|
EYLÜL VE KIRMIZI DÜŞ
Erdal Boyoğlu
Büyük bir olasılıkla bir pencere kenarında
oturup ağır, kurşuni bir o kadar ışıltılı salak bir İstanbul akşamında elinde
yine olasılık dahilinde özlenen çayı dudaklarına götürüp bilmem kaçıncı ?
yudumu ağzında dilin ile bir kez dolaştırdıktan sonra boğazından ağır aksak
geçişini ki o son yudum İstanbul’dur ,orada Viyana’yı yüreğinde hissettin ya.
İşte şimdi yaşamın iki kapılı ve iki adımlı
bir yer olduğunu anladın..
Çiftehavuzlar'daki 42.sokaktaki solgun ve
yorgun baba evinin kapısından çıkıp avluyu geçerek sokağa çıkmak kadar kısa..
işte o kadar kısa. Çok mu zaman geçti?
Ya da ne kadar ? Kaç kırgınlık? Kaç sürgünlük ..?
O zamanlara ait münasebetler dost insanlar gibi zaten yoktular...!
O zamanlar dediğimiz
“şey” 18 li 20 li yaşlarımızın delikanlılığında o melun, hain bir o kadar
güler yüzlü mavi ve siyah ve en gerçeğinden kırmızı “çıkar ilişkisi” ni hiç tatmadığımız için kendimizle barışık
olduğumuz yıllar. Dost ve yoldaş olma durumu yalnız, sade, su kadar berrak,
su kadar gerekli ve bizi bir Aura gibi sarıp sarmalayan davranış hep baki
kaldı. Ta ki biz büyüyene kadar.
Sonra büyüdük biz;
göremediklerimiz, duyamadıklarımız, yapamadıklarımız, sevemediklerimiz,
yakalayamadıklarımız, sorguluyamadıklarımız, yüzleşemediklerimiz ve
hesaplaşamadıklarımız... Arkamıza bir baktık; peşimizdeler.
"Gör beni"
dedi arkadaki iki boyutlu gölge
ama görememek diye
bir şey vardı;
sen göremedin.
Mesela sen mahallede
ki yumruklu yıldıza bir başka aşıktın.
Bir tutam kırmızı
olmak için yanıp tutuştun.
Kelime dolusu
cümleler sürgüne düştü...
"Sesimi
duy" dedi gölge, kulaklarını tıkadın...
"Götür
beni" dedi, yorgundun...
"Sev" dedi, sevmek yasaktı....
"Kaçır"
dedi," zaten benimlesin" dedi gölge…
Yaşamın içinde;
kırmızı düşün ucunda,
öylece kalakaldık...
İnsana olan
umutla...
Sonra, o zamanlar
için vicdan eleğinden geçirdiğin “rütbeli
dostluklar” peydah oldu. Tek kelime ile “dostum” dan sonra , bir o kadar “can dostum” oldu, özel durumlar için kullanmak
üzere “kara gün dostum”
oldu, mesela yedekte bekleyen “hatırlı
dostlar” vardı, üç-beş kişilik “en iyi dostum” kontenjanına kimleri oturtacağımıza
“gelişen koşullar” karar verdi…
“DOST-luk” eğer bir eylem biçimiyse dilbilgisi itibarıyla bir “fiil” dir .
Yani ,apolet baskısı
derken “DOST”luklara rütbe vermeye başladık; verebildikleri “ŞEY” oranında,
yoksa “ŞEY” leri.. yoksa canları cehenneme…..rütbelerini söktük bir bir…
Her zaman olduğu
gibi bedeli yine masum, iyi niyetli dostluklar ödüyor. Acaba bu dostlukları
kim ayrıştırıyor, niçin yapıyor? Asıl sorumlusu kim?
İnsanı seven, insana
değer veren yanımızda çok samimi olunması gerektiği, birbirinin yüzüne
söylenmesi ve birbirini uyarması gerektiren "ŞEY" dostluktur...
Bir zaman sonra
etrafına ,sağına soluna ,önüne-arkana bakarsın kimse var mı diye, elinde
yalnızca uçları sararmış , siyah-beyaz bir foto kalmış yalnızca ki; O
fotoğraf sana bakar... Çok gelincikler çok kırmızı gösterir.
O çok gelinciklere,
o çok kırmızılara, o siyah beyaz fotoğraflara; kimleri, neleri, nerede, kimlerle,
ne zaman, nasıl yan yana getireceğine hangi yaşlarda olacaklarına, güneşi
gökyüzünde nereye konumlandıracağına o mavi bulutun hemen arkasına koyup
gülümsemesine izin verilir mi?
DOST-luk, dipsiz
kuyudur ve çok boyutludur. İşte öyle; dertleştik EYLÜL ve KIRMIZI düşle...
Sol memenin altı
cevahir bir gün mutlaka hoş gelir sefa gelir.
*Eylül'ün ardından kırmızı düşlerimize,
gidenlerimize sevgi ve saygıyla
|
16 Eylül 2016 Cuma
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder