İki tane aklıselim baayan,
heyecan yaparak kapıdan giriş yaptılar...*
Oya Baydar
“Kürtçe
Türkiye’nin bütün okullarında 4. sınıftan itibaren zorunlu ders olmalıdır.
Gerekçem, “dedelerin mezar taşlarını okuyamamak” türünden değil. Bu ülkede
nüfusun ortalama yüzde 25’i Kürtse ve Kürtlerle Türkler iç içe
yaşıyorlarsa, böyle devam etmesini istiyorsak, Türklerin Kürtçe Kürtlerin
Türkçe öğrenmeleri elzemdir”
Başlıktaki cümleyi saçma sapan,
yanlış, komik buldunuz değil mi? Oysa her gün benzer sözleri, benzer cümleleri
televizyonlardan duyuyor, gazetelerden okuyor, hatta kendiniz de
kullanıyorsunuz. Argodan, sokak dilinden, çocukların kendi aralarındaki
konuşmalarından, “mesac”laşmalarından söz etmiyorum: sevdiğimiz, izlediğimiz
deneyimli donanımlı haber sunucuları, moderatörler, ünlü şanlı köşe yazarları,
üst düzey siyasiler, artistler, sanatçılar, eğitimciler, vb; yani toplumda
dilin doğru kullanımından, gelişmesinden, zenginleşmesinden sorumlu olanlar
Türkçeden başka her şey olan bu kuşdilini farkında bile olmadan kullanıp
duruyorlar.
Perişan Türkçe ile Osmanlıcaya heves etmek!
Baştan söyleyeyim: Arap harflerinin
(aslı Himyerî harfleri) seçmeli ders olarak lise düzeyinde müfredata alınmasını
yıllardır savunurum; Türkçe alfabeye geçilirken korunmamış, toptan yok sayılmış
olmasını kültürel değerlerin ve köklerin inkârı olarak görürüm ki, bu inkâr
düşün, sanat, edebiyat yaşamımızda kayıplara yol açmıştır. Eğitim Şurası’nda
tartışılan önerinin Osmanlıcı-dinci ideolojik yaklaşımın zorlaması olduğunu;
asıl maksadın Arap harfleri=Kur’an harfleri sığlığında bir zihniyetle ve
“dedelerinin mezar taşlarını okuyamayan nesiller” kofluğunda bir
gerekçelendirmeyle, eğitim iklimini evrensel kültür alanından Ortadoğu Arap
İslam dünyasına kaydırmak olduğunu biliyorum.
Yine de Türkiyeli bir genç, yüksek
öğrenimde kendi tarihine, sanat-kültür köklerine dönük bir dal seçmek ya da
araştırma yapmak istediğinde, mesela Osmanlı mimarî tarihi ya da bilimi, ya da
vb., vb. üzerine çalıştığında Arap harflerine, bir ölçüde de Osmanlıca’ya aşina
olmalıdır. (Fransa, Almanya, İtalya gibi Batı ülkelerinde kimi dallarda Latince
ya da eski Yunanca gibi) Ya da konuya ilgisi, merakı vardır, önü kesilmemeli,
istediği dili öğrenip geliştirmesine olanak tanınmalıdır.
İyi de, gerek konuşma gerekse yazı
dili olarak Türkçenin hal-i pürmelâli bugünkü vahim düzeydeyken ve her gün
biraz daha kötüleşirken, okullarımızda bırakın öğrencileri, öğretmenlerin büyük
çoğunluğu Türkçe eksikliği ile malûlken zorunlu Osmanlıca dersi önerisi neye
hizmet ediyor, ne amaçlıyor ve daha önemlisi nasıl, hangi yetişmiş eğitimciler
tarafından verilecek? Bırakın Osmanlıca’yı Türkçe öğretiminin kalitesi,
sonuçlarıyla ortada...
1990’dan bu yana çeşitli yayınlarda
redaktör olarak, gazetelerde dergilerde yazıişleri elemanı, düzeltmen olarak
çalıştım. En önemlisi de dikkatli bir okurum. İddia ile söylüyorum ki, eğitim
şuralarında, ilgili bakanlıklarda, öğretmenler hatta Türkçe, dilbilgisi,
edebiyat öğretmenleri arasında bile, “de”nin “da”nın, “ki”nin, vb. ne zaman
bitişik ne zaman yazılacağını bilenlerin oranı yüzde onun çok altındadır. En
ciddi gazeteleri açın, uzağa gitmeyin t24 dahil ciddi internet sitelerine
bakın, reklam spotlarını o gözle inceleyin, haklı olduğumu göreceksiniz.
Türkçe, çok badireler geçirmiş ve
geçirmekte olan yaralı bir dil. Doğal seyrine hem Osmanlı eliti hem de
Cumhuriyet eliti tarafından müdahale edilmiş. Zenginleşmesi, yapısının
sağlamlaşması, kurallarına kavuşması için gerekli çalışmalar, düzenlemeler
ideolojik dayatma ve çatışmaların parçası olmuş, hâlâ da oluyor. Minicik birkaç
örnek: Kent dersen ilericisin, şehir dersen gerici; örneğin dersen
cumhuriyetçi-laiksin, mesela dersen gerici; hikâye tutucu, öykü ilerici,
hatırlamak eski, anımsamak yeni.... Bir de uzatma, inceltme işareti sorunumuz
var ki, son iki kuşağa mensup televizyon spikerlerlerinden siyasetçilere bir
sürü sözcüğü insanı irkiltecek kadar yanlış seslendirmelerinde büyük payı var.
Hükümet anlamındaki “kabine” sözcüğünü “kabîle” gibi “i”yi uzatarak söylemek,
“nemâ” denmesi gerekirken “ama” der gibi kısa a ile nema demek, “rakip”i,
“laik”i, “hasım”ı, “hakem”i “a”yı uzatarak komikleştirmek... vb.
Dilci değilim ama uğraşım, işim ve
ilgim - sevgim dile, Türkçe’ye yönelik. Her geçen gün Türkçeyi
yoksullaştırdığımızı, bozduğumuzu, kuralsızlaştırdığımızı çoğu zaman çaresiz
kalarak gözlüyorum. Yazının başlığı bu çaresizliğin ifadesi zaten.
Galat- meşhur, galat-ı meşru olunca
Başlığı okuyup da, bunda ne yanlış
var diye düşündüyseniz galat-ı meşhur ( yaygın yanlış) galat-ı meşru’ya (kabul
edilmiş yanlış) dönüştüğü içindir. Mesela, “iki tane (veya adet) kadın” denmez,
çünkü Türkçede -hesaplama gibi özel durumlar hariç- sayı bildirmişseniz kaç
adet olduğu zaten söylenmiştir. Çok daha önemlisi: canlılar, hele de
insanlar için tane veya adet sözcükleri kullanılmaz. (iki adet şehit cenazesi,
sözünü duyduğunuzda -ki hem yazılı hem de sözlü medyada çok yaygın bir
deyiş- rahatsız olmuyorsanız, yaygın yanlışı içselleştirmişsiniz ve dilin
bozulmasının parçası olmuşsunuz demektir.) “Kadın” sözcüğü yerine “bayan”ın ( çoğunlukla
baaayan seslendirmesiyle) geçmesi algıdaki bozulmanın dildeki yansıması olarak
derin toplumsal-psikolojik nedenlere sahiptir ve şu sıralarda bana göre en
irkiltici ama en yaygın galattır. Kırsal-muhafazakâr ahlâk anlayışının İslamî
kadın anlayışıyla da pekişmiş zihniyetinin ürünü olan bu kullanım, kadını
cinsiyetsizleştirmenin, nesneleştirmenin sözde kibarlık sosuna
büründürülmesinin sonucudur. Kadınlık ayıptır, cinsellik çağrıştırır, (bir de
tabii kız mı kadın mı diye bir derdimiz var ya!) bu yüzden kadına bayan der
kurtuluruz. Sadece resmî hitap olarak önerilmiş Bay ve Bayan sözcükleri
(Monsieur-Madame, Mister-Miss, vb) sadece hitaptır; kadın ve erkek
sözcüklerinin yerine geçirildiğinde dili yapaylığa ve komikliğe götürürken aynı
zamanrda fakirleştirir.
Gelelim şu “yapmak” fiiline. Artık
sadece ev, bina, yol, ödev, iş.....yapılmıyor. Her biri için Türkçede ayrı
fiiller, farklı sözcükler yokmuş gibi, heyecan yapılıyor, panik yapılıyor, en
tuhafı da giriş yapılıyor, çıkış yapılıyor. Televizyonda haberleri okuyan
spiker, “An itibariyle kabine üyeleri Başbakanlığın kapısından giriş yapıyorlar
diyebiliriz” diyor. Bu “giriş yapmak, çıkış yapmak” öylesine yaygınlaştı ki
girmek veya çıkmak diye fiillerin olduğu unutuldu. Bir de ekranda zaten gördüğümüz,
kesin bir olay için “diyebiliriz” demek de cabası. Bu tarzın daha “entel” daha
havalı olduğu sanılıyor belki ama, yapmak ve etmek yardımcı fiilleriyle ifade
edilen edimler ve durumlar ne kadar fazlaysa o dil o kadar fakir demektir. Biz
dilimizi yeni fiillerle zenginleştireceğimize var olan fiilleri giderek
azaltıyoruz.
Galat (yanlış) yaygınlaştıkça doğru
yanlış sayılmaya başlar. Mesela “aklıselim” sözcüğü... Koca koca profesörler,
yorumcular, yazarlar bile aklıselim’i sıfat niyetine kullanıyorlar. Aklıselim
adam diyorlar mesela iyi adam, akıllı adam, aptal adam der gibi. Oysa
aklıselim, yani “sağduyu” isimdir; doğrusu, aklıselim sahibi adam’dır.
Bu kadar ukalalığı neden yaptım?
Birileri Osmanlıca peşinde koşarken dilimiz elden gidiyor, bozuluyor,
yoksullaşıyor, kimliksizleşiyor, kuralsızlaşıp kaosa yuvarlanıyor da ondan.
Oysa toplumların ve kişilerin kendilerini sözlü-yazılı ifade biçimleri ve
olanakları düşünme yetileriyle, kimlik gelişmeleriyle, kültürel
zenginleşmeleriyle iç içedir. Dil fakirleşirse, bozulursa, lumpenleşirse,
duyguları ifade eden sözcükler, fiiller bilgisayar dilinin mekanikliğine kurban
edilirse kişinin de toplumun da düşüncesi daralır, fikir dünyası, sanatı,
edebiyatı geriler, sıradanlaşır. Bence başta Eğitim Şurası’na katılan Eğitim
Bir-Sen’ciler ve benzerleri için öncelikle Türkçe zorunlu ders haline
getirilmelidir. Hatta Şura’ya katılım için Türkçe sınavı konulmalıdır. O zaman
Şura’nın kompozisyonunun da nasıl değişeceğini görmek keyifli olur.
Benden de bir öneri: Zorunlu ders Kürtçe
Eğitim Şura’sı vesilesiyle eğitimi
tartıştığımız şu günlerde benim de bir önerim var: Kürtçe Türkiye’nin bütün
okullarında 4. sınıftan itibaren zorunlu ders olmalıdır. Gerekçem, “dedelerin
mezar taşlarını okuyamamak” türünden değil. Bu ülkede nüfusun ortalama yüzde
25’i Kürtse ve Kürtlerle Türkler iç içe yaşıyorlarsa, böyle devam
etmesini istiyorsak, Türklerin Kürtçe Kürtlerin Türkçe öğrenmeleri elzemdir.
Anadilinde eğitimi tartışma konusu
bile yapmıyorum. Bu hakkı hâlâ teslim etmemiş bir ülke kendi geleceğini
karartmaktadır, o kadar. Önerim bütün Türkiye’yi kapsıyor. Çünkü barış
deniyorsa, çözüm deniyorsa, birlikte yaşamak isteniyorsa, insanları birbirine
en fazla yaklaştıran şey dildir. Dil insanın ülkesidir. Türkçe ile Kürtçenin
birlikte konuşulduğu, duyguların, sevinçlerin, kederlerin iki dilde
aktarılabildiği bir ülke ne kadar güzel, ne kadar yaşanası olurdu!
*T24 - 07.12.2014
*T24 - 07.12.2014

Bir dilde anlaşamıyoruz. İki dilde sonumuz hayrola....
YanıtlaSil