31 Ocak 2022 Pazartesi

 

MAPUSUN İÇİNDE ÜÇ KİTAP ŞİİR!

Ferid Demirel



İktidarın cezaevlerinden tabutların çıkmasına yola açan politikaları devam ededursun, mahkumlar içeride yazmaya, çizmeye, üretmeye devam ediyor. Kapatılmanın fikirlere engel olamayacağını dile getiriyor.

Garibe Gezer, Abdurrezak Şuyur, Halil Güneş, Bangin Muhammed, Vedat Erkmen…Kasım 2021 ile Aralık 2021 tarihleri arasında hapishanelerde hayatını kaybeden mahkumların isimleri. İnsan Hakları Derneği’nin açıklamasına göre 59 mahkum 2021 yılı içerisinde, hayatını kaybetti. Yine İHD’nin verilerine göre, 604’ü ağır olmak üzere, Türkiye hapishanelerinde 1605 hasta mahkum bulunuyor. Aysel Tuğluk, Mehmet Emin Özkan, Devrim Ayık bunlardan üçü. 

Hapishanelerde hasta mahkumlara yönelik yaklaşımlar böyle devam ettiği müddetçe, yeni yılda da tabutların çıkmasına şahit olacağız gibi. 

İktidarın cezaevlerinden tabutların çıkmasına yola açan politikaları devam ededursun, mahkumlar içeride yazmaya, çizmeye, üretmeye devam ediyor. Kapatılmanın fikirlere engel olamayacağını dile getiriyor. Tabutların dışarı çıkmasını sağlayan politikaya inat, edebiyatla, şiirle, romanla, öyküyle, bir bütün olarak sözleriyle var olduklarını dile getiriyor. 

İlhan Sami Çomak, Welat Esen ve Cengiz Sinan Çelik’in şiir kitapları tam da bu dönemde dışarıya mahkumların sesini duyuran eserler oldu. 

İlhan Sami Çomak “Hayattayız Nihayet” diyor


28 yıldır hapiste tutuluyor İlhan Sami Çomak. Türkiye’nin en uzun “hükümsüz tutuklularından” biri olarak kayda geçen İlhan Sami Çomak’ın yeni şiir kitabı “Hayattayız Nihayet” adıyla Manos Yayınları tarafından yayınlandı. Daha önce “Gitmeler Çiçek Kurusu”, “Açık Deniz”, “Bir Sabah Yürüdüm”, “Yağmur Dersler” gibi kitapları yayınlanan Çomak’ın 2021 yılında “Karınca Yuvasını Dağıtmamak” adıyla bir otobiyografik kitabı çıkmıştı. 

Çomak kendisini yazıyla var etmeyi başaran ve bu yolla sesini geniş kesimlere duyuran bir mahkum. Yazdıkları ile edebiyat ödülleri aldı. 

Yeni kitabının girişinde şöyle demiş Çomak:

“Çünkü götür beni buradan, çok şey gördüm

Uzun uzun gördüm, uzun uzun üzüldüm

Artık pınarların zamanıdır, harman yerinde

rüzgarın

Ve büyük günün kapısının açıldığı

Titrek bacaklarımın ufka yöneldiği enginliğin

zamanıdır.”

Welat Esen”in Kürtçe şiirleri


Welat Esen de İlhan Sami Çomak gibi yıllardır hapiste. Tam 26 yıldır. Şiirleri 8. Arjen Ari Şiir Yarışması’nda ödül almaya hak kazanmıştı. Sor Yayınları Esen’in dosyasını  'Ev Rû, Ev Xerîbî' (Bu Yüz, Bu Yabancılık) adıyla kitaplaştırdı. 

Esen şiirleriyle okuyucuyu doğduğu Derik'in zeytin tarlalarına, incir ve nar ağaçlarıyla dolu bahçelerine, dağına taşına götürüyor. 

Şöyle diyor "Darhinar" (Nar Ağacı) şiirinde:

"Delalê dil deranî da destê delêl

çû vezeliya li ber siya dara hinêr"

(Sevgili gönlünü çıkardı aşkının eline koydu 

Gitti nar ağacının gölgesine uzandı)

Cengiz Sinan Çelik bu sefer "Serdestan" diyor


Son şiir kitabı da Cengiz Sinan Çelik’in “Serdestan”ı. Ayrıntı Yayınlarından çıktı kitap. 25 yıldır cezevinde olan Çelik’in bundan önce de yayınlanmış ve ödül almış Türkçe ve Kürtçe (Zazaca/Kirmanckî) şiirleri bulunuyor. 

Hapishane Edebiyatı” dediğimiz edebiyatın, sadece hapishane hayatını anlatmadığını bir kez daha söylüyor bu üç şiir kitabı bize. Aslında belki de hapishane hayatı işin en az yönünü oluşturuyor. Evet Ahmet Arif’in dediği gibi “Akşam erken iner mahpushaneye” ama mahpuslar, erken inen akşama inat doğayı, aşkı, isyanı, müziği, börtü böceği, özlemi şiirlerinin, romanlarının, öykülerinin ve en önemlisi de hayatlarının merkezine alıyor. Onu yoğurup duvarların arkasına, okuyucuya ulaştırıyor.  

O yüzdendir İlhan Sami Çomak'ın “Özgürlük” çağrısına “Ben geldim" diyerek yanıt veriyor Cengiz Sinan Çelik:

"Yalın ayak usulca

  toz toprak içinde.

Cebimde yakılmış ağaçlarımın külleri

Gözlerimde güvercin yakarışları”

Şiirin ne olduğunu Kürtçe ifadelerle betimleyerek katılıyor her iki şairin sohbetine Welat Esen:

“Şiir et ve kemikse eğer/ imge düşünce ve ruhtur: Aha sana insan”  

Romanları, öyküleri, şiirlerini duvarların ardındakilere ulaştırmaya devam eden Mahmut Yamalak, Rojbin Perişan, Menaf Osman, Fecriye Benek ve daha niceleri gibi... 

Ve Nazım Hikmet’in “Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler” şiirinde dediği gibi:

“Yani içerde on yıl, on beş yıl / daha da fazla hatta / geçirilmez değil, / geçerilir, / kararmasın yeter ki / sol memenin altındaki cevahir!”


Ferid Demirel




bianet Kurdî editörü. Marmara Ünivesitesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Aynı okulda ve aynı bölümde yüksek lisans yapıyor. Birgün, Dicle Haber Ajansı (DİHA), Dem Tv, Rûdaw TV ve Sputnik Kurdistan’da muhabir, editör, haber müdürü ve şef editör olarak çalıştı. "Haber Analizi ve Arşiv İncelemeleriyle: Türkiye'de 9 Gazete" kitabına katkıda bulundu.


30 Ocak 2022 Pazar

 

CEMİLE'NİN ELMASI



Alnı gaz lambasının ışığında parıldarken, bir kutu çıkardı. Ufak, beyzi,sedef bir kutu.İçinde bir taş vardı.Paha biçilmez bir taş.Fındıktan irice bir elmastı bu,kehribar renkli.Parmaklarının arasında tutup inceledi.Bu kadar güzel bir taşa el koymak için birbirini boğazlayacak insanlar vardı. Aptalar! Kimse bir elmasın sahibi olamazdı ki;insan onun koruyucusu olurdu ancak. Her yeni “efendi” elmasın seyahatindeki moladan başka bir şey değildi.Cemile bunu anlamış ve kabullenmişti. Elmas bugün ondaydı ama yarın bir başka yerde olabilirdi pekala. Hazır şimdi elindeyken karışımlarını mükemmelleştirmek için kullanıyordu onu. Kimi taşlar bir sıcaklık yayardı bir merhemin içinde durduklarında ona ruhlarını verir, malzemelerinin harmanlanmasına yardım ederlerdi. Bu amaçla bulundurduğu mücevherler vardı ama elmas en iyisiydi.

Elif Şafak

Ta Nuh Nebi'den beri Mezopotamya yerlileri Tanrıların Gözyaşları derdi elmaslara. Onların gökteki yıldızlardan dökülen tozlardan ve fırtınalı gecelerde yıldırımlardan kopan kıymıklardan yapıldığına inanırlardı. Ne hayal gücü! İnsanlar anlayamadıkları bir cisimle karşılaştıklarında başlıyorlardı uydurmaya.

Elmasla kıyaslandığında yaz yağmurundan bile kısaydı insan ömrü. Seksen yaşında bir insan dirençsiz ve ihtiyarken, seksen yaşında bir elmas henüz bebek sayılırdı. Cemile kendi elmasının yaşını üç yüz ila dört yüz arasında tahmin ediyordu. Gençti daha. Bundan sonra binlerce yıl yaşayabilirdi, muhtemelen daha fazla. Elmas hırsı söz konusu oldu mu ne fakirle zengin arasından bir fark kalıyor, ne tamahkarlığın sonu geliyordu.

