Ermeni Soykırımına Bakış:
1915’te ‘bize’ ne oldu?
Sibel Yerdeniz T24-24 Nisan 2014
Milgram, kendi adını
taşıyan deneyi ile bizim ‘insan doğası ve kötülük’ ile ilgili standart
varsayımlarımıza ‘şiddetli bir darbe’ indirmişti. Deneyinden çıkan sonuç şuydu:
“Sadece kendi işlerine güçlerine
bakan, içlerinde özel bir düşmanlık taşımayan sıradan insanlar, korkunç, yıkıcı
süreçlerde ‘sıradışı’ eylemcilere dönüşebilir. Çok az sayıda insan otoriteye
karşı çıkmak için gereken kaynaklara sahiptir.” *
Milgram böylece, Hannah Arendt’in ‘kötülüğün
sıradanlığı’ olarak adlandırdığı tezini de doğrulamış oluyordu.
Kendisi de bir Yahudi olan felsefeci
Hannah Arendt, Nazi bürokratı Adolf Eichmann’ın yargılandığı Kudüs’teki
mahkemeyi The New Yorker adına izlemiş, sonrasında yayımladığı gözlem raporu
kıyameti koparmış, en yakın arkadaşları bile bu ‘küstah ve utanmaz’ kadını
‘hainlik’ ile itham etmişti.
İddia makamının Eichmann’ı ‘sadist
bir canavar’ gibi göstermeye çalışmasının temel bir hata olduğa inanan Arendt,
raporunda şöyle diyordu:
"Eichmann, fazlasıyla normal,
ortalama, sıradan bir devlet memuru. Dünyanın en sıradışı cinayetlerinden
sorumlu olan bu adam, tüm bunları, olabilecek en sıradan güdülerle; iyi bir
vatandaş olma isteği, terfi etme gayreti, görev duygusu ve nezih toplum
inancıyla işlemişti. Eichmann’da ‘kötülük’ bir ihlal, bir yasa-tanımazlık ya da
bir kural dışılık değil, tersine daha en başında yasaya boyun eğmekti...”
Mahkemede “Yahudilerin
öldürülmesiyle hiçbir ilgim yok. Hayatımda Yahudi olan ya da olmayan hiç
kimseyi öldürmedim. Öldürme emri de vermedim,” diyen Eichmann izleyenleri
hayrete düşürüyordu çünkü şeytani bir akıl yürütmeyle falan değil, inanılmaz bir
sıradanlıkla konuşuyordu.
Milyonlarca insanı ölüme yollamıştı
ama en ufak bir sorumluluk hissetmiyordu. Trenler harekete geçtiğinde onun
sorumluluğu bitmişti. O sadece ‘öleceklerini’ biliyordu, hepsi bu.
En nihayetinde Eichmann, emirleri yerine getiren bir
görev adamı, titiz bir bürokrattı sadece. Görevinin hakkını vermek onun için
bir onurdu.
Bir diğeri, Nazi kuvvetlerinin
komutanı Heinrich Himmler,
“Yahudi karşıtı olmakla zararlı haşereyle mücadele etmek arasında bir fark
yoktur. Bitlerden kurtulmak ideolojik bir mesele değil bir hijyen sorunudur,”
diyebilmişti.
Tam da Arendt’in gözlemlediği
şekliyle, Himmler’in her yere uzanan devasa örgütünün gücü fanatiklere,
doğuştan katillere ya da sadistlere değil, işinde gücünde olan sıradan
insanlara -aile babalarına- dayanıyordu.
Eylemlerini örgütleyen bürokratik
yapı sayesinde vicdanlarını temiz tutan bu insanlar -çoğu kez Tanrı rızasını da
yanlarına alarak- kendilerini sadece ailelerine karşı sorumlu hissediyorlardı.
“Emekli aylıkları, hayat
sigortaları, eşleri ve çocuklarının güvencesi için kendi inançlarını,
onurlarını ve haysiyetlerini feda etmeye hazırdılar. Bu adamların, bahisler
yükseldiğinde ve ailelerinin varlığı tehlikeye girdiğinde gerçek anlamda her
şeyi yapmaya hazır olduğunu keşfetmek için ihtiyaç duyulan tek şey Himmler’in o şeytanca dehasıydı.” **
Eichmann da o adamlardan biriydi ve
Arendt'e göre tüm dünyaya; kötülüğün ürkütücü, akıl almaz, ifadesi güç
‘sıradanlığını’ göstermişti. Ve bu sıradanlık, ‘sıradışı koşullarda’ insanın
doğasında var olan tüm kötücül güdülerin toplamından çok daha büyük bir felaket
getirmekteydi
Raporuna yöneltilen ‘ağır’
eleştirilere Hannah Arendt şöyle yanıt vermişti:
“Ben “Eichmann’ın yaptığı şeyi
hoşgörüyor ya da savunuyor değilim. Sadece ‘anlamaya’ çalışıyorum. Adamın
şaşırtıcı sıradanlığını, adanmışlığını, yaptıklarını. Anlamaya çalışmak
‘affetmek’ değildir. Konuya parmak basmaya cüret edebilen herkesin
sorumluluğudur.Sokrates ve Plato’dan bu yana biz
buna ‘düşünme’ diyoruz…”
Hayatımızda bir ‘an’ gelir ki
‘sorumluluğu’ üstlenmekten kaçamayız. Olan-biteni anlamak ve anladığımız şeyin
sonuçları ile yüzleşmek durumunda kalırız. Eğer hâlâ düşünebilme ve ‘muhakeme
etme’ kaynaklarımızı tüketmediysek elbette...
Çünkü böyle bir anda asıl mesele
bazen “canileri normal insanlardan, suçluları masumlardan ayıran sınırların
bütünüyle silikleştiği bir halkla, nasıl ilişki kuracağımız ve bu durumla
‘yüzleşme’ deneyimine nasıl dayanacağımız meselesidir...”
Hayko Bağdat, 2013’de bir
söyleşide şöyle demişti:
“Yüzleşme kiminle olur? Şimdi 6-7
Eylül’le yüzleşmek gerekiyor. Almanya’da trenlere bindirilen Yahudilerin ölüme
giderken, kasabalardan, tren yolunun geçtiği yerlerden, o trendekilerin
anlatımları yüzleşme değildir. O trenlere Yahudilerin bindiğini görenlerin
anlatımlarıdır yüzleşme. Sen o sırada ne yaptın? Bu çok önemli.
Yani şimdi 6-7 Eylül’le yüzleşmek
için ailesinin evi yağmalanmış, üyeleri tecavüze uğramış, mezarlıklardan
ölüleri çıkarılmış, kiliseleri yakılmış insanların hikayesi… çok trajiktir
dinleriz, bunlardan sinema yaparız, edebiyat yaparız. Ama sen gördün o evin
yağmalanmasını. O senin komşundu. Çocuğuna ne söyledin orada? Onun yaşıtı olan
arkadaşının evi yağmalandıktan sonra, sabah çocuk o evi gördüğünde ne söyledin?
Buna verilen her cevap bir hikayedir bizim için.
Yalan söylediyse, o yalan üzerine
tekrar hatırlayın, devletin kurucu döneminin 1915’in üzerine konuştuğumuz şeyi
hatırlayın. Bireye indirelim bunu. O eve yalan girmiş halde, o yalanı neden
söyledi? Çocuğunun psikolojisini mi korudu? Rum düşmanlığı mı aşıladı? Ne
yaptı? Bunu yapan anne-babanın hikayesidir yüzleşme…
Size ne oldu diye mağdura sormaktan
vazgeçelim. “Asıl size ne oldu?”
diye bunu yapanlara soralım. Bize olan bir şey yok, bizimki kötü hikaye zaten.
Sana ne oldu o sırada? Senin psikolojin neydi? Senin davranışından sonra o evde
o çocuk nasıl büyüdü? Onun anlatacağı hikayedir yüzleşme…” ***
Bugün, her birimiz kendimize sormak
zorundayız “1915’te bize ne oldu?” Yaşımızın, bu tarihi tanıklığa yetmiyor
olması bizi yüzleşmeden alıkoymamalı.
1915’de bu coğrafyada ‘insan’a ne
olduğunu anlamak zorundayız.
‘Ermeni meselesi’ konusundaki en iyi
niyetli tartışmalar bile meselenin özünü ıskalamakta, aynı zamanda felaketin
büyüklüğünü açıkça kavrayamamakta zira.
“İnsanların, kitlesel cinayet
makinesinin birer dişlisi olarak hareket etmesine yol açan gerçek güdülerin
neler olduğunu anlamaya çalışırken, halkların tarihleri hakkındaki
spekülasyonların ve ‘bir ülkenin ulusal karakteri’ denilen şeyin bize yardımı
dokunmaz. Cinayeti organize eden kişi olmakla böbürlenebilen bir adamın
karakterinden öğrenilecek çok daha fazla şey vardır.”* *
Misal: “Emri kim verdi diye
soruyorlar? Ben verdim!..”
Bunu söyleyebilen bir devlet
adamının karekterinden yola çıkarak, 1915’den, 19 Ocak 2007’ye uzanan
sistematik ‘Ermeni düşmanlığı’ tarihimize bakınca, toplumumuzun bu resmi günah
keçilerinin, aslında ‘tehdit edici’ davranışlarda bulundukları -ya da
bulunabilecekleri- için değil, her şeyden önce ‘içerideki düşman’ olarak kabul
edildikleri için baskı gördüklerini kavrayabiliriz.
İnsanlık tarihinde çoğunluklar,
‘azınlıkları’ suçlamanın ve telef etmenin yolunu her zaman -bir vesileyle-
bulmuştur. Azınlıkların kendilerini ‘kararlı’ bir çoğunluk karşısında
savunabilmeleri takdir edersiniz ki hiç kolay değildir. Kaldı ki, bir azınlığın
çevresine zarar verme olasılığı, çoğunluğun ona peşinen verdiği zararı haklı
çıkarmaz…
Dünya tarihinde, insanın ‘ahlak’
anlayışında yamyamlığı reddetmesi nasıl aşama olarak görülüyorsa, günah
keçisinin kurban edilmesine itiraz edebilmesi de -yolu toplumun ve
kendisinin bu olaydaki sorumluluğunu fark etmekten geçen herkes için- ahlaki
gelişimde önemli bir eşiktir.
“Sistematik kitlesel ‘cinayet’lerde
aktif görev alsın ya da almasın herkes şu ya da bu şekilde bu devasa cinayet
makinesinin birer dişlisi olmaya zorlanmaktadır -ki bu güçlünün haklı olduğunu
vaaz eden bütün ırk teorilerinin ve diğer modern ideolojilerin asıl sonucudur-
korkunç olan şey de budur.” **
1915 ‘Ermeni soykırımı’ ne zaman
tartışılsa iyi niyetli insanları bile saran o aşırı dehşet ve ‘inkâr’
duygusunun sebebi nihayetinde sadece birkaç adamın değil, çok sayıda seçilmiş
katilin de değil, tüm bir halkın, devasa bir cinayet makinasının hizmetine
koşulabilmiş olduğu gerçeğidir.
1915’de olanlar yalnızca kötü,
haksız ya da zalimce değil, gerçekleşmesine hiç bir koşulda izin verilmemesi
gereken şeylerdi
Türkiye halklarının tamamının,
İttahat ve Terakki’nin bilinçli bir biçimde planladığı ve uygulamaya koyduğu
‘Ermeni soykırımı’ meselesinde suç ortaklığı vardır.
‘İnkâr’ etmek tarihi de, hakikatleri
de değiştirmez.
O günden bu güne Türkiye’de halklar
giderek birbirlerini daha iyi tanıdı. İnsandaki ‘kötülük’ potansiyeli hakkında
daha çok şey öğrendiler. Günümüzde öğrenmeye de devam ediyorlar.
Oysa öğrenmemiz gereken en başta,
‘ötekine’ dünyayı dar etmeden, canına kastetmeden de hayatımızı ‘anlamlı’
kılabileceğimiz bir rol, bir yol bulmak...
“1915’de bize ne oldu?”
Kendimizi ‘iyi insanlar-kötü
insanlar’ üzerine yapılan harcıalem yorumlara, yalnızca tarihsel bir önyargı,
korku ve nefreten beslenen totaliter politikalara -ve eğitimin gücünü aşırı
derecede önemseyen dar görüşlülüğe- kaptırmadan ‘düşünebildiğimizde’ yanıtınız
ne?
Kendi adıma “Bize ne oldu?” sorusu,
elbette yalnızca ‘1915’ tarihi ve bu yazı ile sınırlı kalmayacak. Her birini
tekrar tekrar düşünmek, bıkıp usanmadan dillendirmek ve yazmak zorundayız
Çünkü, insanların yaratmaya muktedir
oldukları akla hayale sığmaz kötülüklere karşı her yerde ve her durumda
korkmadan ve ödün vermeden mücadele edebilmek için düşünmek ve ‘anlamak’
zorundayız
Çünkü, nedenlerini anlamadığımız
‘kötülük’ ile mücadele edemeyiz. Hiçbirimiz
@SibelYerdeniz
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder