17 Şubat 2022 Perşembe

 

AGOP'TAN ARTİN'E SİNEMAMIZIN

ERMENİ KARAKTERLERİ

Rıza Oylum



Sinemacılar, Ermenileri erkekse çoğu zaman yaşlı bir meyhaneci, kadınsa yaşlı ve yalnız bir ev sahibi olarak görmeyi uygun buldu. Ancak bazı spesifik örneklerde olduğu gibi karakter boyutunda sinemada Ermenilere rastlayabildik. Ancak hâlâ Ermenilerin Anadolu’daki zengin üretimleri, yaşadıkları trajediler ve özgün kişileri sinemada karşılık bulmayı bekliyor.

Sinema sektörümüz, başlangıcından gelişime dönemine kadar azınlıkların oldukça yoğun olarak yer aldıkları bir sektördü. Hem oyuncu olarak hem de kamera arkasında çok sayıda azınlık yurttaş, ulusal sinemanın inşa sürecinde benzersiz katkılar yaptılar. Ne var ki azınlıkların sinemaya yaptıkları bu katkı, onların varlıklarını ifade edebildikleri, kamera önünde kimlikleriyle var oldukları bir ortama zemin hazırlamadı. Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler çoğu zaman küçük tiplemeler olarak karşımıza çıktılar. Ancak bazı filmlerin önemli bir noktasında karşımızda belirebiliyorlardı. Üç yazılık bir seri olarak sinemamızda tiplemeden karaktere kadar Rum, Yahudi ve Ermenilerin varlığının izini süreceğim.

İlk olarak bu yazıda sinemada karşımıza çıkan Ermeni karakterleri inceleyeceğim.

Sinemanın henüz emekleme devrinden başlayarak Ermeni tiplemelere rastlamak olasıdır. 1940 yapımı Akasya Palas ve aynı yıl Faruk Kenç’in yönettiği "Yılmaz Ali" filmleri bu duruma örnek sayılabilir. 1949 yapımı "Efsuncu Baba" filmini de bu listeye eklemeliyiz. "Efsuncu Baba" filmini Âgah Özgüç, "Büyücülüğe inanıp define arayan bir babayla, kızına âşık olan bir Ermeni gencinin öyküsü." (1) olarak tanıtır. Film günümüze ulaşmadı ancak Ermeni oyuncu Nubar Terziyan’ın ilk filmi olarak kayıtlara geçti. 1950’llerin ikinci yarısından sonra zamanla kitlesel göçlerin de başlamasıyla, azınlık figürleri giderek tipleme düzeyinin ötesine geçemeyen rollerde karşımıza çıkmaya başladılar. Tüccar, meyhaneci, güzelliğini sergileyen bir kadın ya da yaşı geçkin bir hizmetçi olabiliyorlardı.

MEMDUH ÜN'ÜN ARTİN'İ

                                                 Nubar Terziyan
1950’lerin sonuna gelindiğinde Memduh Ün, "Üç Arkadaş" (1958) filmiyle benzerine az rastlanacak bir yapım ortaya koydu. Üç yoksul gencin İstanbul’da tutunma mücadelesini anlatan yapım, Murat (Fikret Hakan), Mıstık (Semih Sezerli) ve Artin’in (Salih Tozan) kardeşlik düzeyindeki dostluğuyla kozmopolit İstanbul’un olanca zenginliğini gözler önüne serer. Tavşanlara niyet çektiren Murat, fotoğrafçı Artin ve ayakkabı boyacısı Mıstık’ın yoksulluğa yenilmeyen dostluklarının anlatıldığı filmde, yönetmen, Artin karakterinin Ermeniliğine vurgu yapmaz. Ancak Artin karakteri hem kıyafetlerindeki titizliğiyle, arkadaşlarından daha eski bir İstanbullu olduğunu resmeder hem de dilindeki kırık Türkçeyle Ermeni olduğunun izlerini gösterir. Yönetmen 1971’de filmi tekrar çektiğinde de karakter zenginliği aynen korur. Memduh Ün, "Üç Arkadaş" filminin karakterlerinin İstanbul’un gerçek kişilerinden hareketle ortaya çıkardığını belirtir:

"Üç Arkadaş filmindeki fotoğrafçı, benim Kumkapı’da oturduğun evin karşısındaki Nişan Efendi’dir. Babam beni ekmek almak için Çemberlitaş fırınına gönderirdi. Oraya gitmek için bazen Nuriosmaniye Cami’nin avlusundan geçerdim. Orada bir niyetçi vardı. Tavşanları, güvercinleri vardı. Üç Arkadaş’taki niyetçi oradaki niyetçidir. " (2)

KİM GİTSİN: MADAM SİRANUŞ

                                                 Salih Tozan

1959 yapımı Faruk Kenç'in yönettiği "Ölmeyen Aşk" filminde Türk sinemasında yaygın bir konu karşımıza çıkar: Zengin aileye müzik dersi için giden gencin evin genç kızıyla aşk yaşaması. Fakat sınıfsal farklılıklar bu aşka engeldir. Müzisyen Bülent’in (Efgan Efekan) kaldığı pansiyonda kalan Madam Siranuş, filmdeki mizah unsuru olarak yer alır. Kırık Türkçesi, olduğundan daha genç ve güzel görünme çabaları filmin ana konudan bağımsız yan mizah unsurunu oluşturur. İstanbul’sa hikâyeye katkı sağlamaz. Pansiyon sahibinin Madam Siranuş’a olan tahammülsüzlüğü ve "bıktım artık gitsin bu pansiyondan Siranuş" haykırışları az sayıda kalan Ermeni nüfusuna olan tahammülsüzlüğün simgesel bir fotoğrafı gibidir.

                                          Öztürk Serengil

1965 yapımı azınlık karakterin yer aldığı ikinci filmse "Bilen Kazanıyor"’dur. Ufak çaplı dolandırıcılıklar yapan Fıstık (Öztürk Serengil) ve Mıstık’ın (Öztürk Serengil) bir Ermeni kadını kandırmalarının anlatıldığı yapımda; Fıstık, Piliçyan (Mürüvvet Sim) ismindeki Ermeni kadınla Mıstık’ın yardımıyla sahte bir evlilik yapıp birlikte kadının servetini çalarlar.

Aydın Arakon’un yönettiği Özleyiş (1961) filmi midyecilik yaparak geçinen Suna (Belgin Doruk) ve zengin, gözleri görmeyen bestekar Mithat’ın (Muzaffer Tema) aşkını anlatır Film meyhanede başlar. Topladığı midyeleri satmaya çalışan Suna’ya müşterilerin asılmasına engel olan Ermeni meyhaneci Agop (Nubar Terziyan), kesin bir ifade kullanır:

"Agop’un yerinde öyle şey olmaz. "

Agop sadece ismiyle değil kırık Türkçesiyle de filmde Ermeni olduğunun hatırlatır.

  BİR KIRIK BEBEK'İN ARTİN USTASI

Nisan Akman’ın yönettiği Ayşe Kulin’in öyküsünden uyarlanan "Bir Kırık Bebek" (1987), babasının reklam setlerinde ışıkçılık yapmasından ötürü tesadüfen güzelliğiyle keşfedilip kısa sürede giderek meşhur bir mankene dönüşen Gülizar’ın (Hülya Avşar) yaşadığı dönüşümü anlatır. Film Gülizar’ın hikâyesini anlatırken, küçük ama önemli azınlık kültürünü resmeden sahnelerini de izleyicilerine sunar. "Bir Kırık Bebek" (1987), Türk sinemasının az sayıdaki özgün azınlık karakterlerinden biri olan Artin Usta (Orhan Çağman) karakteriyle önemli bir yapımdır.

                                        Hülya Avşar

(...)

RÜZGÂRIN HATIRALARI: BÜTÜN ARAMLARDAN

BİR DEMET

Özcan Alper’in üçüncü uzun metraj filmi "Rüzgârın Hatıraları" (2015), bizi 1940’ların İstanbul’unda başlayan bir hikâyeye götürür. 2. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’deki iktidarın Alman yanlısı olması, sol fikirli aydınların üstünde bir baskı unsuruna dönüşür. Bu durumun yarattığı etkiyle Ermeni ve muhalif gazeteci yazar Aram’ın (Onur Saylak) Varlık Vergisi borcuyla birlikte arananlar listesine dahil olmasından sonra İstanbul’dan Sovyet Gürcistanı’na gitmeye çalışmasını izleriz. Yönetmen filmde birden çok karakter ve olaydan beslenip yeni bir gerçeklik yarattığını söyler:

"Biz Aram diye 1940'lar Türkiye'sinden bir karakterin hikâyesini anlatıyoruz ama bu karakterin şekillenmesinde Walter Benjamin'in de etkisi var mesela. Ya da işte Stefan Zweig bir taraftan ruh hali olarak seni etkiliyor. Çizimlerde mesela Kathe Kollwitz'i örnek aldık. Aram Pehlivanyan diye İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye Komünist Partili bir şair var. Öbür taraftan Aram Kandanyan da var, onun çocukluğundan esinlendik. Sonra, Vedat Türkali'nin özellikle 'Güven' romanı o dönemin benim kafamda daha iyi canlanmasını sağladı.” 

Sinemacılar, Ermenileri erkekse çoğu zaman yaşlı bir meyhaneci, kadınsa yaşlı ve yalnız bir ev sahibi olarak görmeyi uygun buldu. Ancak bazı spesifik örneklerde olduğu gibi karakter boyutunda sinemada Ermenilere rastlayabildik. Ancak hâlâ Ermenilerin Anadolu’daki zengin üretimleri, yaşadıkları trajediler ve özgün kişileri sinemada karşılık bulmayı bekliyor.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder