4 Eylül 2013 Çarşamba


DANİMARKA’LI BİR ŞAİR : HENRİK NORDBRANT
Hüseyin Duygu
‘Danimarka’da doğmuş olmama
dayanamıyorum.
21 Mart 1945 Kopenhag doğumlu olmama ise,
hiç mi hiç dayanamıyorum.’ 

Henrik Nordbrandt, bir şiirinde Kopenhaglı olduğunu böyle dile getirir. O, şiirlerindeki büyüleyici ezgisellik ve çarpıcı şiir mantığıyla Danimarka’da bir Henriik Nordbrandt söylemi yaratmıştır. 1967 yılında ülkesini terketmiş, bir şiirinde yazdığı gibi ‘hiç kimseyle ortak öyküsü olmayan’  bir yer aramak üzere önce Yunanistan’a 1970’li yılların başından bu yana da Türkiye ve öteki Akdeniz ülkelerine gitmiştir.

Henrik Nordbrandt aykrı bir insandır. İnce uzun boyu, küskün bakışlarıyla her an her yere  uyabilir, hiçbir yerin insanı değilmiş gibi durur topluluklarda. Onun sadece şiir yazarak geçinmesi yaşamını ‘sevebileceği ve ölene kadar kalabileceği’ bir yere adaması, tam anlamıyla özgürce yaşaması; sorumlulukları ağır, geçim derdi çeken Türkiyeli ozanları kıskandıracak türdendir.

Kuzey’in karanlık ve soğuk bir ülkesinden, ‘sevebilceği ve ölünceye kadar kalabileceği’ yeri aramak için 1967’de Yunanistan’a gider. Orada Yunan cuntası ile karşılaşır. Bir süre sonra Yunanistan’ı terkedip İstanbul’a geçer. Ancak İstanbul da ozanın aradığı yer değildir. İki hafta sonra soluğu Danimarka’da alır.  Kopenhag Üniversitesi’nde Çince ve Arapça okur. Bu arada Türkiye’ye merak sarar ve 1971’de yine Türiye’ye gider. ‘Yakarış’ adlı şiirini Side’de yazar. Sürekli aramaya devam eder. Side’den sonra yolu İspanya’ya uzanır ve bu ülkede yedi yıl kalır. İspanya güneşi pırıl pırıldır ama o, Ege Denizi’ni, Yunan adalarını ve Türkiye’yi özlemekten geri durmaz
‘Ege Denizi, o sıcak gecelerinde
uykulu yüzüme,
parçalanmış heykellerin
alnıma kondurduğu gizli öpücüklerine,
gemici dullarının göz kapaklarını
ve renkleri solmuş ikonların altınını
anımsayıveren parmak uçlarıma,
Orta Asya’da bir Roma gömütündeki
kırılgan cam eşya gibi
Nordbrant'tan İki Şiir: 

GÜLLERE HARCADIM BÜTÜN PARAMI

Güllere harcadım bütün paramı, yolumu yitirdim mavide.
Göremezsem seni yarın, öldüm demektir;
Solgun Mart göğü altında denizin açıklarında yatan bir ölü,

oyma süsünden ayrılıp, onun görüntüsünü
pencerelerinde bırakıp gitmiş bir hayalet gemi gibi,
bir elinde bir gül, öbür eliyse açık ve öne uzanmış
 Çeviren : Murat Alpar

TOROS DAĞLARI

Neyi yeğleyeyim, bilmiyorum:

Seni mi, sevgilim, Toros Dağlarına,

Toros dağlarını mı yoksa güllere.
 

O kadar güzel ki Toros Dağları;

Gülleri o kadar al, o kadar kokulu ki!

İşte seni tam o kadar seviyorum. 

Çeviren : Murat Alpar

 

28 Ağustos 2013 Çarşamba


DİNO’NUN GELİNCİK KIRMIZISI HEYY!
Hasan Gürkan 

Bir merhaba demişliğim bile yoktu. Yüzünü sadece gazete fotoğraflarından, kitaplardan tanırdım. Bugün sana geldim, yarın onu uğurlamaya Bebek’e gideceğim. 

Söylediklerinin kıymet-i harbiyesi yok. Sevginin sıcaklığı sesinde, bir de bana telaşlı ellerinde şavkıyor.Ofisindeki adamın biri ve kadının teki –tanışlarımız- küçük ve fukara bir alemdeler.Sözler havada kırkbeşlik plağın otuzüçlükte çalınışı gibi uçuşuyor.Dinler gibi yapıyorum.Adam ziyadesiyle kibar.Ama o geçkin bayanla birlikte,i bizim Parisli göçmen pek umurlarında değil.Ne yazar!Pahalı,deri bir kabandır şıklık.Ve nezaket iyi kesim bir elbise.Kadının vücudu düzgün.Senin ellerin düzgün olmasın.Kadın kendi çıplak bedenin hiç okşamamış.Ayıp sayıyor.Sen okşa. 

Pencerenden iskele görünüyor. Dışarıda yolunu şaşırmış güneşli bir aralık. Kalkıp gitsem, en güzel yanım burada –İngilizce kitaptan seçilmiş boyalı biyoloji şekillerinin arasında-kaybolacak.İnadına oturuyorum.Yarın yosun kokusunu,vedanın yosun kokusuna sinecek hüznünü  - ki kafura kokar-seninle göğüslemek isterdim.Ama sen adamla kadının sıradanlığını kendine siper etmiştin.Şikayetsiz can çekişmekte olan kuğunun resmini yapabilir misin,diye sormadım. 

Ofisine,paranın soğukluğu sinmiş o beton binanın kasvetli merdivenlerini sırtlayarak gelmiştim.Oysa Fransız yazarın (Roger Garody)– yoldaşımızdı –Avuçlarında intihar teriyle dört taş basamağı bitirip iki kanatlı büyük kapısına ulaştığı  ev nefis bir konaktı.Yatak çarşafları kır çiçekleri kokuyordu,deterjan değil.Ve renklerin yemişleri, yalnız bir yemişin delirten lezzetine belenmişti. 

  (sevdadan önce) bindokuzyüzbilmemkaç. Cumartesi. Kuzeyde bir şehirde  hıncahınç dolu bir konser salonundayım.Renkli şekiller fotokopide canlılığını  kaybedermiş,umurumda değil.Uzun boylu siyahlar giymiş bir adam,bizim Mikis,hiç bilmediğim bir dilde,kavga eder gibi,sohbet eder gibi,benimle konuşur gibi her  sedasını kalbimle avuçladığım şarkılar söylüyor.Seni sesten ve gümüşten yeniden yaratıp yanı başıma oturtuyorum.İçim içime sığmıyor.Şarkıların sesleri bana hep ezbere bildiğim mısralar  -“sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin? “ Kafkasyalı-gümüş yüzüğün ve uçlarında hazlarım, bozgunlarım,çıldırmalarımın sarmalandığı parmakların olarak geliyor 

O gece ben Teodorakis’i dinledim heyy!

Dino’nun gelincik kırmızısı heyy.Tuvallerindeki bitmez tükenmez ELLER’iyle. –Kübalı Nikolas’ınki mesela-bir de benim bu fukara dilimin çarmıhında.Bir yanım uçurumdu marmaranın  mavi sularına uzanır.Aşiyan mezarlığında Şoför İdris,yaşlı sesiyle enternasyonal söylüyor.Peki bayan siz benim yoldaşım olur muydunuz 

Hiçbir şehrin adı aklımda değil.Ama seninle kaç kere Kafkasya’ya gittim.Hani  yarların ve çağlayanların buz tuttuğu o dağ otelinde adını dün gazetede okuduğum kavruk suratlı Teksas’lıdan blues dinlemiştik.Ne güzel içimize işlemişti.
Ayrıca
Bir de
Üstelik ben seninle göçmenliğimden tanıdığım şehirlere gittim.En çokta Moskova’ya,Prag’a,Kopenhak’a,Paris’e.Prag sana yakışıyordu.Sonrada buralarda –adı lazım değil- bir şehre.Bir kere de hiç yaşanmamış,sabahını hatırlamayan güzel  bir geceye.Kaç bir kerede salonundaki koltuğa. 

