17 Haziran 2014 Salı

 MİLENA -Hasan Gürkan
 Ayakta sırtı bana dönük, yüzünü görmüyorum. Odaya ayın şavkı vuruyor. Duvarın dibindeki tek kişilik yatak,
üzeri kitaplar ve notlarla dolu ahşap çalışma masası,
pencere,
yakın ve uzak evlerin kiremit çatıları,
her şey bir düş dünyası.
Sessizlik.
Ay ışığıyla birlikte odanın her yanına, her şeye sinmiş kışkırtıcı, mutlak bir sessizlik. 

Sırtı bana dönük, ellerinin hareketinden düğmelerini çözdüğünü hissediyorum. Elbisesi belli belirsiz bir kumaş hışırtısıyla ayaklarının dibine yığılıyor. Uzun boynu, çıplak sırtı, sutyeninin askıları, kalçası, sonra yere dişilik güveniyle basan mevzun bacakları. Heyecandan boğazım kuruyor. 

Milena diri memeleriyle yatağa giyinik uzanmış adama sokuluyor. “Ne kadar güzelsin! “ diyen erkeğin sesi başka, uzak ve telaşsız bir dünyada. Şiddetin yutulmayı beklediği azgın sulardan eser yok. Nefesimi tutmuş öfkeden çıldırmış bir Milena seyrediyorum. Dişiliği zapt edilmez bir isyan gibi ayakta. Sevdanın sağır göğsünü döven yumrukları ve mızmızlığa yabancı gözyaşlarıyla Milena beni sevişmeye çağırıyor. Hazdan ve acıdan titriyorum. Memelerini yırtan kırık vazo, taze yara ve kan dudaklarıma bulaşıyor. Damarlarımda alevlenen kasıklarının teri dolaşıyor. 

Hiçbir kadın benim gövdeme böyle tepeden tırnağa şehvet olarak tırmanmadı. Benim sevdiğim kadınlar Milena, evcilleştirilmiş kibar bir şiddetin kölesiydiler. Etimi yıllardır kavuran çöl, sen dokundukça yemyeşil bir vahaya koşuyor. 

Solgun kilim, yalansız gümüş, nadide bir hüzün çiçeği.
Esir yüzünü zındanda gördüm. Kollarını nümayişsiz bir şefkatle kızına dolamıştı. Vakarı karşısında, bir ucu ölüme uzanan koridor, utancından elleriyle yüzünü kapatmıştı. 

Kederleri şirketlerin bordrolarına tescilli kadınlar, geçmişlerini kendilerinden gizliyorlar. Yamandıkları, yirmi dört saatlerine yağ lekesi gibi yayılan her günleri, ayaklarına dolanıyor. Sevişecek olurduk. Meşguliyetleri yüzünden pestili çıkmış aşk gecelerine serdikleri sarsak çarşaflardan utanırdım. Hayvanlarımı iğdiş edecekler diye ödüm kopardı. Hepsini ne güzel sevdiğim kadınlar uğruna terimi usanmadan bucak bucak kaçtıkları çıplak ayaklarına, kalçalarına, jilet değmemiş tüylerine sürdüm. Layık olmadıkları iklimlerin rüzgârlarını doladım saçlarına. Koltukaltlarını öpmek için, incinmiş erkekliğimi ölü bir yılan gibi kasıklarına serdim. Onlar şiddetinden ürktükleri ihtirasımı, hep hayvani bir açlık olarak okuyorlardı. Çünkü onların gövdelerini ayaklandıran hayvanları hiç olmamıştı. Şimdi Milena, senin hayvanların benim ormanlarımda geziniyor. Aşk bütün hücrelerimde öleceğim orgazmların müjdecisi. Şimdi senin tahripkâr şiddetinin. Ne güzel şiddetinin! 

Sana rastlayıncaya kadar gövdemi uyduruk adreslere sürmüşüm. Düşlerimin müsveddesi sığ, şiirsiz haritalara. Ayışığı vurmuş odadaki isyanı kaybetmemek için, yaralı memelerine kilitlenmiş gözlerimi oydum. İki kanlı haykırış fırlattım karanlığa. Sen koynuma sokulduğunda Prag hiç duyulmamış, belki de hiç yazılmamış bir şiir içindeydi. Yatağa sere serpe uzanmıştın. Mağaranda karşı durulmaz davetler tomurcuklanıyor. Orada kaybolup yok olmak istiyorum 

Gazetede okudum. Bavyera maden işçileri ayaklanmış. Sevdiğim kadınlara duyduğum açlık, senin yaşlı Yahudi’nin polis copuyla parçalanmış yüzünü okşayan ellerinde sönüyor. Yüzün kir içinde, gözlerin öfkeden çakmak çakmak. Sana yakın olabilmek için atlı polislerin nalları arasında, senin yere saçılan notlarını topluyorum. Ölüm, göğsünden süngülenen madenci  çocuğun çığlığı Milena. Gözlerim yanıyor 

Saatlerdir hıyar turşusuyla votka içilen bir meyhanedeyim. Kendimi uyuşturamıyorum. Gövdem durmadan erişemediğim düşlerime  ayılıyor. Gece yalnız. Ayışığı odamda. Prag’da mıyım ,İstanbul’da mıyım bilmiyorum 

Çalışma masamdaki porno derginin açık sayfalarına uzanmış kadınların en mahrem yerlerine gidiyorum. Şeffaf külotundan cinsel organı görünen sarışını göz çukurlarıma doldurdum. Tüylerini üçgen biçiminde düzeltmiş, dudakları narçiçeği. Rüyadayım sanki. Dergideki insansız sarışın senin biçimli ayakların oluyor. Bileklerinde daha küçük bir kızken koparıp babanın suratına fırlattığın zincirin yaraları kabuk bağlamış. Yaralarını öpüyorum, dudaklarım kanıyor 

Senin adını bile duymadığın, yabancısı olduğun gecelerde sevdiğim kadınlarla zincir şakırtıları arasında sevişirdim, Paslı demir cinselliğimi acıtırdı. Boşalınca kendi kuytularıma kaçardım. Yalanlarımdan kurtulsam düşlerim kaybolacak. Bana koyunlarını açan sevgililerime sevinçler, hazlar, kahırlar, hüzünler taşıyamayacağım .Neden kadınlar senin ellerinle dokunamıyorlar Milena? 

Geçen gün küçük memeli esmer bir kızla seviştim. Teri güzel kokuyordu. Gövdesinin karmakarışık yollarında bir hazzın ayak izleri çıkıyordu önüme, bir pişmanlığın aptal şaşkın suratı. Koltukaltlarını, memelerini çığlıklara savuran ağzımı duymadı. Sen morfinden sızmıştın. Franz’ın  mezarı üzerinde yatıyordun. Esmer kız erkekliğimin bulaştığı beyaz külotundan utanıyordu. Yalnız servilerin boy verdiği yatağı terk ettim. Seninle daha önce gittiğimiz o meyhaneye koştum. Orada her hangi bir kadına, her hangi biri olmasın diye “Bana yakışıyorsun! “ dedim. Duymazdan geldi, içkisini yudumlamaya devam etti.” Karafatmalardan biri olma!” diye yalvardım. Dinlemedi. Çığlığım kalabalığın kirli sularında kayboldu 

Dişiliğin bana yakıştığı için seviyorum seni. Franz’ın mezarı başında Milena olup yüzüne eğiliyorum. Gözkapaklarını öpüyorum. Gözlerin sonsuz uykulara dalıyor. Herkes kimliklerini ait oldukları mekanlara yazdırmıştı. Rengârenk balonlar, bayram macunları, kır çiçekleri, şiirler, sıcak yaz günlerinin sulanmış toprak kokusu, sevinçli bir oyun, hoş bir şaka olarak hasret kaldığım hayatı bilmiyorlardı. Ben kimliğimi, kendi gövdeme zarif bir intihar saldırısı olarak uzanan kendi yamacıma yazmıştım. 

Seni Milena, şimdi şurada görmesem, şimdi şurada her kesin gözü önünde seninle sevişmesem ölürüm. Ortalama duyarlılıklar kolay kışkırtılıyor. Bir adresim yok diye, kendimi herkese acındırıyorum. N’olur sen adresim olma! Gece yarıları çevirdiğim telefonlardaki sesim bana yabanc 

Tökezleyip kapaklanmamak için alkole, şiire, şarkılara, kitaplara siperleniyorum. Yakınlarıma kendim bile inanmadığım yalanlar uyduruyorum. 

El içine çıkarken kendime  - başkalarına bakarak –çeki düzen vermeliymişim. Öyle lap diye olmazmış. Siktirsinler. Artık yoruldum. Kendime tırmanırken bacaklarım titriyor. Şuraya “yalnızlığımı seviyorum”  gibi dangalakça bir şey yazsam herkes beğenecek. Yalnızlığı içimde vehmettiğim ‘zenginliklere’ yaslayarak sırtlayamaz oldum. Dayanaklarım birer birer cüzamlı bir uzuv gibi çürüyor. Çok geç olmadan senin morfinle uyuşmuş dudaklarından öpmek istiyorum; sevdiğim ve seveceğim bütün kadınlarla birlikte. 

Artık adını yılardır ucuz bahanelere rehin bıraktığım coğrafyadayım. Mazeret köprülerini yaktım. Özenle yıkandım, senin sevdiğin kokuyu süründüm. Gel, yanıma uzan. Bedenlerimize ukala bir fazlalık olarak yapışmış aklımızı boğalım önce. İçelim, bir ayin gibi sevişerek sarhoş olalım. Bizi kuşatan duvarları yerle bir edecek edepsizliklere, doyumlara koşalım. 

Gece bitiyor. Ben gene ve hala biletsizim. Prag sisler içinde. Gardan yolcusuz trenlerin sirenleri geliyor. Ruhu ve kalemi erkek güzeli bir adam, boynuna hasretin kör umuda bulanmış fermanını asmış kızını ve seni getirecek trenleri bekliyor. Ben çatı katındayım. Sebepsiz hüzünler içindeyim 

Nisan 96 Beşiktaş

 

 

13 Haziran 2014 Cuma

Şerdeki Hayır – PKK’nin Günü Gelirken

Demir Küçükaydın

ypgkadin.jpgİŞİD’in Musul’u ele geçirmesi bir şerdir ama büyük hayırlara gebe olabilir.
Çünkü Ortadoğu’da tüm dengelerin alt üst olması ve kartların yeniden karılması anlamına gelmektedir.
Ve bu gelişmelere bağlı olarak da PKK bölgenin kaderinin belirlenmesinde biricik kabul edilebilir ve bir barış şansı sunabilen alternatif olarak giderek öne çıkacaktır.
Neden ve nasıl?
*
Madem Dünya futbol şampiyonası başlıyor, öyleyse futboldan bir analojiyle başlayalım.
Futbolda iki türlü oyun vardır. Toplu oyun, topsuz oyun. Elbette bir oyuncunun topu ayağına aldığında topla çok iyi oynamayı bilmesi gerekir. Ama bir de topsuz oyun vardır: topun gideceği yeri sezerek önceden orada yer tutmak. İyi oyuncular bunlardır.
PKK yıllardır “toplu oyunu” iyi öğrendiğini gösterdi.
Örneği dünyanın en büyük ordusuna karşı (Türk ordusu kişi başına gelir ve nüfusa oranlar göz önüne alındığında dünyanın en büyük ordusudur) en azından çeyrek yüzyıldır başarıyla karşı durmuştur. Ve Zap’da görüldüğü gibi, Türk ordusu büyük bir hezimetten şansla kurtulmuştu.
Örneğin Suriye’de, Barzani ve Türkiye’nin kıskacına rağmen, koca orduların bile karşısında duramadığı İŞİD’e karşı da tek direnebilen ve karşı zaferler kazanabilen güç olduğunu göstermiştir.
Yani “toplu oyunu”, savaşmayı iyi bilmektedir.
Ama PKK aynı zamanda topsuz oyunu da iyi bilmektedir. Öcalan yıllardır bunun ustası olduğunu zaten göstermiştir. Topsuz oyun: teori, doğru bir strateji ve program demektir
PKK demokratik özlemlere sahip çıkarak, tüm demokratlara altına sığınacakları bir koruma sunmaktadır. Türkiye politikasına bakın, nerede az çok demokratik eğilimleri olan bir muhalefet odağı, bir kitle örgütü veya “sivil toplum inisiyatifi” varsa, PKK’nın “cazibe merkezi”nin çevresindeki nebülözde var olabilmektedirler.
*
Ortadoğu’da ve Orta Asya veya Afrika’da, tek çıkış noktası diller ve dinlerin eşitliğine dayanan bir politik sistemdir.
Eşitlik ise iki türlü olabilir: biri bütünü dil ve dinleri tanıyarak eşitlik; diğeri, bütün dil ve dinleri politik alanın dışına iterek, devletin dilinin ve dininin olmamasıyla eşitlik. Esas eşitliği bu sağlar.
PKK birinci tür eşitliği savunarak bile, inkârcı rejimlerin baskı altına aldığı dilleri ve dinleri bir cephede ve kendi paternalist koruması altında bir araya getirebilmektedir.
Yani tam bir biçimsel eşitliği sağlamanın tek esaslı yolu dillerin ve dinlerin vs. politik anlamlarının reddedilmesi olmakla birlikte; PKK, en azından bir dile ve dine dayanan ve diğerlerini baskı altına alan ve inkâr edenlere karşı, onları politik birimler olarak tanımayı ve eşit görmeyi vaat ederek biricik ciddiye alınabilir alternatif olarak ortaya çıkmaktadır.
ABD ve müttefiklerinin, sözde demokrasi getiriyoruz diyerek “ulus inşası” (“Nation bildung”) namı altında aşiretleri, dilleri, dinleri politik birimler haline getirmesi; bölgenin parçalanmışlığını ebedileştirmek ve en karşı devrimci güçleri güçlendirmekten başka bir anlama gelmiyordu.
Kendi ülkelerinde dilleri, dinleri, aşiretleri politik olarak tanımayan ve tanımlamayanların; “ulus inşası” diye, “demokratik temsil” diye karşı devrim ihraç etmeleri, bölgedeki insanları, en karşı devrimci rejimleri ve güçleri bile neredeyse kurtarıcı gibi görülecek hale getirmişti.
*
İşte tam da bu nedenle, olaylar topu PKK’nın ayağına doğru sürüklemektedir.
Hem halklara bir çözüm sunmakta; çatışanları bir araya getirme olanağı sunmaktadır duruşu ve konumuyla biricik kabul edilebilir alternatif olarak ortaya çıkaktadır; hem de devletler için de İŞİD karşısında tek etkili müttefik olarak görülür hale gelmektedir.
Artık nesnel olarak ABD de, Türkiye Cumhuriyeti de, Barzani de, hatta Irak rejimi ve Esat, hatta İran bile PKK’ya muhtaçtırlar ve olayların akışı onları PKK ile ittifak yapmaya zorlamaktadır.
Bugüne kadar, PKK’ya karşı olan güçlerin, birden bire kendisiyle ittifaka razı gelir hale gelmeleri, ABD ve İngiltere’nin o güne kadar Sovyetlere saldırtmak için okşayıp büyüttükleri Hitler karşısında Sovyetlerle ortak cephe kurmaya karar vermelerine benzer. Çok önemli bir kırılma noktasıdır ve güçlerin dengeleri birden bire değiştirir.
Savaşta bazen cepheler döner, daha önce yıktıklarınızı yapmaya; yaptıklarınızı yıkmaya başlarsınız. Dün PKK’ya karşı İŞİD’i silahlandıran TC; şimdi İŞİD’e karşı PKK ile işbirliği yapmak zorunluluğunu duyacaktır. Benzeri cephe dönüşleri Barzani ve ABD için de olacaktır.
*
Bunun ilk sonuçlarını basındaki yorumlarda bol bol görüyoruz. Bütün yazarlar, Türk Devletine, Hükümete, artık stratejini kökten değiştirmek zorundasın, yani PKK’ya düşmanlığı bırakıp onunla ittifak kurmalısın demeye getiriyorlar. Henüz böyle apaçık söylenmiyor ama anlayana çok açık.
PKK da bu durumu gördüğü için, bir yandan İŞİD’e karşı alarm zillerini çalarak uyuyanları uyandırmaya çalışırken; diğer yandan olayların gelişmesinin nesnel olarak kendi yanına ittiği güçlere itici davranmıyor ve el uzatıyor.
Onlar hala eski alışkanlıklarıyla ve refleksleriyle davransalar da, giderek pozisyonlarını değiştirmek zorunda kalacaklardır.
Şimdi büyük bir olasılıkla Öcalan ve PKK’nın bölgede hızla parlayacağı; giderek çok önemli bir aktör haline dönüşeceği bir döneme giriyoruz.
Bu gelişme aynı zamanda bölgede ezilenler arasında toparlanmaya ve devrimci kabarışa da yol açabilir; zincirleme bir reaksiyonun tetikleyicisi olabilir.
Bu takdirde, artık büyük ölçüde şehirleşmiş ve önyargı ve korkularından kurtulmuş modern ücretliler, gerçek demokratik eşitliğin dillerin, dinlerin, hatta aşiretlerin tanınması ile değil; bunların hiçbir politik anlamının olmamasıyla kurulabileceği bir programı yükseltip, Kürt Hareketinin gölgesinde başladıkları politikleşme ve radikalleşmelerini mantık sonuçlarına vardırıp bağımsız ve ayrı bir radikal demokratik güç oluşturabilirler ve kim bilir belki onlarca yıllık mesafeleri birkaç haftada alabilirler.
Gezi bir bakıma bunun mümkün olduğunu gösteriyordu ve bir provasıydı belki de.
Kendisi 21 Mart’ta Öcalan’ın açıkladığı “Barış Süreci”nin gölgesinde var olma olanağı bulmuş ve hızla demokratik özlemlerini ifade etme ve radikalleşme eğilimi göstermişti.
Hazırlıksız olduğu kısa soluklu kaldığından gerisi gelmedi. Ama genel bir tarihsel eğilimi gösterdi.
20 Yüzyıl, bir bakıma, şehirlerde başlayan bir devrimin (Berlin, Petrograd, Bakü) bir köylülük denizinde boğulmasının hikâyesiydi.
21 Yüzyıl kırda başlayan bir devrimin şehirlerde ayağa kalkmasının hikâyesi olabilir.
Bu da bilenen bütün ezberleri bozar.
12 Haziran 2014 Perşembe
 

12 Haziran 2014 Perşembe

AŞKTA MÜTAREKE
Hasan Gürkan
 
    İçimizden birinin bu aşkın ölümüne sevinecek olması, en azından böyle bir sonun onda bir ferahlama, bir hafiflik yaratacak olması ne hazin! Bir insan  için ‘kendisi olma’nın ne kadar önemli ve zor olduğunu ne kadar çok konuştuk. Sevdanın gücü, büyüsü üzerine, insanın severek insanlaşması konusunda, herkesin kabul ettiği yahut kabul eder göründüğü ne kadar çok laf ettik. Hâlbuki bütün yaşadıklarımıza kaynağı reddeder, karşı çıkar, kabullenmez göründüğümüz ahlak konusundaki çatışmalar, gerginlikler, acılar bulaştı.
 
    Şimdi bir mütareke dönemindeyiz. Mütarekeyi hem bu ilişkinin tarafları arasında, hem tek tek kişilerin kendi iç dünyalarındaki yarılmanın tarafları arasında düşünüyorum. Malum, mütareke savaşla barış, yani iki hal arasındaki geçici bir durumdur. Ne biri, ne öteki, üstelik geçici.

    Mütarekenin rehaveti sende bunun devamlı, kalıcı bir durum olduğu gibi bir zehaba, kocanda ise, zamanın aşkın ‘geçici’ heyecanını yok edeceği gibi bir beklentiye yol açıyor. Ben ise önceki gerilim ortamından bir mütareke ile bile olsa çıkmış olmamıza, elbet seviniyorum. Ama öte yandan bunu bir ara dönem olarak görüyor, böyle sürüp gitmeyeceğini biliyorum. En kötüsü, burada aşk yenilebilir. Sen “zamana bırakalım” derken, müdahalesiz bir durumu değil, zamana bağlı olarak mevcut aile ahlakının etkilerinin ‘müdahalesini’ istediğinin belki farkında değilsin.

    Uçurum,
    İnsanı en çok tavırsızlık yorar. İki tavır arasında denge kurma gayretleri yorar. Bana geldikçe yorulman, her defasında iç dünyanda büyük emeklerle kurduğun dengelerin altüst olmasından. Aşkın denge tutmazlığından.

    ‘İyi insan’ nitelemesi benim için, kendi başına bir şey anlatmıyor. Bir nitelemenin çok sık tekrarı, insanın belki kendine yönelik bir şartlandırma, kendini kandırma metodudur. Ama o kadardır.

21 Mayıs 98 Perşembe
Beşiktaş

10 Haziran 2014 Salı


“LİSTE” YA DA SOYDÜŞKÜNYARLARINA KUŞ KONDURMAK *

Hakan Akçura

Yarın** Stockholm TEGEN 2 sanat galerisinde açılacak karma serginin adı, “Evet, yaşamak istiyorum, ölmek istiyorum”. İsveç ulusal marşının nakaratı bu... Her ne kadar sergi Norveç'in ulusal gününde açılıyor olsa da, anlaşılacağı üzere, karma serginin asıl İsveçlilikle ilgili bir derdi var. Sergi metninde Gunilla Sköld-Feiler, özetle, "isveçliliğin neredeyse ten rengiyle belirlenmesinin tartışılabildiği günümüzde neyi kutlayacağız?" diye soruyor. 

Ben de katılıyorum bu sergiye. Diğer sanatçılar, galerinin sahiplerinden Gunilla Sköld-Feiler,
ChunLee Wang Gurt, Kerstin Hansson, Peter Johansson, Dorinel Marc ve Paula Urbano. İsveç Ulusal Günü 6 Haziran'da biz tüm sanatçılar, gelen konuklarımızla sohbet edeceğiz. Sergi 16 Haziran'a kadar sürecek. TEGEN 2 bundan önce de üç karma ve bir solo sergimin ev sahibiydi.

 Bu sergide çok elemanlı, "Liste" isimli bir duvar düzenlemem yer alacak. “Liste” şunları içeriyor: “İsveç'in belli başlı soydüşkünyarları” başlıklı bir liste. “İsveç'in belli başlı kuşları - 1” başlığıyla sergilediğim dört resmim ve tüm duvarı kaplayan üç yıllık emeğimin belgeleri. En iyisi baştan başlayayım anlatmaya...

 


Örebro, Närke'de Falkaberget diye anılan soydüşkünyarında kızılgerdan

(Hakan Akçura, 2013, ahşap üzerine akrilik, 63,3 x 63,3 cm.)

Geçtiğimiz mart ayında Dünya Bülteni'nde yayınlanan, Cihan Aktaş'ın sorularını cevapladığım uzun söyleşide İzlanda ve İsveç tarihinde yüzyıllardır bir söylenti, bir mit olarak özel bir adla anılan (ättestupa) uçurumlardan söz etmiştim. Güçsüzleşen yaşlıların, engellilerin, “artık topluma yük olanların” (!) atıldığı -ya da hiç atılmadığı, böyle bir şeyin olmadığı- uçurumlar. Ama nedense üretilen, kabullenilmiş, bugüne kadar taşınmış ve yaşlılara, bakıma muhtaçlara dair uygulanması öngörülen her olası kötü, geri devlet politikasında bir metafor olarak anılan (“- Oldu olacak, onları ättestupa'dan atın bari!”) özel bir adı olan uçurumlar: ätt = soy, aile / stup = uçurum / stupa = ansızın ya da direnerek ölmek / ättestupa = ailelerin ansızın düştükleri, atıldıkları uçurumlar.

Üç yıl önce bu uçurumlara dair özel bir ilgi büyütmeye başlamamın üç nedeni var. Öncelikle, İsveç toplumunun çoğunluğunun kullandığı, içinde taşıdığı, varoluşlarını, edimlerini belirlediğini düşündüğüm günlük yaşam kodlarını yazmaya yıllar önce başlamış ve bu kodların içinde yoğun bir utanç duygusunun var olduğuna inanmaya başlamıştım. Bu duygunun kadim köklerinin arayışı içindeydim.

 
 

Olofström, Blekinge'de Valhalla diye anılan soydüşkünyarında şakrak kuşu

(Hakan Akçura, 2013, ahşap üzerine akrilik, 63,3 x 63,3 cm.)

 Ardından, bu arayışımda ulaştığım ve 1949 yılında -"Proleter yazarlar" grubunun üyesi- Ivar Lo-Johanssons'un fotografçı Sven Järlås ile birlikte yayınladığı, “Ålderdom” (Yaşlılık) adlı bir kitap. Bilinen en eski zamanlardan bugüne, yaşlılığın bu topraklarda nasıl taşındığını, algılandığını ve yaşlılara karşı yaygın toplumsal tutumun ne olduğunu aktaran kitabın ilk bölümünün başlığı bu uçurumları ve bu uçurumlardan insanları atarken kullanılan -akrabaların hepsinin, bir sonra ölecek olanın ise kurbana en yakın kavraması gereken- özel sopaların adını (ätteklubba) taşıyordu. Heyecanla okuduğum dört sayfada gördüm ki, Johansson bir mitten değil, olası bir gerçeklikten sözediyor. Merakım kabardı.

Üçüncü nedenim ise, üç yıldır bir bakıcı olarak değişik bakımevlerinde, yaşlı, bakıma muhtaç, engelli insanlarla, onlar için çalışıyor olmam. 



 

Göteborg, Västergötland'da Ramberget diye anılan soydüşkünyarında  karatavuk

(Hakan Akçura, 2013, ahşap üzerine akrilik, 63,3 x 63,3 cm.)

Üç yıllık aralıklı arayışım ve kazımda, hakkında yazılan wikipedia maddesinde bile mit olarak anılan ve sayısı onu geçmeyen bu uçurumların -şimdilik- ülkenin doksan ayrı yerinde olduğunu saptadım.

 
 
 Nerelerde araştırdım da buldum onları? Öncelikle Kungsliga Biblioteket (Krallık Kütüphanesi) ve Sveriges National Biblioteket'in (İsveç Ulusal Kütüphanesi) 200 yıl geriye gidebilen Digitaliserade svenska dagstidningar” (Dijitalize edilmiş günlük İsveç gazeteleri) arşivinde, Projekt Runeberg (Nordisk familjebok konversationslexikon och realencyklopedi) arşivinde, ayrıca İsveç'in diğer tüm dijital arşivlerinde, birçok uluslararası arşivde yeralan eski yayınlarda, güncel haber, gezi, dağcılık, doğa sitelerinden, soykütüğü arama forumlarına kadar internetin olanaklı tüm labirentlerinde, kitaplıklarda, eski kitapçılarda... 

Aynı yoğunlukta akacak bir üç yıllık süreçte İsveç'te doksan yeni soydüşkünyarı daha bulabileceğimden neredeyse eminim. (Evet, sonunda "
ättestupa" demekten vazgeçip, türkçeye bir yeni kelime eklemeye karar verdim.)


Karlstad, Värmland'da Alster diye anılan soydüşkünyarında ak kuyruksallayan

(Hakan Akçura, 2013, ahşap üzerine akrilik, 63,3 x 63,3 cm.)

Bu kazılarım bana gösterdi ki, bulduğum, okuduğum metinlerin çoğu soydüşkünyarlarından bahsederken onları mit mekanları olarak degil, eski ve kirli bir geleneğin yerleri olarak dillendiriyor.

 İşin matrağı ve inanılmaz olanı şu ki, sözkonusu üç yılın son aylarında listesini yayınladığım doksan soydüşkünyarının elli tanesinin aynı zamanda Riksantikvarieämbetet (Ulusal Miras Kurulu) tarafından “plats med tradition” (geleneksel yöre) ve “minnesmärke” (anıt) tanımlamasıyla “Riksintressen för kulturmiljövården” (Ulusal çıkarlar için korunması gereken kültürel miras) kılındığını hayretle farkettim. Genç nesillerin “ättestupa” (soydüşkünyarı) kelimesine bile yabancı ya da onu sadece genellikle göl kenarlarında yeralan, yüzü doyumsuz manzaralara dönük uçurumların adı sandığı bu ülkede hayretimin nedeni rahatlıkla anlaşılabilir.

 Umarım yayınladığım liste ve duvara sıvadığım o belge-kağıtların, haritalarin etkisi istediğimce güçlü olur. Umarım 70 yıl önce Ivar Lo-Johanssons'un bir araştırmacı yazar diliyle ileri surdugu iddianın, sanat diliyle yinelediğim, yenilediğim bu yeni hali, anlamlı bir tartışma başlatabilir.

Özetle, soydüşkünyarlarının İsveç toplumunun yüzleşmekten kaçındığı, ama buna rağmen etkileri ve sonuçlarını, ortak suçluluk duygusu ve utancını belki de güçlü bicimde hala yaşadığı en eski, en derin kolektif suçu olabileceğini düşünüyorum. 

Öte yandan, ättestupor kavramı eğer düşündüğümün tersine bir mit ise, bunca yüzyıldır, böylesi acımasız -ve gerçekleşmemiş / sanki "ne yazık ki gerçekleşmemiş"- bir kolektif suça özel bir isim yaratılmış olması ve bu kadar rahat, yaygın, ikircimsiz, meşru bir kullanım ve varlık zemini bulabilmesi belki de daha da vahim. O sahip çıkılanın, her yeni güne taşınanın ne olduğunun, kim ne kadar farkında? Bu yüzden mi milyonlarca insan hep yalnız yaşlanıp, kimsesiz ölüyor bu ülkede?

 
İsveç'in başlıca soydüşkünyarları

(Hakan Akçura, 2013)

Güncelleme:
Serginin ardından 35 tanesini daha bulunca, kendilerinin bir gerçeklik olarak anıldığı tüm eski yazılı belgeleriyle birlikte tüm bu soydüşkünyarlarının coğrafi koordinatları ve bulabildiğimce fotograflarını bir web sitesinde yayınlamaya karar verdim. Ekim 2013 - Mart 2014 arasında bu siteye yerleştirdiğim, buldukça yenilenecek olan - kimlikleri, "adları, köyleri, kilise bölgeleri, bir üst kilise alanı, belediyesi, şehri, bölgesi" olarak sıralanmış- hali hazır 125 soydüşkünyarının listesi şu (Site haliyle isveççe ama bu her tıklamanızla, o soydüşkünyarını anan belgeye, haritadaki, yerküredeki konumuna, fotografına ulaşmanıza engel değil):
 

*http://open-flux.blogspot.com
**"yarın" derken geçen seneki sergiden bahsediyor.

 

9 Haziran 2014 Pazartesi


KARANFİLLER
Hasan Gürkan 

“Örneğin rakı içiyoruz
 İçimize bir karanfil düşüyor gibi”* 

    Gece yarısı aynanın ve kendi suretinin karşısında yolunu kaybetmiş, şaşkın bir Carmen çırpınıyordu. Sabah gözümüzün önünde beş karanfil açtı, beş kehribar konyak kadehi. Mutfak penceresinden dışarıyı seyrediyordum. Karanlık bulutlarla, göz kamaştıran şimşeklerle, birden patlayan gök gürlemeleriyle öfkeli bir ilkyaz sağanağına tutulmuştuk. Yatağına bakan aynadaki suretin sıcaktı. Uzakta umutların ısıttığı kaldırım taşlarının o gün soğuduğunu nerden bilebilirdik. Kaldırım taşlarına kan sıçradığını. 

    Beyaz elbisen gövdene yapışıktı. Tenimi ürperten sağnak bana uzanan karmaşık, kararsız yollarına yağıyor. Mutfak penceresi açık, sağnak hızlandı. Sığınacak bir yer arama aptallığına düşmemeliyiz. Kim olduğunun önemi yok.  Saçlarından yağmur suları süzülen dört kadındınız. İçinizde sadece biriniz kumraldı. Bana hep bilmem kaç marklık pahalı iç çamaşırlarını gösterirdi. Onu her zaman otuzbir çektiğim porno dergilerdeki isimsiz dişilerden biri olarak okşadım. 

    Sandalda fırtına patladığında seninle ölüm korkusuyla birlikte sevişiyordum. Sebebini tam anlatamam ama senin yüzünü seçmiştim. Adını avuçlarıma bıraktın, okumadım. Öyle usulca, herhangi bir şey bırakır gibi. Hâlbuki sağnak kaldırım taşlarına sıçrayan kanı yıkayamıyordu. Mayıs güneşinin sebepsiz sevinci, masadaki beş karanfilden sadece birisi, reçine koylar falan. 

    Yatağına oturdum. Karşımdaki körkütük sarhoş aynada suretini seyrediyorum. Yüzün bir ısınıyor, sıcaklıyor, bir soğuyor, üşüyor. İlk yaz sağnağı terli kasıklarını kamçılıyor. Gözlerin, hadi hiç olmazsa kirpiklerin saçlarına iliştirdiğim karanfil gibi koksun istiyorum.
 
     Huyumdur, esmerliğin sadece esmerliği olan bir kadının esmerliğiydi. Carmeninki değil. Sahneyi döven kalın yüksek ökçeli topuklarınla şehvetin bereketli kapılarını tekmelemeyi bilmiyordun. Onun için ellerin kabarık eteklerin üzerinde gerildiğinde, taşralı bir ilkokul  çocuğu yıl sonu müsameresinde flamingoya çıkıyor. 

    Sağnak yağmur, alkol, reçine koylar, zifiri bulutlar vardı ya, tenimdeki ürperti çoğalarak sürüyordu ya, koynun karnın sırılsıklamken kendi kuraklıklarına kaçmak istiyordun ya. Aniden bir kadın boynuma atıldı. Issız yatağında ensemi okşayan hanginizin elleri. 

    Biliyorsun. Her Allahın günü tasarlanmış bir telaşla rakıya, balığa, yosun kokusuna abandık. Peşine düştüğümüz serüven olsa olsa bir serüven suretidir. Tekrarlanmış limanlara götürür bizi. Oysa ben haritasız, pusulasız yollarda sürtmek istiyorum. Düşlerime tutunabilmek için saçlarını dudaklarıma sürdüm. Ense tüylerinde yol hayalleri uyanıyor. Başını, tam kendimi kandırır gibi olmuşken, tam göğsüme  sokuluyorken hatırlıyorum. Sonrası yok. Sonra her şey kayboluyor 

    Balkonda bir ilkyaz gecesiydi. Geniş ferah yollara düşmüştük. Nereye varacağımızı bilmeden, umursamadan yürüyorduk.  Herkesin yolu benim yokuşlarıma bulaşsın istiyordum. Her gün sekiz saatin, en az sekiz bazen dokuz on saatin önünde diz çöken dizlerin dizlerime değiyordu. 

    Sağnak dindi. Şimdi gözlüklerini çıkarmanın vaktidir. Sarhoş bir aynada kahkahaların çırpınıyor. Islaklığın elimde. Kulaklarımda çınlayan bu metalik sesin ne kadarı senin siperin. Bir türlü ellerine tercüme edemediğim sanki gerçek bir Carmenle sevişiyorum. Şimdi gözlüklerini çıkarmanın vaktidir. Şimdi üzerinde sana ait olmayan, emanet ne varsa soyunmanın. Lady Chaterley benim kuruntumdu. Üstelik taşralı, ayak baş parmağındaki oje artığından belli. 

    Seni hiç böyle görmemiştim. Çırılçıplak ve karanfiller içindesin. Bakışların gözlerime değdiğinde başın suç işlemiş gibi öne düşmüyor. Dişiliğin apışarana koşan ellerinin ardına gizlenmiyor. Köşkün bahçesine bakan bahçıvan yasak bir tablonun gece çiçeklerini sulardı. Ama her gün şehvetle sulardı. Koltuk altların karanfiller içinde terlemiş. Bedeninden daha çok, dişiliğinden daha az esmer. Aklına düştükçe hazdan titreyeceğin yanlarımı ağzına, dişlerine, diri meme uçlarına, kasıklarına taşıyorum. 

    Bunda alınacak, kızacak, şaşacak ne var. Topu topu iki  1 Mayıs karanfiliydi saçlarına iliştirdiğim.

*Edip Cansever
 
mayıs 96 Fethiye-Beşiktaş

 

 

 

7 Haziran 2014 Cumartesi


“ELİNİ VER, NERDE ELİN?”
  Hasan Gürkan
    1.
    Bir gece bir türkü söylemiştin bana, İsmail’e ağıt. ”Ah anneciğim, vah anneciğim…” Genç arkadaşlar dün gece Sıla Bar’da o türküyü söylediler. Unutmak istediklerimle arama ördüğüm duvar, bir kere daha yer ile yeksan oldu. Seni en çok bu gece aradım. Dinlediğim her türküde yüzünün alacağı şekli, narin bedeninin edasını çizdim muhayyileme. Paylaşmak istediğim o kadar çok şey vardı, anlatamam.
    Gülüşün, hınzır dil çıkarışın, benim için dans edişin, velhasıl beni baştan çıkartan, çıldırtan bütün takım taklavatınla işgal ettin benliğimi. Ben ise sapa yalnız ve savunmasızdım.
    Bu yükü nasıl taşıyacağım! “efkârlıyım, efkârlıyım / elini ver nerde elin! ”

   2.
    Seninle bir şiirin,
hayır, ben yalnız olarak bir şiirin yollarında yürüyorum. Yanımda olsaydın, el ele tutuşur birlikte yürürdük. Telaşlı minik adımlarına, sağ ayağının badi parmağına ayak uydururdum.
bir doyurgan yalnızlık geliyor aklıma yerimde duramıyorum
dağbaşı yalnızlığı değil su kenarı yalnızlığı değil bir şehir yalnızlığı, boşluğu, ancak istekle takılan gerdanlıklar gibi boyunda göğüste pırıl pırıl, bizi yiyen geliş gidişlere sokak gecelerine kötü aşklara karşı kuşanılmış bir yalnızlık, yeniden doğurganlığımızı hazırlayan hatırlatan kırgın belki ama gitgide bizi hem kendimize hem insanlara iteleyen bir yalnızlık
”(*)
Seninle bir haykırışı,
hayır,ben yalnız olarak, seni  yanımda düşleyip bir haykırışı,bir çığlığı çoğaltıyorum.
 “Sevmek ve söylemek Ardından iyilik gelir ister istemez / Bir orman buduyoruz uyanın farkına varın / bir kasırgaya karşı duruyoruz / Bitkice değil şüphesiz ama tam insanca / Korkmayın, dalgalardan yılmayın / çekin kürekleri” (**)

3.
    Benim evdeyiz. Geniş koltuğun kenarına ilişmişsin. Saçlarını ellerinle yana çekip kuğu boynunu uzatıyorsun bana. İncitmekten korkarak kokluyorum. Kokun anlatılmaz bir bela. Öpüyorum boynunu, damarlarından akan kanı hissediyor dudaklarım, etinin ısınışını.

4.
    “Boynumdan birden ağzınla yayılıp yaşamamı tazeleyen bu ateş, senin padişah karanlığına sızıyorum bu ateşle ne iyi! Hemen etli yapraklarıyla medar bitkilerinin büyük terlemesi geliyor aklıma, ateş ateş bir balık ellerimden usulca, serin kayıyor dip sularına, ıslanıyorum, ıslanıyorum, eskiden kendini unutturan bir duygu yavaş yavaş sarmaşıklar gibi dolanıyor, sarıyor her yerimi… tanıyorum, seviniyorum, rahatsız oluyorum, ıslanıyorum, ıslanıyorum, ama ne güzel, ne rahat ne büyük ıslanıyorum, kadınca ıslanıyorum göğe doğru bir koşuda.”
    Islaklığın baş döndüren uçurumun senin. Her defasında beni sarıyor, içine alıyor, yutuyor, yok ediyor. Her defasında ben azgın bir iştahla ıslaklığını arıyorum, doymuyorum.” (***)
    “Sevmek bir bütün nereden baksan / Ne ayıp ne günah ne uygunsuz / Kolların da ağzın da yüreğe katılması / Tersi tam tersi yalan / tersi yapma“ (****) 

    Şiire sarılıp tespihböceği gibi büzülüyorum, içime kapanıyorum.
    “Yıldızım benim, kaybolmuş gecelerimi sizin usta elleriniz / buluyor / Kırlardan büyüyen çimenlerden çocuklardan bir gülden ayrı / düşünemiyorum sizi /Dünyada bir sizin baktığınız  taylar büyüyor  bir sizin / uyuduğunuzda sabah oluyor”(*****) 

5.
    İstanbul’a dönüyorum.
    İstanbul’a dönüyorduk.
    Yanımda gençten biri oturuyor.
    Yanımda sen oturuyordun.
    Yanımdaki uyuyor, uyurken beni rahatsız etmemeye dikkat ediyor.
    Yanımda sen uyuyordun, başını omzuma koymuştun, ellerin çıplak koluma sokulmuştu. Saçların yüzüme değiyordu. Otobüs yolcu almak için durduğunda yahut mola verdiğinde inip sigara içiyorum.
    İnip sigara içerdik. Bana ‘Cuma’yı anlatırdın. Mağarayı, gölü. Kadıntuvaletlerinin kapısında gelmeyiverecekmişsin korkusuyla seni beklerdik. Otobüsün koltuğunda bacaklarımız birbirine değerdi. Sıcaklıklarımızla kalabalıklaşır, zenginleşirdik.
Yoksul ve yalnızım.
 Nefeslerimiz birbirine değende, nefeslerimiz, içimizde ılık sular yol alırdı.
 Koltukta oturuyorum, nefesim kendime.
 Topçular –Eskihisar vapurunda sarı saçların rüzgarda uçuşurdu. Vapur, Lacivert deniz, rüzgâr da var da, saçların uzaklarda.
    İstanbul’a dönüyorum. Sağ omzum sızlıyor, içim üşüyor. Servis minibüsünün camından trafik levhaları geçiyor. Birinin üzerinde senin oturduğun semtin adı yazılı. Semtin yerinde duruyor, oturduğun ev de
    Kendi evimdeyim. Birlikte yediğimiz son yemeğin yıkanmış, yıkanmamış bulaşıkları mutfakta duruyor. Oturduğun iskemle.
    Çıplak ayağını dayadığın bacağım sıcacık.
-------------------
*Bütün şiir alıntıları Turgut Uyar’dan 

Temmuz 99,Acıbadem

 

   

1 Haziran 2014 Pazar


SÖZ GİBİ BİRŞEY –Hasan Gürkan 

    “Kendimize ait sandığımız iç mekanizmalarımızı bile, kendimizi başkalarına sunduğumuz kamusal alanlarımız haline getirdiğimizi…” Wilhelm Rich 

    Sevdanın aynı iklimini soluduğumuz günlerde bile ben seninle konuşurken, sevişirken, sana yazarken, anlatırken hep bir ‘dil gerginliği’ yaşadım.
    İç dünyamda boy veren duygular ve düşünceler ile bunların ‘dilleşmesi’ arasındaki uçurum (bu süreçte irademe rağmen uğradıkları başkalaşım ) benim anlatım yetersizliğinden sahib-i kalem olmayışımdan kaynaklanmıyordu. Burada bildik ünlü bir düşünürün yıllar önce insanlığın kurtuluşu hülyasını oluştururken dil konusunda çektiği aynı sıkıntıyı yaşıyordum. Onun benimle kıyas kabul etmez entelektüel birikimi, zekâsı ve duygu zenginliğiyle boğuştuğu bir zorlukla, sıradan bir okur-yazar olarak nasıl baş edeceğim, demedim. Çünkü neyle karşı karşıya olduğumun bilincindeydim.
    Öte yandan insanlığın şafağını resmetme gibi çaplı ve çetin bir eylemle, her faninin başına gelebilecek bir sevda serüvenini anlatma arasında ne gibi bir alaka olduğu sorulabilir. Ben seninle olan ilişkimi hiçbir zaman sıradan bir sevda ilişkisi olarak yaşamadım. Öyle değildi.
    Öyle olmaması ikimizin birikimlerinin bir araya geldiklerinde, artık ne sadece senin, ne de sadece benim olan yeni bir niteliğe tekabül etmesinden, benim bu nitelikte, sevgi ahlakını bugünkü zincirlerinden kurtarma mücadelesinin potansiyel imkânlarını görmemden ileri geliyordu. Bu sentezi gerçekleştirip ona uygun bir ahlakla davranıp davranamayacağımız ise daha çok pratikte zamanla belli olacak bir mevzuydu.
    Burada düşünürle ben, insanın özgürleşmesi sorununda aynı sıkıntıyı farklı bağlamlarda yaşıyorduk. Bizim için ‘yeni’ olanı ‘eski’ ödünç alınmış bir dille anlatmak. “ölü kuşakların geleneği yaşayanların beynine bir kâbus gibi çöküyor”
    Sevdanın önümüze koyduğu insani perspektifleri sana anlatmaya çalışırken yakamı bırakmayan, seni de zapt etmiş bu ödünç dil, senin nasıl bir ilişkiyle yüz yüze olduğunu anlamana mani oluyordu. Sense benim bu konudaki sürekli çırpınışlarımı başlangıçta “sana hep bir duygu seli halinde gelen güzel adam” ın iç dünyasının dışa vurumu olarak; sonraları ise umutsuz bir sevgilinin hezeyanları olarak kavradın.
    Bugün farklı atmosferlerde soluk alıyoruz.O sebeple dil bir yandan baktığında manasını kaybetti, öte yandan baktığında içselleşmiş bir yara olarak kanıyor. Artık gitmeliyim. 

1993 kış Beşiktaş