5 Mayıs 2024 Pazar

 

CELAL (İ) BAŞLANGIÇ

Şeyhmus Diken


Şimdilerde bizim buralarda gazetecilik yapan çok arkadaşa mesleki bilgi ve deneyimiyle dokundu Celal.

Celal’le ru be rû tanışmadan evvel entelektüel kimlik üzerinden tanışmıştık. Sonra yüz yüze tanıştık. Adana’da Cumhuriyet gazetesinin bölge temsilcisiydi. Adana'da yaşıyor olmanın muhabbet ehli olmaklığı Celal'in ruhuna nüfuz etmişti sanki.







emailseyhmusdiken@gmail.comprofiletüm yazıları





4 Mayıs 2024 Cumartesi

 

GERÇEK GAZETECİ CELAL BAŞLANGIÇ'IN ARDINDAN

Doğan Özgüden






 

72 yıllık gazetecilik yaşamımda çok değerli meslektaşımı kaybettim… Demokrasi vaadleriyle iktidar olur olmaz ABD emperyalizminin ve işbirlikçi sermayenin çıkarlarını korumak için Kore’ye asker gönderip Türkiye’yi NATO’ya katma, ünlü 1951 Komünist Tevkifatı’nı başlatma, Nazım Hikmet’i vatandaşlıktan atma operasyonlarıyla birlikte özgür basın düşmanlığını da başlatan DP iktidarına muhalif bizim 50 kuşağından kaç kişi kaldık, bilmiyorum…

 

Celal Başlangıç o yıllarda İstanbul’da doğmuş, gazeteciliğe de 70’li yılların ortalarında İzmir’de başlamıştı. Biz 12 Mart 1971 darbesinden sonra mücadelemizi yurt dışında sürdürmek zorunda kaldığımız için kendisiyle Türkiye’de aynı mekanda birlikte gazetecilik yapma şansım olmadı… Ama kendisinin son derece başarılı gazetecilik performansını, Türkiye’den postayla bana ulaştırılan Politika, Cumhuriyet, Evrensel ve Radikal gazetelerinden izledim…

 

Celal’le yollarımız, 15 Temmuz 2015 çakma darbe girişiminin ardından muhalif medyaya ve gazetecilere karşı başlatılan terörün hedeflerinden biri olduğu için, bizim tam 45 yıl önce yaptığımız gibi, mücadelesini sürgünde devam ettirmek zorunda kaldığında, Brüksel’de kesişti.

 

İnci de, ben de, Brüksel'de Celal Başlangıç, Koray Düzgören, Ragıp Duran, Ahmet Nesin ve Ayşe Yıldırım ile  buluştuğumuz o günü unutmuyoruz. 

 

Bizleri ağırlayan Güneş Atölyeleri'ndeki çalışma arkadaşlarımız da, bizim gibi mücadeleyi sürgünde devam ettirme kararı vermiş beş gazeteciyle bir araya gelmekten dolayı son derece duygulanmışlardı. Kırk yıla yakındır Türkiye'den gelen Asuri, Ermeni, Kürt ve Türk siyasal göçmenlere atölyelerimizde sosyal, eğitsel ve kültürel hizmet veren dostlarımız için Türkiye'deki son gelişmeleri, bizim verdiğimiz haber ve yorumlar dışında, onu bizzat yaşamış olanlardan öğrenmek büyük önem taşıyordu.

 

O buluşmamızda Celal adı henüz konmamış Artı Gerçek projesini anlatarak benim de yazarları arasında yer almamı önermişti.

 

12 Mart 1971 darbesini izleyen yarım yüzyıllık sürgünümüzde tamamen kendi girişimimiz olan İnfo-Türk'ün çeşitli dillerdeki haber bültenleri, kitap ve broşürleri dışında, gerek Türkiye'de, gerekse yurt dışında çok sayıda gazete, dergi veya ajansa katkıda bulunmaya çalışmıştık. Hepsinin mücadeleler tarihinde yeri vardı. 

 

Ancak 2017’de büyük sayıda tanınmış gazetecinin sürgünde bir araya gelerek Artı Gerçek’e hayat vermeleri medya tarihimizin bir ilkiydi…

 

Celal Başlangıç ve arkadaşları, sürgünde onyıllardır birlikte mücadele verdiğimiz gazeteci dostlarımız Koray Düzgören ve Armağan Kargılı'nın da yer aldığı ekip oluşturarak bir zoru başardılar ve büyük maddi zorlukların da üstesinden gelerek Artı Gerçek'i 2017 Şubat'ında yayına soktular. 

 

9 Şubat 2017'de yayınlanan "Sürgün tarihimizde 'hayırlı' iki yeni olay" başlıklı ilk yazıma şöyle girmiştim: 

 

"65 yıllık medya, 46 yıllık sürgün yaşamımın bu yeni yılında hem gazeteci olarak, hem de insan hakları savunucusu olarak zulmün padişahlığının ergeç yıkılacağı umudumu pekiştiren iki büyük olay: 4 Şubat’ta Brüksel’de toplanan Halkların Demokratik KongresiAvrupa örgütünün kuruluş toplantısı, üzerinden dört gün geçmeden 8 Şubat’ta Artı Gerçek’in yayına başlaması…"

 

Ve devrimcinin her daim iyimser olması gerektiği ilkesine sadık bir gazeteci olarak şöyle bitirmiştim: "Özgürlük ve demokrasi savunucusu gazeteci, koşullar ne olursa olsun, susmuyor, susturulamıyor. Artı Gerçek’in başarısı malumun ilamı olacak: El mi yaman, bey mi yaman?"

 

Celal Başlangıç ilk sayıda yayınlanan yazısında "Türkiye’nin gerçekle olan ilişkisi AKP iktidarı tarafından her geçen gün daha da fazla koparılıyor. Gerçekleri dile getiren yayın organları birer birer kapatılıyor. Hâlâ yayın yapabilenler ağır para ve hapis cezalarıyla terbiye edilmek, diz çöktürülmek isteniyor. İşte bu tablo karşısında sansürsüz ve otosansürsüz bir yayıncılığı hedefledik. İstedik ki, bir an önce Türkiye’nin demokrasisini, barışını, özgürlüklerini savunanlara bu ülkede yıllarca gazetecilik yapmış olan insanlar olarak karınca kararınca bir katkı sunalım. Özgür bir medya, demokratik bir Türkiye için hepimizin yolu açık olsun" diyordu.

 

Bir ay sonra da görsel yayıncılıkta büyük bir atılım olan Artı TV yayına girdi. Açılışı için Köln’de yapılan etkinlikte, ödünsüz mücadeleleriyle her daim iftihar ettiğim gazeteci dostlarımla birlikte olmak, meslek yaşamımın en mutluluk verici olaylarından biriydi.


İzmir medyasının iki farklı kuşağının çalışan gazetecileri olarak zaman zaman söyleşirdik. 4 Mayıs 2017’de Celal’e, 50’li yılların sonundaİzmir gazetecilerinin bir sendikal toplantısında benim de dahil olduğum toplu fotoğraf da bulunan bir gazete kupürü göndermiştim.

 

Celal, 5 Mayıs 2017 tarihli yanıtında, kendisinin İzmir serüvenini ve 50'li yıllarda birlikte çalıştığım gazetecilerin daha sonraki konumunu şöyle anlatıyordu:

 

Merhaba Doğan Abi,

 

"Beni de yıllar öncesine döndürdünüz.

 

"Ben 1975'te Ekspres'te başlamıştım gazeteciliğe. O zamanki adıyla Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu'nda birinci sınıf öğrencisiydim.

 

"Suat Eryalman ben tanıdığımda Ege Telgraf'ta çalışıyordu. Muammer Övünç Yeni Asır yazarıydı.

 

"Nejat Türkeri üniversitede meslek derslerine gelirdi. Süha Aknur çok yakın dostumdu. Birlikte çok habere gittik. Oğlu da ben yaşlardaydı. Hâlâ  arkadaşız.

 

"Şeref Bakşık ben tanıdığımda CHP İzmir İl Başkanı'ydı. Haluk Cansın Yeni Asır'da yazıyordu. Orhan Suda ile 1977'de Demokrat İzmir'de birlikte çalıştık.

 

"Özdemir Hazar da Yeni Asır'daydı ben mesleğe başladığımda. Kızı da üniversiteden sınıf arkadaşımdı.

 

"Çetin Esen Kaftan'la hem Ekspres'te birlikte çalıştık, hem de üniversitede meslek derslerine gelirdi. Türkmen Parlak'la da aynı dönemde çalıştık.

 

"İlhan Esen üniversitede derslerimize geliyordu. 12 Eylül'den sonra Gazete İzmir'i kurdu. Beni de işe almıştı. Kenan Evren siyaset yasağı geleceğini açıklayınca Gazete İzmir'e para koyan CHP'li siyasetçiler ve iş insanları desteklerini çekti. İlhan Abi'nin de gazetesi battı. Hatta gazetenin kapısını son gün birlikte kilitleyip çıktık.

 

"Sonra Günaydın'ın İzmir Temsilcisi oldu. Beni de yine işe aldı. Bana hep 'Cumhuriyet'lik yazıyorsun' diyordu. Sonunda Cumhuriyet'in İzmir Temsilcisi Hikmet Çetinkaya bana iş teklif etti. Ben de 'Hocam sizi yarı yolda bırakmam, yerime adam bulur bulmaz Cumhuriyet'e gideceğim' dedim. O da bana 'Boş ver adam bulmayı, senin istikbalin Cumhuriyet'te, hemen git' dedi.

 

"Evet, hatırladıklarım bunlar... Beni de yıllar öncesine döndürdüğünüz için teşekkür ederim. İnci Abla'ya da saygılarımı iletiyorum."

 

"Selamlar, sevgiler."

 

Son yıllarda Celal’in sağlık durumunun günden güne daha da kötüye gitmesi İnci için de, benim için de, büyük endişe ve üzüntü nedeniydi… 

 

Ona rağmen, geçen yıl, 9 Haziran 2023’te, Esra Yıldız’ın bizim yaşamımız ve mücadelelerimiz üzerine gerçekleştirdiği “Vatansız” belgeselinin gösteriminin yapıldığı Köln’de Celal de, sağlık koşullarına rağmen, eşi Ayşe Yıldırım’la birlikte bizimle beraber olmuş, geç saatlere kadar Osman Okkan'ın da katıldığı, eski günleri de anımsadığımız sıcak bir söyleşi yapmıştık.

