Ayakta sırtı bana dönük, yüzünü görmüyorum. Odaya ayın
şavkı vuruyor. Duvarın dibindeki tek kişilik yatak,
üzeri kitaplar ve notlarla dolu ahşap çalışma masası,
pencere,
yakın ve uzak evlerin kiremit çatıları,
her şey bir düş dünyası.
Sessizlik.
Ay ışığıyla birlikte odanın her yanına, her şeye
sinmiş kışkırtıcı, mutlak bir sessizlik.
Sırtı bana dönük, ellerinin hareketinden düğmelerini
çözdüğünü hissediyorum. Elbisesi belli belirsiz bir kumaş hışırtısıyla
ayaklarının dibine yığılıyor. Uzun boynu, çıplak sırtı, sutyeninin askıları, kalçası,
sonra yere dişilik güveniyle basan mevzun bacakları. Heyecandan boğazım
kuruyor.
Milena diri memeleriyle yatağa giyinik uzanmış adama
sokuluyor. “Ne kadar güzelsin! “ diyen erkeğin sesi başka, uzak ve telaşsız bir
dünyada. Şiddetin yutulmayı beklediği azgın sulardan eser yok. Nefesimi tutmuş
öfkeden çıldırmış bir Milena seyrediyorum. Dişiliği zapt edilmez bir isyan gibi
ayakta. Sevdanın sağır göğsünü döven yumrukları ve mızmızlığa yabancı
gözyaşlarıyla Milena beni sevişmeye çağırıyor. Hazdan ve acıdan titriyorum. Memelerini
yırtan kırık vazo, taze yara ve kan dudaklarıma bulaşıyor. Damarlarımda alevlenen
kasıklarının teri dolaşıyor.
Hiçbir kadın benim gövdeme böyle tepeden tırnağa
şehvet olarak tırmanmadı. Benim sevdiğim kadınlar Milena, evcilleştirilmiş
kibar bir şiddetin kölesiydiler. Etimi yıllardır kavuran çöl, sen dokundukça
yemyeşil bir vahaya koşuyor.
Solgun kilim, yalansız gümüş, nadide bir hüzün çiçeği.
Esir yüzünü zındanda gördüm. Kollarını nümayişsiz bir
şefkatle kızına dolamıştı. Vakarı karşısında, bir ucu ölüme uzanan koridor,
utancından elleriyle yüzünü kapatmıştı.
Kederleri şirketlerin bordrolarına tescilli kadınlar, geçmişlerini
kendilerinden gizliyorlar. Yamandıkları, yirmi dört saatlerine yağ lekesi gibi
yayılan her günleri, ayaklarına dolanıyor. Sevişecek olurduk. Meşguliyetleri
yüzünden pestili çıkmış aşk gecelerine serdikleri sarsak çarşaflardan
utanırdım. Hayvanlarımı iğdiş edecekler diye ödüm kopardı. Hepsini ne güzel
sevdiğim kadınlar uğruna terimi usanmadan bucak bucak kaçtıkları çıplak
ayaklarına, kalçalarına, jilet değmemiş tüylerine sürdüm. Layık olmadıkları
iklimlerin rüzgârlarını doladım saçlarına. Koltukaltlarını öpmek için, incinmiş
erkekliğimi ölü bir yılan gibi kasıklarına serdim. Onlar şiddetinden ürktükleri
ihtirasımı, hep hayvani bir açlık olarak okuyorlardı. Çünkü onların gövdelerini
ayaklandıran hayvanları hiç olmamıştı. Şimdi Milena, senin hayvanların benim ormanlarımda
geziniyor. Aşk bütün hücrelerimde öleceğim orgazmların müjdecisi. Şimdi senin tahripkâr
şiddetinin. Ne güzel şiddetinin!
Sana rastlayıncaya kadar gövdemi uyduruk adreslere
sürmüşüm. Düşlerimin müsveddesi sığ, şiirsiz haritalara. Ayışığı vurmuş odadaki
isyanı kaybetmemek için, yaralı memelerine kilitlenmiş gözlerimi oydum. İki
kanlı haykırış fırlattım karanlığa. Sen koynuma sokulduğunda Prag hiç
duyulmamış, belki de hiç yazılmamış bir şiir içindeydi. Yatağa sere serpe
uzanmıştın. Mağaranda karşı durulmaz davetler tomurcuklanıyor. Orada kaybolup
yok olmak istiyorum
Gazetede okudum. Bavyera maden işçileri ayaklanmış. Sevdiğim
kadınlara duyduğum açlık, senin yaşlı Yahudi’nin polis copuyla parçalanmış
yüzünü okşayan ellerinde sönüyor. Yüzün kir içinde, gözlerin öfkeden çakmak
çakmak. Sana yakın olabilmek için atlı polislerin nalları arasında, senin yere
saçılan notlarını topluyorum. Ölüm, göğsünden süngülenen madenci çocuğun çığlığı Milena. Gözlerim yanıyor
Saatlerdir hıyar turşusuyla votka içilen bir
meyhanedeyim. Kendimi uyuşturamıyorum. Gövdem durmadan erişemediğim
düşlerime ayılıyor. Gece yalnız. Ayışığı
odamda. Prag’da mıyım ,İstanbul’da mıyım bilmiyorum
Çalışma masamdaki porno derginin açık sayfalarına
uzanmış kadınların en mahrem yerlerine gidiyorum. Şeffaf külotundan cinsel
organı görünen sarışını göz çukurlarıma doldurdum. Tüylerini üçgen biçiminde
düzeltmiş, dudakları narçiçeği. Rüyadayım sanki. Dergideki insansız sarışın
senin biçimli ayakların oluyor. Bileklerinde daha küçük bir kızken koparıp
babanın suratına fırlattığın zincirin yaraları kabuk bağlamış. Yaralarını
öpüyorum, dudaklarım kanıyor
Senin adını bile duymadığın, yabancısı olduğun
gecelerde sevdiğim kadınlarla zincir şakırtıları arasında sevişirdim, Paslı
demir cinselliğimi acıtırdı. Boşalınca kendi kuytularıma kaçardım. Yalanlarımdan
kurtulsam düşlerim kaybolacak. Bana koyunlarını açan sevgililerime sevinçler, hazlar,
kahırlar, hüzünler taşıyamayacağım .Neden kadınlar senin ellerinle
dokunamıyorlar Milena?
Geçen gün küçük memeli esmer bir kızla seviştim. Teri
güzel kokuyordu. Gövdesinin karmakarışık yollarında bir hazzın ayak izleri
çıkıyordu önüme, bir pişmanlığın aptal şaşkın suratı. Koltukaltlarını, memelerini
çığlıklara savuran ağzımı duymadı. Sen morfinden sızmıştın. Franz’ın mezarı üzerinde yatıyordun. Esmer kız
erkekliğimin bulaştığı beyaz külotundan utanıyordu. Yalnız servilerin boy
verdiği yatağı terk ettim. Seninle daha önce gittiğimiz o meyhaneye koştum. Orada
her hangi bir kadına, her hangi biri olmasın diye “Bana yakışıyorsun! “ dedim. Duymazdan
geldi, içkisini yudumlamaya devam etti.” Karafatmalardan biri olma!” diye
yalvardım. Dinlemedi. Çığlığım kalabalığın kirli sularında kayboldu
Dişiliğin bana yakıştığı için seviyorum seni. Franz’ın
mezarı başında Milena olup yüzüne eğiliyorum. Gözkapaklarını öpüyorum. Gözlerin
sonsuz uykulara dalıyor. Herkes kimliklerini ait oldukları mekanlara
yazdırmıştı. Rengârenk balonlar, bayram macunları, kır çiçekleri, şiirler, sıcak
yaz günlerinin sulanmış toprak kokusu, sevinçli bir oyun, hoş bir şaka olarak
hasret kaldığım hayatı bilmiyorlardı. Ben kimliğimi, kendi gövdeme zarif bir
intihar saldırısı olarak uzanan kendi yamacıma yazmıştım.
Seni Milena, şimdi şurada görmesem, şimdi şurada her
kesin gözü önünde seninle sevişmesem ölürüm. Ortalama duyarlılıklar kolay
kışkırtılıyor. Bir adresim yok diye, kendimi herkese acındırıyorum. N’olur sen
adresim olma! Gece yarıları çevirdiğim telefonlardaki sesim bana yabanc
Tökezleyip kapaklanmamak için alkole, şiire, şarkılara,
kitaplara siperleniyorum. Yakınlarıma kendim bile inanmadığım yalanlar
uyduruyorum.
El içine çıkarken kendime - başkalarına bakarak –çeki düzen
vermeliymişim. Öyle lap diye olmazmış. Siktirsinler. Artık yoruldum. Kendime
tırmanırken bacaklarım titriyor. Şuraya “yalnızlığımı seviyorum” gibi dangalakça bir şey yazsam herkes
beğenecek. Yalnızlığı içimde vehmettiğim ‘zenginliklere’ yaslayarak sırtlayamaz
oldum. Dayanaklarım birer birer cüzamlı bir uzuv gibi çürüyor. Çok geç olmadan
senin morfinle uyuşmuş dudaklarından öpmek istiyorum; sevdiğim ve seveceğim
bütün kadınlarla birlikte.
Artık adını yılardır ucuz bahanelere rehin bıraktığım
coğrafyadayım. Mazeret köprülerini yaktım. Özenle yıkandım, senin sevdiğin
kokuyu süründüm. Gel, yanıma uzan. Bedenlerimize ukala bir fazlalık olarak
yapışmış aklımızı boğalım önce. İçelim, bir ayin gibi sevişerek sarhoş olalım. Bizi
kuşatan duvarları yerle bir edecek edepsizliklere, doyumlara koşalım.
Gece bitiyor. Ben gene ve hala biletsizim. Prag sisler
içinde. Gardan yolcusuz trenlerin sirenleri geliyor. Ruhu ve kalemi erkek
güzeli bir adam, boynuna hasretin kör umuda bulanmış fermanını asmış kızını ve
seni getirecek trenleri bekliyor. Ben çatı katındayım. Sebepsiz hüzünler
içindeyim
Nisan 96 Beşiktaş



