Bülent Uluer için: “Bir düğün
fotoğrafı”
Oya Baydar T24
Bir düğün fotoğrafı*
12 Eylül sonrasıydı. Yurtdışında
siyasî mülteciydik. Biz Almanya’da Frankfurt’ta, Bülent İsviçre’de Basel’de.
Farklı, karşıt, hatta düşman örgütlerden/siyasetlerden geliyorduk. Yabancı
iklimlerde, bavullarımızın üstünde eğreti oturduğumuz yabancı şehirlerde,
sürgün kardeşliği bizleri birbirimize yaklaştırıyordu.
Bülent’in adını bilirdim ama -ben
revizyonist pasifist, o silahlı külahlı goşist- hiç karşılaşmamıştık.
Basel’e, konusunu hatırlamadığım bir toplantıya katılmak için gelmiştik.
Aydın’la ben gece Bülentler’de kalacaktık. Bize yemek hazırlamışlardı. Gece geç
vakitlere kadar konuştuk, tartıştık, dertleştik.
Yatağımızı serdiği odaya
girdiğimizde, o fotoğrafı gördüm. Ortada incecik gencecik bir gelin, yanında
Bülent, etraflarında hepsi objektife gülümseyen delikanlılar. “Düğün
fotoğrafımız” dedi, sonra resimdekileri tek tek saymaya başladı…
Umut ve masumiyet günlerinin “güneşi
zapta çıkmış” çocuklarıydı onlar. Yanılgıları da umutları da; yürekleri kadar,
devrim inançları kadar, uğruna ölüme gittikleri kurtuluş coşkusu kadar büyüktü.
Bir Düğün Fotoğrafı, otuz yıl önce Bülent Uluer’in Basel’deki sürgün evinde geçirdiğimiz o
geceden bende kalan bir sızı. Bülent’i yitirdik. Onu, Elveda Alyoşa
kitabındaki metnin bazı bölümlerini paylaşarak uğurlamak istedim.
Bu akşam Basel’de rakının tadı bir
başka. Hele de yanında dereotlu çiroz, kırmızı soğanlı lakerda, beyazpeynir de
olunca… Rakılarımızı tazelerken, tüm konukseverliğinin aksine alabildiğine
cimri: “Siz Almanya’da çok içersiniz. Bu meret yerde her bi bok var da, rakı
bulunmuyor nedense.”
Soframız, küçük tabaklarda taze
mezelerle -evde yapılmış biber turşusu, ince kıyılmış Kayseri pastırması,
arnavutciğeri, yaprak sarması, daha neler- yumuşacık İstanbul akşamlarında,
Kumkapı ya da Rumeli Kavağı’nda salaş bir meyhanede, tanıdık Rum garsonun
donattığı rakı masasını anımsatıyor. Karşıda, pencerenin köşesinden akıp giden,
Boğaz’ın suları değil de Ren Nehri olsa bile, ne gam!.. Teypte, “Bir tatlı
huzur almaya geldim Kalamış’tan” sonra, “Nideyim sahn-ı çemeni, seyrine
cananım yok…”
“Her içkinin bir mezesi, bir adabı,
bir de müziği var” derken hafiften iç geçiriyoruz. Bu gece sohbetimiz de
sarhoşluğumuz da bir başka tatta olacak; daha başından belli. Uzun
susuşlarımızdan; yabancıların ve işçilerin oturduğu bu birörnek, sevimsiz
sosyal konutların birinin balkona açılan mutfağına kurulmuş soframızdan;
ardımızda bıraktığımız yıllardan ve dünyanın dört bir yanına dağılmış
sürgünlüğümüzden belli.
“Lenin, Basel’deki sürgün
yıllarında, köprünün yanındaki kahvede otururmuş hep. Duvarda güzel bir
fotoğrafı vardı. Geçende kahveye uğradım. Baktım son olaylardan sonra resmi
indirmişler oradan. Yerine Madonna’nın bir resmi asılmış.”
Gecemiz şafağa kadar sürecek,
yüreklerimiz gibi ağır olacak. Lenin’in indirilen fotoğrafını anımsamamızdan
belli.
(……)
İçtikçe ev sahibimizin rakı
cimriliği azalıyor. Sakladığı ikinci şişeyi de gözden çıkarmış olmalı. Yirmi
yıl öncesinin üniversite kampuslarından El Fetih kamplarına, yanındaki ranzada
yatan kimliği belirsiz, hurdahaş olmuş delikanlının iniltilerinden şu masanın
başına, idam hükümlerinden, ölüm fermanlarından, kaçmak için kazılan uzun
tünellerden Ren boylarına uzanan yolu aşmaya bir şişe rakı yeter mi?
Elindeki bebeğin saçlarını tarayarak
masanın çevresinde dolanıp duran küçük kız, Babanın en iyi arkadaşı kim?
sorusuna, tekdüze, sıkıntılı, ezberci çocuk sesiyle hep aynı karşılığı veriyor:
Lenin, Deniz, Mahir!
Senin en iyi arkadaşın kim peki?
Küçük kız sorunun değiştiğinin farkında değil. Bebeğini soymaya çalışırken aynı
tek düze sesle yanıtlıyor: Lenin, Deniz, Mahir.
Kafamın içinde Aragon’un dizesini
evirip çevirip yineliyorum: “Bir başka kader için hazırlanmış şu yenik
askerlere benziyor hayat…”
Şimdi hüzün gece yarısına doğru
çıkagelip masamıza teklifsizce kurulan bir eski dost. Silahlarını, kılıçlarını
bir başka kader, bir başka zafer için kuşanmış yenik askerlerin hüznü…Her
başladığımızda bir yerlerde takılıp kalan sohbetimiz tutkulu, öfkeli, inatçı,
tartışmalı değil de hüzünlü bu akşam. “Bizler hep dünyayı değiştirmek için
çabaladık, hep devrime inandık. Sizler kurulu düzene biat edip bizleri anarşist
ilan ederken biz elde silah savaştık,” derken bile sesinde ne öfke ne suçlama
ne sitem, sadece hüzün var. “Yanlışlık silahta değildi, silahın amaçlaştırılmasındaydı.
Ölmeyi göze almakta değildi, ölümü kutsallaştırmaktaydı” derken de öyle.
(…….) Bu gece Basel’de rakının tadı
bir başka, bir garip buruk, neredeyse acı. Bu geceden ağzımda, yüreğimde,
kafamda bu alışılmadık tat kalacak. Bir de gece yarısından sonra, özenle
hazırlayıp övünçle sunduğu mezelerden, içtenlikle oynadığı ev sahipliği
oyunundan soyunup önce usul usul, sonra tutkulu, öfkeli, delikanlı aslına
dönüşü. Yine “kendi” oluşu; dağlara çıkışı, bombaları, silahları, kurşunları
sevişi, gerilla kamplarına varışı, geçen yılların zamanı ve mekânı
değiştirmesine, evcilleştirmesine isyan edişi…Bu geceden bende, “Kolumda öldü.
Yaraları ağırdı. On gün geceli gündüzlü işkencede tutmuşlardı. Şimdi ne zaman
uyansam gece yarılarında yüzü gitmiyor gözümün önünden” deyişi… “Hepimizi
işkencede öldürmelerini elimiz ceplerimizde seyir mi edecektik?
Kurşunlamalarını mı bekleyecektik? Silahı bırakmak teslim olmaktı!” diye
haykırışı kalacak. Sonra sessizce, hıçkırır gibi mırıldanması: “İşte teslim
olduk…”
Foto
Dışarda ilk tramvayların, ilk
otobüslerin gürültüsü. “Gün neredeyse ağıracak, yatalım artık” derken, bu
çaresiz teslimiyetti unutmak istediği. Uykuya sığınmak istediysek, hüznün
rakıya karışan buruk tadından, zar zor taşıdığımız geçmişimizden,
yenilgilerimizden, yanılgılarımızdan kaçmak içindi.
Kaçabileceğimizi sanıyorduk. Yer
yatağı serdiği odaya girene kadar kaçabileceğimi sanıyordum. Gözüm duvardaki
düğün fotoğrafına takılana kadar, hüznü bile yenebilecek güçte bir uykuya
sığınabileceğimi sanıyordum.