 

Celal'e verdiğim sözü tutarak ilk sayısından beri Artı Gerçek'e hiç ara vermeksizin yazmaya devam ediyorum. Celal’in Artı Gerçek’teki son yazısı ise, Köln’deki buluşmamızdan bir ay kadar sonra, 13 Temmuz 2023’de yayınlanmış… 

 

Kendisini hep örnek bir meslektaşım, Artı Gerçek'teki yayın yönetmenim ve sayfa komşum, dahası yakın bir dostum olarak her daim sevgiyle anacağım.

 

Umarım ki Türkiye medyasının bu savaşkan gazetecisinin yazdıkları ve söyleşileri meslek kuruluşlarımız tarafından en kısa zamanda bir kitap haline getirilir, gazetecilik okullarında da emekten, özgürlükten, sosyal adaletten, halklarımızın eşitlik ve kardeşliğinden yana gazeteciliğin nasıl yapıldığını gösteren bir kaynak olarak hak ettiği yeri alır.

 

Sevgili Celal, değerli meslektaşım, sonsuzluğa yolculuğunda uğurlar olsun...


https://www.info-turk.be

https://artigercek.com/yazarlar/doganozguden




2 Mayıs 2024 Perşembe

 

NAZIM HİKMET

CEVRİYE...

Nejat Gölbaşı

                                      Cevriye

Cevriye bir hayat kadınıdır.

Her gün bir veya birkaç adamla birlikte olarak, hayatını kazanmaktadır.

Yine böyle bir gün birlikte olduğu adam tarafından çok kötü dövülerek gecenin bir yarısında sokağa atılır.

Baygın bir vaziyette kaldırımda yatarken bir adam bunu fark eder ve yardımcı olmak için kaldırmaya çalışır. Cevriye baygındır, her yeri yara bere içindedir, adam Cevriye'yi kucağına alır evine götürür.

                                  Nazım Hikmet

Adamın evi tek oda ve bir mutfak ve banyolu ufak bir bekar evidir. Odanın bir köşesinde tek kişilik bir yatak , pencere kenarında küçük bir çalışma masası ve sandalye, masanın üzerinde kitaplar, kalemler bir de daktilo ve kağıtlar bulunmaktadır...

Adam kendi yatağına Cevriye'yi yatırır kendisi de masada uyuklar. Sabah olur adam kalkar bir çorba yapar, eczaneden ilaçla merhem alır, Cevriye'yi kaldırır.Cevriye uyanıp kendine gelir tanımadığı bir adam ve bilmediği bir evde bulmuştur kendini...

Adam , lütfen rahat olun, korkmayın der...Ben sizi dün gece kaldırımda yatarken buldum , durumunuz iyi değildi alıp evime getirdim. Çorba pişirdim , çorbanızı için sonrada yaralarınıza merhem sürelim der.

Cevriye birçok erkek tanımıştır hiç bir erkek, babası ve erkek kardeşleri dahi kendisine böyle sevecen ve kibar davranmamıştır. Adamdan etkilenmeye başlamıştır.

Birkaç gün daha o evde adamla kalmış, adam kendisine yemekler pişirmiş yaralarına merhem sürüp ilaçlar içirip iyileşmesini sağlamıştır.

Bir gün adam dışarı çıkmış Cevriye evde kalmıştır. Masanın üzerindeki kitaplara bakar, daktilo ile yazılanları okur, yazılanlar çok hoşuna gider bayağı etkilenir.

Bunları o yazmış olmalı, ne kadar duygulu şeyler yazmış, ne kadar ince ruhlu birisi diye düşünür.

Bugüne kadar tanıdığı erkeklerden çok farklı, üstelikte baya yakışıklı ve çekici diye düşünür.

Cevriye içinden kendi kendine, ne o adama aşık mı oluyorum yoksa der...Aşık olsam da oda beni sever mi ki der...Böyle düşünceler içinde iken, akşam olmak üzeredir adam hala gelmemiştir, adamı merak etmeye başlamıştır.

Kendi kendine mırıldanarak ilk defa bir erkeği böyle merak ediyorum, aşk bu mu acaba der...

Cevriye bu duygular içinde iken kapı açılır, gelen o adamdır.

Telaşlı bir şekilde selam verip, içeri giren adam valizini çıkarıp eşyalarını içine koymaya başlar.Cevriye sorar, ne o acilen bir yere mi gideceksin nedir bu telaşın...

Adam, evet gidiyorum bir daha görüşemeyiz belki der...Cevriye, nereye diye sorar. Adam çok uzaklara diye cevap verir. Cevriye, ya ben ne olacağım diye sorar. Adam, ben bu evin bir aylık kirasını vermiştim istersen bir ay burada kalabilirsin der...

Adam valizini toplamıştır telaşlı bir şekilde kapıya doğru yönelir Cevriye'ye, hoşça kal küçüğüm kendine iyi bak der ve kapıdan çıkıp merdivenlerden hızla inerek sokağa çıkar. Cevriye pencereden adamın arkasından sokaktan kaybolana kadar üzgün gözlerle bakar...

Cevriye hiç bu kadar kendini yalnız hissetmemiştir, hayatında hiç bir erkek kendisini bu kadar etkilememiştir. Böyle kederler içinde akşam yemeği bile yemeden yatağın içine ağlayarak sabahı zor etmiştir.

Cevriye, artık iyileştiğini ait olduğu İstanbul sokaklarına geri dönmesi gerektiğini düşünerek evden çıkar. Tarlabaşı'ndan Taksim'e doğru yürüyüp Emek sinemasın yanındaki kitapçının önünden geçerken, gözü gazete stanlarına takılır... Gazetenin birinde o adamın kocaman bir resmini görüp tam sayfa "Vatan Haini NAZIM HİKMET Rusya'ya Firar Etti" yazısını okur ve olduğu yere çöküp kalır.

1 Mayıs 2024 Çarşamba

 

ROSA'DAN

GÜNÜMÜZE 1 MAYIS

Atilla Özsever

                                 1977 Taksim

Alman Komünist Partisi kurucusu Rosa Luxemburg, 1894’te kaleme aldığı 1 Mayıs yazısında, 8 saatlik işgünü mücadelesi ile birlikte işçi sınıfının tüm taleplerinin her yıl dile getirilmesi gerektiğine vurgu yapıyordu. Bu vurgu bu yıl Taksim'de dile getirilmelidir

                                                            Rosa luxemburg

Polonyalı Marksist ve Alman Komünist Partisi kurucusu, Rosa Luxemburg, 1894 yılında kaleme aldığı “Bir Mayıs’ın Kökenleri Nedir?” başlıklı yazısında tarihsel süreçten söz eder.

                                      Karl Liebknecht

İlk kez Avustralya’da 1856 yılında işçiler, sekiz saatlik işgünü için gösteri düzenleyip toplantı ve eğlenceler yapar. Avustralyalı işçilerin bu girişimi, daha sonra Amerikalı işçilere de örnek olur. Amerikan işçi sınıfı da, polis ve yasal baskılara, dört işçi liderinin idam edilmesine rağmen mücadelesinden vazgeçmez. ABD’de 1890 yılında büyük bir gösteri ile 1 Mayıs kutlanır.

Rosa Luxemburg, Avrupa işçi hareketinin de bu talep üzerinde yoğunlaştığına ve mücadele ettiğine dikkat çeker. 1889’da Paris’te düzenlenen 2. Enternasyonel (Uluslararası İşçi Birliği) toplantısında,1 Mayıs’ın 8 saatlik işgünü için eylem günü olmasına karar verilir. Rosa, bu konudaki makalesini şu görüşle bitirir:

İşçilerin burjuvazi ve hakim sınıf karşısındaki mücadelesinin devam ettiği ve tüm taleplerinin karşılanmadığı sürece, 1 Mayıs işçi sınıfının bu taleplerinin her yıl dile getirildiği gün olacaktır”.

TARİHSEL SÜREÇ

Rosa’nın bıraktığı yerden devam edecek olursak; Türkiye’de de Osmanlı döneminde 1 Mayıs, ilk kez 1909 yılında kutlandı. İşçiler, 1921’de de işgal kuvvetlerine karşı İstanbul’da 1 Mayıs’ta bir gösteri yaptı. 1 Mayıs, 1935’ten itibaren Bahar Bayramı olarak tatil günü ilan edildi, işçi bayramı olarak kutlanması yasaklandı.

Uzun yıllar sonra DİSK, 1 Mayıs’ı 1976’da Taksim’de kutladı. 1 Mayıs 1977’de ise 12 Eylül askeri darbesine giden yolda tezgahlanan bir provokasyonla Taksim’de 34 kişinin ölümüne yol açan olaylar meydana geldi. Daha sonra ölenlerin 41 kişi olduğu belirtildi.

12 Eylül 1980 sonrası ise, 1 Mayıs’lar hep yasaklandı. 2007, 2008 ve 2009 yıllarında DİSK’in öncülüğünde Taksim’de kutlamak için girişimlerde bulunuldu. Emniyet güçleri, panzer ve biber gazıyla müdahale etti.

Sonuçta, AKP iktidarı, 1 Mayıs’ı yasal olarak kabul etmek zorunda kaldı. 2010, 2011 ve 2012 yıllarında barışçıl bir şekilde Taksim’de kutlandı, kimsenin burnu dahi kanamadı. 2013’ten itibaren tekrar Taksim’de kutlama yasağı geldi.

2017’de Bakırköy Meydanı’nda, 2018 sonrasında da Maltepe Meydanı’nda kutlanmaya başlandı. Bu yılki 1 Mayıs da, yine Maltepe meydanında kutlanacak.

YENİ BİR BAŞLANGIÇ

DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu), KESK (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu), TMMOB (Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği), TTB (Türk Tabipleri Birliği) ve TDB (Türk Diş Hekimleri Birliği) başkanları ortak bir açıklama ile İstanbul 1 Mayıs programını açıkladı.

Ortak açıklamayı DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu yaptı. Arzu Çerkezoğlu, konuşmasında “Yeni bir başlangıç için 1 Mayıs” dedi. Çerkezoğlu, tüm İstanbul halkını 1 Mayıs’ta Maltepe Meydanı’na çağırdı.

DİSK Genel Başkanı Çerkezoğlu, daha önce yaptığı 1 Mayıs açıklamasında da ülkemizdeki başkanlık rejiminin yol açtığı sorunlara değindi. Çerkezoğlu, “Sadece bu son 4 yılda 5,5 milyon işsize 3,5 milyon yeni işsiz daha eklendi. Ücretlilerin sayısı hızla artarken emeğin milli gelirden aldığı pay yüzde 38’den yüzde 25’e düştü; sermayenin payı yüzde 44’ten yüzde 57’ye yükseldi” şeklinde görüş belirtti.

