19 Eylül 2021 Pazar

 

Varujan (1884-1915) Lorca (1898-1936)  

Varujan Çankırı yollarında, Lorca Gırnata’da katledildi. Şiirleri, özlemleri bize, dünya haramzadelere kaldı…

Taniel Varujan benim çok sevdiğim Batı Ermenicesi şairlerinden biri.Bunu, Kars doğumlu Doğu Ermenicesi şairi Yeğişe Çarents'i unutmadan söylüyorum. Tapındığı tanrıya isyan şiirinin (Dırdunç-Şikayaat) şairi Bedros Turyan'ı (1851-1872) unutmadan.

          Taniel Varujan

Eh, mınak parov Asdvatz u arev
Eh, hoşça kalın, Allah ve güneş
Allah'a sitem, ona ve güneşe elveda.

Misak Mezarentz (1886-1908)
Bir kır yolu üstünde /Eteğinde bir dağın
Yolcu yolu gözleyen /Bir kulübe olaydım

diyen şair. İkisi de o çağda şairin ince ruhunun nişanesi sayılan ince hastalıktan, veremden göçmüş.

Taniel Varujan'ın göçü öyle olmadı. Çankırı'dan şair-yazar öteki birkaç tutsakla birlikte salıverilecekleri söylenerek çıkartıldıkları yolda hunharca katledilen şair o. Nasıl katledildiğini yazmaya dil-kalem dayanmaz. Dayanmaz ama dayansın, söylemek gerekir…

Taniel Varujan'ın az sayıda şiirini bilirim, bu da bana yeter. Zaten Ermenicem hele şiir anlamaya yetmez, derken, ARAS'tan Ekmeğin Şarkısı kitabı geldi. Başlı başına bir pastoral destan, insan varlığının bel kemiği ekip-biçmenin, kağnının düvenin, sapın samanın, emeğin-alın terinin, buğdayın-unun, insanın, ekmeğin türküsü… Toprağa, tohuma, yaşamaya ve yaşama sevincine bir övgü, bir güzelleme. Ohannes Şaşkal çevirmiş Türkçeye.

Ohannes Şaşkal

Şimdi bakın, Varujan'a ve asıl konumuza dönmeden önce, bu insanı, Ohannes Şaşkal'ı bir konuşalım. Tuhaf bir kişidir Ohannes, AGOS'ta Ohan namıyla yayımlanan karikatürlerin çizeri. Kendi işi var, eczacı. Ama aynı zamanda şiir çevirisinin simyacısı. Yorulmaz bir işçi. İstanbullu şair Zahrad'ın bir tekini Can Yücel'in çevirdiği (Yapracığı Gören Balık) bütün şiirlerini Türkçeye kazandırmak az iş mi? O da yetmez, her hafta AGOS'a iş; öteki Ermenice yazmış şairlerden demet demet çeviriler… Ekmeğin Şarkısı kitabının çok önemli bir önsözü var, Ohannes Şaşkal'dan. Mutlaka okunmalı. Aşkolsun, derdi Can, sağ olsaydı, Deniz için dediği gibi bu genç adam için de. Aşkolsun.

Bu kitaptaki, Ekmeğin Şarkısı'ndaki şiirler arasında biri bana bir başka şairi, Federico Garcia Lorca'yı çağrıştırdı. Şaşıp kaldım…

Şimdi, bu iki şair de Akdenizli, biri doğusundan biri batısından. İkisi de otuzlarında kaybedilmiş. Benzerlik bitmiyor, ikisi de katledilmiş. Biri kurşunla, biri başı taşla ezilerek.

               Garcia lorca                            Lorca'nın katli

Benzerlik bu kadarla da bitmiyor. Varujan'ın 1915'ten önceleri yazdığına benzer bir duyguyu, yalnız duyguyu değil, bir söyleyişi, sonra Lorca, eminim Varujan'ı hiç duymadan bilmeden, neredeyse aynen kalıba döküyor.

Hasat toplarım
Hasat toplarım orakla,/
Ay benim yârim
Agoslar gezer dolana./
Sevdiğim gelin.

Başım açık yal’nayak, /Rüzgâr ne tatlı!
Tarlalarda bir aylak.
Sanki deniz saçları.
…

Nice demetler sardım,/Islanmış gül ağacı
Oyunlarla bağladım
Açılmış göğsü, bağrı.
…

Orağım taşa vurdu,/Yârimin yâri var
Taştan bıldırcın uçtu./
Ah, ciğerim kanar!

Şimdi bir başka şairden söz etmenin zamanı. Sabri Altınel’den.
Issızın üstünde kar - Issızın üstünde çatılar
ve
Ah uğultulu okul bahçelerinde
Kuru yapraklarla sürüklenen gölgem
diyen şairden, benim edebiyat öğretmenimden.

Sabri Altınel Balıkesirli, Susurluk’tan. Nasılsa İstanbul’a yolu düşmüş, St. Joseph’i anladık da, nasılsa Tıbrevank’a Türkçe/Edebiyat öğretmeni olmuş bir özgün şair.
Kıraçlar’ın, Issız Çığlık’ın, hele o Yaban Yazıları’nın şairi. Lorca çevirmeni. İşte onun birkaç Lorca çevirisi.

Aptal Şarkı
Ana. /Gümüşten olmak istiyorum.

Oğul,/Çok üşürsün sonra.

Ana. /Sudan olmak istiyorum.

Oğul,/Çok üşürsün sonra.

Ana./İşle beni yastığına.

Olur, oğul! /Hemen!

Deniz Suyu Baladı

Deniz /gülümsüyor uzaklarda.
Köpükten dişleri, /dudakları gökyüzünden.

-Ne satıyorsun karanlık kız, /rüzgâra verip göğsünü?

-Suyunu satıyorum, bayım,/denizlerin.

-Ne taşıyorsun kanında /kara genç?

-Suyunu taşıyorum, bayım /denizlerin.

-Nerden geliyor, ana,/bu tuzlu gözyaşları?

-Suyunu ağlıyorum, bayım,/denizlerin.

-Nerden doğuyor, yürek,/bu ağırbaşlı acılık?

-Çok acı,denizlerin suyu.

Deniz /gülümsüyor uzaklarda.
Köpükten dişleri, /dudakları gökyüzünden.

Akşamın İki Ayı
Ninni söylüyor akşam/ portakallara.

Kız kardeşim şarkı söylüyor : Dünya bir portakaldır.

Ay ağlayarak diyor : Bir portakal olmak istiyorum.

Olamazsın kızım, /pembeleşsen de.
Olamazsın bir limoncuk bile. /Yazık!

Turyan ve Medzarents ince hastalığa yenik düştüler.
Çarents Lorca ile aynı yıllarda Stalin mahpusunda kaybedildi.
Varujan Çankırı yollarında, Lorca Gırnata’da katledildi.

Şiirleri, özlemleri bize, dünya haramzadelere kaldı…


Bu yazı ilk olarak Agos'ta yayımlandı




16 Eylül 2021 Perşembe

 

12 EYLÜL KADINLARINDAN

NECMİYE ALPAY - TÜLAY SÖNMEZ


   Necmiye Alpay                          Tülay Sönmez


'12 EYLÜL İŞKENCECİLERİNİN SABIKASI HİÇBİR ZAMAN SİLİNMEYECEK'

12 Eylül’de TKP üyesi ve öğretim görevlisi olan ve üç yıl cezaevinde kalan Necmiye Alpay, 12 Eylül 1980 darbesinin önce bir potansiyel olarak hayatlarımızda birtakım açmazlar yarattığını, ardından da gerçekleştiğinde, var olan açmazları birkaç katına çıkardığını söylüyor. Alpay, “diyebilirim ki darbe öncesinde olanlar ve olabilecekler konusunda yeterli bilinç hiçbir muhalif kesimdi yoktu” diye ifade ediyor.

Alpay, devrimci duyguların ve hareketliliğin yükseldiğini ama "devrimci durum" denilen nesnel koşulların olmadığının altını çiziyor. Alpay’ın sözleri şöyle:

“Hareketlilik belirli gençlik kesimlerinin birbirinden kopuk çıkışlarıyla sınırlıydı. Sınıfsal hareketlilik ise 15-16 Haziran 1970 işçi eylemlerini düşünürsek, 12 Mart 1971 darbesi dönemindekinden bile daha sınırlıydı. Peki, ordu neden o kadar "orantısız" bir güç kullandı? Çünkü darbeyi yapanlar ‘onların çocukları’ydı.”

Alpay’a 12 Eylül’de neler yaşadığını sorduğumuzda, kişisel hikayesini şöyle yanıtlıyor: 

“Darbe öncesinde Mülkiye'de çiçeği burnunda bir öğretim üyesiydim. Darbe olduğunda bu gelenin bir faşist diktatörlük olduğu fikri oluştu bende. Özellikle iktisatçı Eugene Varga'nın tezlerine dayanıyordu bu fikrim. Mensup olduğum partinin (TKP) görüşü ise bunun bir "askerî diktatörlük" olduğu yönündeydi. Ankara il örgütünün benden bu konuda bir yazı istediğini hatırlıyorum. Yazı arşivlerinde midir, bilmiyorum. Cunta başlıca sol örgütlere sırayla "operasyon" uyguluyordu. TKP operasyonu başladığında eşimle birlikte Ankara'dan ayrıldık. Yurt dışına çıkmak istemiyorduk, yerel direnişler örgütlemeyi deneyecektik. Temmuz 1981'de ben İzmir'de yakalandım. Bir hafta İzmir emniyetinde işkence gördüm. Ardından Ankara'ya, ünlü DAL'a götürüldüm. Oradan da bir ay sonra Mamak Askerî Cezaevi'ne götürdüler.” 

Alpay, yakalandığının üçüncü yıldönümünde tahliye edildiğini, davanın daha sonra sonuçlandığını ve dokuz yıl civarında hapis cezasına çarptırıldığını ifade ediyor. Alpay, yeniden cezaevine girmesi gerektiğini ama teslim olmadığını, sağda solda gizlenerek yaşadığını ifade ediyor. Alpay’ın sözleri şöyle: 

“TCK'nın ünlü 141-142. maddeleri kaldırıldığında, cezamın geriye kalanı kalkmış oldu. Kimliğimi almak üzere Mamak'taki mahkemeye gittiğimde, bizi mahkûm etmiş olan heyetten iki yargıçla karşılaştım. Siz bir fikir suçlususunuz dediler bana.  TCK'nın ilgili maddeleri kalkınca, benim sabıkam da silinmiş oldu. 12 Eylül işkencecilerinin sabıkası ise hiçbir zaman silinmeyecek. Onlar insanlık suçu işlediler.” 

‘ 'SİZ SİYASİ TUTUKLU DEĞİL ERSİNİZ’

12 Eylül’ü Selimiye askeri cezaevinde karşılayan Tülay Sönmez, aslında aylar öncesinden cezaevlerindeki provokasyon ortamından ve ülkenin genel gidişinden böyle bir durumun olacağını anladıklarını söylüyor.



         Selimiye Zindanı

Sönmez, Sağmalcılar kadın koğuşundaki baskıların arttığını, sivil faşist güçlerinin üzerlerine salınarak, gece yarısı koğuşları taranarak “geliyorum” dediğini ifade ediyor. Sönmez o korkunç anları şöyle anlatıyor:

“Bir sabah uyandığımızda çatıların üzerinde namlularını bize doğrultmuş askerleri görünce önce "darbemi acaba?" dedik ama biz "siyasi kızları" Selimiye'ye götürmeye gelmişlerdi. Benim yanımda 9 aylık oğlum vardı, hamile arkadaşlar ve sağlığı bozuk olanlarımızla birlikte toplama kampına gider gibi tüm direnmemize rağmen o havasız cemselere doldurdular. Selimiye'ye gelince de havasız bir koğuşta saatlerce aç ve susuz bekletirlerken kapıları zorlayarak öncelikle su ve yemek ihtiyacımızı karşılattık” 

Sönmez, durumun vahimliği üzerine iki gün sonrasında 9 aylık oğlunu ailesine teslim ettiğini söylüyor. Sönmez, aradan çok geçmeden bir sabah koğuşlarına giren askerlerin postal sesleri ile uyandıklarını her ranzanın başında bir askerin bağıra çağıra bir şeyler söylediğini ifade ediyor. Sönmez şöyle devam ediyor: 

“Yemekhanede toplanmamız istendi. Oraya gittiğimizde Selimiye cezaevi müdürü Binbaşı sanırım adı Erdal'dı camekanlı kapıyı tekmesi ile açarak yüksek ve gür bir sesle "Türk silahlı kuvvetleri yönetime el koydu bundan sonra siz siyasi tutuklu değil hepiniz ersiniz" diyerek esti gürledi. Biz kabul etmeyeceğimizi söyleyince güç gösterisi yaparak cam kapıya tekme atarak kırdı ve sonra çekip gitti. Onlar gittikten sonra biz toplu kararlar alıp direnişe devam dedik.”

' 'CEZAEVİ ÖNÜ DİRENİŞLERİNİ BAŞLATTIK'

Sönmez, cezaevindeyken ölüm haberlerinin, idamların, cezaevindeki infazların bilgisinin sürekli geldiğini söylüyor. Sönmez, anma ve slogan atmanın yasak olmasına rağmen her türlü direnişi gösterdiklerini ifade ediyor. Sönmez, sıkıyönetim vesilesiyle saat 00.00’dan sonra sokağa çıkma yasağı nedeniyle koğuşun tıklım tıklım dolduğunu söylüyor. Sönmez sözlerine şöyle devam ediyor:

“Ben tahliye olduktan sonra eş ziyareti için gittiğim Sultanahmet daha sonra Metris cezaevinde baskı ve işkencelere karşı aileler ile örgütlenip cezaevi önü direnişlerini başlattık. 12 Eylül başından son 1991 yılındaki şartlı tahliye gününe kadar hep mücadelenin   içerisinde idim. Cezaevi önündeki örgütlenme ve direniş sanırım ayrı bir sohbet konusudur. Uzun ve zorlu bir süreçti.”

Sönmez, 12 Eylül işkence hanelerinde kadınlara yönelik tecavüzden tutalım da her türlü cinsel saldırının ve işkencenin yapıldığını söylüyor. Sönmez, bir kadın arkadaşının kedi ile bir torbaya konulup dövüldüğünü sesi titreyerek anlatıyor. Sönmez, kadınların yaşadıklarının çok ağır şeyler olduğunu ve o yüzden kadın mücadelesinin çok önemli olduğunu vurguluyor. 

Sönmez’in, eleştirileri de var:

“Şunu da not etmekte fayda var. 12 Eylül sürecinde cezaevlerinde ve cezaevi önlerinde yaşadıklarımız şunu gösterdi: birincisi kadın mücadelesinin ve örgütlenmesinin önemi. İkincisi, keşke bizler 12 Eylül öncesi mücadelede, cezaevlerinin içinde ve önünde birleştiğimiz gibi, tüm yapılar birbirimizle kavga etmeden ortak bir noktada buluşsaydık bugün bu alaca karanlık olmazdı. Ama hala mitoz bölünüp duruyor bence bizim SOL!” 

‘ 'BİZLERE KOMUTANIM DİYECEKSİNİZ’ 

12 Eylül darbesini cezaevinde karşılayanlardan biri de Mukaddes Çelik Erdoğdu. Erdoğdu, ünlü Selimiye kışlasında kadınlar için açılan, birbirine bağlı koğuşlarda kaldığını söylüyor. Erdoğdu, Bayrampaşa cezaevinden sevk edilenlerle birlikte 120 kadın tutuklu olduklarını da ekliyor. 



          Bayrampaşa Zindanı

Erdoğdu, 12 Eylül sabahı ana koridordaki masalarda kahvaltı ettiklerini, saat dokuzda sayıma hazır oldukları sırada başlarında iri cüsseli cezaevi müdürüyle birlikte pek çok rütbeli ve çok fazla askerin içeriye dolduğunu, ortalığın o an sessiz olduğunu ifade ediyor. Erdoğdu o anları şöyle anlatıyor: 

“Cezaevi Müdürü heybetli duruşunu takınarak; “Arkadaşlar, bu gece 04.00’de TSK, tüm ülkede yönetime el koydu” diye kükredi önce. Kalabalıktan sesler yükselirken Müdür devam etti: “Bundan sonra siyasi tutuklu değil, asker kişisiniz, siyasi temsilcilik de yok! Siyasi, ideolojik bütün faaliyetleriniz de yasaklanmıştır. İkinci bir emre kadar görüş, kantin, doktor, havalandırma ve tahliye de yok! Bundan sonra erler dahil, bizlere komutanım diyeceksiniz” diye devam ederken bu kez gülüşmeler arasında soru sormalar başladı. Yanımda oturan temsilcimiz; “Aa bu darbe bana karşı desenize” dedi hafif sesli. “Önder Bey, darbeyi yapanlar TSK’da hangi kanat?” diye sordu.  Sorular artınca Müdür, ciddiyetin suya düştüğünü anlayıp, onu hep bozguna uğratan kadınlara ters ve sert bakışlarla sesini yükseltti: “Şimdi biz arama yapmadan bütün kitaplarınızı teslim için hazırlayın. Öğlen geleceğiz” dedi, toplanıp gittiler. O gün bize 12 Eylül faşizmi dokunmadı! Biz de faşizmin yeni halini algılamadık.” 

' 'SİYASİ CİNAYETİN AĞIRLIĞI OMUZLARIMIZDA'

Erdoğdu, koğuşlara doğru yürürken her kafadan bir ses çıktığını, sorular soruları kovalıyorken atmosferlerinin neşeli ve darbeyi tiye alan şeklinde olduğunu söylüyor. Erdoğdu, gerekli şeyleri saklama şansı doğduğu için de sevinçli olduklarını da ekliyor. Erdoğdu, eğlenceli iki buçuk günün ardından 15 Eylül sabahı yeniden askerlerin bir baskın yoklamaya geldiklerini, yoklama bittikten sonra müdürün yüksek sesle kendisini savcının çağırdığını anlatıyor.  Erdoğdu, bir süredir idare tarafından şubeye gönderilmekle tehdit edildiği için savcının çağırmasının nedeninin bu olduğunu düşündüğünü, arkadaşlarının bir yandan ceplerine sigara, çakmak doldurduğunu, büyük bir grup arkadaşının da kapıda barikat kurma hazırlığında olduğunu dile getiriyor.  Erdoğdu, o an bir şey olduğunu, temsilci arkadaşının kendisine doğru geldiğini ve “Mukaddes, Önder Murat söz verdi. Seni gerçekten de savcıya götürecek. Ben de yanında geliyorum” dediğini anlatıyor. Erdoğdu yaşayacağı o korkunç anı şu sözlerle anlatıyor: 

“Askerlerin arasında kafamda bin bir soru dolaşa dolaşa geldik Müdürün odasına. Koltuklara oturttu bizi. Sigara çay ikramları. Herkes çok üzgün, sessiz, Müdür dolanıp duruyor. Bir ben merak içindeyim. Savcıyı bekliyoruz. Sonunda patladım; 'E müdür bey beni buraya niye getirttiniz?' O da çok öfke duyduğu bana patladı: 'Kocan Davutpaşa’da kendini asmış! Öldü. Kocan yok artık.' Ağzımdan, 'katiller… katiller' çığlıkları yükseldi, gözyaşlarına boğuldum. Temsilcimiz ellerimi tutmuş, beni sakinleştirmeye çalışıyor. 12 Eylül faşizmi gerçek içeriğiyle, bana (ve Selimiye’deki kadınlara) böyle geldi ve ben böyle yaşadım. Aylar, yıllar acılarla öfkeyle kavrulmakla geçti. Tam 41 yıldır dinmeyen sızım, hesabı sorulamayan siyasi cinayetin ağırlığı ise omuzlarımda, sürüyor.” 

'

15 Eylül 2021 Çarşamba

 İKİ YANDA DA

AŞAĞILAMA

Ragıp Zarakoğlu


Asimilasyon öylesine başarılı oldu ki, bugün, 'azınlık' dediklerimiz Türkçeyi en mükemmel konuşanlar haline geldi.


Türkiye’de egemen olan milliyetçi anlayış, Türkiye’den ekonomik nedenlerle göç edenleri de küçümseyen bir tavra sahiptir.

Bu kimlik de aşağılanır. Özellikle göçün ilk on yıllarında devlet onları sıkıntısı çekilen dövizi sağlayıcı bir unsur olarak bakardı. Hem yaşanan ülkede hem gelinen ülkede aşağılanma durumu!

Örneğin ikinci kuşak askerlik yükümlülüğünü getirmek için ülkeye geldiğinde, kırık Türkçeleri ile dalga geçilir.

Sadece onların mı, yerel ağızla konuşanlarla dalga geçilmez mi? Özellikle Kürt ve Karadeniz aksanı ile?

Ben çocukken, İstanbul’da kimin Rum, kimin Ermeni, kimin Yahudi olduğunu Türkçe aksanlarından anlaşılırdı. Onlarla da dalga geçilirdi.
“Vatandaş Türkçe Konuş!” diye bastır. Sonra dalga geç!

Gerçi asimilasyon öylesine başarılı oldu ki, bugün, “azınlık” dediklerimiz Türkçeyi, en mükemmel konuşanlar haline geldi. Ya da bu aşağılamadan dolayı

Aşağılamak, buna duyulan tepki de asimilasyonun bir başka aracı.

Bu Kürtler açısından da geçerli. Örneğin kökü Çerkezlerden ve Bedirhanilerden gelen Vedat Günyol, Türkçenin ustalarından biriydi. Fransızcası da mükemmeldi.

Yine Bedirhanilerden olan Brüksel Kürt Enstitüsü’nün kurucusu olan, şimdi adı bile anılmayan kuzeni Pervin Cemil  ile buluştuklarında, Vedat Günyol Kürtçe, Pervin Hanım da Türkçe bilmediği için Fransızca anlaşacaklardı.


Örneğin bir Muhsin Kızılkaya Hakkarilidir, İstanbul’da ona kapısını ilk açanlardan biri Vedat Günyol olmuştur. Onun mükemmel Türkçesi örneğin Mehmed Uzun’un kitaplarının ilk başarısında etkili olmuştur.

Ve Hakkari’den birçok yazar ve ünlü sanatçı çıkmıştır. Diyarbakır Türkçesi kırıktır. İstanbul’daki azınlık Türkçesi gibi. Ama Kürtçenin tartışmasız egemen olduğu Hakkari’de Türkçenin çok daha iyi olmasının bir nedeni de ikinci, yabancı dil olarak öğrenilmesinden dolayıdır.

Bu özelliği Dersim/Tunceli’de de görmekteyiz. Türkçe yazan birçok yazar çıkarmıştır, Zaza dilinin egemen olduğu bu yöre. Merkezden en uzak olan köşelerde yerel dil kendini koruduğu gibi, yabancı dil olarak Türkçeyi de daha iyi kullanır olmuş. 

                                                             Dersim


Örneğin Türk şiirinin en büyük ustalarından biri Cemal Süreyya Kürt’tür. Yaşar Kemal başta birçok yazarın adını sıralamak mümkün.

Bu İngiliz edebiyatında da böyle değil midir? İngiliz edebiyatının James Joyce’dan, Oscar Wilde’a birçok büyük ismini sıralayabiliriz İrlandalı olarak. Samuel Beckett, Bernard Shaw, büyük ozan Yeats, 1995 Nobel ödülünü alan Seamus Heaney, Iris Murdoch diye devam edebiliriz. Ve daha niceleri…

Kolonyalizmin ve göçün bir sonucu da diyebiliriz. Bir Salman Rushdie’yi, Polonyalı olan Joseph Conrad’ı , Rus olan Lolita yazarı Vladimir Nabakov’u, Hint kökeni Naipul’u, Süryani/Hint kökenli  Arundhati Ray’ı, sıralayabiliriz. Ya Tagore, 1913 Nobel ödülünü alan?

Sadece kolanyalizmi yücelten Kipling Novel almadı? İsveç hep denge gözetir!

Fransız edebiyatında da bu olguyu saptamak mümkün. Fransızca, bırakın Fransa’dakileri, Lübnan, Cezayir, Tunus edebiyatının da bir parçası olmuş. 

Almanca yazan birçok yazarımız var, Emine Sevgi Özdamar, Doğan Akhanlı, Dilek Zaptçıoğlu, Saliha Scheinhardt, Zafer Şenocak, Yüksel Pazarkaya, Aras Ören, Güney Dal aklıma ilk gelen isimler…

Bir de 1960 sonrası ekonomik ya da siyasi nedenle göç edip Avrupa ülkelerinde yaşayan, Türkçe/Kürtçe yazan birçok yazarımız var. 






30 Ağustos 2021 Pazartesi

 

BU ÜLKEDE KRAL VAR...

Metin Yeğin

Çatalın tersiyle şöyle şöyle iteledi tabakta. ‘Böcek olmasın bunlar’ dedi. ‘Yemezsen ben yerim’ dedim. Kötü ve huysuzdum ve yemeklerin itilmesine hep karşı oldum. Hele hele çatalın tersiyle.

Tayland


Burada kral varmış’ dedi. Halbuki hangi yemekler var diye menüye bakıyorduk Tayland’da. ‘Masajcı dükkanları var’ dedim ben de, buna karşı. İnat olsun diye. Uzun yolculuklarda insan, bazen yanındakilerden nefret ediyor. Sevgili olsan da böyle. Onlar da böyle hissediyorlardır muhtemelen. Zor iş, birlikte uzun yolculuk.

Sevgili değilsen daha zor…

           Tayland Masaj

‘Masajcı, menü de yok’ dedi. Kral da yoktu ama ısrar etmedim. Masajcı hemen karşımızdaydı halbuki. İri yarı -muhtemel- Amerikalı, bir adamın bileğini ovuyordu. İnce, çok ince bir Taylandlı kadındı. ‘Bu zamanda kral’ dedi vurgulu. Lise bilgisi bu. Kral olunca daha geri bir şey gibi oluyor. Norveç mesela. Orada yaşasaydım krala pek takmazdım galiba. Bizimkinin adı başkan bile değildi o zaman ama daha beterdi. En azından Norveç’ten. Yok, kesin krallık kalksın diye bildiri dağıtırdım. Üstünde bir kral resmi olurdu. Krallık da zor bence. Yılda iki ay filan olsa olur da. Sürekli bunaltır insanı. Mevsimlik krallık işi de yoktur sanırım. O günlerde mevsimlik çalışarak yaşıyordum. Fransa’da bağlarda üzüm topluyordum mesela. Onun parasını yiyorduk zaten. Bir de menüden bir şey söyleyebilseydik…

Tayland Yemeği

‘Ne söylesek’ dedi. Hazırdım bu soruya. Daha önceki sınavlarda da gelmişti bu soru. Londra’da Tayland restoranından bildiğim iki yemek vardı. Hemen onu söyledim, fırsat bu fırsat, yanımızdan geçiyordu garson. Yoksa kral konusuna geri dönerdik. Üstelik faşistti Tayland’da kral. Yemekler acılıydı. Çatalın tersiyle şöyle şöyle iteledi tabakta. ‘Böcek olmasın bunlar’ dedi. ‘Yemezsen ben yerim’ dedim. Kötü ve huysuzdum ve yemeklerin itilmesine hep karşı oldum. Hele hele çatalın tersiyle.

Tayland Kralı sevgilisiyle


Yandaki masadaki adamı gösterdi. ‘Bu adam fotoğraflarımı çekiyor’ dedi. İki İngiliz oturuyordu masada. ‘Ne yapıyorsun’ diye sordum, küçük, basit, sıradan ve ne yazık ki cinsiyetçi bir küfür ekledim peşine. ‘Çok güzel kadın’ dedi sömürgeci rahatlığı ile fotoğraf çekmeye devam etti. ‘Gidelim buradan’ dedi ama yemekler de gelmişti. Tartışmak istemiyordum ve doğrusu kral vardı, faşistti hatta. Tam kalkarken, telefonunu elinden çekip, birasının içine attım sadece. Geniş ağızlı bir bira bardağı idi. İki-üç baloncuk çıkardı hatta telefon, canlı gibi. İnsan fotoğrafı olunca çekilen, böyle olabiliyordu galiba. Ayağa fırladılar, telefonu boğulmaktan kurtarmaya çalıştılar ve belki de birayı.

‘Nereye oturalım’ diye sordu. Her yer olabilirdi. Umurumda değildi hiç, artık kral…

                                               Norveç






29 Ağustos 2021 Pazar

 

AUSCHWİTZ KAMPI

Acının heykelini yapabilir misin Abidin?


Orada gördüğüm aynı zamanda bir cehennem. İnsanın insanı mahkum ettiği cehennem. İnsanın insan için yarattığı cehennem...


Kadriye Ezel Ağaoğlu’nun heykellerine bakarken, aklıma Nazım’ın Abidin Dino’ya Küba’dan yönelttiği soru düştü: “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?”


Adorno, her ne kadar “Auschwitz’den sonra şiir yazılmaz” dese de örneğin Rose Auslander bunun tersini kanıtladı. Felix Nussbaum da insan oğlunun yarattığı cehennemi resmetti. Ya da Charlotte Salomon... Yugoslav heykeltıraş Nandor Gid’in Dachau Toplama kampı için yaptığı yapıtın en iyi çalışma olduğu söylenir.

Dolayısıyla, resim, şiir, heykel sanatsal çaba yanında önemli bir tanıklık misyonu da üstlendi.


Ben, Kadriye Ezel Ağaoğlu’nun yapıtlarına bakarken, en somut
biçimde zulmün tanıklığını hissediyorum içimde.

Ve bastırılmış nice sessiz çığlıkları…


Orada gördüğüm aynı zamanda bir cehennem. İnsanın insanı mahkum ettiği cehennem. İnsanın insan için yarattığı cehennem.

12 Mart'taki acının, Ziverbey’in, Harbiye hücrelerinin, tanıklığını nasıl Kadriye Ezel yaptıysa, 12 Eylül zülmünün, Dal grubunun, Mamak’ın tanıklığını da Alime Mitap yaptı resimleri ile.



Kadriye Ezel, Ayşe Nur’un en yakın arkadaşlarından biriydi darbe öncesi. Babası süvari… Çerkez kızı…

Harbiye zulüm hücrelerine konulmuştu.

Bir gün bir tel koptu belleğinde, koptu dünya ile bağı.

Komşu hücrelerden birinden Oktay Etiman’ın ‘in kan içinde bedenini çıkarırken gördüğünde.

Oktay yaşamını sonlandırma eyleminden sağ kalmıştı. Kadriye Ezel gitti sanmıştı

Oktay birlikte 10 ay kalacaktım, Kore mücahidi General Türün ’ün açtığı özel harp koğuşlarında.

Bir gün zindanın kalın demir parmaklıklı kapısından kucakta taşınan Mehmet İncili’nin bedenini görecektim. 42 kiloya inmiş. 

Mehmet, bizim koğuşa alınmıştı ilkin Ziverbey’den getirdiklerinde. Onca yaşadıklarına karşın normaldi. Sonra idamlıklar koğuşuna alınacaktı.

Birden adeta salgın olacaktı bu koğuşta, dünyadan kopuş. Yusuf Küpeli ise özel bir kafeste tutuluyordu. Sonra Mamak’ta kuruldu bir kafes.
Sürrealist bir Zoo ortamıydı yaşanan sanki. İnsana yabancı.

Sonra Kadriye’nin haberi gelince yitirecekti Mehmet belleği, dünya ile olan bağı. Doktor Refik Sağlam Caddesiydi gidilecek adres. Orada karar verecekti kendi kendine, “Toparla kendini sonu yok bu yolun!”

Triportörlü Mehmet May yayınlarında çalışıyordu. Kitap dağıtıyordu triportörü ile. Bir gün Mahir’leri taşımaya kalkınca karışacaktı ortalık. Triportörü görecektim Sansaryan hanın önünde. O da mahpus!

Fahri de MAY’da çalışıyordu. Orman Fakültesi öğrencisi ya, Belgrad Ormanlarına sığınacaktı. Orman kollarını açacaktı ona. Ama ona evlerini açtılar diye Daver’lerin başı derde girecekti.  Ayşe Nur ile boşaltacaktık Erenköy'deki evlerini.  Daha sonra Elbey, bizim Demokrat’ın şirketini kurtarmaya çalışacaktı.

Çok insan açmıştı gönlüsü, evini Mahirlere. İzlem yayınları editörü Nurten Ablayı yitirdik yakınlarda. Onun da kapısı çalınacaktı bir gün. Murat Belge ve Yılmaz Güney gibi. Bu arada Bebek’teki komşusunun da başı derde girmez mi? Komşu olmak da suçtu bir zamanlar!

Ayşe Nur’lar da tamam demişlerdi, gerekirse kapımız açık. Gerek kalmayacaktı. Ondan dolayı değil, ama birader Mehmet Arif’e kapısını açtığı için derde girecekti başları.

Ayşe Nur, Kadriye Ezel’i Haydarpaşa Askeri Hastanesine kaldırıldığında ziyaret edecekti, riski göze alıp. Gerçek bir doktor, yakın bir arkadaşının ziyaretinin yararlı olacağını söylediğinde.

Kadriye Ezel’in yolu daha sonra Tektaş Ağaoğlu ile kesişecekti. Sonra 80’li sürgün yılları. Sergiler sergiler.

Mecidiyeköy’de ne güzel bir sohbet soframız vardı Tektaş ve Ezel Ağaoğlu ile










28 Ağustos 2021 Cumartesi

 

Afganistanlı Devrimci Kadınlar: Dayanışma bize güç verecek

Gözde Çağrı Özköse

 

Afganistan Bağımsızlık Günü yürüyüşü | Haroon Sabawoon/AA

Afganistanlı Devrimci Kadınlar Derneği’nden (RAWA) hak savunucusu kadın, "Herhangi bir hükümetin Taliban'ı tanıması unutulmaz ve affedilemez bir ihanet olacaktır" diyor.

Mezopotamya Ajansı'ndan Gözde Çağrı Özköse’ye konuşan Afganistanlı Devrimci Kadınlar Derneği’nden (RAWA) kadın hakları savunucusu ülkedeki son durumu anlattı. Güvenlik nedeniyle adı açıklanmayan hak savunucusu, “Kadınlar direnmeye, Taliban’a karşı ayaklanmaya çalıştı, ama devasa bir kadın ayaklanması mümkün olamadı” diyor.

Söyleşinin bir kısmı şöyle:

Talibansız 20 yılda kadınların kazandığı hakları sormak istiyorum. Nasıl bir mücadeleyle ne tür haklar kazandınız?

Bu 20 yılda, ABD ve NATO güçlerinin iddia ettiği gibi teröre karşı bir savaş yoktu. Bu bir aldatmacaydı. Afganistan’da kadınlar, 50 yıl önce şu an olduğundan, ya da 20 yıl önce olduğundan daha özgürdü. Annem, anneannem anlatırdı; o zamanlar okula, işe gidebiliyormuş kadınlar.

Tek başlarına seyahat edebiliyorlarmış. Tabii kırsal bölgede değil, büyük şehirlerde. Eğitim ve sağlık sektörlerinde, sivil toplum kuruluşlarında genel olarak kadın yöneticiler varmış. Afganistan’daki kadınlar haklarını Amerikan işgali sayesinde almadı. 20 yıl bir ülkenin fikrini değiştirmek için çok uzun bir zaman değil.

Bu ülkenin nüfusunun yüzde 25’ini gençler oluşturuyor. Elbette ki 20 yıl öncesine göre çok farklı fikirleri ve pratikleri var. Farklı kadınlar onlar. Haksızlıklara ses çıkarmak, harekete geçmek, eşit olmak, erkek egemen bir toplumda yaşamamak istiyorlar. Taliban teröristlerinin hakimiyetini kabul etmiyorlar. Bu gelişmeler durumun geçen seferki gibi olmayacağını gösteriyor.

Taliban 20 yıldır Afganistan’da olmasa da intihar saldırıları sürüyordu. Bu tehlikeye rağmen kadınlar nasıl bir araya geliyor, örgütleniyor ya da nasıl bir mücadele yöntemi izliyordu?

Öncelikle, Taliban Afganistan’da değildi diyemeyiz. Taliban Afganistan’daydı ama yönetimde değildi. Afganistan’da teröre karşı 20 yıldır süren bir savaş var. Milyarlarca dolar harcandı bu savaşa.

Binlerce insan hayatını kaybetti. Yine de Taliban denen terörist örgütten bir şekilde kurtulamadı. İkincisi, 11 Eylül’den sonra ABD’li işgalcilerin oluşturduğu Afgan Hükümeti de gerici ve teröristti. İkisi arasında bir fark olmadığının altını çiziyoruz. Her ikisi de aynı zihniyetin ürünüdür.

Son 20 yılda pek çok intihar saldırısı gerçekleşti. Kimini Taliban üstlendi kimini IŞİD üstlendi. Elbette ki bu durum Afganistan halklarının büyük çoğunluğu için sorun teşkil ediyor. Afganistan halklarının, Afganistanlı kadınların en büyük sorunu güvenlik sorunuydu. Evden çıktığınız zaman geri döneceğinizin bir garantisi yok. Her gün şehrin kalabalık yerlerinde, üniversitelerde, liselerde, hastanelerde hatta kadınların doğum yapmakta oldukları doğumhanelerde intihar saldırıları oluyordu. Bu şartlar altında örgütlenmek elbette ki kadınlar için hiç kolay değildi.

Özellikle 2001 yılında çok sayıda kadın aktivist, gazeteci, sağlık çalışanı Taliban tarafından hedef gösterildi ve öldürüldü. Dolayısıyla Taliban’a karşı örgütlü bir mücadele yürütülemedi. Kadınlar direnmeye, Taliban’a karşı ayaklanmaya çalıştı, ama devasa bir kadın ayaklanması mümkün olamadı.

Taliban ve DAİŞ’in birbiriyle ilişkisi nasıl Afganistan’da? Suriye’de, Türkiye destekli Tahrir El Şam üyelerinin Taliban’ın Afganistan’ı ele geçirmesini kutladıkları görüntüyü nasıl yorumluyorsunuz?

IŞİD ve Taliban arasında çok yakın bir ilişki olduğunu düşünmüyoruz. Ama asıl önemli olan şudur ki, biz bu iki örgüt arasında herhangi bir fark görmüyoruz. İzledikleri politikalar, özellikle kadın politikaları aynı.

Her ikisi de dinci faşizme ve gericiliğe hizmet ediyor. Her ikisi de terör örgütüdür. Emperyalist ülkelerin özellikle ABD’nin gücüne güvenirler. Bu nedenle bize göre, farklı farklı yapılanmalar da olsa, Türkiye’de, Afganistan’da ya da Suriye’de, bu örgütler birbirlerinin aynısıdır. 

Ülkede son durum nedir? Halen mücadele eden kadınların olduğu söyleniyor? Kadınlar şuan Afganistan’da neler yapıyor?

Henüz ciddiye alınacak büyüklükte bir muhalefet görmedik. Sokaklarda kadın da erkek de yok. Kepenkler kapatılmış durumda. Okullar, üniversiteler, küçük işletmeler, büyük işletmeler, bankalar, her şey geçen haftadan bu yana kapalı. Ama hiç mi tepki yok? Var elbette. Özellikle de kadınlar tarafından dile getirilen bir tepki var.

Taliban’ın şehre girdiği gün bir grup kadın sloganlarla sokaklara çıktı. Duvarlara Taliban karşıtı yazılamalar yapan kadınların olması kulağa çok da önemli gelmiyor olabilir, ama şu anda burada içinde bulunduğumuz koşullarda çok ciddi sonuçları olabilecek bir karşı çıkış. O kadınları görmek beni çok heyecanlandırdı ve duygulandırdı. Kadınlar duvarlara sprey boyalarla sloganlar yazdı. Bunlar küçük toplanmalardı elbette.

Ama neticede Taliban karşısında bir duruştu. Ancak üzülerek söylüyorum ki Afganistan’da öyle devasa bir kadın hareketi yok. Bazı haber ajansları, sivil toplum kuruluşları, insan hakları dernekleri, kadın dernekleri var ama genel olarak baktığımızda Afganistan’da politik bir perspektifi olan kitlesel bir örgüt ya da hareket yok.

----------------------------------------------

(EMK) 

Afganistanlı Devrimci Kadınlar: Dayanışma bize güç verecek

Afganistanlı Devrimci Kadınlar Derneği’nden (RAWA) hak savunucusu kadın, "Herhangi bir hükümetin Taliban'ı tanıması unutulmaz ve affedilemez bir ihanet olacaktır" diyor.

İstanbul - BİA Haber Merkezi

  







24 Ağustos 2021 Salı

 

KASABALI BİR CUMHURİYET AYDINI

BABAM İHSAN GÜRKAN

Hasan Gürkan


                                  Babam ve Ben

Boz bulanık küçük bir kasabada yaşıyorduk. Çocuk denecek yaşta beni elimden tuttu edebiyatın büyülü dünyasına götürdü. Reşat Nuri, Ömer Seyfettin, Sabahattin Ali, Ömer Bedreddin Uşaklı. Faruk Nafiz, Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Refik Halit, Orhan Veli, Cahit Sıtkı, Turgenyev, Edmon de Amicis, Balzac,Tolstoy Halit Ziya, Yunus, Nedim ve daha niceleri. Kitaplarını yıpranmasın diye bez ve hamurla kendisi ciltliyordu



Sabahattin  Ali

Ortaokuldaydım 'Değirmen Dağlar Ve Rüzgar’ını verdi Sabahattin Ali’nin “ Dertlerin kalkınca şaha / bir küfür yola Allaha “ mısralarını okuduğumda allak bullak oldum. Evde babaannem, Emine ninem ve Zülehe teyzemin kaldıkları odada yatıyor ,her gece dini telkin alıyor “yattım Allah kalkarım inşallah /kalkamazsam eşhedü enlahi lahe illahlah…” gibi dualar öğreniyordum.  Bir küfür yola Allaha ile babama koştum Başımı okşadı, gülümsedi “büyüyünce anlarsın “ dedi


          Nazım Hikmet

Sanatkar ruhluydu babam; edebiyata meraklıydı;

Kaldırımlar’ı Bahri Hazer’i ,Salkım Söğüt’ü, Kıskanç’ı daha pek çok şiiri ilk defa onun ezberinden dinledim. “ağlama salkım söğüt ağlama /durgun suların aynasında el bağlama / el bağlama / ağlama “

Ciddi müzik yeteneğine sahipti...Klasik Türk müziğinden pek çok önemli eser küçük yaşta onun nağmeleriyle belleğime nakşoldu:

“Hab-ı gahı yâre girdim arz için ahvalimi,”

“Dil harabı aşkınam sensin sebep berbadıma”

“Tuti-i mucize guyem ne desem laf değil”


Onu tanıyan herkes aynı zamanda iyi bir hatip olduğunu, resmi törenlerde, toplantılarda halkevleri adına konuştuğunu söylüyor. Seksen faşist darbesinden sonra aranıyordum, kaçaktım.Kütahya’da polis karakola götürmüş babamı.

Benim yerimi sormuşlar, tartaklamışlar, tehdit edip ,göz dağı vermişler. ”Bilmiyorum, bilsem de söylemezdim. Ben muhbir değilim. Siz devletsiniz, kendiniz bulun!” demiş. Bunu seksen iki yılında bana ölüm döşeğinde yazdığı, aylar sonra elime geçen son mektubundan öğrendim: “Hayatım boyunca senin gibi insanlığı kucaklayan bir davanın inançlı savunucusu olmak istedim. Fakat ruhumu saran tereddütler yüzünden bunu beceremedim. Bu zor dönemde maddi manevi bütün varlığımla yanındayım” diyordu. Benim hayatımda aldığım en değerli ,en güzel hediye, hatırladıkça hala iç dünyamı gözyaşlarına boğan hediye budur. Bu mektubun toplumun, özellikle de bizlerin üzerine çullanan o zifiri karanlık dönemde bana nasıl bir moral destek olduğunu anlatamam.

Kafasındaki ideal ‘okuyup 'adam' olmak’ tı. İlkokulu pekiyi derece ile bitirdi. Dedem Hasan Efendi ilerisine izin vermedi. Kasabadan ayrılmasından kendisinden, aileden kopmasından korkuyordu. Babam, onun sekiz ,-dokuz tanesi peş peşe bilmedikleri nedenle çok küçük yaşta ölen çocuklarından Allah'ın ‘ihsanı’ olanı, hayatta kalanıydı. Tek çocuğuydu.

Çok sonraları kan uyuşmazlığı sebebiyle meydana geldiği tahmin edilen çocuk ölümleri ,bu travma, bütün aile bireyleri gibi, belki hepsinden çok, babamın hayatını etkiledi. Ölüvermesinden korktukları için, ona emsalleri gibi bir çocukluk yaşatmadılar. Sürekli koruma kollama ve gözetim altındaydı. Sokağı, sokaktaki arkadaşlığı, oyunları ,kavgayı, bilmiyordu.

İki yakın arkadaşı Cemal Argun ve Lütfü Tuğrul Kütahya Orta Okuluna gittiler. Babam bu iki yakın arkadaşının kitaplarıyla nasıl dışarıdan bitirmelere hazırlandığını ve başardığını anlatırdı. On altı yaşında babasını kaybedince ailenin -babaannem, kötürüm Zülehe teyzem, Emine ninem- bütün sorumluluğu onun çocuk omuzlarına bindi. Okuma, yüksek tahsil yapma hayalleri kasabada kalma mecburiyetine hapsoldu.

Duygusal, kırılgan, sanatçı ruhlu bir adamdı. Kendisini besleyecek, destekleyecek bir ortama açsaydı gözlerini iyi bir eğitimden geçer akademisyen, edebiyatçı, müzisyen olabilirdi. Hiç biri olamadı.

”Siz şimdi duvarlara devrimci sloganlar yazıyorsunuz. Ben bu eylemi çok küçük yaşta babama karşı evde dolap kapaklarına ‘okumak istiyorum!’ diye yazarak başlattım” diye bana takılırdı



Şapka Devrim, arkada soldan ikinci babam

Kasabada ilk defa kasket giyenlerden, sonra ilk defa ‘başını açıp’ saç büyüten ‘ çağdaş’ gençlerdendi. Bir yandan Cumhuriyetin temel paradigmasına samimiyetle inanmış, ona uygun yaşamaya çalışan, ailesine, çocuklarına, hayata öyle bakan, öte yandan kasabanın her cephesine is gibi sinmiş adetlerin, geleneklerin dışına çıkamayan bir cumhuriyet aydınıydı.

Gene de yüreğinin bir köşesinde geleceğini kuşatan bu kasaba çemberini bir biçimde kırma hayallerini, umudunu besliyordu.

Genç yaşta idealleri ve özlemleriyle hakikatin arasına sıkışmıştı. Hakikat galebe çaldı. Taşra, aile, gelenek mağlup etti babamı. Ruhunda derin yaralar açan bu mağlubiyet uzun yıllar acı çektiği psikosomatik epilepsi olan Jackson Sarası olarak tebelleş oldu babacığıma.


            Kafka  Milena

 Milena , Kafka için söyledikleriyle sanki babamı anlatıyor: “Hayata tutunamayacak kadar duru görüşlü, savaşamayacak kadar güçsüzdü; mağlubiyetlerinde kendini mağlup edeni utandıran o asil insanlar gibi güçsüz.