Sevda çıplak etimde soluğumun ürpertisi olarak estiğinde ben,gövdemin duvarlarına çarpa çarpa sevişirim.Abidin kuğunun boynunu parçalanmış resmediyor.Halbuki en çok da onun anlaması gerekirdi         .Kuğunun boynunda memelerini ve dişiliğini öpüyorum.Senin hiç gitmediğin bir şehrin,her hangi bir mekanın her hangi bir gecesinde,yahut dinlenmiş, gerinen bir sabahın bilmediğin bir saatinde kuğu ölüme direniyor.
Ağzın,beyaz gergin dişlerindir. 

Beşiktaş 96

 

1 Ağustos 2013 Perşembe

DEVRİMCİLERE, İLERİCİLERE, ÖZ TÜRKÇE KONUSUNDA:

  DİLE, ATAÇ’A VE OTTO’YA DAİR
 
  Hadi Uluelgin
 
,”- Hiçbir lisanın özü mözü olmaz!
-Millisi- gayrı millisi; laiki- dindarı; ilericisi- gericisi; sağcısı- solcusu falan da olmaz.
-Nurullah Atâ / Soğan salata / Drink galata"
NURULLAH Ataç’ı sevmem. Allah taksiratını affetsin, günahları diz boyudur.
Bir kere öz Türkçe, öz Türkçe diye Türkçenin canına okumuşların en başında gelir.
Oysa prostata şifa kereviz usaresi mi kaynatıyoruz, hiçbir lisanın özü mözü olmaz!
Millisi- gayrı millisi; laiki- dindarı; ilericisi- gericisi; sağcısı- solcusu falan da olmaz.
Hele hele kız oğlan kız iffetlisi hiç olmaz!
Sözcükler manastıra tıkılacak rahibe değil, onları bekâret kontrolünden geçirmiyoruz.
***
ÖYLE, çünkü her dil çok uzun süreçlerde ve daima diğerlerinden etkilenerek evrilir.
Hem fahişelik, hem jigololuk, hem de muhabbet tellallığı yaparak zenginleşir.
Namus zaptiyesinin prangasına asla gelmeyeceği için de onların “öz”ünü (!) aramaya; bulamadığınız takdirde ise uydurmaya kalkışırsanız şimdiki fecaat durum ortaya çıkar.
Yani kelimeleri, sıfatları, tamlamaları ve nüansları kör baltayla hacamat ettiğiniz için aslında düşünceleri hadım etmiş olursunuz. Böylelikle de totaliter nüveler yeşertirsiniz.
Artı, geçmişle muazzam bir kopukluk yarattığınız için kolektif hafızayı silersiniz.
Sonra buyurun cenaze namazına ki, işte musalla taşındaki maktulün ilk katili Ataç’tır!
***
ÖTE yandan hazretin başımıza belâ ettiği diğer illet de devrik cümle merakı olmuştur.
Ne Fransızcadaki Céline’in, ne İngilizcedeki Joyce’un eline su bile dökemeyecek olmasına rağmen de bunu yazı dilini konuşma diliyle bütünleştirmek için yaptığını söyler.
Hayır! Bin defa hayır! Bütün lisanlarda ikisi farklı şeylerdir.
Çünkü gramer, noktalama ve sentaks kurallarından ötürü farklı olmak zorundadır!
Konuşurken kurulan bir devrik cümlede telaffuz ve vurgulama, anlamı derhal yansıtır.
Oysa alıntılama ve şiir gibi istisnai durumlar hariç yukarıdaki ifade tarzını satırlara da aynen yansıtırsanız okuyucu afallar. Tereddüde düşer. Her hâlükârda da yapaylık oluşur.
***
BİTMEDİ! Nurullah Ataç’la birlikte hem öz Türkçe hezeyanı, hem de devrik cümle budalalığı birer alâmet-i farikaya dönüştü. Niceliğimiz alnımızdan okunmaya başlandı.
Biraz feraset sahibiyseniz, kim ki yerli malı değil diye lügatten sözcük aforoz ediyor ve kim ki sayfada ters cümle yumurtluyor, onun kendini laik, ilerici, solcu saydığını veya formasyonu sırasında bu tür rahle-i tedristen geçtiğini yahut şartlandığını derhal anlıyorsunuz.
Tevekkeli Orhan Veli aynı Ataç’ı boşuna “Nurullah Atâ / Soğan salata / Drink galata” diye tiye almamış... Yine de umalım ki hâlâ zebani ateşlerinde yanıyor olmasın!
***
FAKAT dobra dobra söyleyeceğim, Nurullah Ataç’a duyduğum hasmanelik sırf dilbilim meselesiyle, yani özünde ideolojik boyutla da sınırlı kalmıyor.
Bir de köpek hissiyatına ilişkin derin ve vahim anlaşmazlığım devreye giriyor.
Çünkü o Ataç bir denemesinde sırf kedilere uzun uzun methiyeler düzmekle yetinmez.
Zaten bu kadarla kalsa itiraz etmeyeceğim. Yıllarca besledim, ben de kedileri severim.
Ama köpekleri de severim! Hatta muhtemelen daha çok severim.
Oysa Nurullah Atâ Bey orada da yine çizmeyi aşar ve işi köpekleri hakarete vardırır.
Bütün fütursuzluğuyla, yemek tarzlarından sadakat dürtülerine, kuçukuçuları aşağılar.
Soğan salata / Drink Galata” artık yetti, şimdi depoya gider!
***
İMDİİ, işin aslına bakarsanız ben yukarıdaki satırları köpek yetim yurdundan evlat edindiğim ve önceki akşamdan beri hanemizi şenlendiren Otto için yazmaya karar vermiştim.
Fakat demek Ataç’a öyle kızgınmışım ki verip veriştireceğim derken yerim kalmadı.
Neyse, Otto biraz yeni evine ve sahiplerine alışsın sizi encamından haberdar ederim.
 Taraf 31.07.2013
hadiuluengin@taraf.com.tr
 

 

18 Temmuz 2013 Perşembe


GENÇLİK HATIRALARI:
BABAMLA KARL MARX TARTIŞMASI 

Benim Ankara’da aktif olarak katıldığım devrimci eylemleri Marksizm’i, sosyalizmi, falan tartışıyorduk. Tartışma kavramı pek uygun düşmüyor. Baba- Oğul, benim o zamana kadar idol olarak gördüğüm, hep onayladığım, kabullendiğim babamla ilişkinin yeni bir niteliğe-içinde reddi, bağımsızlaşmayı barındıran-dönüşümünün, bir anlamda kopuşun sancılarını yaşıyorduk. 

“Sen Marx’ı okumadan ezbere konuşuyorsun!” dedim.

“Sen de üstadın(!)  eleştirenleri okumadan ahkâm kesiyorsun. Adnan Adıvar’ın ‘Tarihi Maddeciliğe Reddiye ’sini okudun mu mesela?

Yalan söyledim, okumadığım halde, okudum dedim. Devam ettim “Bilimsel bir değeri yoktur o kitabın, siparişle yazılmıştır!” Tartışma bu minval üzere uzayıp gidiyordu.

Sonunda “ Yani sen,” dedi babam,” Rus tanklarının Kars’tan girip Türkiye’yi işgal etmesini mi istiyorsun? ”  Sesi gergin ve öfkeliydi. Aynı gerginlik ve öfkeyle cevapladım. “Evet, aynen öyle!”  Böyle bir cevap beklemiyordu. Bu provakatif soruyu epeydir süren tartışmada beni köşeye sıkıştırmak için sormuştu.

“O zaman bu evde kalamazsın, defol!” dedi, kovdu beni.

1968 yılı kışı olmalıydı. Gazi Eğitim’den sömestr tatilinde, babamın CHP’li olduğu için sürüldüğü Isparta Şarkîkaraağaç’a gelmiştim .”Zaten ben de , bir anti-komünistin evinde kalamam!” dedim. Parkamı aldım, kapıyı çarpıp çıktım.

Gecenin geç bir vakti,
Bu küçük bozkır kasabasında sokaklarda in cin top oynuyordu ve insanın iliklerine işleyen bir ayaz vardı. Öfkemin sıcaklığına yaslanıp otogara yürüdüm. Yazıhaneler kapalıydı bu saatte.Ne Konya’ya ne Ankara’ya araç bulabilirdim. Bir Birinci yaktım. Geri dönemezdim. Banka oturdum, çaresiz sabahı bekleyecektim. 

Kısa bir süre sonra bir minibüs girdi otogara, üzerine bir tabut sarılmıştı. İçinden bir iki kişi indi. Yanlarına gittim. “Başınız sağ olsun, nereye gidiyorsunuz?”
“Sağ ol, Ankara’ya. "
“Beni de alır mısınız?”
“Olur, atla” dedi içlerinde yaşlı olanı. Minibüse bindim. 

Körün istediği bir gözdü, Allah iki göz vermişti. Ankara’da  proletaryayı, yoksul köylülükle birlikte ayaklandırıp devrim yapmak için çalışan yalansız arkadaşlarım beni bekliyordu.

 

 

29 Haziran 2013 Cumartesi


KOPENHAG GÜNLERİM - Hasan Gürkan

 
Arkadaşlar, Dostlar,Yoldaşlar,
 
Size hemen İstanbul’a döndüğümde yazmak istiyordum.Ama Kopenhag’a ayak bastığım andan itibaren başlayan ve İstanbul’a dönüşümde devam eden, iç dünyamda her gün farklı renklere, boyutlara bürünen çalkantının, fırtınanın sakinleşmesini bekledim. 

Sabiha Gökçen’den havalandığımızda aklıma sürgünlüğüm, ilk yurt dışına çıkışım düştü. Faşist darbeyle ilgili hatıralar çullandı belleğime. Polis karakolları, cezaevleri, sokakta vurulan işkencede öldürülen yoldaşlarım. Şafağın ne zaman sökeceğini hiç bilemediğimiz bir gecenin karanlığındaydık. Biraz sonra, bu akşam, yarın ne olacağımızı bilmiyorduk.

Sonra pek çok şey oldu. Tam dört sene “ateşi ve ihaneti gördük”. Sonra Sofya, sonra demokratik Berlin, sonra Kopenhag. 28 Nisan’dı, 1 Mayıs'a iki gün vardı. Ne kimlik ne pasaport Nazi toplama kampından kurtulmuş Danimarkalı sayılı komünistlerden birinin İb’in evindeydim. Yoldaşlar polis burayı arayamaz, burada güvendesin demişlerdi. İb’le geçirdiğim ilk geceyi anlatamam. 

Sonra bir sonraki  1 mayıs. Faelledparken’dayız. Barış elinden tutup Bente’yi, Bente’yi değil yıllar içinde derinleşecek güçlenecek bir dostluğu, yoldaşlığı getiriyor. Henüz Sovyetler Birliği çökmemiş. Aynı bayrağın, orak çekiçli kızıl bayrağın altındayız.

Sonra göçmenliğim, yabancılığım, ötekiliğim, azınlık oluşum. Dilsizliğim. Hayatımda ilk defa bir başka halkı, bir başka dili, bir başka kültürü tanıma çabam, gerginliğim, heyecanım. O dilde şiir söyleyememenin, türkü söyleyememenin eksikliği, ezikliği. Benim yüzümden bu yabancı diyara gelen çocuklarımın Emek’in, Barış’ın uyum sorunları, çabaları. Gurbetçiliğimiz. 

Sonra “yedi tepeli şehrime” İstanbul’a, arkadaşlarıma, dostlarıma, sevgililerime uzak oluşum. Kendimi yoldaşlarımla birlikte hapiste, işkencede, ülkede olmadığım için suçlamam. Hayat acı dağıtırken bile adaletsiz diye başımı yastığa gömüp ağladığım geceler. 

Sonra ağır aksak da olsa, sendeleyerek, düşe kalka da olsa yeni bir dil. Merhaba biraz danimarkaca! Bu dilde konuştuğum dostlarım. Önce Bente, Henning sonra diğerleri. 

2007 Eylülü. Kopenhag’dayım. Hatıralarım duygularım gece gündüz yakamı bırakmıyor. Toprak, torunum. Ne kadar sıcak yalansız bir herif.

Emek, şu çocuk yaşta benimle illegaliteyi, açlığı, kaçaklığı paylaşan adam.
Ne güzel büyümüş Barış, vaftizli bir bebenin Adrian’ın babası. Ateist bir aileye Hıristiyan bir ilahi.
 
Sonra güneşli bir sonbahar gününde Bente’yle Nyhavn’dayız. Meral, sevdiğim kadın, Bente sevdiğim kadın, bahtiyarım. Şnaps içiyoruz. Geçmişim yanı başımda, ağlasam, bağıra bağıra ağlasam ayıp olur, sofranın neşesi kaçar. İnsan sebepsizdir diye açıklayıp ağlayamaz mı? 

Frederiksberg, Demirciler Kolektifi. Hennig’le Bente’nin sofrasındayız. Frokost. Yoldaşlar büyük bir incelikle ben ve Meral için hem çok güzel bir sofra hazırlamışlar, hem benim yıllardır görmediğim dostlarımı da yemeğe davet etmişler.
 
Henning,dostum!
Hiç alınma, kıskanma. Senin emeğini biliyorum. Ama önce ben, yaş gözetmeksizin  "yavru"ları seven bir arkadaşın olarak ,önce senin sevgilini sevgiyle kucaklayıp öpeceğim. Sarılma sırası sana daha sana gelmedi. Önce "skol,kamarater! Şeref hariç her şeye!

Çok zengin bir masa! Yoo, hayır; mezeden,yemekten,içkiden falan değil, hayatın tecrübelerinden geçmiş yalansız dostluklarla donatılmaktan zengin.

Eylül 2007 Kopenhag







30 Mayıs 2013 Perşembe


DEDEM:
HACIHASANLARIN HASAN EFENDİ

Hasan Gürkan 

Küçük silik, berbat bir vesikalık, elimizde bulunan tek fotoğrafıydı. Babam tapu kayıtlarından sökmüş. Bilgisayar yardımıyla “anlaşılır” hale getirebildik.
Hasan dedem.
Onu sadece anlatılanlardan tanıyorum. Kasabada bir bakkal dükkanı var, ama aile daha çok Şahmelik köyündeki tarlaların geliriyle geçiniyor. Dükkânın üstü mescit. Ulu cami yakın  olmasına rağmen babası, belki de  dedesi çarşı esnafına kolaylık olsun diye bağışlamış.Eğitimi medrese .Sesi güzel,hafız.Yani Kuranı ezbere okuyor.Ailenin Şahmelik köyünden ne zaman ve hangi sebeple  göçtüğünü bilmiyorum, hangi Hasanın hacıya gidip hacı hasanlar lakabını aldığımızı da. Köyde çiftçilik yapmamışlar. Dedelerim müderrismiş zamanın üniversitesinde öğretmen. 

Hasan dedem evde, çevresinde ve kasabada ciddiyetiyle tanınıyor. Babam “isteklerimi doğrudan yüzüne söylemeye çekinirdim. Anneme söylerdim o da babama iletirdi” derdi. Yüzü gülmezdi diyorlar. Oysa bu fotoğrafta dikkatli bakıldığında bir gülümseme gizli

Humba Dedemle yaşıt. 1304’lü.Askerlikte acemiliklerinde “Ayşe Kadın Kışlası”nda beraberlermiş. Kışla Bulgaristan’da bir yerde olmalı. Aklımda Gümülcüne diye kalmış. 

Beş vakit namazında ve akşamcı..Sabah evden çıkarken yelek cebine kuru ev ekmeği kabuğu sokuşturmuşsa bu,dükkanda  tezgah altı gündüz rakısına meze anlamına geliyor.Akşam namazından sonra eve geldiğinde babaannem çilingir sofrasını hacı hasanlar evinin ikinci kat verandasına hazırlamış oluyor.Hasan efendi iki kadeh aperatiften sonra aşağıya aileyle birlikte akşam yemeğine iniyor.Sofrada Babaannem.Emine nine (babaannemin annesi) ve belden aşağısı felçli Züleyha teyze (babamın teyzesi) var.Hasan Efendi kimi akşamlar içkiye yatsı namazından sonra bir ahbabın evindeki sohbette devam ediyor. 

Pek çok çocuğu ya doğumdan hemen sonra, yahut birkaç aylıkken ölmüş.”Yalnız Salim kardeşim iki yaşına kadar yaşadı. Çok güzel bir çocuktu “ diye anlatırdı babam. Çocuklarının peş peşe ölmesinin Hasan Efendinin ruhunda ne gibi fırtınalara yol açtığını bilmiyoruz. Babaannemin tesellisi çocuk ölümlerinin şehit ölümleri olduğu, ölen çocuklarının hepsinin doğrudan cennete gittikleri yolundaydı. 

Babam son mohikan. Dedem onu da kaybetmekten korkuyor. El bebek gül bebek büyütülüyor, Sokağı, oyunu,kavgayı tanımıyor.Kasabada herhangi biri çocuğunun üstüne çok düşerse “Hacasannan Essan mı bu!” diyorlar.Okumaya gitmesine,aileden uzaklaşmasına izin verilmiyor.
 
Dedem fotoğrafı çektirdiğinde kırklı yaşlarda olmalı. Kaytan bıyıkları siyah. Saçları tıraşlı.O devirde erkekler “karı gibi” saç uzatmıyor.Nasıl çocuklarının kan uyuşmazlığından öldüğünü bilmiyorsa,kendini ölüme götürecek hastalığının akciğer kanseri olduğunu da bilmiyor.Gırtlak veremi  sanıyor.Babamı onbeş yaşında yetim bırakıyor.

17 Mayıs 2013 Cuma


BARIŞ SÜRECİNDE OKUNACAK EN GÜZEL KİTAPLARDAN BİRİ:
BİR DİL NİYE KANAR? – MUHSİN KIZILKAYA
“Ahmet abi,güzelim,bir mendil niye kanar /diş değil,tırnak değil/bir mendil niye kanar/mendilimde kan sesleri”(1)

DOSTUNA YARASINI GÖSTERİR GİBİ
“Bir kimliğin, dilin, ’öteki’ sayılmanın yaralarından bahsederken, tepkisel bir ötekileştirmenin, hesap sormanın, suçlamanın, mağduriyetin üslubuna kapılmamak herhalde çok zordur.
Bu zorluğun üstesinden gelebilmek; ancak ve sadece paylaşımcı bir dille, okuyanı ortak eden bir anlatımla mümkündür. Muhsin Kızılkaya’nın ‘Kürt Sorun’umuza odaklanmış yazılarında başardığı her şeyden önce budur.
Dostuna yarasını gösterir gibi”(2)

HALKLARIN SEVGİLİLİĞİNE
 “Muhsin Kızılkaya, Bir Dil Niye Kanar’da, bir kafese kapatılıp üstü örtülmüş Kürtçe’nin hikâyesini anlatıyor.Çocukluğundan bu yana belleğinin biriktirdiği anlatıları,masalları,sesleri,kokuları,görüntüleri,hayatının dönemeçleri üzerinden aktarıyor:’okul dili’yle ‘ev dili’ arasında gidiş gelişleri,Hakkari’den İstanbul’a ve İsveç’e uzanan yolculuğu,gazeteciliği,çevirmenliği…Kızılkaya’nın yaşamıyla ‘dili’ ni sarmalayan Bir Dil Niye Kanar?;Ehmede Xani’den,Cegerxwin’e,Celadet Bedirxan’dan Bediüzzaman’a,Mehmed Uzun’dan Musa Anter’e,Yılmaz Güney’den daha nicelerine uzanan bir saygı duruşu niteliğinde…’Halkların Kardeşliğine’ değil,bundan böyle ‘halkların sevgiliğine ‘davet eden etkileyici bir kitap.”(3)
-Bir Dil Niye Kanar? Muhsin Kızılkaya,İletişim Yayınları
(1)Edip Cansever
(2)Ömer Laçiner
(3)Arka kapak yazısı

Kitapları
     .Eski Zaman Eşkıyaları (Sel yayıncılık)
        .Dünden Yarına Kürtler (H. Nebilerle birlikte) (Yurt Yayınları)
  • Ben Hala Annemin Dilini Kullanamıyorum (Parantez Yayınları)
  • İyi Hal Kağıdı (Parantez yayınları)
  • Bende Mahfuz Fotoğraflar (İletişim yayınları)
  • Kayıp Diwan (İletişim yayınları)
  • Gölgeler Çabuk Ölür (İletişim yayınları)
  • Yılmaz (Yılmaz Erdoğan'ının 34 yıllık yaşamını anlattığı kitaptır.) (Sel Yayıncılık)
  • Sürgün, Göç ve Ölüm (Modern Kürt Edebiyatından Seçme Hikayeler) (İletişim yayınları)
  • Kuyruktan Uyruğa (Sel Yayıncılık)
  • Sen û Ben, Anılarla Mehmed Uzun'un Hayatı (İthaki Yayınları)
  • Bir Dil Niye Kanar? (İletişim Yayınları)
  • Açlığın Sofrasında (İletişim Yayınları)
Çevirileri

Kürtçeden Türkçeye çevirileri;
  • Yitik Bir Aşkın Gölgesinde (roman, Mehmed Uzun) (İthaki Yayınları)
  • Kader Kuyusu (roman, Mehmed Uzun) (İthaki Yayınları)
  • Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık (roman, Mehmed Uzun) (İthaki Yayınları)
  • Dicle'nin Yakarışı (roman, Mehmed Uzun) (İthaki Yayınları)
  • Dicle'nin Sürgünleri (roman, Mehmed Uzun) (İthaki Yayınları)
  • Bir Romanın Hatıra Defteri (günlük, Mehmed Uzun) (İthaki Yayınları)
  • Geç Bir Sonbahardı (roman, Firat Ceweri) (İthaki Yayınları)
  • "Tanrı Oku Dedi Yaz Demedi" (Hikayeler, Hesenê Metê) (Avesta Yayınları)
  • Ecini Labirenti (roman, Hesenê Metê) (Sel Yayıncılık)
  • Birini Öldüreceğim (roman, Firat Cewerî) (İthaki Yayınları)
  • Günah (roman, Hesenê Metê) (İthaki Yayınları)
  • "Hadım" (roman, Selahattin Bulut) )İthaki Yayınları)
  • "Mir'e Mektup (roman, Jan Dost) İthaki Yayınları