Çerkezoğlu, yoksullaşmaya da dikkat çekerek salgında, depremde, ekonomik krizde en ağır bedelleri çalışanların ve emeklilerin ödediğini, sermaye sınıfının ise servetine servet kattığını ifade etti. Sendikalı olmanın, grev yapmanın engellendiğini belirten DİSK Başkanı, “Büyük bir çoğunluğun ücret gelirleriyle yaşadığı ülkemizde, demokratik yeniden kuruluşun ancak ve ancak işçi sınıfıyla, emekçilerle mümkün olduğunu 1 Mayıs meydanlarında haykıracağız” dedi.

14 Mayıs seçimlerine sayılı günler kala 1 Mayıs’ın büyük bir gövde gösterisi şeklinde geçmesi, topluma güçlü bir moral ve özgüven kazandıracaktır. Ülkemizde aktif nüfusun üçte ikisinden fazlasını oluşturan çalışan kesim, daha demokratik, daha özgür, daha adaletli bir düzen için ağırlığını koyduğu takdirde bu karanlık gidişten çıkış için bir umut ışığının doğmasına yol açacaktır…


30 Nisan 2024 Salı

 

KARANLIK BİR YAĞMUR

Hasan Gürkan

                                

                                   Piraye - Nazım

  Nazım Hikmet, Çankırı hapishanesinden karısı Piraye’ye yazdığı mektupta

 “ (...) karanlık bir yağmur gibi,/ canını sıkarsa yaşamak/ tekrar Gazali’yi oku

 ” diyor. Şiirin o bölümü şöyle:

Bir akşamüstü/oturup /hapishane kapısında /rubailer okuduk Gazali'den

 :Gece / büyük lâciverdî bahçe. Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin./ Ve

 tahta kutularda upuzun yatan ölüler. /Bir gün eğer, /benden uzak, /karanlık

 bir yağmur gibi, /canını sıkarsa yaşamak /tekrar Gazalî'yi oku. /Ve

 Pîrâyende'm benim, /ben eminim /sen sadece merhamet duyacaksın /ölümün

 karşısında onun /ümitsiz yalnızlığı /ve muhteşem korkusuna.”


                               

                                            Gazali

Bu şiirin ‘karanlık bir yağmur gibi canını sıkarsa yaşamak “ bölümü benim iç

dünyamı çok iyi anlatıyor. Yaşamak hiç durmayan sağnak ve karanlık bir

yağmur gibi canımı sıkıyor. Gazali ,onun ünlü rubaileri umurumda değil,

 bana  bir şey anlatmıyorlar. Beni boğan iç dünyamı ferahlatmıyorlar.

Peki, neden karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor yaşamak?

Bu sorunun cevabını bulsam, derdi tespit eder devasını arardım. Yaşadığım

 her şeyi, ama her şeyi manasız bir tekrar olarak yaşıyorum.


77 yaşındayım, moruklara, goca garılara gıcık oluyorum.

Evet, hayatımın sonbaharındayım, kışın ne zaman ve nasıl geleceğini

bilmiyorum. Ben altmışımdan beri bu mevsimdeyim. Yani yeni

değil. İç sıkıntımın, bitmeyen bunalımımın sebebi sonbahar algısı

değil .Herkesin başına gelen yahut gelecek olan bir şey bu.


Çevrem beni tanır. Dost canlısı, ehli keyf biriyim. Güzel

meyhaneleri, güzel seyahatleri severim. Güneşin sofrasında

dostların  arasında olurdum sık sık. Bu güzel tatlarımı kaybettim.

Eskiden sıradan can sıkıntılarımda , arkadaş sohbetlerine, dost

 sofralarına sığınırdım. Alkollere kaçardım. Şiirlere, kitaplara,

 kalemime siperlenirdim. Sıkıntıyı kolayca defederdim.


Sıkıntı şart değildi. Keyf için dostlarıma çiçek gibi ziyafet sofraları

hazırlardım. Şimdi alkol yasak, ağız tadı yasak, keyf almak yasak.

Eskiden ‘yasaklar delinmek içindir ‘ diye nutuk çeker, yasakları

çiğnerdim. Şimdi cesaretim yok. Ölüm korkusu mu acaba? Hem

hayat canını sıksın, hem ölümden kork. Saçma bu, saçma, saçma...

Hiç bir şeyden tat almıyorum. Ne yemek, ne gezmek, ne sinema, 

ne kitap...


Bu sabah her günkü gibi iç sıkıntısıyla, çenelerim kasılmış olarak

kalktım. Geride bıraktığım gece de boktandı zaten. Tatsız rüyaların

taciziyle yedi sekiz defa uyanmıştım. İstanbul'daymışım, ama

tanımadığım bir İstanbul. Kocaman çok  büyük bir şehir. Bu kenar

 semte neden geldim? Evim neredeydi?  Yoldan geçenlere soracağım,

 ama evin bulunduğu semtin adı aklıma  gelmiyor. Telefon edeyim,

 kahretsin, telefon bozuk. Başımda ağır  baskıyla yataktan

 çıktım. Kahvaltı: Ekmek, peynir, zeytin, yumurta, çay, tekrar yine.


İnternet, tekrar yine. Kitap karıştırmak, telefonla oynamak, tekrar

yine. Meydana ineyim. Ne bok yiyeceksin meydanda? Belki biraz

ferahlarım, çenelerim gevşer, iç sıkıntım azalır. Dün indin meydana,

n’oldu? Arkadaşlarla, hep aynı arkadaşlarla, çay içtin, sohbete

 katılmaya çalıştın. Mızıklama, sen de katıldın sohbete, rahatladın.


Sonra eve döndün, sıkıntın gene çöreklenmişti içine. Akşam yemeği,

televizyon. Karanlık haberler, her gün daha karanlık zifiri haberler.

Hiç ışık yok. Bu karanlık sıkıntına tüy dikiyor. Bayat diziler.

Ucuz filmler. Yalaka oturumlar.


Oğlum, ruh hastasısın sen. Anti depresanların kar etmiyor. Ne

 halt edeceğini hiç bilmiyorsun. Önün, arkan, sağın, solun boş,

 bomboş.


Atlayıp uçağa Kopenhag’a gitmiştim. Oğullarım Emek ve Barış bir

Vietnam restorana götürdüler beni. Rezervasyon yok. Kokteyl

 salonunda içerdeki masalardan birinin boşalmasını bekliyorsun. Çok

 sevdiğim iki insanla beraberdim. Mesut ve bahtiyardım. İki kadeh

 sert kokteyl. Sonra Vietnam mutfağı, pirinç şarabı. Sonra bar, linie

 snaps. Yalansız sohbet, sımsıcak atmosfer. Kafa çakır, keyf keka!

 Oğullarımla beraberim. Bunalım, sıkıntı, kasıntı hak getire.

 

Sırtımda kamburumun üstünde çok ağır yüküm , iki büklüm

durmadan yokuşları tırmanıyorum. Hayat arkadaşım, sevgilim

Meral, derdime çare olmak için beni yükleniyor. Sevgilim.  Güçlü bir

kadın,güzel, çok güzel bir insan. Şikayetsiz yaşıyor benimle.


Bunca yakınma, bunca gevezelik size iyi geldi mi Hasan efendi?

Sorunuz cevapsız, cevabı hayır mı bilmiyorum üstat.

Çenelerim kasılıyor . İçim daralıyor.

Karanlık bir yağmur gibi canımı sıkıyor yaşamak.

.


27 Nisan 2024 Cumartesi

 

HAGOP MINTZURİ İSTANBUL ANILARI

Erol Yeşilyurt

                              Hagop Mıntzuri


      
Hagop Mıntzuri  1897-1940 - 

“En çok Çırağan'daki aşhanenin tablakârlarıyla tanışıktım. Neredeyse her gün onlarla beraber yürürdük. Bunlar, tablaları, yani sinileri başlarının üstünde taşır, Beşiktaş Paşa Mahallesi'nden Kuruçeşme'ye kadar uzayan sarayların yemeklerini götürürlerdi. Benim gidiş saatlerimde, aşhaneden tek tek dışarı çıkar, sıraya girerek art arda yürürlerdi.


Onların saray üniformaları istanbulinlerle kaldırımlar karamdı! Ben de bir elimde sefertasım, diğerinde okul çantam, Ortaköy'e giden kervana katılırdım. Ortaköy'cle okula gittiğimi ve bir gün tanlı çorba, bir gün fasulye götürdüğümü biliyorlardı.


- İsmin nedir? diye sordular bir gün.

- Ermeniyim. Adım Agop, diye cevaplandırdım. Benim adetimdir, bugüne kadar da öyledir. Önce Ermeni olduğumu söylerim. Bilirim ki milliyetimi öğrenmek isterler.

                        Malta Keçisi

- Nerelisin? dediler.

- Dördüncü Ordu'danım.

O zamanlar, Doğu' daki Ermenilerin yaşadığı eyaletlere bu ismi verirlerdi. Tablakârların hepsi de yaşlıydı. Bolulu ve Konyalıydılar. "Evet", "hayır" yerine köyümün kelimelerini kullanıyordum: "He", "Yoh" derdim, cevap vermem gerektiğinde. Veya, bizim Gencidere'nin, Sinibize'nin, Kerege'nin 68 köylüleri gibi "ecük" (azıcık), "bir pırtık" derdim, bir parça diyeceğim yerde.

- Hayır oğlum, derlerdi, öğretmenin öğrencisine öğrettiği gibi, burası sizin dağlar değil. Evet, hayır diyeceksin. Ecük, bir pırtık nedir? Burası İstanbul 'dur. Azıcık, bir parça de.

- Peki, derdim. Ama gene unuturdum.

Bazen de çocuksu bir yaramazlıkla onları kızdırmak için, kendi sözcüklerimi kullanırdım.

- Olmadı, olmadı! derler ve hep aynı öğüdü verirlerdi: Burası İstanbul'dur. “Dünyada bir tek İstanbul var, burada adam olacaksın!
- Peki, derdim.
Bir gün de karşı kaldırımdan iki malta keçisi götürüyorlardı. Hayrette kaldım. O kadar sütlü, memeleri ağır keçi olur muydu? Yerlerde sürünen memelerinden neredeyse dışarıya süt taşacak gibiydi. Benim memleketimde de sürünün çoğu hayvanı keçiydi. Dişi olanı azdı. Ama bu türden keçiyi ilk kez görüyordum. Bizimkiler, bilinen küçük memeli cinstendi. Köyümüzde Türkler, memeye "cicik" derlerdi.

- Aaa! diye haykırdım, onların da dikkatini keçilere çevirerek, ciciklerine bakın, bu kadar büyük cicikler de olur muymuş?

- Cicikler nedir? Meme desene! diye bağırdılar. Hepsi birden, başlarında tablaları yürümekteyken.

- Olan! Nafile sen adam olmazsın. Bu çocuk adam olmaz! dediler birbirlerine. Ümitlerini yitirmiş ve inanmışlardı.
İtiraz ettim:
- Ben de bilirim, "memeler" demeyi, ama benim memleketimde, Simalılar, Bostanalılar, Gosdıgalılar ki Kürt değil, Türktürler, "Cicik" derler memelere. Molla Ömer ki Gosdıgalıdır, yazmak bilmezse de okumak bilir. Molladır da. Okuyan adamdır. Köylerden satılık inek getirir ve satardı. " Ciciklerine bakınız" derdi, övmek için.
- Öyle Türkçe olmaz, dediler, mollalar da siz de Kürtsünüz. Dördüncü Ordulu değil misiniz? Ben de:
- Ama Osmanlıca okuma yazma bilirim, dedim. O zaman Türkçe'den çok Osmanlıca denirdi dile. Ne derseniz yazabilirim.
Herkes bilir ki bunların ne kendileri, ne de başlarındaki ağalar okuma yazma bilirlerdi. Bizim Musa Çavuş'un kahvehanesine gelen bütün saraylılar, Yıldız'ın hamamcıbaşısı, yorgancıbaşısı, örümcekçibaşısı 69 , kahvecibaşısı da yazmak bilmezdi. Abdülgani Ağa, iri yapılı, bütün haremağalarının, içoğlanlarının başı, Dârüssaade-i Şerife Ağası, Yıldız Sarayı' nın hareminin, "aşkevi" nin en üst ağasıydı. O da bilmezdi. Musa Çavuş 'un kahvehanesine gelirdi. Çarşının bütün mektupları bana getirilir; bunları okurdum, cevaplarını yazardım. Bunu görüp bir gün bana:

- Olan, ahvar, yazık ki Müslüman değilsin. Seni bizim mabeyine katip yapardık! demişti. Bana inanmadılar:

- Hadi be! Konuşmayı bilmiyorsun, ecuk, pırtık, he, yoh, diyorsun, hem de Osmanlıca yazma bildiğini söylüyorsun.

Sesimi yükselttim:

- Söyleyin bana, ne derseniz yazayım.

- Benim adımı yazabilir misin? Benim adım Ahmed'dir, dedi, önden yürüyeni.

- Yazarım; üstünle başlar elif, ha, mim, dal. Olur Ahmed. Dört harfle yazılır.

- Ömer de yazabilir misin? Benim adım Ömer' dir. Nerede ismimi görsem tanırım, dedi, Ahmet'in arkasında yürüyen.

- Onu da yazarım. Ötürle başlar ayın, mim, re. Olur Ömer. Üç harflidir.

- Mustafa da yazabilir misin? dedi, Ömer'in arkasında yürüyen üçüncüsü.”

“- Yazarım. Ötreyle başlar mim, sad, tı, fe, ye. Beş harflidir, Mustafa olur.

- Benim adım İsmail'dir, dedi dördüncüsü, ben de kendi adımı nerede görsem tanırım.

- Yazarım. Senin adın da esreyledir elif, sin, mim, elif, ayın, ye, lâm. Yedi harflidir, olur İsmail.

- Benimki Nuri'dir, dedi beşincisi. Ben de okuma bilmem ama ismimi görsem tanırım.

- Seninkini de yazarım. İsim yazmak da bir şey midir? Ötreyledir nun, vav, re, ye. Dört harfle olur Nuri.

Ekledim:

- Akşam beşinizin de isimlerini yazar, yarın size veririm, görürsünüz.

Ortaköy'e geldik. Ben onlardan ayrıldım. Taşmerdiveni'nden, Selma'nın, Semra'nın, Selâhattin'in önünden yürüdüm. Yolda düşündüm. Beşinin adından başka bir şeyler de yazayım. Bizim köyün Nışan Öğretmeninin öğrettiği "Padişahım çok yaşa!"yı ve kaymakam onuruna öğrendiğimiz şarkıyı. Bu şarkı Ermeniceydi, yazılamazdı: "Bizim nahiyenin cesur kaymakamına, atıfetli büyük Ahmet Bey'e / Gelin birlikte söyleyelim yaşam şarkısını / Sağlığına dua edelim ki / Uzun yaşasın." Sonra da bizim Büyük Armudan'daki Kosaların Kerop Öğretmen'in öğrettiğini. Kerop Öğretmen, kısa boylu olduğu için "Kısacık" derdik. Osmanlıcayı yutmuştu. Onun gibisi, köylerin ne Türkünde, ne Ermenisinde vardı. İlaveli Güldeste'yi 70, İlaveli İnşâ'yı 71 Mihran Apikyan'ın, yani Mihrî'nin eserlerini ezbere bilirdi.”
________

70 Güldeste. Divan şiirlerini ve şairlerin kısa biyografilerini içeren bir tür ontoloji.

71 İnşâ. Seçme Osmanlıca nesirleri içeren okullar için hazırlanmış[…]”

İstanbul Anıları (Tarih Vakfı Yurt Yayınları) (1993) [Değer Ur Yes Yeğer Yem’in Türkçe çevirisi]

26 Nisan 2024 Cuma

 

BEDRİ RAHMİ VE SEVGİLİSİ ERMENİ SANATÇI MARİ GEREKMEZYAN

                                      Mari ve Bedri

Mari, Güzel Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelmişti. Bedri Rahmi de orada asistandı.1940’lar başlamıştı. Savaş yıllarıydı. Bedri Rahmi, Mari’yle gizliden gizliye buluşur olmuştu. Sırılsıklam âşıktı ona... '

                                        Mari Gerekmezyan

Sigara paketlerine resmini çiziyor, körpe fidanlara adını yazıyordu.' 'Karadutum, çatalkaram, çingenem, Daha nem olacaktın bir tanem, Gülen ayvam, ağlayan narımsın. Kadınım, kısrağım, karımsın” şiirini -karısına değil- ona yazmıştı"

                                            Bedri Rahmi

Can Dündar'ın Cumhuriyet gazetesinde 'Karadut Mektupları'

başlığıyla yayımlanan (29 Nisan 2015) yazısı şöyle: Bir telefon

 geldi; İş Sanat’tan... “Bir sergi hazırlıyoruz. Adı: Biz Mektup

 Yazardık’- Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar,

 1930- 1974)”

                                        Bedri Rahmi tablo

Harika haber! Bedri Rahmi’nin el yazısı mektupları sergilenecek. Hem de kimlerle:

Nâzım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar, Fikret Muallâ, Âşık Veysel, Adalet Cimcoz, Orhan Veli, Necip Fazıl, İbrahim Çallı, Andra Lhoté, Fahrünnisa Zeid, Abidin Dino, Reşat Nuri Güntekin, Cemal Tollu, Nurullah Berk, Arif Kaptan ve diğerleri...

Tanıdığımız, sevdiğimiz şairlerin, ressamların, romancıların el yazısı mektupları, ilk kez gün ışığına çıkacak, bizlerle buluşacak. Bedri Rahmi’nin gelini Hughette Eyüboğlu’nun aile arşivini açmasıyla 3 yılda hazırlanan sergi, İş Sanat Kibele Galerisi’nde 5 Mayıs’ta açılacak. 500 sayfalık kitabı da hazır...

                                      Bedri Rahmi tablo

Aşk mektupları

Doğrusu, mektupların hepsini merak ettim; ama yukarıdaki listede olmayan birini sordum ilkin: Karadut’un yazdıkları var mı?” Var’ dediler; verdiler.

                                  Eren Eyüpoğlu

10 yıl önce, “Yüzyılın Aşkları” belgesel serisi içinde (Can Yayınevi) Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun eşi Eren Eyüboğlu ile aşkını işlemiştim. O aşk, mektuplara kazılıydı. Ancak gün gelmiş, usta ressam ve şair, gönlünü bir başka kadına kaptırmış, evliliği sarsılmıştı.

O kadının adı, Mari Gerekmezyan’dı.

                                     Hughette Eyüpoğlu

Bedri Rahmi, Eren’den bir çocuk sahibi olduktan hemen sonra tanışmıştı bu genç Ermeni sanatçıyla... Güzel Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelmişti. Bedri Rahmi de orada asistandı.

Karadutum, çatalkaram

1940’lar başlamıştı. Savaş yıllarıydı. Bedri Rahmi, Mari’yle gizliden gizliye buluşur olmuştu. Sırılsıklam âşıktı ona...

Sigara paketlerine resmini çiziyor, körpe fidanlara adını yazıyordu”.

Karadutum, çatalkaram, çingenem, Daha nem olacaktın bir tanem, Gülen ayvam, ağlayan narımsın. Kadınım, kısrağım, karımsın” şiirini -karısına değil- ona yazmıştı.

Pek çok tablo vardı bu ilişkiden artakalan; pek çok şiir...

Bedri Rahmi onun portrelerini çizmişti; Mari, Bedri Rahmi’nin büstünü yapmıştı.

Kanatlı attaki sevdalılar 

Ve usta ressam, düşsel bir tabloda sevdalısıyla kendisini, gökyüzünde kanat açan iki atlı olarak resmetmişti.

Ancak ikilinin tutkusunu kanıtlayan, o ünlü şiirdeki aşkı belgeleyen bir mektup ortaya çıkmamıştı.

işte yine atelyedeyim! İşte yine Çebişten hiçbir haber yok!

Canım Bedir anlamıyorum ne diye cevap vermiyorsun?

Vapurun kalkıncaya kadar bekledim, sonra atelyeye dönüp sana uzun bir mektup yazmış ve o günküyle postaya atmıştım.

Daha sonra Perşembe günü senin onlarla beraber döneceğine o kadar inanmıştım ki, tek! Geç vakitlere kadar hep seni bekledim. Cumartesi:

Neyleyim!..’ diye bir telgraf çektim.

Hâlâ susuyorsun canım Bedir nen var? Yoksa hasta mısın?

Hemen yaz ve eğer kabilse üç gün için buraya gel de yaz geçmeden çebişler birbirlerini bir daha görsünler.

Gel gör, senin çebiş tam bir çingene kızı oldu. Fazla yazamayacağım fena halde asabım bozuk. Ben zaten kötü kötü şeyler düşünürken bir de üstelik...

Seven kayıp ediyor!’ Halikarnas da burada.

Üç gün için bir şey icat et olur mu Karacam?

Geleceğin günü telle de iskeleye geleyim.

Seni iskelede bekleme arzuma kötü hatıralar karışmış olmasına rağmen içimde bir yerde öyle canlı ve tertemiz duruyor ki! Bunu olsun Çebişinden esirgeme. Zavallı Çebiş vapur kalkıncaya kadar ürpere ürpere orada demir parmaklığın arkasında bekledi... bekledi...

Hâlâ bekliyor! Çebişe.