Hiç elması olmayan biri muhakkak bir tane edinmek, elması olansa daha fazlasına erişmek istiyordu. Namussuzluk, açgözlülük ve zalimlik, genç yaşında bunların hepsini görmüştü bu elmas. Tüccarlar, gezginler, denizciler, askerler onu elde edebilmek uğruna ne ihanetler etmişlerdi birbirlerine. Onun girdiği hanelerde hizmetçiler hanımlarına hürmetle hizmet etmiş, hanımlar kocalarını çıkarcılıkla sevmiş ve kocalar kendilerini daha bir muktedir hissetmişlerdi. Muğlaklıklar netleşmiş, kur yapmalar evlilikle son bulmuş, dostlar düşmanlara, düşmanlar yandaşlara dönüşmüştü. Saf kardan yansıyan güneş ışığı gibi, kehribar elmas da çevresindeki her şeyi daha parlak ve net kılmış ama kendi karanlığını da beraberinde getirmişti.

-----------------------------------

    • İskender, Elif Şafak, Doğan Kitap

29 Ocak 2022 Cumartesi

 

ÖZCAN BAYRAKTAR YOLDAŞ

Tenziye Acar


1975 yıllarından 1980 Eylülüne kadar her günümüz birlikteydi. Dostluğumuz, yoldaşlığımız kendisiyle de eşi Nurhan'la da1975 lerde başladı ve hep devam etti.

Bu satırları yazabilmem 1977 1 mayısında korku içinde mermi yağmurundan koşarak kaçarken ayaklarıma atlayıp beni yere düşürerek kurtarması sayesindedir.  Onun için ne yazsam eksik olur. Eşsiz bir dost, yılmaz bir devrimci ve bizlere hep güven duygusu katan korkusuz bir yoldaştı. 

En son 9 Ağustos 2019 da birlikteydik.  Sevgili yoldaşı, eşim Zeki Acar'ın sonradan rahatsızlığı nedeniyle olduğunu anladığımız bir kafa karışıklığı vardı. Onunla konuşmak için İstanbul'dan İzmit'e bize gelmişti ancak eski dostumuz Aysel Gümüş'ün vefatı üzerine birlikte Burgazada'ya gitmiştik. Kısa süreli görüşmenin ardından beni bir kenara çekip sonradan doktorların adını koyduğu rahatsızlığın olabileceğini ilk o söylemişti.

Geçenlerde ortak dostumuz Mehmet Yüce ile telefonda gene Özcan'ı andık. Bir gün Kandıra'da devlet hastanesi lojmanlarını göstererek ilk takım elbisemi babam bu lojmanların inşaatında kazandığı parayla aldı demiş.

Her geçen gün özlem artıyor ancak şu bir gerçek ki bedenen değil ama birlikte yaşadıklarımızla, anılarımızla hep yüreklerimizde, karşılıklı konuşmalarımızda, telefon sohbetlerimizde. Onu çok sevdik, seviyoruz.81980 Eylülünde Köseköy'de, 1982'de İzmit cezaevinde eşim, yoldaşım Zeki Acar'ın hapishane arkadaşı, can dostum, kardeşim Nurhan'ın yoldaşı ve eşi, sevgili çocuklarımız İlke ve Özgün'ün  babaları, arkadaşları ve benim kurtarıcım Özcan yoldaşı  bir kez daha saygı, sevgi, özlemle ve de sözcük bulamadığım nice güzel duygularla anıyorum. 







28 Ocak 2022 Cuma

 EREN KESKİN: “KÜRDÜN SESSİZ ÖLÜMÜ”

İmamoğlu yemeğinin milyonda biri kadar bile konuşulmadı o çocuk



13 yılda 20’si çocuk 42 kişinin zırhlı araç çarpması sonucu öldüğünü söyleyen Eren Keskin, 'Hukuk işlenen bu suçların kılıfı gibi, muhalefet ise sessiz, duyarsız ve çifte standartlı' dedi.

Şırnak'ın Cizre ilçesine bağlı eski Cizre Köprüsü'nde (Yafes Caddesi) 23 yaşındaki Abdulgaffar Dayan dershaneye gittiği sırada sivil polislere ait olan Ranger tipi zırhlı aracın çarpması sonucu ağır yaralandı. Dayan, tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Görgü tanıkları, Cizre'de hız yapan ve polislere ait Ranger Tipi zırhlı aracın çarptığı Abdulgaffar Dayan’ın 50 metre yerde sürüklendiğini ve 40 dakika boyunca yerde bekletildiğini söyledi. 

                                         Abdülgaffar Dayan

'KÜRD'ÜN SESSİZ ÖLÜMÜ'

Dayan’ın defnedildiği anlara dair görüntüleri, “Kürd’ün sessiz ölümü” diyerek sosyal medyadan paylaşan İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Eren Keskin, zırhlı araç ölümleri nedeniyle görülen davaların cezasızlıkla sonuçlandığını söyledi. Kamuoyunun bu ölümlere sessiz kaldığını vurgulayan Keskin, “İçinde bulunduğumuz bu vahim durumun sebeplerinden biri de kendilerini muhalefet olarak tanımlayanların sessizliği, duyarsızlığı ve çifte standardı. İşte bu yüzden ‘Kürdün sessiz ölümü’ dedim.” dedi.   İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) verilerine göre Kürt illerinde 13 yılda 20’si çocuk 42 kişi zırhlı aracın çarpması sonucu yaşamını yitirdi. 

Zırhlı araç çarpması sonucu yaşanan ölümleri ve uygulanan cezasızlık politikasını değerlendiren Keskin, zırhlı araçların sivil yerleşim yerlerinde bulunmasının tamamen bir sorun olduğunu belirtti. Zırhlı araçların Kürt illerinde 1990’lı yıllardan itibaren ölümlere neden olduğuna dikkat çeken Keskin, zırhlı araçların sokak aralarında “umarsız ve fütursuz bir şekilde”  kullanıldığını belirtti. 

‘BU SUÇ CEZASIZ BİR SUÇ’

Keskin, “İHD Diyarbakır Şubesi’nin bu konuda bir raporu var. 13 yıl içinde 42 kişi öldü ve ölenlerin 22’si çocuk. 90 kişi yaralandı. Bu suç cezasız bir suç. Hiçbir şekilde kimse cezalandırılmıyor. Bu nedenle ben ‘Kürdün sessiz ölümü’ dedim. 24 Ocak tarihinde meydana gelen olayda dershaneye giden gencecik bir çocuk öldü. İnanılmaz bir şey! Gerçekten bu zırhlı araçta değil aslında. Cizre Kaymakamı korumasının araçları. Bilinçli mi değil mi bilmiyorum ama en azından fütursuzca kullanıyorlar arabaları. Çünkü orada ölen insanların zaten onlar için kıymeti yok” diye konuştu. 

‘BU, ANCAK BİR SAVAŞ POLİTİKASI OLABİLİR’

Olaya dair etkin bir araştırmada bulunarak bir rapor hazırlanacağını dile getiren Keskin, “Daha yeni bir olay. Bölgedeki arkadaşlarımız bir rapor hazırlayacaklar. Aileye taziyeye gittiler. Arkadaşlarımızın raporunu bekliyoruz” diyerek 13 yılda 42 insanın sokak aralarında zırhlı araçlarla ölmesinin normal bir durum olmadığını vurguladı.

Zırhlı araçların neden olduğu ölümlerin bir savaş politikası sonucu yaşandığını vurgulayan Keskin, “Bu, ancak bir savaş politikası olabilir. Ancak savaşlarda olur böyle bir şey. Kürdistan coğrafyasında sadece zırhı araçların meydana getirdiği ölümlerde değil gözaltında kaybetmelerde, kontrgerilla cinayetlerinde genel olarak bir cezasızlık var. Ve hukuk maalesef işlenen bütün suçların kılıfı oluyor. Yani zaman aşımı, kaza gibi sebeplerle zaten çok büyük bir cezasızlık politikası söz konusu. Çok uzun yıllardır devam ediyor. Bu, yeni bir şey değil” diye ekledi. 

‘SESSİZLİK, DUYARSIZLIK, ÇİFTE STANDART’

Bir kısım muhalefet dışında Kürt illerinde yaşanan ölümlere hem siyasilerin hem de kamuoyunun sessiz kaldığına dikkat çeken Keskin, “Ben bunu birçok kez söyledim. İçinde bulunduğumuz bu vahim durumun sebeplerinden biri de kendilerini muhalefet olarak tanımlayanların sessizliği, duyarsızlığı ve çifte standardı. İktidar ve bir kısım muhalefet aynı kaynaktan besleniyor. Kürt meselesi söz konusu olduğunda aralarında hiçbir farkın olduğunu düşünmüyorum. 