Biraz titrek, biraz solgun, buğulu,
belli ki küçük bir amatör fotoğraftan büyütülmüş düğün resmi, o iyi bir ev
sahibi olarak yatağımı gösterirken takıldı gözüme.
Yirmi kadar delikanlının arasında,
süssüz, düz beyaz gelinlikli, telli duvaklı, çiçek taçlı, elinde inci
çiçekleriyle incecik, gencecik, 1930’ların kasaba fotoğrafçılarının
camekânlarındakine benzer bir gelin…Delikanlıların kimisi takım elbiseli,
kimisi parkalı, kimisinin yüzü gölgede kalmış, kimisi de vesikalık fotoğraf
kadar net.
Mahçup bir gülümsemeyle: “Düğün
fotoğrafımız!” diyor.
Unutmuşum… Düğünler yapılırdı cenaze
törenlerinin ardından. Sevişilirdi iki ölüm arasında. Sadece yayın, bildiri
değil silah da taşırdı genç gelinler. Unutmuşum genç yüreklerin ölmeyi bildiği
kadar sevmeyi de bildiğini. Ne çok şey unutmuşum, ne çok şey yitirmişim
buralarda, bu yabancı ırmakların kenarlarında, bu yabancı kentlerin
sokaklarında…
“Gelinle sen tamam. Ötekiler?”
Sormamalıydım. Uykuya sığınabilmek
için, hüznün kedere, kederin acıya, acının korkuya, korkunun çaresizliğe
dönüşmesini engelleyebilmek için, sormamalıydım. Susmalıydı ya da (……) Ama
susmuyor:
“Şu sağdan ikinci, bıyıklı olan,
asılanlardan.”
“Şu son sırada yan yana duran
parkalıların ikisi de vuruldu. Biri 12 Eylül’den önce, nikâhımızdan birkaç gün
sonra; biri de 12 Eylül’de… Gelinin hemen sol yanındakini tanıdın mı? Açlık
grevinde öldü, anımsarsın. Şu önde çömelmiş olan, bir de uzun boylusu: İdamlık.
Kolunu benim omzuma atmış kara yağız delikanlı kayıp. Her yerde aradık. Hayatta
olsa bulurduk. En önde uzanmış yatan, dört yıl önce vuruldu…”
Neyse ki ilk işçi tramvaylarının çan
ve ray sesleri geliyor dışarıdan. Neyse ki kedi odaya girmek için kapıyı
tırmalıyor. (.….) Duvardaki düğün fotoğrafı bir idam fermanı gibi, ölüm
mangasının önüne dizilmiş, çaresiz, kaçak askerlerin arşivlerde saklanacak son
fotoğrafları gibi, bir korku filminin bakmaya cesaret edemeyip gözlerimizi
yumduğumuz cinayet sahnesi gibi… Gencecik gelinin beyaz duvağı Ölüm’ün uzun
beyaz örtüsüne, elindeki inciçiçekleri Ölüm’ün orağına dönüşüyor. Küçük odanın
tüm duvarını kaplayıveriyor ölüm düğünü fotoğrafı.
Biz akşamdan beri, saatlerdir bu
odanın yanı başında, bunca cinayetin, bunca genç ölünün yanı başında, bu korku
tünelinde mi yudumladık rakılarımızı? Sohbetimizdeki ve kadehlerimizdeki
burukluk ondan mıydı?
(……) Düğün fotoğrafı mı? Hayır.
Çılgın bir ressamın yaptığı “Ölüm ve çocukları” tablosu duvarda asılı olan.
Neyse ki kedi kapıdan süzülerek
yumuşacık giriyor odaya. Neyse ki sesler yükseliyor sokaktan. Neyse ki saygısız
bir komşunun sabah sabah açtığı radyonun sesi duyuluyor.
Kedinin aralık bıraktığı oda
kapısını usulca kapatıyorum. Kediyi kucağıma alıyorum. Öylece, üstümdekileri
çıkarmadan giriyorum yatağa. Kedi koynumda. Sıcacık, yumuşacık…Tüylerini
okşadıkça, memnun mırıldanıyor.
“Zaferler için donatılmış
şu ölü askerlere benziyor hayat.”
----------------------------------------
(*)
Elveda Alyoşa: Oya Baydar, Can yayınları


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder