet ve ruhsatımı isteyen, "alkol muayenesi yapabilir miyiz“ diye soran, kontrolden sonra
"Danke schön“ (Teşekkür ederim) diyerek " "Gute Fahrt“ (iyi yolculuk) dileyen Alman trafik
polisini severim. (Çok 'nazik'tirler.)
Ben Almanların caddelerini ve sokaklarını severim. Çünkü sel felaketi dışında, en şiddetli
yağmurda bile ortalığı sel basmaz. (Bassa bile 15 dakika sonra "burayı sel mi basmıştı ya!“
dersiniz.)
Ben Almanların kütüphanelerini severim. (O kadar sessizdir ki, nefes almaktan korkarsınız)
Almanların "Entschuldigung“ (Özür dilerim) "Verzeihung“(Affedersiniz) ve "Es tut mir
Leid“ (Üzgünüm) demelerini çok severim. (Özür dilemesini bilirler.)
Alman "Finanzamt“ ının (Vergi Dairesi) vergi denkleştirmesi yapmamı hatırlatan mektubunu
severim. (İstersen vergini ödeme bakalım!)
Alman tezgahtarın 1 Cent para üstünü hiç sormadan geri vermesini severim. (Sıkıysa
vermesin!)
Almanların "Bratvurst“u (Beyaz sosis) ile birq içmesini severim. (Zaten bu adamlar bu
yüzden şişko)
Sevmediklerim:
Bize ikide bir misafir olduğumuzu hatırlatan politikacıları sevmem. (Hala böyleleri var)
Ben Alman Parlamentosundaki görüşmeleri hiç sevmem. Ruhsuz, kavgasız-gürültüsüz geçer.
(Herkes efendi efendi görüşünü söyler, teşekkür eder ve gidip yerine oturur.Ya hiç olmazsa
birine sataş deqil mi?)
Ben Almanların "Sauerkraut“unu (Sirkeli ekşä lahana salatası) hiç sevmem. Midem ayağa
kalkar. (Nasıl yerler anlamıyorum ki)
Ben Alman milli takımının futbolunu sevmem. Adamlar ruhsuz oynuyorlar. (Son yıllar hariç
diyorum, çünkü takımın yarısı yabancı)
Ben kendisine karşılıksız verilen herşeyden kuşkulanan Almanları sevmem. (Ben de
vermiyorum zaten)
Ben Alman filmlerini ve dizilerini hiç sevmem. Müsamere gibidir. ( Filmde yabancılar çoksa
iş değişir)
Biz yabancılara misyoner ruhu ile gereğinden fazla yardım eden Almanları sevmem. (Fazla
merhametten maraz doğuyor)
Yabancılar üzerinden kariyer yapan Almanları sevmem. (Fazla ukala olurlar)
Bu ülkenin günde beş kere değişen havasını da sevmem. (Buradaki Türkler "Almanların bi
karısına bi de havasına güvenme“ derler.)
Ben Alman şaraplarını sevmem. (Çünkü üzüm kokar)
Gıcık olduklarım:
Ben bu memlekette günlük yaşamı düzenleyen 100 bin kuralın 95 binine gıcık olurum. (Kaos
çıkmasından ödleri patlar)
Trafik kurallarına uymayan Almanlara gıcık olurum. (Kuralsız Alman, Alman değildir!)
Şerit değiştirdikten veya tam dönerken sinyal veren Almanlara gıcık olurum. (Bu nedenle
korna çalarım ve korna çalma yarışı başlar)
Her başı sıkışan Almanın “Beratung”a (Danışma´ya) da “Therapie”ye koşmasına da gıcık
olurum. (Ne kadar sorunlu adamlar bunlar ya!)
Almanların olur olmaz herşeye “Bedinungsanleitung” (Kullanim kılavuzu) yazmalarına gıcık
olurum. (Aman Allahım, sandalyeye nasıl oturulacağını bile yazarlar)
Almanlarin tasma takarak kedi dolaştırmalarına gıcık olurum. ( Dört bacaklılılara hürmet çok
fazladır burada!)
Trafikte orta parmağını gösterdikten sonra kaçan ama ilk ışıkta yakaladığım Almanın,
arabanın bütün camlarını kapatıp, kapıları kitledikten sonra, başka tarafa bakmasına gıcık
olurum. ( Ya o parmağı gösterme ya da erkeksen çık dışarı!)
Ben bir Almanın yarım yamalak Almanca konuşan bir yabancıya “Ay,siz ne kadar güzel
Almanca biliyorsunuz” demesine resmen gıcık olurum. (Böyle konuşarak, Almancanın içine
etme demek isterler)
Ben bir Almanın yabancıların misafirperverliğini suistimal etmesine de alenen gıcık olurum.
(Ne bulurlarsa yerler, rakıyı bile bir dikişte içerler)
Hayatında ilk defa Türkiye`ye tatile gidip gelen bir Almanın “Ay, siz ne kadar
misafirpervermişsiniz” demesine fena halde gıcık olurum. (Hani sanki biz buradakiler
hödüğüz de!)
Haftanın sekiz günü arabasını yıkayan Almana gıcık olurum. (Valla seyyar araba yıkama
ekibi iyi iş yapar)
Köşedeki meyhanede bira içmek için “Kalender”ine (Randevu ajandasına) bakan Almana
gıcık olurum. ( Hala ne kadar disiplinli olduklarına şaşarım)
Almanların “Ordnung-Sauberkeit-Disziplin” (Düzen-Temizlik-Disiplin) kelimelerine gıcık
olurum. (Artık sigara izmaritini bile yere atanlara bunları söylüyorlar)
Almanlarin eşyalarını atarken, ilk önce yabancıya ister misiniz diye sormalarına da gıcık
olurum. ( Ben de eşya atarken ilk önce onlara soruyorum)
Bizi bizden iyi bildiğini iddia eden Alman beni gıcık eder. (Valla bazıları bizi çok iyi bilyor)
Trafik kazasından sonra olay mahalline çağrılan Alman trafik polisinin trafik kuralları
nutkuna gıcık olurum. ( Tabii içimden neler demem ki!)
Tüm bunlardan sonra hatta çaktırmadan entegre bile oluyor insan. Bir de bize bu konuda hep
nutuk atıp dururlar. Velhasıl sevdiğim, sevmediğim ve gıcık olduğum yanlarıyla, bu ülke yani
çok sevmesem de, biraz fazla gıcık olsam da, ama biraz da sevdiğim, başka bir ülkeye
gittiğimde "bu ülkede yaşanır mı“ deyip, özlediğim, yine de kürkçü dükkanı gibi geri
döndüğüm burası, hiç te fena bir ülke değil gibime mi geliyor mu dersiniz galiba!
18 Eylül 2011 Pazar
APE MUSA’YI SAYGIYLA ANIYORUZ
YAŞAMIN BİR BAŞKA ADI DİRENMEK
kekik, reyhan ve kaçak tütün kokusu taşırdı rüzgar.
alçak damlı evlerin yüksek, küçük pencerelerinden
soluk ışıklar yayılırdı geceye
köpek havlamaları korkulara karışır
kaygıları beslerdi.
sonra dağlardan kurşun sesleri gelirdi belirli belirsiz
namlunun ucunda çırpınırdı yürekler.
ağıtlar yankılanırdı dağlara doğru
kapılar kırılır,
talan edilirdi sevdalar, umutlar
ve insan olan ne varsa.
ve kan akardı derelerimizden
Zilan, Munzur, otuzüç kurşun ve Nevala kasaba
ve ülkenin bütün derelerinde.
o iklimde kalırdı acılar.
duymazdı bir allah’ın kulu çığlığımızı
ve dağlara sevdalanırdık karabasan gecelerin sabahında
direnmek kalırdı Kürde çünkü yaşamın bir başka adı direnmekti.
Musa Anter
(Lalocan Zinar’dan alındı)
kekik, reyhan ve kaçak tütün kokusu taşırdı rüzgar.
alçak damlı evlerin yüksek, küçük pencerelerinden
soluk ışıklar yayılırdı geceye
köpek havlamaları korkulara karışır
kaygıları beslerdi.
sonra dağlardan kurşun sesleri gelirdi belirli belirsiz
namlunun ucunda çırpınırdı yürekler.
ağıtlar yankılanırdı dağlara doğru
kapılar kırılır,
talan edilirdi sevdalar, umutlar
ve insan olan ne varsa.
ve kan akardı derelerimizden
Zilan, Munzur, otuzüç kurşun ve Nevala kasaba
ve ülkenin bütün derelerinde.
o iklimde kalırdı acılar.
duymazdı bir allah’ın kulu çığlığımızı
ve dağlara sevdalanırdık karabasan gecelerin sabahında
direnmek kalırdı Kürde çünkü yaşamın bir başka adı direnmekti.
Musa Anter
(Lalocan Zinar’dan alındı)
17 Eylül 2011 Cumartesi
SERMUHARRİRİMİZİN SEYAHATİ VE AVDETİ
İkamet İzdihamı Ve Kur’ası
Sermuharririmiz Hasan Şişman Gürkansız iki hafta süren Dersaadet seyahatinden Allaha şükürler olsun selametle Emekevibarışevi’ne avdet etmişlerdir.
Kendilerinin katarakt ameliyatı için İstanbul’a gideceğini haber alan MP okurları zatı muhteremi misafir etmek, ağırlamak için uzun kuyruklar oluşturarak idaremize müracaat etmişlerdir.1126 kişi arasında çekilen kur’a da şans Doğan Oğuzer ile Özkan Schulze ve İbrahim Erim çiftine gülmüş, aynı zamanda Hasan efendinin yakin ahbabı olan Doğan bey Avcılar- ekseriyeti mil’li olan- mütekait muallimler sitesindeki lebi derya evini ve bu ikili Sıraselvilerdeki konaklarını teslim etmişlerdir.
Çapa Gözde Nümayiş Ve İzdiham
Hasan Efendi’ye Çapa Göz kliniği şefi muhterem Prof Belgin İzgi hanımefendiden randevuyu, MP sadık okurlarından Dr. Nihal Başıbüyük almıştır. Randevusuna gitmek için 6 Eylül sabahı kalabalık bir konvoyla yola çıkan Sermuharririmizi Çapa’da binlerce hayranı “Türkiye Hasanla kurur duyuyor!” nidalarıyla karşılamıştır. Emniyet tedbiri alan çevik kuvvet bu gayri kanuni nümayişçileri şeker gazı ve vazelinlenmiş cop kullanarak dağıtmıştır.
Bütün klinik çalışanları ve şefleri tarafından ihtimamla muayene edilen sermuharrimizin ameliyatına mahal olmadığına karar verilmiştir.
“Katarakt Bir Tekamül Merhalesidir”
Bu kararı tebessümle ve vakarla karşılayan kendileri “Doğumumla ölüme doğru başladığım hayat yolculuğumda, katarakt olmayı, sünnet olma, ilk mastürbasyon, ilk kerhane, ilk meyhane, evlenme, boşanma gibi tekamül merhalelerinden biri olarak mülahaza etmekteyim” diyerek tarihe geçecek manalı bir laf etmişlerdir,
Teşekkür
Bizler MP emekçileri olarak, Sermuharririmize evini açan Doğan beye, konağını bağışlayan Özkan ve İbrahim Çiftine;Avcılarda,Sıra selvilerde, Kuzguncukta, Burgaz Ada ve Büyük Adada zatı muhteremi gördükleri her yerde, sevgi nümayişinde bulunan onbinlerce hayranına teşekkürü borç biliriz.
Sermuharririmiz Hasan Şişman Gürkansız iki hafta süren Dersaadet seyahatinden Allaha şükürler olsun selametle Emekevibarışevi’ne avdet etmişlerdir.
Kendilerinin katarakt ameliyatı için İstanbul’a gideceğini haber alan MP okurları zatı muhteremi misafir etmek, ağırlamak için uzun kuyruklar oluşturarak idaremize müracaat etmişlerdir.1126 kişi arasında çekilen kur’a da şans Doğan Oğuzer ile Özkan Schulze ve İbrahim Erim çiftine gülmüş, aynı zamanda Hasan efendinin yakin ahbabı olan Doğan bey Avcılar- ekseriyeti mil’li olan- mütekait muallimler sitesindeki lebi derya evini ve bu ikili Sıraselvilerdeki konaklarını teslim etmişlerdir.
Çapa Gözde Nümayiş Ve İzdiham
Hasan Efendi’ye Çapa Göz kliniği şefi muhterem Prof Belgin İzgi hanımefendiden randevuyu, MP sadık okurlarından Dr. Nihal Başıbüyük almıştır. Randevusuna gitmek için 6 Eylül sabahı kalabalık bir konvoyla yola çıkan Sermuharririmizi Çapa’da binlerce hayranı “Türkiye Hasanla kurur duyuyor!” nidalarıyla karşılamıştır. Emniyet tedbiri alan çevik kuvvet bu gayri kanuni nümayişçileri şeker gazı ve vazelinlenmiş cop kullanarak dağıtmıştır.
Bütün klinik çalışanları ve şefleri tarafından ihtimamla muayene edilen sermuharrimizin ameliyatına mahal olmadığına karar verilmiştir.
“Katarakt Bir Tekamül Merhalesidir”
Bu kararı tebessümle ve vakarla karşılayan kendileri “Doğumumla ölüme doğru başladığım hayat yolculuğumda, katarakt olmayı, sünnet olma, ilk mastürbasyon, ilk kerhane, ilk meyhane, evlenme, boşanma gibi tekamül merhalelerinden biri olarak mülahaza etmekteyim” diyerek tarihe geçecek manalı bir laf etmişlerdir,
Teşekkür
Bizler MP emekçileri olarak, Sermuharririmize evini açan Doğan beye, konağını bağışlayan Özkan ve İbrahim Çiftine;Avcılarda,Sıra selvilerde, Kuzguncukta, Burgaz Ada ve Büyük Adada zatı muhteremi gördükleri her yerde, sevgi nümayişinde bulunan onbinlerce hayranına teşekkürü borç biliriz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)