‘HİÇKİMSE KONUŞMUYOR’

Şimdi İYİ Parti ve AKP arasında Kürt meselesi konusunda bir fark olabilir mi? Ya da CHP’nin bir taraftan ‘Demokrasinin yolu Diyarbakır’dan geçer’ bir taraftan da ‘Semra Güzel’in dokunulmazlığını kaldıracağız’ demesi aralarında bir farkın olmadığını gösterir. Yani Kürtler bir fark görmek istiyorlar karşılarında. Farklı bir siyaset görmek istiyorlar. İşte ben ‘Kürdün sessiz ölümü’ derken bunu kasettim. Hiç kimse konuşmuyor. Orada (Cizre’de) gencecik bir çocuk öldü dershaneye giderken. Ama ne İmamoğlu’nun yemeği ne Sedef Kabaş’ın tutuklanma bunların konuşulduğunun milyonda biri kadar bile konuşulmadı o çocuk” diye konuştu. 

Keskin, ailelerin, avukatların, insan hakları savunucularının hukuki alanda mücadele yürüttüğünü ancak ölümlere neden olanların bırakın ceza almayı etkin bir soruşturma dahi yürütülmediğini kaydetti. 

‘DUYMAK İSTEYEN YOK, SORUN BU’

Cezasızlığın bir devlet politikası olduğunu vurgulayan Keskin, “Biz zaten her şeye müdahil olmaya çalışıyoruz. Ama bizim karşımızda cezasızlık engeli var. Bu, bir sistem. Bu, bir devlet politikası cezasızlık. Bunu aşamıyoruz maalesef. Biz zaten yapmamız gereken her şeyi yapıyoruz. Suç duyurularında bulunuyoruz, sonuna kadar iç hukuku takip ediyoruz. Sonunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyoruz. Ailelerde açıklama yapıyorlar. Seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Ama duymak isteyen yoksa sorun orada. Bizim sorunumuz bu” dedi.

+GERÇEK 


27 Ocak 2022 Perşembe

 

HEM NASIL YORGUNUM

Hasan Gürkan


  


Çok uzak bir yerden,

duyanın şaştığı mesafeleri

sırtımda bacaklarımın bağını sarsan yükle aşmışım gibi,

çamurlara bata çıka dizlerim yara bere içindeymiş gibi,

hedef silinip gitmiş, menzil anlamını yitirmiş gibi

yorgunum.

 kabahat ne?

doğru ne?

yanlış ne?

eksik olan ne?

kim suçlu ?

sorgulasan ne çıkar, sorgulamasan ne çıkar!

Saçların dökülüyor, farkındasın

ama dazlaklıkla arasındaki sınırın kafandaki hangi saç teli koptuğunda aşılacağı gerçeğini görmek istemiyorsun.




“kendin” sanki senden uzaklaşıyor, her geçen gün bulanıklaşıyor, yabancılaşıyor gibi

halbuki sen zaten böyleydin, şimdiki kadardın

vehimlerin hakikat karşısındaki  (sahi hakikat neydi) mağlubiyeti mi desek?

Yorgunluk ve aslına rücuyu neden yenmek yenilmek gibi basit bir iktidar yarışına hapsediyorsun.?

Hadi geç bunları anam babam,  derin(!) tahlilleri bırak.

Yarın yok.

Şimdi, bu gün değil, biliyorsun senin için epeydir uzun bir zamandır yarın yok.

Oyunda ebe sensin; duvara yüzünü dönmüş, kolların başına dolalı gözlerini yummuşsun. Bağır! “Arkam önüm sağım solum sobe!”

Kimse yok ki!

Kantar Ekrem, Boyacıların Şerif, Süha, Şeytan Yılmaz, Çolak yavuz kimse, hiç kimse yok!

Salak, aptal,

Yorgunum, sayayım mı seni terk edenleri, sonrakileri, saklanıp ta kaybolanları geri zekâlı hıyar! Neden anlamakta direniyorsun?

Daha 

Akın, Talip, Erdal, Deniz, Mahir

Ne çok pusuyla, kurşunla, işkenceyle, mahpusla, kanserle, prostatla falan. 


hem nasıl yorgunum!

Her yanlarım dayak yemiş gibi ağrıyor

Kafam kazan gibi

yarın günlerden neydi

Pazar 


“Bu gün pazar/ bu gün beni ilk defa güneşe çıkardılar/ Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün / Bu kadar benden uzak/ Bu kadar mavi / Bu kadar geniş olduğuna şaşarak,/ Kımıldamadan durdum./Sonra saygıyla toprağa oturdum,/ Dayadım sırtımı duvara,/ Bu anda ne düşmek dalgalara/Bu anda ne kavga/ ne hürriyet/ ne karım/ Toprak, güneş ve ben/ Bahtiyarım.”

 

Mutlu değil, bahtiyarım.

Yarın günlerden Pazar değil, pazartesi bile değil.

Kim bilir belki Salı yahut Çarşamba Perşembe gibi bir şey

Neden acaba yorgunum gibi bir şey

Alkolden de olabilir, şişmanlıktan da, sonra belki de yaşlılıktan

Bencillikten, kendini beğenmişlikten, huysuzluktan

bir bok biliyorum kuruntusundan yorgunum muhtemelen.

Çoğalsak, durmadan çoğalsak, çok kalabalık olsak,

nasıl yani?

kimse kimseye, benzemese yorulmaz mıydım diyorsun.

yarın günlerden ne diye sormaz,

alkollere en çok da güzelim rakılara kaçmaz mıydım mı diyorsun.

hadi ordan

her zaman bir bahane bulur yorgunlar.

her zaman derin ve gösterişli bir takdim, vitrinleme, bir yalan

kaçış

“kaçma kavga et” diye suratına bağırdıklarında yarabbi şükür diyorsun ya

hey gidi ne günlere kaldık, eskiden biz kavgaya diyorsun ya…

korkak bir yorgun belki

belki hinoğlu hin bir yorgun

Öteki öfkeden kudursun diye bir yorgun belki

“burjuvazi kavgaya davet etti bizi

davetleri kabulümüzdür” 

Aşk derdin ya adına aşk derlerdi

Çok çeşit karmakarışık aşklı kadınların

memeleri

koltukaltları

kalçaları

en çok da ama her zaman, yeminle en çok da

apış araları

tüylü tüysüz

kuru nemli sırılsıklam ıslak dişilikleri

bu şehvet, bir kişiliktir üstadım, ikinciye maalesef yer yok

bir başkasına yani

“güzel dediğin hepimizin 0lmalı /yağmur misali”

yorgunluk mu yalnızlıktır, yalnızlık mı yorgunluk

eskiden, çok eskiden yorgunluklarımız olurdu, yoldaşlarımız

ne çok yoldaşlarımız omuzlarına omzumuzu yaslayıp

yalnızlığa meydan okuduğumuz 

sahi olur muydu! 

ağustos 2008 Emecik

24 Ocak 2022 Pazartesi

 JAGT af SEZEN AKSU


AVCI - Sezen Aksu

Danca'dan Tercüme; Hüseyin Duygu & Niels Hav 

Sezen Aksu er en berømt tyrkisk sanger. Erdogan sagde forleden, at han vil fjerne Sezen Aksu's tunge!
Digtet er hendes svar til Erdogan. Digtet er allerede i løbet af to dage oversat til mere end 40 sprog.

Sezen Aksu ünlü bir Türk şarkıcıdır. Erdoğan geçen gün Sezen Aksu'nun dilini çıkarmak istediğini söyledi!
Şiir onun Erdoğan'a cevabıdır. Şiir şimdiden iki günde 40'tan fazla dile çevrildi.
 

Du kan ikke såre mig

Jeg er allerede så ulykkelig

Smerter, uanset hvor jeg kigger


Smerter, uanset hvor jeg kigger

jeg er byttet, du er jægeren

Skyd så bare….

 

  Du kan ikke nå mig

Du kan ikke lukke munden på mig

Smerter, uanset hvor jeg kigger

Smerter, uanset hvor jeg kigger

Hvem er gæst, hvem er vært

Stop nu… 

Du kan ikke dræbe mig

Jeg har min stemme, instrumentet, ordene 

Gennem min mund taler alle

Hüseyin Duygu


                                            Niels Hav

AVCI - Sezen Aksu 

 

Sen beni üzemezsin 

Zaten çok üzgünüm 

Nereye baksam acı 

Nereye baksam acı 

Ben avım sen avcı 

Vur bakalım…. 

  

Sen beni sezemezsin 

Dilimi ezemezsin 

Nereye baksam acı 

Nereye baksam acı 

Kim yolcu kim hancı 

Dur bakalım… 

  

Beni öldüremezsin 

Sesim, sazım, sözüm var benim 

Ben derken ben herkesim 




23 Ocak 2022 Pazar

 

GÜLŞEN'DEN SEZEN'E

KADIN DÜŞMANLIĞI

Zehra Çelenk



Bu ikiyüzlü ahlakçılıkların bir de büyük saptırma işlevi var. Ortak umutsuzluklar muhafazakar çığırtkanlığın ikiyüzlü ortak değerleriyle bastırılmaya çalışılıyor. Yıllar boyu kaç kuşağın hislerine tercüman olmuş Sezen Aksu, ironisi uzaydan görülebilen şarkı sözleriyle hedef haline getirilerek donduran soğuklarda ahiret ateşinden medet umuluyor.
Stella Gibson

“Erkekler kadınların onlarla dalga geçmesinden korkar, kadınlarsa onlar tarafından öldürülmekten.” The Fall dizisinde kendine özgülüğüyle kadın karakterler arasında sağlam bir yer edinen Stella Gibson’ın (Gillian Anderson) Margaret Atwood’dan alıntıladığı bu söz o kadar nefis ki. Toplumdaki köklü cinsiyet eşitsizliğinin altında yatan nedenleri şıppadanak özetliyor. Alaycı bir sözüyle, gülüşüyle, “uygunsuz” bir kıyafetiyle erkeği delirten kadın, en şiddetli arzu-nefret döngülerinin konusu, en favori klişelerden biri. Kadın katillerinin neredeyse tamamı toplumun bahşettiği “ağır tahrik” bahanesinden yararlanıyor. Popüler kültürün önemli bir bölümü kadın bedeninin ‘erkek bakışıyla’ nesneleştirilmesi üzerine kuruluyken daima ve itinayla ikiyüzlü ahlaki sınırlar çiziliyor. Masalar kuruluyor, “bu kadarı da fazla” denen bir ayar noktası hemen saptanıveriyor.

Erkek öfkesi için asla “bu kadarı fazla” denen bir sınır yok oysa mesela. Son günlerin bir konusu da Leman Sam’ın nevzuhur (çok sevdiğim bir eski kelime yine) ırkçılığı tartışmalarında “tanırım, yapmaz” temalı bir yazıyla gündeme gelen cinnet meselesi. Irkçılık değil, kökeni hayvanlara yapılan zulüm olan cinnetmiş o. Cinnet geçirilir mi, getirilir mi, cinnetimiz cennetimiz midir falan filan derken laf karıştı ama esas nokta şu: Ben cinnete inanmıyorum. Aşırı, dizginsiz, patlamalı öfke çoğunlukla varsayılan bir imtiyazın sonucu oluyor. Haklılığa duyulan koşulsuz inancın. Bu nedenle kadınların cinnet geçirdiği pek nadir, katil erkeklerin, şiddet faillerininse favori bahanesi bu. Öfkelenme hakkını iliklerine dek duyuyor ve bunu da çoğunlukla fizik ya da statü açısından kendilerinden üstün gördükleri diğer erkeklere karşı değil, kadın ve çocuklara karşı kullanıyorlar. Cinnetin arkasında bir imtiyaz yatıyorsa ırkçılık başta her tür ayrımcılık söylemi için de geçerli bu. Hiçbir tekil olay bir insan grubunu, ırkı nefrete boğmanın gerekçesi olamaz. Bütün ayrımcılıklar aynı desenlerle işliyor. Dünya da bu kendine hak görmeler nedeniyle daha karanlık bir yer oluyor.

Kadınlar içinse “bu kadarı da fazla” çizgisi incecik. Gülşen’in sahne kostümü ya da Sezen Aksu’nun ta 2017’de yapıp geçenlerde yeniden paylaştığı bir şarkının sözleri yerli, milli, dini tüm değerleri bir anda alt üst edebiliyor. Otel basılmalarıyla ünlü İzzet Yıldızhan çıkıp ateş püskürüyor, Seren Serengiller kendi dekoltelerini o programlık azaltmaya bile gerek görmeden ahlakçılık taslıyor. Bu işlerdeki mantıksızlık ve ikiyüzlülük öyle bir safhada ki Gülşen’le aynı boylarda ya da ondan kısa Serengil “bu minyon kadınlarda zaten bir seksi olduğunu gösterme ihtiyacı daha fazla oluyor” türünden sözler ediyor. Işın Karaca çıkıp “bu kadarı da fazla” korosuna katılıyor.

Bu kepazelikler korosuna karşı, bir yandan da bir kadın pop şarkıcısının dünyanın pek çok yerinde olağan sayılabilecek sahne kostümü bizde neredeyse devrimci ilan ediliyor. Ayarımız yok gibi bir şey. Bir hareketin cesur sayılabilmesi için ille devrimci olması da gerekmiyor. Gülşen’in kendisine gayet de yakışan sahne kıyafetini Yıldızhanlara ve müzmin riyakar dudak bükücülere hiç aldırmadan, muhafazakar ortam ve seyirciye göz kırpmadan rahat rahat giymesi bence de gayet şık bir davranış ama buradan bir devrim çıkarmaya da gerek yok.

Tıngır mıngır yürüyen riya kervanında bir de şu alışkanlık var: Her yaştan erkeğin her yaştan kadınla olmasının gayet normal görüldüğü toplumda 40+, evli ve hele çocuklu bir kadının özgüvenle dilediğini giyinmesi hatırı sayılır bir hasetle de karşılaşıyor. Birkaç yıl önce Defne Samyeli’nin başına bunun benzeriydi. Nitekim son tartışmalarda Gülşen’e sahip çıkan isimlerden biri de o oldu. Üstünde gayet transparan bir giysiyle “Ben olsam eşim görür diye rahatsız olurum” diyen Serengillerden farklı olarak, bir kadının yetişkinliğe eriştikçe kendi kararlarını kendi verme özgüvenine daha çok sahip olup bu gibi şeylere kulak asmadığını da ekledi.

                                           Defne Samyeli

Samyeli’yle ilgili yazımda değinmiştim. Riya denizinin en kötü noktası, zaten daima bundan nemalanan yandaş popüler figürlerden, muktedirin bildik sözcülerinden çok, kendi mahallelerimizdeki riyakarlar elbette. Yıldızhan’dan çok daha ilerici görünüp özel hayatlarında, iş ilişkilerinde geçirdikleri güç zehirlenmelerinde, aynı eşitsizliği sinsice, gizlice sürekli üretenler. Bunun yanı sıra başkasının hayat alanlarına dil uzatmadaki fütursuzluk, eleştiri bilmezlik, sınır tanımazlık, haset, klancılık, komploculuk… Bu ortak desenler toptan giderilmedikçe, herkes bu konuda kendi üstünde çalışmadıkça nefes almak giderek daha da zorlaşacak.

Çıldırtıcı derecede antipatik popüler gündemimizde daha Sam’ın cinnetli ırkçı söylemlerinin ve sahnedeki Gülşen’in teri soğumadan Sezen Aksu linci başladı. Bu hararetle birbiri ardına intihar eden çocuklar, zar zor ısınan evlere düşen 700-800 liralık doğalgaz faturaları, irili ufaklı nice gündelik felaket, muktedirin laf salatasında boğuluyor. Bu ikiyüzlü ahlakçılıkların bir de böyle saptırma işlevi var tabii daima. Ortak umutsuzluklar muhafazakar çığırtkanlığın ikiyüzlü ortak değerleriyle bastırılmaya çalışılıyor. Yıllar boyu kaç kuşağın hislerine tercüman olmuş Sezen Aksu, ironisi uzaydan görülebilen şarkı sözleriyle hedef haline getirilerek donduran soğuklarda ahiret ateşinden medet umuluyor.



Bunlar olup biterken Ankara’da regl ürünlerindeki vergi oranının düşürülmesi amacıyla Meclis önünde eylem yapmaya çalışan 9 kadın tartaklanarak gözaltına alınıyor. Kadın katillerine, tacizcilere gösterilmeyen sertlik, giderek artan kadın yoksulluğunda en temel ihtiyaç maddelerinden birine ulaşma güçlüğü çeken kadınlara ses olmaya çalışan kadınlara gösteriliyor.

İçinde yüzdüğümüz riyalar denizinin ucu bucağı yok. Ama topun ağzına bir kadın konduğunda daima iki kat tetikte olmak gerekiyor. Bu çağda hala kutsal anneyle “çıldırtan kadın”, cadı, şeytan ikiliğinde canlı tutulan kadın düşmanlığı, etrafında en kolay birleşilen yerli ve milli değer olmayı sürdürüyor.