30 Nisan 2024 Salı

 

KARANLIK BİR YAĞMUR

Hasan Gürkan

                                

                                   Piraye - Nazım

  Nazım Hikmet, Çankırı hapishanesinden karısı Piraye’ye yazdığı mektupta

 “ (...) karanlık bir yağmur gibi,/ canını sıkarsa yaşamak/ tekrar Gazali’yi oku

 ” diyor. Şiirin o bölümü şöyle:

“Bir akşamüstü/oturup /hapishane kapısında /rubailer okuduk Gazali'den

 :Gece / büyük lâciverdî bahçe. Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin./ Ve

 tahta kutularda upuzun yatan ölüler. /Bir gün eğer, /benden uzak, /karanlık

 bir yağmur gibi, /canını sıkarsa yaşamak /tekrar Gazalî'yi oku. /Ve

 Pîrâyende'm benim, /ben eminim /sen sadece merhamet duyacaksın /ölümün

 karşısında onun /ümitsiz yalnızlığı /ve muhteşem korkusuna.”


                               

                                            Gazali

Bu şiirin ‘karanlık bir yağmur gibi canını sıkarsa yaşamak “ bölümü benim iç

dünyamı çok iyi anlatıyor. Yaşamak hiç durmayan sağnak ve karanlık bir

yağmur gibi canımı sıkıyor. Gazali ,onun ünlü rubaileri umurumda değil,

 bana  bir şey anlatmıyorlar. Beni boğan iç dünyamı ferahlatmıyorlar.

Peki, neden karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor yaşamak?

Bu sorunun cevabını bulsam, derdi tespit eder devasını arardım. Yaşadığım

 her şeyi, ama her şeyi manasız bir tekrar olarak yaşıyorum.


77 yaşındayım, moruklara, goca garılara gıcık oluyorum.

Evet, hayatımın sonbaharındayım, kışın ne zaman ve nasıl geleceğini

bilmiyorum. Ben altmışımdan beri bu mevsimdeyim. Yani yeni

değil. İç sıkıntımın, bitmeyen bunalımımın sebebi sonbahar algısı

değil .Herkesin başına gelen yahut gelecek olan bir şey bu.


Çevrem beni tanır. Dost canlısı, ehli keyf biriyim. Güzel

meyhaneleri, güzel seyahatleri severim. Güneşin sofrasında

dostların  arasında olurdum sık sık. Bu güzel tatlarımı kaybettim.

Eskiden sıradan can sıkıntılarımda , arkadaş sohbetlerine, dost

 sofralarına sığınırdım. Alkollere kaçardım. Şiirlere, kitaplara,

 kalemime siperlenirdim. Sıkıntıyı kolayca defederdim.


Sıkıntı şart değildi. Keyf için dostlarıma çiçek gibi ziyafet sofraları

hazırlardım. Şimdi alkol yasak, ağız tadı yasak, keyf almak yasak.

Eskiden ‘yasaklar delinmek içindir ‘ diye nutuk çeker, yasakları

çiğnerdim. Şimdi cesaretim yok. Ölüm korkusu mu acaba? Hem

hayat canını sıksın, hem ölümden kork. Saçma bu, saçma, saçma...

Hiç bir şeyden tat almıyorum. Ne yemek, ne gezmek, ne sinema, 

ne kitap...


Bu sabah her günkü gibi iç sıkıntısıyla, çenelerim kasılmış olarak

kalktım. Geride bıraktığım gece de boktandı zaten. Tatsız rüyaların

taciziyle yedi sekiz defa uyanmıştım. İstanbul'daymışım, ama

tanımadığım bir İstanbul. Kocaman çok  büyük bir şehir. Bu kenar

 semte neden geldim? Evim neredeydi?  Yoldan geçenlere soracağım,

 ama evin bulunduğu semtin adı aklıma  gelmiyor. Telefon edeyim,

 kahretsin, telefon bozuk. Başımda ağır  baskıyla yataktan

 çıktım. Kahvaltı: Ekmek, peynir, zeytin, yumurta, çay, tekrar yine.


İnternet, tekrar yine. Kitap karıştırmak, telefonla oynamak, tekrar

yine. Meydana ineyim. Ne bok yiyeceksin meydanda? Belki biraz

ferahlarım, çenelerim gevşer, iç sıkıntım azalır. Dün indin meydana,

n’oldu? Arkadaşlarla, hep aynı arkadaşlarla, çay içtin, sohbete

 katılmaya çalıştın. Mızıklama, sen de katıldın sohbete, rahatladın.


Sonra eve döndün, sıkıntın gene çöreklenmişti içine. Akşam yemeği,

televizyon. Karanlık haberler, her gün daha karanlık zifiri haberler.

Hiç ışık yok. Bu karanlık sıkıntına tüy dikiyor. Bayat diziler.

Ucuz filmler. Yalaka oturumlar.


Oğlum, ruh hastasısın sen. Anti depresanların kar etmiyor. Ne

 halt edeceğini hiç bilmiyorsun. Önün, arkan, sağın, solun boş,

 bomboş.


Atlayıp uçağa Kopenhag’a gitmiştim. Oğullarım Emek ve Barış bir

Vietnam restorana götürdüler beni. Rezervasyon yok. Kokteyl

 salonunda içerdeki masalardan birinin boşalmasını bekliyorsun. Çok

 sevdiğim iki insanla beraberdim. Mesut ve bahtiyardım. İki kadeh

 sert kokteyl. Sonra Vietnam mutfağı, pirinç şarabı. Sonra bar, linie

 snaps. Yalansız sohbet, sımsıcak atmosfer. Kafa çakır, keyf keka!

 Oğullarımla beraberim. Bunalım, sıkıntı, kasıntı hak getire.

 

Sırtımda kamburumun üstünde çok ağır yüküm , iki büklüm

durmadan yokuşları tırmanıyorum. Hayat arkadaşım, sevgilim

Meral, derdime çare olmak için beni yükleniyor. Sevgilim.  Güçlü bir

kadın,güzel, çok güzel bir insan. Şikayetsiz yaşıyor benimle.


Bunca yakınma, bunca gevezelik size iyi geldi mi Hasan efendi?

Sorunuz cevapsız, cevabı hayır mı bilmiyorum üstat.

Çenelerim kasılıyor . İçim daralıyor.

Karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor yaşamak.

.


1 yorum: