27 Nisan 2024 Cumartesi

 

HAGOP MINTZURİ İSTANBUL ANILARI

Erol Yeşilyurt

                              Hagop Mıntzuri


      
Hagop Mıntzuri  1897-1940 - 

“En çok Çırağan'daki aşhanenin tablakârlarıyla tanışıktım. Neredeyse her gün onlarla beraber yürürdük. Bunlar, tablaları, yani sinileri başlarının üstünde taşır, Beşiktaş Paşa Mahallesi'nden Kuruçeşme'ye kadar uzayan sarayların yemeklerini götürürlerdi. Benim gidiş saatlerimde, aşhaneden tek tek dışarı çıkar, sıraya girerek art arda yürürlerdi.


Onların saray üniformaları istanbulinlerle kaldırımlar karamdı! Ben de bir elimde sefertasım, diğerinde okul çantam, Ortaköy'e giden kervana katılırdım. Ortaköy'cle okula gittiğimi ve bir gün tanlı çorba, bir gün fasulye götürdüğümü biliyorlardı.


- İsmin nedir? diye sordular bir gün.

- Ermeniyim. Adım Agop, diye cevaplandırdım. Benim adetimdir, bugüne kadar da öyledir. Önce Ermeni olduğumu söylerim. Bilirim ki milliyetimi öğrenmek isterler.

                        Malta Keçisi

- Nerelisin? dediler.

- Dördüncü Ordu'danım.

O zamanlar, Doğu' daki Ermenilerin yaşadığı eyaletlere bu ismi verirlerdi. Tablakârların hepsi de yaşlıydı. Bolulu ve Konyalıydılar. "Evet", "hayır" yerine köyümün kelimelerini kullanıyordum: "He", "Yoh" derdim, cevap vermem gerektiğinde. Veya, bizim Gencidere'nin, Sinibize'nin, Kerege'nin 68 köylüleri gibi "ecük" (azıcık), "bir pırtık" derdim, bir parça diyeceğim yerde.

- Hayır oğlum, derlerdi, öğretmenin öğrencisine öğrettiği gibi, burası sizin dağlar değil. Evet, hayır diyeceksin. Ecük, bir pırtık nedir? Burası İstanbul 'dur. Azıcık, bir parça de.

- Peki, derdim. Ama gene unuturdum.

Bazen de çocuksu bir yaramazlıkla onları kızdırmak için, kendi sözcüklerimi kullanırdım.

- Olmadı, olmadı! derler ve hep aynı öğüdü verirlerdi: Burası İstanbul'dur. “Dünyada bir tek İstanbul var, burada adam olacaksın!
- Peki, derdim.
Bir gün de karşı kaldırımdan iki malta keçisi götürüyorlardı. Hayrette kaldım. O kadar sütlü, memeleri ağır keçi olur muydu? Yerlerde sürünen memelerinden neredeyse dışarıya süt taşacak gibiydi. Benim memleketimde de sürünün çoğu hayvanı keçiydi. Dişi olanı azdı. Ama bu türden keçiyi ilk kez görüyordum. Bizimkiler, bilinen küçük memeli cinstendi. Köyümüzde Türkler, memeye "cicik" derlerdi.

- Aaa! diye haykırdım, onların da dikkatini keçilere çevirerek, ciciklerine bakın, bu kadar büyük cicikler de olur muymuş?

- Cicikler nedir? Meme desene! diye bağırdılar. Hepsi birden, başlarında tablaları yürümekteyken.

- Olan! Nafile sen adam olmazsın. Bu çocuk adam olmaz! dediler birbirlerine. Ümitlerini yitirmiş ve inanmışlardı.
İtiraz ettim:
- Ben de bilirim, "memeler" demeyi, ama benim memleketimde, Simalılar, Bostanalılar, Gosdıgalılar ki Kürt değil, Türktürler, "Cicik" derler memelere. Molla Ömer ki Gosdıgalıdır, yazmak bilmezse de okumak bilir. Molladır da. Okuyan adamdır. Köylerden satılık inek getirir ve satardı. " Ciciklerine bakınız" derdi, övmek için.
- Öyle Türkçe olmaz, dediler, mollalar da siz de Kürtsünüz. Dördüncü Ordulu değil misiniz? Ben de:
- Ama Osmanlıca okuma yazma bilirim, dedim. O zaman Türkçe'den çok Osmanlıca denirdi dile. Ne derseniz yazabilirim.
Herkes bilir ki bunların ne kendileri, ne de başlarındaki ağalar okuma yazma bilirlerdi. Bizim Musa Çavuş'un kahvehanesine gelen bütün saraylılar, Yıldız'ın hamamcıbaşısı, yorgancıbaşısı, örümcekçibaşısı 69 , kahvecibaşısı da yazmak bilmezdi. Abdülgani Ağa, iri yapılı, bütün haremağalarının, içoğlanlarının başı, Dârüssaade-i Şerife Ağası, Yıldız Sarayı' nın hareminin, "aşkevi" nin en üst ağasıydı. O da bilmezdi. Musa Çavuş 'un kahvehanesine gelirdi. Çarşının bütün mektupları bana getirilir; bunları okurdum, cevaplarını yazardım. Bunu görüp bir gün bana:

- Olan, ahvar, yazık ki Müslüman değilsin. Seni bizim mabeyine katip yapardık! demişti. Bana inanmadılar:

- Hadi be! Konuşmayı bilmiyorsun, ecuk, pırtık, he, yoh, diyorsun, hem de Osmanlıca yazma bildiğini söylüyorsun.

Sesimi yükselttim:

- Söyleyin bana, ne derseniz yazayım.

- Benim adımı yazabilir misin? Benim adım Ahmed'dir, dedi, önden yürüyeni.

- Yazarım; üstünle başlar elif, ha, mim, dal. Olur Ahmed. Dört harfle yazılır.

- Ömer de yazabilir misin? Benim adım Ömer' dir. Nerede ismimi görsem tanırım, dedi, Ahmet'in arkasında yürüyen.

- Onu da yazarım. Ötürle başlar ayın, mim, re. Olur Ömer. Üç harflidir.

- Mustafa da yazabilir misin? dedi, Ömer'in arkasında yürüyen üçüncüsü.”

“- Yazarım. Ötreyle başlar mim, sad, tı, fe, ye. Beş harflidir, Mustafa olur.

- Benim adım İsmail'dir, dedi dördüncüsü, ben de kendi adımı nerede görsem tanırım.

- Yazarım. Senin adın da esreyledir elif, sin, mim, elif, ayın, ye, lâm. Yedi harflidir, olur İsmail.

- Benimki Nuri'dir, dedi beşincisi. Ben de okuma bilmem ama ismimi görsem tanırım.

- Seninkini de yazarım. İsim yazmak da bir şey midir? Ötreyledir nun, vav, re, ye. Dört harfle olur Nuri.

Ekledim:

- Akşam beşinizin de isimlerini yazar, yarın size veririm, görürsünüz.

Ortaköy'e geldik. Ben onlardan ayrıldım. Taşmerdiveni'nden, Selma'nın, Semra'nın, Selâhattin'in önünden yürüdüm. Yolda düşündüm. Beşinin adından başka bir şeyler de yazayım. Bizim köyün Nışan Öğretmeninin öğrettiği "Padişahım çok yaşa!"yı ve kaymakam onuruna öğrendiğimiz şarkıyı. Bu şarkı Ermeniceydi, yazılamazdı: "Bizim nahiyenin cesur kaymakamına, atıfetli büyük Ahmet Bey'e / Gelin birlikte söyleyelim yaşam şarkısını / Sağlığına dua edelim ki / Uzun yaşasın." Sonra da bizim Büyük Armudan'daki Kosaların Kerop Öğretmen'in öğrettiğini. Kerop Öğretmen, kısa boylu olduğu için "Kısacık" derdik. Osmanlıcayı yutmuştu. Onun gibisi, köylerin ne Türkünde, ne Ermenisinde vardı. İlaveli Güldeste'yi 70, İlaveli İnşâ'yı 71 Mihran Apikyan'ın, yani Mihrî'nin eserlerini ezbere bilirdi.”
________

70 Güldeste. Divan şiirlerini ve şairlerin kısa biyografilerini içeren bir tür ontoloji.

71 İnşâ. Seçme Osmanlıca nesirleri içeren okullar için hazırlanmış[…]”

İstanbul Anıları (Tarih Vakfı Yurt Yayınları) (1993) [Değer Ur Yes Yeğer Yem’in Türkçe çevirisi]

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder