13 Aralık 2022 Salı

 

SEVGİ HAKLARI BİREYSEL

BEYANNAMESİ

Hasan Gürkan



Madde 1: SEVME HAKKI

Her insan sevme, sevilme, cinsel tercihini özgür olarak yapma ve bunu hiçbir baskı olmaksızın yaşama hakkına sahip olarak doğar. Bu hak hiçbir sosyal, siyasi, dini, felsefi, ideolojik, ahlaki, ırksal vb. mülahazalarla sınırlandırılamaz. Sevme hakkının zarf ve mazrufuna dokunulamaz.



Madde 2: SEVME YETENEĞİ

Sevme yeteneği insanın insanlaşma sürecinin temel belirleyicisidir. Bu yeteneğin sınırsız bir biçimde gelişmesi ve kendini özgürce ifade etmesi için çalışmak insanlık vazifesidir. Sevme yeteneği, sevme hakkının ayrılmaz bir parçasıdır. Hakim ideoloji, gelenek, görenek ve aile ahlakı ile ters düşme, çatışma gibi endişelerle sevme yeteneğinin gelişimi kösteklenemez.



Madde 3: CİNSELLİK

Cinsellik sevginin ayrı veya aynı cinsten iki ya da daha çok kişi arasında en üst düzeyde ve en yoğun olarak yaşandığı alanlardan başlıcasıdır. Cinsellikte önceden belirlenmiş normlara, rasyonaliteye, ‘akıllılığa’ hesaplılığa, tutumluluğa ve ayıba yer yoktur. Paylaşılması şartıyla cinselliğin her biçimi insan içindir ve güzeldir.



Madde 4: SEVGİYE AYKIRI DUYGULAR

Mülkiyet, sahiplenme, kıskanma, borçluluk, ketumluk, gizlilik, tedbirlilik, suçluluk gibi duygular sevginin tabiatına aykırı, sevgi dışı ve sevgiye zararlı duygulardır. 



Madde 5: ZORLAMA SEVGİYİ RED VE İNKÂR HAKKI

Hiç kimse kan, akrabalık bağı, ortak geçmiş, tanışlık gibi gerekçelerle veya toplumca kutsal sayılan kişi, kavram ve değerleri sevmeye zorlanamaz. Herkes ‘diğerlerinin’ sevdiklerini sevmeden yaşama hakkına sahiptir.

Madde 6: SEVGİ SUÇU

İnsan yüreği aynı anda iki ve daha çok kişiye karşı duyulan sevgi, aşk ve cinsel arzuyu barındıracak kadar geniştir. Bir sevgiyi diğer bir sevginin rakibi, karşıtı, düşmanı, yok edicisi olarak anlamak, bir sevginin ‘korunması’ adına da olsa diğer bir sevgiyi öldürmek sevgi suçudur.

Madde 7: SEVGİNİN KORUNMASI

İnsan ilişkilerinde, kendi tabiatına aykırı bir sürü etkenin kuşatması, saldırısı altında olan sevgi korunmaya, özen gösterilmeye, emek verilmeye muhtaçtır. Bedeli ödenmeyen sevgi ölür.

.


11 Aralık 2022 Pazar

 

MİNOU MİRABAL : DEMOKRASİNİN RUHUNU

İNŞA EDECEK SİYASET EŞİTLİKÇİ SİYASETTİR

Evrim Kepenek

                                           Evrim Kepenek

     "Eşitlik mücadelesini somutlaştırmadan siyasette eşitlik sağlanamaz" diyen Minou Mirabal, "Çünkü ancak böyle büyük krizleri aşıp, dünyadaki eşitsiz gidişatı değiştirebiliriz" dedi.

                                                Minou Mirabel

                                     Kelebekler hakkında

    Mirabal kardeşler olarak bilinen Patria, Minerva ve María Teresa; 1930'dan 1961'e değin Dominik Cumhuriyeti'ni yöneten Rafael Trujillo diktatörlüğüne karşı mücadele veriyordu.

Mirabel Kardeşler’in demokrasi ve insan hakları talepleri, onların Trujillo tarafından pek çok kez hapse gönderilmelerine neden oldu.

                                                Rafael Trujillo

      Kız kardeşlerden Maria Mirabel, mücadeleye bakışını, “Belki bize en yakın şey ölüm ancak bu beni korkutmuyor. Haklı olan her şey için savaşmaya devam edeceğiz” diye özetledi. Mirabel kız kardeşlerden birinin kod adının ‘Kelebek’ olmasından da esinlenerek; o günden sonra bu üç kız kardeş, “Kelebekler” adıyla anılmaya başlandı.

             "Değişimi ancak siyasetle sağlayabiliriz"

                                               Işın Eliçin

Gazeteci Işın Eliçin’in yönettiği panelde Minou Mirabal şunları söyledi:

Km uzaklıktaki iki ülkenin yan yana gelmesi Ka.Der ve diğer kadın örgütlerinin organizasyonu ile oldu. Sadece Türkiye'de bulunduğum için değil böylesi bir mekanda bulunduğum için mutluyum.

"Nazım Hikmet adını taşıyan binadayız. Bulunduğumuz mekan da çok özel. Ben hakikaten kendisinin şiirleriyle büyüdüm.

Ben bu şiirleri okurken tam olarak kime ait olduğunu bilmeden okudum. Edebiyattan kendimi ruhumu besledim. Buraya gelirken kendisini derinden saygıyla anmadan geçmek istemedim.

"Ben Nazım Hikmet’i anmadan geçemedim. Kendisi dünyadaki en önemli şairlerden. Bugün burada bulunmamız nedeni de dayanışma ve sevgidir. Bu da Nazım’ın şiirlerinde vardır.

                                              Nazım Hikmet

           “Nazım'ın kalbine bakarsak siyasetine de hakikaten kalbinde de bu tutku var. Bu tutku kadınlara çok fazla hissettirilmiyor. Bu nedenle bizim dayanışmamız da bir politik duruştur. Eşitlik ilkesini öyle somut hale getirmeliyiz. Demokrasinin ruhunu inşa edecek siyaset eşitlikçi siyasettir. 

        "Bizler tüm çabalara rağmen dışlanmış durumdayız. Ciddiye alınmıyoruz. Pandemi süreci kadınlarla ilgili olan tüm tartışmaları kamu sağlığı, eğitim, mevzuat gibi bir çok konuda kadını konunun merkezinde olması konusunda altını çizdi.

    "Değerleri ve ilkeleri dikkate alan kapsayıcı bir siyasetten söz ediyorum yani. Bizler insan haklarını merkeze alan bir noktadan krizleri çözmede daha aktif olabiliriz. Çünkü, siyasi çıkar gruplarının kullandığı siyasete ekonomik çıkarlarından çok daha farklı yerden bakıyoruz.

    "Kendimizin siyasi varlığı açısından insan hakları açısından bakıyoruz. Seçimleri kazanmak için buradayız biz kadınlar olarak. Ben sizlerle tanıştığım için çok mutluyum. Sizin Meclis'te çok yüksek oranda temsil edilmenizi umut ediyorum.

"Türkiye Meclisi'ndeki kadın temsiliyeti çok düşük. Bu konuda Ka.Der'in çalışmaları çok önemli. Bizler değişim yaratmak istiyorsak, adalet istiyorsak bunun tek yolu var siyaset.

"Kadınlar bir çok hasardan kendini onarıp yeniden yaşama devam edebilir. Bunun iki yolu var. Biri dayanışma diğeri umut. Bu iki kavramı çok iyi kullanmamız gerekiyor. Nefret söylemler karşısında feminist yaklaşımlar karşısında kendi sözünü söylemeli. Bu dünyadaki gelişmelerin yönünü değiştirecektir.

                            Ailem



         "Mirabel Müzesi'ni ziyaret ederseniz sadece bir estetik göreceksiniz. Çiçekler, bahçeler... Ailem hakikaten iyi kaliteli yaşam sürüyorlarmış. Şiirde ifade ettikleri dünya hayalini kurdukları dünya adaletli bir dünya.

"Karşılaştıkları dünya değil. Ben doğduğumda içine doğduğum ortam rahattı. Ailem diktatörlüğün kendisini öldüreceklerini bilerek yaşadı. Anneme demişler ki "Seni öldürecekler", o da demişki "Ben de mezardan kolumu çıkarıp sesimi çıkartırım" demiş. Ben o yaşta onu anlamıyordum.

"Ama annemden bir küçük öpücük daha alabilmek bu sıcaklığı biraz daha yaşatmak o dönemi biraz daha uzatmak için neleri vermezdim ki.. Sonra ilerleyen yaşlarda o müzeye gittiğimde o beni başka türlü etkiledi.

"Annem hapishanedeyken 4 yaşındaki halimin büstünü yaptı. Birinin, hafızanızda üç boyutlu haline getirip heykelini yapıyorsanız bunun arkasında sevgi vardır.

"Bunun arkasında sevgi vardır. Annem "bana yemek getirmeyin bana heykeltraşların malzemelerini getirin" demiş. Bunu duyunca, Annem beni seviyormuş dedim. Ama annem insan haklarının herkes için var olması için mücadele etmiş sevgi buymuş.

"Annem ve teyzelerim, onlar fedakarlık ettiler. Bizler onların fedakarlıkları ile buradayız."

Toplantı soru cevapla sona erdi. Minou Mirabel'in kadınlarla buluşması İzmir'de devam edecek. 

Mirabel’in okuduğu Nazım Hikmet şiiri

Seviyorum seni /ekmeği tuza banıp yer gibi
Geceleyin ateşler içinde uyanarak
ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi
Ağır posta /neyin nesi belirsiz
telaşlı, sevinçli, kuşkulu açar gibi
Seviyorum seni /denizi ilk defa uçakla geçer gibi
İstanbul'da yumuşacık kararırken ortalık
içimde kımıldayan birşeyler gibi
Seviyorum seni /Yaşıyoruz çok şükür der gibi.

Mirabal hakkında

Ojo de Agua kasabasında doğdu. Minou adı ile de tanınan Minerva Josefina Tavarez Mirabal, filolog, profesör ve Dominik Cumhuriyeti’nin bir siyasetçisidir. Hem ulusal hem de uluslararası düzeyde, ayrımcılığı ortadan kaldırma ve toplumsal cinsiyet eşitliği için verdiği mücadeleyle, insan hakları savunucusu olmasıyla, adalet ve demokrasiye olan bağlılığıyla tanınmaktadır.

Aile üyeleri ve teyzelerinin de dahil olduğu ve ülkede işlenen suçlar söz konusu olduğunda ailevi bağı nedeniyle ülkesinde adı geçen Minou, gençliğinden bu yana, mağdurların haklarının savunulması ve şeffaf, insan hakları temelli, etkin kurumların kurulması için pek çok çalışma yürütmüştür.

Minou Tavarez, 2002-2016 yılları arasında, üç dönem boyunca Ulusal İlçe Alt meclisinde Milletvekili olarak görev yapmıştır. 1996-2000 yılları arasında Dışişleri Bakan yardımcısı olarak görev yapmıştır. 2016 yılında, Dominik Cumhuriyeti’nde yapılan genel seçimlerde, Demokratik İttifakın ve Demokratik Tercih Partilerinin ortak Cumhurbaşkanı adayı olmuştur.

2002’den 2016 yılın kadar Küresel Eylem için Parlamenterler ekibinde bir kaç farklı yöneticilik görevi üstlenmiştir. 2012-2014 yılları arasında bu oluşumun Uluslararası Konseyinin, 2016’ya kadar da yönetim kurulunun başkanlığını yapmıştır.

Mirabal Kardeşler Anı Müzesinin kurucularından biri ve yöneticisidir. Michelle Bachelet Vakfı Vatandaş Ufku Liderler Ağının bir üyesidir.

Haziran 2020’de, Tavarez, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Taraf Devletler Meclisi’nin, Uluslararası Ceza Mahkemesinin görev alanına giren suçların işlenmesi sonucu mağdur olanlar için kurulan Mağdurlar için Güven Fonunun Yönetim kuruluna Latin Amerika ve Karayipler adına seçildi.

Aralık 2021’de, Uluslararası Parlamenterler Birliği (IPU) Latin Amerika ve Karayip Ülkeleri Grubu (GRULAC) yönetimine, 3 yıllık bir süre için ikinci kez seçildi. 2021-2024 dönemi için de, Yönetim kurulu tarafından GRULAC grubunun başkanı olarak görev yapmak üzere seçildi.

Minou, her ikisi de Dominikli avukat ve aktivist olan Manuel Aurelio Tavárez Justo ve  María Argentina Minerva Mirabal’ın kızıdır. Her ikisi de , Diktatör Rafael Trujillo’yu devirmek amacıyla 1960’da kurulan 14 Haziran politik hareketinin kurucularındandır. Annesi ve iki teyzesi 1960’da, diktatorün düzenlediği suikast sonucu öldürülmüştür.

Babası, Cuntanın üç üyesi demek olan ve 1963 yılında meşru Juan Bosch hükümetini deviren “Triumvirate” tarafından öldürülmüştür. Minou, 7 yaşında yetim kalmıştır. Ailesi ülkesinde “şehitler” ve “ulusal kahramanlar” olarak anılırlar. Kendisi de, teyzesi olan ve aynı zamanda öldürülen diğer kardeşlerinin de çocuklarını büyüten Dede Mirabal tarafından büyütüldü.












10 Aralık 2022 Cumartesi

 

HOŞÇA KAL


KIZIL BAYRAĞIMIZ BİZİM


Yevgeni Yevtuşenko

Danca’dan çev. Hasan Gürkan



Hoşça kal, Kızıl Bayrağımız bizim.

Sen kardeşimiz ve düşmanımızdın.

Askerin yoldaşıydın siperde,

Sen esir Avrupa'nın biricik umudu

Ama kızıl bir perde olup Gulag’ı gizledin ardında

Donmuş ölülerle doldurulmuş Gulag’ı.

Bunu neden yaptın

Kızıl Bayrağımız bizim?


Gulag

Hoşça kal Kızıl Bayrağımız bizim.

Uzan./ Dinlen şimdi./ Unutmuyoruz,

Senin kızıl ve tatlı mırıltılarının

Işığına kanan milyonları. / Unutmuyoruz,

Koyun gibi salhanelere sürdüğün kurbanları.

Ama unutmuyoruz bir de,

senin de kandırıldığın yalanları.

Hoşça kal Kızıl Bayrağımız bizim.

Söyle, / Sadece romantik bir bez parçası mıydın?

Ruhumuzdan kanımızla söküp atacağız seni.

  Kızarmış gözlerimizde yaşlarımızı /tutamamamız bu yüzden.

Çünkü öyle vahşisin ki, / altın renkli sırmaların

gözbebeklerimizi kamçılıyor. 

Hoşça kal, Kızıl Bayrağımız bizim.

Özgürlüğe doğru ilk adımımız,


ilk adımımız senin yaralı ipek tenine

ve kendi üzerimize doğru aptalca attığımız.

İlk adımımız kıskançlık ve kinle yarılmış üzerimize…

Hey, halkın bayrağı! / Çiğneme bir kere daha çamurları

Çiğneme bir kere daha kırılmış camları /  Doktor Jivago’dan.


Hoşça kal Kızıl Bayrağımız bizim. / Esir düştün,

kaldır yumruğunu havaya, /alçaklar bir kere daha şanını

kullanmak istiyor.

İç savaşın üzerinde dalgalanıp / durasın istiyor.

Yahut, / çaresiz halk kuyruklarda /bir umudun peşinde

bekleyip dursun istiyor.

Hoşça kal Kızıl Bayrağımız bizim.

Sel gibi rüyalarımıza akıyorsun.

Sen şimdi sadece kırmızı, ince bir çizgisin

üç rusrengimizde bizim. /Kimbilir,

beyazlığın masum ellerinde /masum ellerinde mavinin

kandan arınır kızıllığın.

Hoşça kal, Kızıl Bayrağımız bizim.

İhtiyatlı ol, bizim üçrengimiz.

Nöbete dur, / “Büyük Ülke” peşinde koşan

bayrak düşmanı köpeksoyları

seni ellerine dolamasın diye.

Senin de boynuna ölüm fermanı asarlar mı

kızıl kardeşin gibi?

Seni de vururlar mı / bizim kendi kurşunlarımızla?

Senin ipek tenini de oyarlar mı /Kurşungüveler?

Hoşça kal Kızıl Bayrağımız bizim.

Çocuk saflığımızla

harpçilik oynadığımız kızıl ve beyaz orduyla.

Artık varolmayan bir ülkede doğduk biz.

Ama biz, o Atlantis’te yaşayan canlılardık, /sevildik.

Sen kızıl bayrağımız bizim.

Karaborsa esnafının seni pahalı dövizlere

seni dolarlara / seni franklara,/ seni yenlere sattığı

bir bit pazarında / çamurlar içinde yatıyorsun.

Ben değildim Çar’ın Kışlık Saray’ını zapteden.

Ben değildim Reichhstag’ı basan.


                                               Reichhstag

Ben değildim “gominik” diye ti’ye alınan

Ama ben, / Kızıl Bayrağı okşuyorum / ve ağlıyorum.


Danca’dan çeviren: Hasan Gürkan







9 Aralık 2022 Cuma

 

DEVRİMCİ, ÇEVRECİ,

FARUK SÜKAN HOCA

Hasan Gürkan

                                               Faruk Sükan

    İlk görev yerim Tokat Gazi Osman Paşa Lisesi. Faruk Sükan Öğretmen Okulunda beden eğitimi öğretmeni. Kendisiyle orada tanıştım.

Adı Soyadı o zamanki Adalet Partisinin içişleri bakanıyla aynı.

Faruk Hoca devrimci, öbür herif gerici faşist.


    Faruk hoca bisikletiyle Tokat'ın bütün köylerini dolaşıyor. Yaz kış hiç palto, pardösü giymiyor. Köylülere sosyalizm propagandası yapıyor.Küçük çantasında peynir ekmek vb. var; köylülerden bir şey almıyor.

1969 seçimlerinde Tokat'tan Tip'ten millet vekili adayı oldu.

                                           Kürşat Bumin

    Doğan Oğuzer, Kürşat Bumin, Temel Keşoğlu, ben Faruk hocaya destek veriyoruz. Bütün köyleri dolaştık. Oy kullanmada etkili olacak tanıdıklara bir meyhanede yemek vereceğiz. Faruk hoca da konuşma yapacak. Yaklaşık kırk kişilik bir davetliyle meyhanede buluştuk. Faruk hoca içki içmiyor, ama masada kadeh kaldırması gerekiyor. Sofra başladı, bir süre sonra Faruk hoca hiç hoşlanmadığı halde açılış konuşmasının sonunda sömekli rakısından kadeh kaldırdı.


                                             Temel Keşoğlu

    Aleviler rakıyı köylerinde kendi üzümlerinden üretiyorlar. Tarım bakanlığı üzüm hasadında alacağı üzüm fiyatını ilan ediyor. Köylüler bize iki kilo üzüm parasına bir büyük şişe (70 cl) rakı satıyor. Mantar pahalı olduğu için şişeleri kurutulmuş mısır koçanıyla kapatıyorlar. Tokat dilinde mısır koçanına sömek deniyor.

    Seçime bir hafta kala. Alevi köylerinin birinden tanıdığımız bir arkadaş bize geldi.

Hasan hocam kusura bakmayın, sizlere söz verdik ama seçimlerde biz Faruk hocaya oy veremeyeceğiz. Biliyorsunuz bizim bütün alevi köylerinin dedesi Samsunlu Ulusoylardır. Dede bütün Tokat köylerini dolaştı. Ve bize seçimlerde Birlik partisine oy vermemiz için yemin ettirdi.” Faruk hoca seçimleri mezhepçilik yüzünden kaybetti.


    Altmışlı yıllarda çevrecilik çok yaygın değildi, ama Faruk Sükan çok bilinçli bir çevreciydi. Türkiye'nin hemen hemen bütün dağlarına tırmanan Faruk Sükan'ı, 1960'larda Erciyes kuzeyinden yedi kırıkla 600 metre yuvarlanırken 2005 yılında da yani 78 yaşında iken Ağrı Dağı zirvesinde görüyoruz.

    1950'li yıların sonlarında Türkiye'nin her tarafını ve 12 Avrupa ülkesini de bisikletiyle gezmiştir.

    Faruk Hocanın ve eşi Lemanser hanımın hatırasına kalbi sevgilerimle...






3 Aralık 2022 Cumartesi

 

VARLIK VERGİSİ:

BİR FACİANIN ANATOMİSİ

Hakan GÜNGÖR


"Aynı yerde, aynı işi yapan iki kişiden azınlık mensubu olan, Türk olandan 20 kat daha fazla vergiye tabi olabiliyordu."


      II Dünya Savaşı, Türkiye’yi de derinden etkilemişti. Savaşa girilmemişti ama silah altındaki kişi sayısı artmıştı. Bu durum üretimi doğrudan etkiledi. Öte yandan orduyu beslemek zorlaştı. Kıtlık baş edilemez bir hale geldi, ekmek vesikaya bağlandı. Pahalılık, karaborsa alıp başını gitti. Hastalıklar ve salgınlar Anadolu’yu adeta kırdı.

                                                             Tevfik Çavdar

    Tevfik Çavdar’ın Türkiye’nin Demokrasi Tarihi kitabında belirttiği üzere, savaşın başladığı 1939 ile bittiği 1945 yılları arasında fiyatlar Ankara’da yüzde 230, İstanbul’da yüzde 250 oranında arttı. Tek parti CHP, bu durum için adımlar atmaya karar verdi. Önce Milli Korunma Yasası çıkarıldı, ardından ise Varlık Vergisi Kanunu yürürlüğe girdi.

Varlık Vergisi, Türkiye tarihinin kara sayfalarından biri oldu. Girmediği savaşın yorgunluğunu derinden hisseden Türkiye’nin yükü, bir avuç insanın sırtına adaletsizce yüklenecekti…

         TÜRK BUJUVAZİSİNİ PALAZLANDIRMA PROJESİ

    11 Kasım 1942’de kabul edilen Varlık Vergisi Kanunu’na göre savaş dönemindeki haksız ve aşırı kazançlar vergiye tabii olacak, bu vergi bir kereliğine uygulanacaktı.

Tabii esas mesele Türk burjuvazisini palazlandırmak, gayrimüslim tüccarları tasfiye etmekti. Bunun temelleri ise kısa süre önce atılmaya başlanmış, Başbakan Şükrü Saracoğlu açıkça şunları diyebilmişti:

Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz ve her vakit bu istikamette çalışacağız.”


    Ayhan Aktar’ın Varlık Vergisi ve “Türkleştirme” Politikası kitabında aktardığı üzere, İstanbul Defterdarlığı’na atanan Faik Ökte, anılarında vergi mükelleflerinin cetvellerde M ve G diye ikiye ayrıldığını yazdı. M’ler “Müslüman”, G’ler “gayrimüslim” anlamına geliyordu. D harfiyle “dönmeler”, E harfi ile “ecnebiler” temsil ediliyordu.

     Sınıflandırma niyeti baştan belli ediyordu. Zamanla bu “kanunun” hedefinde doğrudan gayrimüslimlerin olduğu anlaşıldı. Uygulama tam da bu yöndeydi.

          VERGİNİN FOYASI NE ZAMAN ORTAYA ÇIKTI?

    18 Aralık’ta vergiye tabi olanların adı ilan tahtalarına yazıldı. 1 ay içinde ödemeler yapılacaktı. Ödemeyenlerin malları haczedilecek, bu mallar satılacak ve yine de borcu karşılamazsa söz konusu kişiler çalışma kamplarına gönderilecekti.

    Geri sayım başladı ve zaman tam da beklenebileceği gibi işledi. Azınlık mensubu tüccarlar bu kısa süre içinde mallarını yok pahasına satmaya başladı. Tabii bu, Türk tüccarlar için büyük kârlılık anlamına geliyordu. Dahası kanunlar önünde eşitlik arandığı da yoktu. Sanki bir sihirli değnek savaş dönemi Türk zenginlerini görünmez yapıvermişti. Aynı yerde, aynı işi yapan iki kişiden azınlık mensubu olan, Türk olandan 20 kat daha fazla vergiye tabi olabiliyordu.

    Ökte anılarında, “Yan yana aynı dükkânda çalışan, aynı kirayı veren, aynı istidatta olan müslim ve gayrimüslim iki vatandaşa tarh ettiğimiz vergilerin arasındaki ölçüsüz fark, verginin ilanı günü foyamızı meydana vurmuştu” diyecekti.

                    21 KİŞİ ÇALIŞMA KAMPLARINDA ÖLDÜ


                                                          Aşkale Kampı

        Nihayetinde, Aktar’ın ifade ettiği gibi, 27 Ocak 1943’te tümü gayrimüslimlerden oluşan 32 kişi Aşkale’ye yollandı. Yine Aktar’ın verdiği rakamlara göre, Şubat ve Eylül arasında 1869 kişi istenen miktarını toparlayamadı ve polis evlerini bastı. Bu kişiler evlerinden alındı, Sirkeci’ye götürüldü. Bu sırada bazı gayrimüslimler çevrelerinin yardımıyla parayı denkleştirdi ve kurtuldu. Kalan 1229 kişiyse Aşkale ve Sivrihisar’daki çalışma kamplarına yollandı. Tüm bu süre zarfında kamplara gönderilen kişilerin toplamı 2057’yi buldu.

Bir un tüccarının hatıraları, Aşkale’de olup bitenlere anlamak için yeterliydi. Yorgo Hacıdimitriadis'in Aşkale-Erzurum Günlüğü kitabından aktaralım:

4 Nisan: Pazar olmak münasebeti ile bazı arkadaşlar hamama gittiler. O meyanda emir geldi saat birde iş başına hazır olmamız için ve saat birde ikişer kişilik kafile halinde guruba gittik... Pazar olduğundan Erzurum halkı bizi seyre gelmiş ve çokları gülümser ve hakaretli sözlerle alay ediyorlardı. Gurup binasında kazma, kürek ve el arabaları verdiler ve bina yolundaki kar ve sair pislikleri temizlememizi emrettiler. Saat 17.30’a kadar çalıştık. Bina etrafında seyirciler eksik değildi. Çalıştığımız yer arka sokak, geçitle-temizlikle alakası olmayan tam manası ile mezberelik bir mahal idi. Öyle ki, havanın çok soğuk olmasına rağmen, kazmanın altından pis kokular hissediliyor idi.”

Ağır çalışma koşullarına dayanamayanlar da oldu. Tam 21 kişi çalışma kampında öldü.

           “ UYGULAMA HATASI”NA İNDİRGENDİ

        Varlık Vergisi, yıllar içinde “bir uygulama hatasına” indirgenmek istedi. İlber Ortaylı, Cumhuriyet’in İlk Yüzyılı kitabında Varlık Vergisi için “Muhtelif kademelerde, özellikle alt kademelerde bürokrasinin ırkçı hınzırlıklara giriştiği görülür” diyordu. Dahası, “Uygulamada, yerel komisyonlarda rüşvet mekanizması, kayırmalar ve maliye bürokrasinin bazı mükellefe yönelik şahsi kiniyle trajik boyutlara ulaştı” diyebiliyordu.

Halbuki konu birtakım “hınzır” bürokrat ve memurlara yıkılamayacak kadar büyük bir siyasetin sonucuydu. İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı ve Şükrü Saracoğlu’nun Başbakanlığındaki Tek Parti döneminin ağır ve adaletsiz bir uygulamasıydı.

                     PİŞMANLIK MI?

Varlık Vergisi’nin uygulayıcılarından olan Cahit Kayra, Odatv’den Şenol Çarık’a 2013’te verdiği röportajda, “Bugün yaşıyorsak toplum olarak, Varlık Vergisi sayesindedir” dir diyebiliyordu.

                  VARLIK VERGİSİ'NDEN 6 – 7 EYLÜL'E

                                                         6-7 eylül faşizmi

Tüm bu acı süreçte 315 milyon lira vergi tahsil edildi. Korkut Boratav’ın Türkiye İktisat Tarihi kitabına göre, bu verginin tahsilatı, 1943 yılının devlet harcamalarının yüzde 38’ini, milli gelirin yüzde 3,5’ini, sanayi ve hizmetler kesimlerinde yaratılan hasılanın yaklaşık yüzde 8’ini oluşturmuştu.

Her şey sona erdiğinde, geride palazlandırılmış bir Türk burjuvazisi, beli kırılmış bir azınlık tüccar grubu, çalışma kamplarının korkunç koşullarını yaşamak zorunda kalmış insanlar ve 21 ölü kalmıştı. Türkiye’deki azınlıklar gün geçtikçe sindirilmeye devam edilecek, Menderes döneminde, 6-7 Eylül 1955’te evleri ve dükkanları basılıp yağmalanacak, doğrudan canlarına kastedilecekti.

Varlık Vergisi gerçek anlamıyla bu ülkenin yüzkarası kanun ve uygulamalarından biriydi. Mesele burjuvazinin tasfiyesi değil, Türkleştirme politikası kapsamında azınlıkların mallarına el koyup bunu yerli burjuvazinin tekeline vermekti. Bugün yıldönümü olan ve savaş koşullarıyla açıklanmaya çalışılan kanun, tarihin en adaletsiz sayfalarından birini oluşturmaya kuşkusuz devam edecek.















1 Aralık 2022 Perşembe

 

OTUZÜÇ KURŞUN

Ahmet Arif

                                           Ahmet Arif

Bu dağ Mengene / Tanyeri atanda Van'da

Bu dağ Nemrut yavrusudur / Tanyeri atanda Nemruda karşı
Bir yanın çığ tutar, Kafkas ufkudur / Bir yanın seccade Acem mülküdür
Doruklarda buzulların salkımı / Firari güvercinler su başlarında
Ve karaca sürüsü, / Keklik takımı...

Yiğitlik inkar gelinmez / Tek'e - tek döğüşte yenilmediler
Bin yıllardan bu yana, bura uşağı
Gel
haberi nerden verek / Turna sürüsü değil bu
Gökte yıldız burcu değil / Otuzüç kurşunlu yürek
Otuzuç kan pınarı / Akmaz,Göl olmuş bu dağda...


2.

Yokuşun dibinden bir tavşan kalktı
Sırtı alaçakır / Karnı sütbeyaz
Garip, ikicanlı, bir dağ tavşanı / Yüreği ağzında öyle zavallı
Tövbeye getirir insanı / Tenhaydı, tenhaydı vakitler
Kusursuz, çırılçıplak bir şafaktı

Baktı otuzüçten biri / Karnında açlığın ağır boşluğu
Saç, sakal bir karış / Yakasında bit,/ Baktı kolları vurulu,
Cehennem yürekli bir yiğit,/
Bir garip tavşana,
Bir gerilere. / Düştü nazlı filintası aklına,
Yastığı altında küsmüş,/ Düştü, Harran ovasından getirdiği tay
Perçemi mavi boncuklu,/ Alnında akıtma / Üç topuğu ak,
Eşkini hovarda, kıvrak, / Doru, seglavi kısrağı.
Nasıl uçmuşlardı Hozat önünde! /
Şimdi, böyle çaresiz ve bağlı,
Böyle arkasında bir soğuk namlu / Bulunmayaydı,
Sığınabilirdi yüceltilere... / Bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir,
Evvel Allah bu eller utandırmaz adamı,/ Yanan cıgaranın külünü,
Güneşlerde çatal kıvılcımlanan / Engereğin dilini, / İlk atımda uçuran
Usta elleri.../ Bu gözler, bir kere bile faka basmadı
Çığ bekleyen boğazların kıyametini/ Karlı, yumuşacık hıyanetini
Uçurumların, / Önceden bilen gözleri.../ Çaresiz / Vurulacaktı,
Buyruk kesindi,/ Gayrı gözlerini kör sürüngenler
Yüreğini leş kuşları yesindi...

3.

Vurulmuşum / Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında / Yatarım / Kanlı, upuzun...

Vurulmuşum / Düşüm, gecelerden kara / Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz/ Sığdıramam kitaplara/ Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız/ Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki/ Gül memeler değil / Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki...

4.

Ölüm buyruğunu uyguladılar,/ Mavi dağ dumanını
ve uyur-uyanık seher yelini / Kanlara buladılar.
Sonra oracıkta tüfek çattılar / Koynumuzu usul-usul yoklayıp
Aradılar./Didik-didik ettiler
Kirmanşah dokuması al kuşağımı / Tespihimi, tabakamı alıp gittiler
Hepsi de armağandı Acemelinden...


30 Kasım 2022 Çarşamba

 

MUĞLALI'NIN RUHU VE

33 KURŞUN KATLİAMI

Oktay Candemir


      30 Temmuz 1943 tarihinde son yüz yılın en büyük Kürt katliamlarından biri yaşanır; ‘Bizi öldürmeye götürüyorlar’ diyen bir kişi firar etmeyi başarır. 33 Kürt köylüsü Sefo Deresi'nde (Geliyê Sefo) gözleri ve elleri bağlı olarak kurşuna dizilir.



İçlerinden biri "Kaçalım bunları biz dereye götürüp öldürecekler" dedi… Diğerleri hep bir ağızdan "Suçumuz ne ki bizi öldürecekler. Aslında kaçarsak bizi öldürürler" diyerek kaçma önerisine karşı çıktı.,

"Kaçmalıyız" diyen bir yolunu bulup kaçmayı başardı, "Asıl kaçarsak bizi öldürürler" diyenlerin hepsi kurşuna dizildi.

                                            Mustafa Muğlalı

    Katliam emrini veren Orgeneral Mustafa Muğlalı, katliam şifresinde "Bu kişileri hududa götürülerek kendilerinden bilgi alınmasını, İran hududunun çapulcuların kimseye görünmeden geçilmesine elverişli noktalarının öğrenilmesini faydalı buluyorum. Bu adamların her an kaçmalarının mümkün olduğu göz önüne alındığında askerlerin uyanık bulunması ve gerektiğinde silah kullanılması şarttır" diyerek ‘Kaçtılar’ izlenimi verilerek kurşuna dizilmeleri talimatını verir.

    Sınırın Türkiye tarafından bunlar yaşanırken İran’da ise Kürtler Mahabad Kürt Cumhuriyeti'ni kurmaya hazırlanıyordu. Kürtlerin İran’da bağımsızlık için verdiği savaş haliyle Türkiye Cumhuriyeti'ni rahatsız ediyordu. İran’da yaşanan kargaşanın Türkiye’ye sıçramaması için Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ilave tedbirler planlıyordu.


                     NELER OLDU?

     1943 yılının yaz ayları… Türkiye'nin Kürt ayaklanmaları sırasında işlediği Dersim, Zilan gibi katliamların anıları henüz hafızalarda tazedir ve İran Kürtlerinin ayaklanması da yeni bir katliam için ‘şartları olgunlaştırıyordu’.

    Kaçakçılık ve İran’da Kürt bağımsızlık savaşı devleti harekete geçirir. Sınırın İran tarafındaki Kürt aşiretlerine mensup bazı kişilerin sıklıkla sınırın Türkiye tarafına geçerek çeşitli faaliyetler içinde bulunduğuna ilişkin Van Valiliği ve zamanın İçişleri Bakanı Recep Peker’in onayıyla gizli bir karar alınır. Askeri birliklerin İran’a geçip takip yapması devleti zorlayacağından devletle resmen ilişkisi görünmeyecek olan gayrinizami bir yapı ya da çete oluşturularak operasyonlar yapacaktır. Özalp Kaymakamı Hilmi Tuncel daha Valilik ve İçişleri Bakanlığı'nın onayı almadan bu tür bir faaliyeti çoktan başlatmıştır. Kaymakam Tuncel’in amacı ise devletin güvenliği değil, bölgede yaşanan karışıklıktan faydalanarak maddi çıkar temin etmektir.

    Özalp Jandarma Komutanı ve Hudut Tabur Komutanı da Kaymakam’ın kurduğu çetenin içinde bulunmaktadır. Aşiret reislerine ait hayvan sürüleri bu çete tarafından gasp ediliyordu.

    Fakat bu çetenin yaptığı faaliyetler Van Valiliği'nin kulağına gider ve Valilik, Özalp Kaymakamı'na böyle bir çetenin varlığına dikkat çekerek çetenin dağıtılmasını ister ama iş işten geçmiştir.

    Kaymakamın liderlik ettiği çete İran tarafında yaşayan Aşiret reisi Memedê Mısto’nun 2 bin koyununa el koymuştur. Misto aşireti ise uzun yıllardır Türkiye devleti ile işbirliği yapmaktadır. Türkiye’ye bölgeden önemli bir istihbarat bilgisi sağlayan Mısto aşiretinin koyunlarına el konulması ile birlikte aşiretin lideri Memedê Mısto Özalp Kaymakamı'na "Hayvanlarımı geri verin, yoksa aynı yolla geri alırım. Türk hükumetini rencide etmek istemiyorum" diyerek bir mektup yazar. Kaymakam Tuncel’de ‘Gelip karını da koynundan alırız’ yanıtını verince Mısto aşireti üyeleri Türk hududunu aşarak halka ait 500 koyunu gasp eder.

    Kaymakam ve etrafında kümelenen çete böyle bir baskının Türkiye tarafında yardım alınmadan gerçekleştirilemeyeceğini düşünerek harekete geçmeye karar verir, ancak askeri harekâta gerekçe olmak üzere Van Valiliği'ne, "Rus askerleri Özalp yakınlarına kadar geldi" diye şifreli bir telgraf çekerler.

     Bu baskının intikamını Kürt köylülerinden çıkarmak isteyen Kaymakam Tuncel öncülüğündeki çete üyeleri, Milan aşiretinden 40 köylüyü gözaltına alır. Mısto’ya yardım ettiği iddiasıyla 40 köylünün ismini ise Rıfat adında bir arzuhalci ihbar eder. Köylüler mahkemeye çıkarılır ve Kaymakamın tepkisini tolere etmek için beş köylü tutuklanır ve diğerleri serbest bırakılır.

    Ancak yaşanan olaylar Ankara’ya farklı intikal etmiş ve ‘Özalp’a Rus askeri girdi’ haberi ulaşmıştır. Bunun üzerine İsmet İnönü, Menemen isyanını bastırmış, İstiklal Mahkemeleri'ne başkanlık etmiş en güvendiği komutanlarından olan Orgeneral Mustafa Muğlalı'yı Özalp’a gönderir.

    İlçe kaymakamı ve diğer komutanlar Muğlalı'ya bölgede isyan halinin hâkim olduğunu, vatanın elden gittiği ve İran’da yaşanan Kürt isyanının Türkiye’ye sıçradığı bilgisini verir. Bunu bir ihanet olarak değerlendiren Muğlalı’ya Kaymakam Tuncel, tutuklama tedbirlerinin yetersiz kalacağını ve bazı infazların gerçekleştirilmesinin aciliyet arz ettiği önerisini yapar.

    Bunun üzerine Mustafa Muğlalı, mahkemenin serbest bıraktığı 35 kişinin yeniden gözaltına alınmasını ister. İçişleri Bakanlığı Müfettişinin ‘Onlar suçsuz’ raporuna rağmen Kaymakam Hilmi Tuncel’in ‘Ruslara istihbarat bilgisi veriyorlar’ iddiasını benimseyen Orgeneral Muğlalı, müfettişe daha fazla itiraz etmesi halinde kırbaçlatacağı tehdidinde bulunur ve katliamın şifresini verir : "Bu kişilerin hududa götürülerek kendilerinden bilgi alınmasını, İran hududunda çapulcuların kimseye görünmeden geçilmesine elverişli noktalarının öğrenilmesini faydalı buluyorum. Bu adamların her an kaçmalarının mümkün olduğu göz önüne alındığında askerlerin uyanık bulunması ve gerektiğinde silah kullanılması şarttır" der.

    Ve 30 Temmuz 1943 tarihinde son yüz yılın en büyük Kürt katliamlarından biri yaşanır; ‘Bizi öldürmeye götürüyorlar’ diyen bir kişi firar etmeyi başarır. 33 Kürt köylüsü Sefo Deresi'nde (Geliyê Sefo) gözleri ve elleri bağlı olarak kurşuna dizilir.

    Askerler katliamı gerçekleştirdikten sonra ‘Dağ başını duman almış, yürüyelim arkadaşlar’ marşı ile geri döner ama o an gözlerden kaçırdıkları bir şey vardır. 32 kişi ölmüş ama bir kişi yaralı olarak kurtulmuştur ve dağları aşarak İran’a sığınan bu kişi yedi yıl sonra iktidara gelen Menderes döneminde Türkiye’ye dönerek katliamın aydınlatılmasını sağlar.

    32 kişi suçlu oldukları iddiasıyla kurşuna dizilirken, daha önce bu kişilerle birlikte gözaltına alınan ve Kaymakam Tuncel’in itibarına halel gelmesin diye tutuklanan beş kişi ise Van Ağır Ceza Mahkemesi'nde yapılan yargılamada suçsuz bulunarak serbest bırakılır.

    Katliamın azmettirici Mustafa Muğlalı'nın silah arkadaşı olan ve talimatı veren İsmet İnönü de sahip çıkmaz ve idam cezasına mahkûm edilir. Yaş haddinden idam edilmeyen Muğlalı, devletin kendisini sattığını düşünerek 1951 yılında cezaevinde kahrından ölür.

    Ancak Muğlalı yaptıklarına rağmen TSK içinde yıllarca bir sembol ya da simgedir. Genelkurmay Başkanlığı'nın bahçesine büstü dikilirken, 6 Mayıs 2004’te katliamın işlendiği Özalp’ta bulunan askeri taburun ismi ‘Orgeneral Muğlalı Kışlası’ olarak değiştirildi.

Muğlalı'nın ismi memleketi Muğla’da en büyük caddelerden birine ve bir iş hanına verildi.

90’larda PKK eylemlerinin arttığı dönemde yeterince atak ve kararlı hareket etmedikleri için eleştirilen bazı komutanların, "Gün olur devran döner, yarın ikinci bir Mustafa Muğlalı olmak istemiyoruz" diyerek yapacakları katliamların ardından yargılanmama garantisi istemeleri bile Muğlalı'nın aslında hâlâ bir ‘kahraman’ olarak görüldüğünü bize çok net bir biçimde gösteriyor.

Katliamın üzerinden 76 yıl geçti, Muğlalı devlet içinde hâlâ ‘kahraman bir Komutan’ imajını koruyor ve 2011 yılında yaşanan Roboski Katliamı da bize bu zihniyetin varlığını en yüksek düzeyde koruduğunu gösteriyor.

Muğlalı öldü ama ama ruhu dolaşıyor. Bu ruhu bazen Roboski'de, bazen Cizre'de, bazen Nusaybin'de görüyoruz.

*Gazeteci