2 Ekim 2021 Cumartesi

 

BU GÜN 64 YAŞINDA

1432 GÜNDÜR HAPİSTE

Aydın Engin

                     Kavala

Silivri’de 1432. voltanı atarken bir arkadaşının, birlikte epey işler kotardığın bir arkadaşının seni kucakladığını ve sana çok yalın, çok içten bir “Nice yıllara Osman, nice yıllara kardeşim dediğini duyumsa…

Osman,

Bugün senin kişiliğinde simgelenen hukuk cinayeti (evet, cinayeti)üstüne öfkeli, çok öfkeli bir Tırmık yazmak yerine sana mektup yazmayı yeğledim.

Bu mektubu sana yollamayacağım. Belki bir avukat arkadaş kağıda basıp sana iletir. İletilmese de dert değil. Silivri’de 1432. voltanı atarken bir arkadaşının, birlikte epey işler kotardığın bir arkadaşının seni kucakladığını ve sana çok yalın, çok içten bir “Nice yıllara Osman, nice yıllara kardeşim” dediğini duyumsa…

Ey okur, sen de mutlak anlamda, sözcüğün bütün yüklemi ile bir hukuk cinayet işlenerek hapiste tutulan Osman Kavala’nın 1432 gündür Silivri’de zorla konuk edildiğini sakın unutma. Hapis yattıysan zaten bilirsin; yatmayan da düş gücünü çalıştırsın. Mapus damında gün olur bir saat bir yıl gibi gelir.

Marifet odur ki her gün, her saat başının gölgesini önüne düşürmeden voltanı atar, kitabını okur ve ülkenin er geç bir gün özgürlüğe ve adalete kavuşacağına ilişkin umudunu yitirmezsin.

Tıpkı Osman Kavala gibi.

Osman Kavala eşi Ayşe Buğra 

Osman,

Yeri geldi bir anı aktarayım.

2020 Şubatındaki duruşmada mahkeme senin için tahliye kararı verdiğinde duruşma salonunda bir alkış ve sevinç dalgası esti. Duruşmanın o bölümünü birlikte izlediğim,  gazetesinin Türkiye temsilciliğini yapan bir Alman kadın meslektaşım boynuma sarıldı ve neredeyse sevinç gözyaşları ile “Biz kazandık Engin, hukuk kazandı” dedi.

İçime mi doğdu, yoksa daha önce yaşadığım kötü deneyimler mi söyletti bilmiyorum ama ona “Erken sevinme. Osman çıktı mı? Aramıza katıldı mı, ona sarıldık mı” diye sordum.

Birkaç saat sonra İstanbul adliyesinde Saray’ın talimatlarını gözlerini kırpmadan uygulamakla yükümlü ekip, utanmadan hukukçulara özgü cüppelerini kuşandılar ve seni daha önce yargılanıp tahliye edildiğin bir suçlamadan bir kez daha tutukladılar.

Genç ve fırlama bir haberci “Hani ‘indi - bindi’ derler ya abi, Osman Kavala da ‘çıktı - girdi” dedi. Başka zaman olsa gülerdim, ama o an Ege’nin un sunturlu küfürlerinden birini salladım.

Alman gazeteci arkadaşım ise “Sen erkek Kassandra’sın Engin. Hani Troya kralı Priamos’un kızı, felaketleri önceden söyleyen bilici kadın Kassandra’nın  erkek halisin” buyurdu. O gün bugün taa Almanya’dan telefon edip Türkiye’de olup bitenler üstüne bilgi ister, sohbet ederken söze “Hallo Herr Kassandara” (Merhaba bay Kassandra) diye giriyor.

Yani Osman senin yüzünden adım felaket habercisine çıktı.

Osman,

Senin sürüp giden dava(ları)nda AYM ne dedi, AİHM ne dedi, 1. derece Mahkeme (mahkeme?) ne diyor, Avrupa Konseyi n’apıyor gibi sorularla, onlara verilen kimi iyimser, kimi çok iyimser cevaplarla ilgilenmiyorum

Seninle ilgili söylenmedik, söylemediğim, yazmadığım ne kaldı? O yüzden lâfı da, yazıyı da uzatmayacağım.

Ben bu gün sadece senin doğum gününü kutlamak istedim.

Osman, nice yıllara, nice yıllara kardeşim…



30 Eylül 2021 Perşembe

 

İSPANYA İÇ SAVAŞINDA

ENDÜLÜS'TE RAKS

Hasan Gürkan


                                 Picasso


Sanat tarihçisi Patricia Failing şöyle diyor mesela: “Guernica’da yer alan at ve boğa İspanyol kültürünün çok önemli iki unsurudur. Picasso bu iki hayvanı resimlerinden farklı anlamlara gelecek şekilde kullanmıştır. Bu da boğa ve atın Guernica resmi bağlamında ne anlama geldiğini anlamayı oldukça zor hale getiriyor.”

İspanya İç Savaşı, 17 Temmuz 1936- 1939 yılları arasında İspanya’da karşılıklı memnuniyetsizliklerin sebep olduğu cumhuriyetçi ve milliyetçi taraflar arasında çıkan iç savaştır. 16 Temmuz 1936 tarihinde General Mola, General Goded ve General Francisco Franco “Cumhuriyetçi Halk Cephesi” yönetimine karşı isyan başlatmasıyla başlayan iç savaş 3 yıl sürmüştür ve bilançosu çok ağır olmuştur. 600.000 insan hayatını kaybetmiştir.”


Franco ve destekçileri, Afrika’da bulunan ordular ve asillerle birleşmiş, Almanya’nın da desteğini alarak ile İspanya’ya geçmişlerdir.”

Franco


Bunun üzerine Fransa ile İngiltere’den yardım isteyen cumhuriyetçilerin beklentisi gerçekleşmemiş olumsuz cevap almışlardır”

Almanya’da Hitler, Franco’nun emrine savaşmak için uçak filoları göndermiştir. Ayrıca 200.000 kişiyi aşan Alman, Arap ve İtalyan orduları isyan bölgesine milliyetçilere destek olmak amacıyla gitmişlerdir.”

Hitler


Anorko sendikalistler sendikaları, Ortodoks Komünistler, Demokratik Cumhuriyeti, Sosyalistler savaşmayı, Goşistler gerillalara, Troçkistler ise 1917 ruhunu savunmuşlardır. Anlaşıldığı gibi ispanyanın müttefikleri tek vücut olamamışlardır.

Fakat her şeye rağmen bu mücadelede faşizme karşı büyük bir savaş verilmiştir. Dış devletler ise cumhuriyetçilere yardım etmeyip faşizm liderlerinin katliam “

Anti -faşist Devrimciler


Milliyetçiliğe karşı olan toplam 35.000 Alman, İtalyan ve Orta Avrupalı yardıma koşmuş ve istilacı devletlere karşı cumhuriyetçi İspanyanın safında savaşmışlardır. 1938 yılının son günlerinde bu halk kitlesi İspanya’dan ayrılmışlardır. 1938 tarihinde artık”

Endülüs

Mayıs 1939 yılında cumhuriyetçilerin direnişi sona ermiş ve savaşın galibi milliyetçiler olmuştur. Bu zaferin hemen ardından İspanya Cumhuriyeti’nin yerini İspanya Krallığı almıştır. Francisco Franco, Bahamonde galibiyetinin ardından tam 36 yıl İspanya’yı diktatörlük ve faşizmle yönetmiştir. Aynı zamanda kendi yaptığı katliamlar ve insan onuruna aykırı ittifaklar nedeniyle tarihin en sevilmeyen devlet adamlarından biri olmuştur. “

Yahya Kemal



Yahya Kemal Beyatlı İspanya İç Savaşı sırasında Madrit Büyükelçisidir.Korktuğu için Madrit’e gitmez. Büyükelçilik görevini Paris’ten yürütür.(Nasıl yürütüyorsa!) Ve binlerce cumhuriyetcinin,devrimcinin faşist saldırıda canını kaybettiği savaşta Yahya Kemal bey, Endülüs’te Raks: şiirini yazar:

Zil, şal ve gül /Bu bahçede raksın bütün hızı, bütün hızı

Şevk akşamında Endülüs/Üç defa kırmızı

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir
İspanya neşesyile bu akşam bu zildedir.(...)”



26 Eylül 2021 Pazar

 HOŞÇA KAL

KIZIL BAYRAĞIMIZ BİZİM


Yevgeni Yevtuşenko

Danca’dan çev. Hasan Gürkan


Hoşçakal, Kızıl Bayrağımız bizim.  Sen kardeşimiz ve düşmanımızdın.

Askerin yoldaşıydın siperde, Sen esir Avrupa'nın biricik umudu

Ama kızıl bir perde olup Gulag’ı gizledin ardında

Donmuş ölülerle doldurulmuş Gulag’ı. / Bunu neden yaptın

Kızıl Bayrağımız bizim?



                Gulag

Hoşça kal Kızıl Bayrağımız bizim.

Uzan. / Dinlen şimdi. / Unutmuyoruz,

Senin kızıl ve tatlı mırıltılarının

Işığına kanan milyonları. / Unutmuyoruz,

Koyun gibi salhanelere sürdüğün kurbanları.

Ama unutmuyoruz bir de,

senin de kandırıldığın yalanları.

Hoşça kal Kızıl Bayrağımız bizim.

Söyle, /Sadece romantik bir bez parçası mıydın?

Ruhumuzdan kanımızla söküp atacağız seni.

Kızarmış gözlerimizde yaşlarımızı/  tutamamamız bu yüzden.

Çünkü öyle vahşisin ki, /altın renkli sırmaların

gözbebeklerimizi kamçılıyor.

Hoşça kal, Kızıl Bayrağımız bizim.

Özgürlüğe doğru ilk adımımız,

ilk adımımız senin yaralı ipek tenine

ve kendi üzerimize doğru aptalca attığımız.

İlk adımımız kıskançlık ve kinle yarılmış üzerimize…

Hey, halkın bayrağı! / Çiğneme bir kere daha çamurları

Çiğneme bir kere daha kırılmış camları / Doktor Jivago’dan.


               Jivago

Hoşça kal Kızıl Bayrağımız bizim.

Esir düştün, /kaldır yumruğunu havaya,

alçaklar bir kere daha şanını / kullanmak istiyor.

İç savaşın üzerinde dalgalanıp / durasın istiyor.

Yahut, / çaresiz halk kuyruklarda

bir umudun peşinde / bekleyip dursun istiyor.

Hoşça kal Kızıl Bayrağımız bizim.

Sel gibi rüyalarımıza akıyorsun.

Sen şimdi sadece kırmızı, ince bir çizgisin

üç Rus rengimizde bizim.

Kim bilir, /beyazlığın masum ellerinde

masum ellerinde mavinin / kandan arınır kızıllığın.


            LENİN

Hoşça kal, Kızıl Bayrağımız bizim.

İhtiyatlı ol, bizim üçrengimiz.

Nöbete dur, /Büyük Ülke” peşinde koşan

bayrak düşmanı köpeksoyları

seni ellerine dolamasın diye.

Senin de boynuna ölüm fermanı asarlar mı

kızıl kardeşin gibi? /Seni de vururlar mı

bizim kendi kurşunlarımızla?

Senin ipek tenini de oyarlar mı /  Kurşun güveler?

Hoşça kal Kızıl Bayrağımız bizim.

Çocuk saflığımızla

harpçilik oynadığımız kızıl ve beyaz orduyla.

Artık var olmayan bir ülkede doğduk biz.

Ama biz, o Atlantis’te yaşayan canlılardık, sevildik.

Sen kızıl bayrağımız bizim.

Karaborsa esnafının seni pahalı dövizlere

seni dolarlara / seni franklara,  / seni yenlere sattığı

bir bit pazarında / çamurlar içinde yatıyorsun.

Ben değildim Çar’ın Kışlık Saray’ını zapteden.

Ben değildim Reichhstag’ı basan.

Ben değildim “gominik” diye ti’ye alınan

Ama ben, / Kızıl Bayrağı okşuyorum / ve ağlıyorum.


Danca’dan çeviren: Hasan Gürkan

 



23 Eylül 2021 Perşembe

 

TÜRKİYE'DE KADIN VE LGBTİ + ÖRGÜTLERİN BARIŞ MÜCADELESİ



DEMOS raporu barışa kadın ve lubunyalar odağında bakıyor

DEMOS’un “Kesişen Yollardan Daralan Alanlara: Türkiye’de Kadın ve LGBTİ+ Örgütlerinin Barış Mücadelesi” araştırma raporu yayında.



Barış sadece silahların susması değildir. Silahlı çatışmanın olmadığı birçok yerde kadınların cinsel, fiziksel şiddet, ayrımcılık, yoksulluk, zorunlu göç, emeğinin sömürülmesi vb. gibi birçok sorunla karşı karşıya kaldığını da biliyoruz.

"O açıdan kadınlar açısından barış içinde yaşama talebi aynı zamanda karşılaştıkları bu ve daha birçok sorun alanının çözülmesi anlamına gelmektedir... Kadınlar açısından silahların sustuğu güvenli bir alanda yaşam kurmak önemli bir talep olmakla birlikte gerçek anlamda bir barış ortamının sağlanması için uzun soluklu bir mücadelenin gerektiğinin de bilincindeler…”

Kürt Kadın Hareketi’nden bir kadın…

Kürt Kadın hareketi


Demokrasi, Barış ve Alternatif Politikalar Araştırma Derneği’nin (DEMOS) “Kesişen Yollardan Daralan Alanlara: Türkiye’de Kadın ve LGBTİ+ Örgütlerinin Barış Mücadelesi” araştırma raporu yayında.

Raporu, Güley Bor, Güneş Daşlı ve Nisan Alıcı yazdı. Araştırma raporunda, Türkiye’de barış mücadelesi yürüten kadın ve LGBTİ+ örgütlerinin barış anlayışlarını ve mücadele pratiklerini, Türkiye’de Kürt sorununa dayalı çatışmanın barışa evrilmesi için gerçekleşmiş çözüm sürecini merkeze alarak inceleniyor.

2013-2015 yılları arasındaki çözüm süreci etrafında barış çalışmaları yürütmüş farklı kadın ve LGBTİ+ örgütlerinden katılımcılar ile yapılan derinlemesine mülakatlar ile toplumsal cinsiyet odağına sahip örgütlerin barış mücadelesi deneyimlerine de odaklanılıyor.

Araştırmacılar, rapor ile hem toplumsal cinsiyet ve barış ilişkisi çerçevesinde önemli buldukları bazı kavramları tartışıyor, hem de barış umudunun en yoğun olduğu döneme toplumsal aktörler gözünden bakarak ileride oluşabilecek süreçler için bir kayıt bırakmayı hedefliyor.

          Raporun sonuç bölümünden

Bu araştırma ve daha önceki çalışmalarımız gösteriyor ki, kadınların ve lubunyaların gündemini barış süreçlerine dahil etmek ve barış süreçlerinde aktif özneler olarak yer almalarını sağlamak için ortak hareket etmeleri elzem.

İçinden geçtiğimiz dönem, farklı ideoloji, toplumsal cinsiyet anlayışı ve politika yapma biçimlerinden gelen ve barış mücadelesinin önemine inanan kadın ve LGBTİ+ örgütlerinin barış talebi etrafında hızlı ve somut taleplerle bir araya gelmenin yolları üzerinde birlikte düşünmesi için iyi bir fırsat olabilir.

Temas alanlarını artırmanın temel yollarından biri bu hareketlerde örgütlü kişilerin fiziksel olarak, güven içinde ve kaynak yetersizliklerine ilişkin endişelerden arınmış olarak bir araya gelmesini sağlamak. Görüştüğümüz pek çok katılımcı birkaç yıl önce kendiliğinden ve daha kolay bir şekilde oluşan birliktelik alanlarının artık çok zor elde edildiğini ifade etti.

Bu nedenle bu alanları oluşturmaya odaklanan seyahatler, inzivalar düzenlemek ve örgütlenmelere bunun için kolaylaştırıcılık yapmak iyi bir yöntem olabilir. Pek çok insan hakları savunucusu gündelik olarak baskı ve risklerle karşı karşıya, kadın ve LGBTİ+ aktivistler de bundan azade değil. Aktivistlerin esenliğini merkeze alan destekler de bu alanları yaratırken akılda tutulması gerekenler arasında. Daha önce etkin şekilde barış çalışması yapanların şu an yöneldiği temel hak ve özgürlük mücadelesi için neye ihtiyaçları olduğuna bakmak da bu dönemde faydalı olacak desteklerden.

Raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Bianet - Bağımsız İletişim Ağı biabulten@bianet.org gmail.mcsv.net

DEMOS Hakkında

Demokrasi, Barış ve Alternatif Politikalar Araştırma Derneği (DEMOS), 2015 yılında, sosyal bilimler alanında çalışan ve bilgi üretimini ortaklaştırmayı amaçlayan kişiler tarafından Ankara merkezli olarak kuruldu. Kurulduğu günden bu yana geniş anlamıyla barış çalışmaları etrafında araştırmalar yaptı, Türkiye ve dünyadan örnekleri inceledi. Bunları yaparken toplumsal cinsiyet bakış açısını merkeze aldı.

DEMOS, toplumsal barışın tesis edildiği, bütün kimliklerin eşitlik içinde yaşadığı bir toplum hayal eder. Bu doğrultuda araştırmalar, analizler ve çeviriler yapar ve bunları paylaşır.  DEMOS  hak özneleri, toplumsal barış mücadelesi veren örgütler, aktivistler ve araştırmacılar için ve onlarla birlikte eleştirel ve erişilebilir bilgi üretir.

Bu bilgiyi basılı ve dijital yayınlar, podcast’ler, konferanslar, atölyeler, seminerler vb. aracılığıyla paylaşır. DEMOS böylece hak öznelerini ve tabanda toplumsal barış mücadelesi veren örgütleri güncel tartışmalardan, eleştirel yaklaşımlardan ve alandaki uluslararası gelişmelerden haberdar eder, destekler ve öznelerle birlikte güçlenme için çalışır.



19 Eylül 2021 Pazar

 

Varujan (1884-1915) Lorca (1898-1936)  

Varujan Çankırı yollarında, Lorca Gırnata’da katledildi. Şiirleri, özlemleri bize, dünya haramzadelere kaldı…

Taniel Varujan benim çok sevdiğim Batı Ermenicesi şairlerinden biri.Bunu, Kars doğumlu Doğu Ermenicesi şairi Yeğişe Çarents'i unutmadan söylüyorum. Tapındığı tanrıya isyan şiirinin (Dırdunç-Şikayaat) şairi Bedros Turyan'ı (1851-1872) unutmadan.

          Taniel Varujan

Eh, mınak parov Asdvatz u arev
Eh, hoşça kalın, Allah ve güneş
Allah'a sitem, ona ve güneşe elveda.

Misak Mezarentz (1886-1908)
Bir kır yolu üstünde /Eteğinde bir dağın
Yolcu yolu gözleyen /Bir kulübe olaydım

diyen şair. İkisi de o çağda şairin ince ruhunun nişanesi sayılan ince hastalıktan, veremden göçmüş.

Taniel Varujan'ın göçü öyle olmadı. Çankırı'dan şair-yazar öteki birkaç tutsakla birlikte salıverilecekleri söylenerek çıkartıldıkları yolda hunharca katledilen şair o. Nasıl katledildiğini yazmaya dil-kalem dayanmaz. Dayanmaz ama dayansın, söylemek gerekir…

Taniel Varujan'ın az sayıda şiirini bilirim, bu da bana yeter. Zaten Ermenicem hele şiir anlamaya yetmez, derken, ARAS'tan Ekmeğin Şarkısı kitabı geldi. Başlı başına bir pastoral destan, insan varlığının bel kemiği ekip-biçmenin, kağnının düvenin, sapın samanın, emeğin-alın terinin, buğdayın-unun, insanın, ekmeğin türküsü… Toprağa, tohuma, yaşamaya ve yaşama sevincine bir övgü, bir güzelleme. Ohannes Şaşkal çevirmiş Türkçeye.

Ohannes Şaşkal

Şimdi bakın, Varujan'a ve asıl konumuza dönmeden önce, bu insanı, Ohannes Şaşkal'ı bir konuşalım. Tuhaf bir kişidir Ohannes, AGOS'ta Ohan namıyla yayımlanan karikatürlerin çizeri. Kendi işi var, eczacı. Ama aynı zamanda şiir çevirisinin simyacısı. Yorulmaz bir işçi. İstanbullu şair Zahrad'ın bir tekini Can Yücel'in çevirdiği (Yapracığı Gören Balık) bütün şiirlerini Türkçeye kazandırmak az iş mi? O da yetmez, her hafta AGOS'a iş; öteki Ermenice yazmış şairlerden demet demet çeviriler… Ekmeğin Şarkısı kitabının çok önemli bir önsözü var, Ohannes Şaşkal'dan. Mutlaka okunmalı. Aşkolsun, derdi Can, sağ olsaydı, Deniz için dediği gibi bu genç adam için de. Aşkolsun.

Bu kitaptaki, Ekmeğin Şarkısı'ndaki şiirler arasında biri bana bir başka şairi, Federico Garcia Lorca'yı çağrıştırdı. Şaşıp kaldım…

Şimdi, bu iki şair de Akdenizli, biri doğusundan biri batısından. İkisi de otuzlarında kaybedilmiş. Benzerlik bitmiyor, ikisi de katledilmiş. Biri kurşunla, biri başı taşla ezilerek.

               Garcia lorca                            Lorca'nın katli

Benzerlik bu kadarla da bitmiyor. Varujan'ın 1915'ten önceleri yazdığına benzer bir duyguyu, yalnız duyguyu değil, bir söyleyişi, sonra Lorca, eminim Varujan'ı hiç duymadan bilmeden, neredeyse aynen kalıba döküyor.

Hasat toplarım
Hasat toplarım orakla,/
Ay benim yârim
Agoslar gezer dolana./
Sevdiğim gelin.

Başım açık yal’nayak, /Rüzgâr ne tatlı!
Tarlalarda bir aylak.
Sanki deniz saçları.

Nice demetler sardım,/Islanmış gül ağacı
Oyunlarla bağladım
Açılmış göğsü, bağrı.

Orağım taşa vurdu,/Yârimin yâri var
Taştan bıldırcın uçtu./
Ah, ciğerim kanar!

Şimdi bir başka şairden söz etmenin zamanı. Sabri Altınel’den.
Issızın üstünde kar - Issızın üstünde çatılar
ve
Ah uğultulu okul bahçelerinde
Kuru yapraklarla sürüklenen gölgem
diyen şairden, benim edebiyat öğretmenimden.

Sabri Altınel Balıkesirli, Susurluk’tan. Nasılsa İstanbul’a yolu düşmüş, St. Joseph’i anladık da, nasılsa Tıbrevank’a Türkçe/Edebiyat öğretmeni olmuş bir özgün şair.
Kıraçlar’ın, Issız Çığlık’ın, hele o Yaban Yazıları’nın şairi. Lorca çevirmeni. İşte onun birkaç Lorca çevirisi.

Aptal Şarkı
Ana. /Gümüşten olmak istiyorum.

Oğul,/Çok üşürsün sonra.

Ana. /Sudan olmak istiyorum.

Oğul,/Çok üşürsün sonra.

Ana./İşle beni yastığına.

Olur, oğul! /Hemen!

Deniz Suyu Baladı

Deniz /gülümsüyor uzaklarda.
Köpükten dişleri, /dudakları gökyüzünden.

-Ne satıyorsun karanlık kız, /rüzgâra verip göğsünü?

-Suyunu satıyorum, bayım,/denizlerin.

-Ne taşıyorsun kanında /kara genç?

-Suyunu taşıyorum, bayım /denizlerin.

-Nerden geliyor, ana,/bu tuzlu gözyaşları?

-Suyunu ağlıyorum, bayım,/denizlerin.

-Nerden doğuyor, yürek,/bu ağırbaşlı acılık?

-Çok acı,denizlerin suyu.

Deniz /gülümsüyor uzaklarda.
Köpükten dişleri, /dudakları gökyüzünden.

Akşamın İki Ayı
Ninni söylüyor akşam/ portakallara.

Kız kardeşim şarkı söylüyor : Dünya bir portakaldır.

Ay ağlayarak diyor : Bir portakal olmak istiyorum.

Olamazsın kızım, /pembeleşsen de.
Olamazsın bir limoncuk bile. /Yazık!

Turyan ve Medzarents ince hastalığa yenik düştüler.
Çarents Lorca ile aynı yıllarda Stalin mahpusunda kaybedildi.
Varujan Çankırı yollarında, Lorca Gırnata’da katledildi.

Şiirleri, özlemleri bize, dünya haramzadelere kaldı…


Bu yazı ilk olarak Agos'ta yayımlandı




16 Eylül 2021 Perşembe

 

12 EYLÜL KADINLARINDAN

NECMİYE ALPAY - TÜLAY SÖNMEZ


   Necmiye Alpay                          Tülay Sönmez


'12 EYLÜL İŞKENCECİLERİNİN SABIKASI HİÇBİR ZAMAN SİLİNMEYECEK'

12 Eylül’de TKP üyesi ve öğretim görevlisi olan ve üç yıl cezaevinde kalan Necmiye Alpay, 12 Eylül 1980 darbesinin önce bir potansiyel olarak hayatlarımızda birtakım açmazlar yarattığını, ardından da gerçekleştiğinde, var olan açmazları birkaç katına çıkardığını söylüyor. Alpay, “diyebilirim ki darbe öncesinde olanlar ve olabilecekler konusunda yeterli bilinç hiçbir muhalif kesimdi yoktu” diye ifade ediyor.

Alpay, devrimci duyguların ve hareketliliğin yükseldiğini ama "devrimci durum" denilen nesnel koşulların olmadığının altını çiziyor. Alpay’ın sözleri şöyle:

Hareketlilik belirli gençlik kesimlerinin birbirinden kopuk çıkışlarıyla sınırlıydı. Sınıfsal hareketlilik ise 15-16 Haziran 1970 işçi eylemlerini düşünürsek, 12 Mart 1971 darbesi dönemindekinden bile daha sınırlıydı. Peki, ordu neden o kadar "orantısız" bir güç kullandı? Çünkü darbeyi yapanlar ‘onların çocukları’ydı.”

Alpay’a 12 Eylül’de neler yaşadığını sorduğumuzda, kişisel hikayesini şöyle yanıtlıyor: 

Darbe öncesinde Mülkiye'de çiçeği burnunda bir öğretim üyesiydim. Darbe olduğunda bu gelenin bir faşist diktatörlük olduğu fikri oluştu bende. Özellikle iktisatçı Eugene Varga'nın tezlerine dayanıyordu bu fikrim. Mensup olduğum partinin (TKP) görüşü ise bunun bir "askerî diktatörlük" olduğu yönündeydi. Ankara il örgütünün benden bu konuda bir yazı istediğini hatırlıyorum. Yazı arşivlerinde midir, bilmiyorum. Cunta başlıca sol örgütlere sırayla "operasyon" uyguluyordu. TKP operasyonu başladığında eşimle birlikte Ankara'dan ayrıldık. Yurt dışına çıkmak istemiyorduk, yerel direnişler örgütlemeyi deneyecektik. Temmuz 1981'de ben İzmir'de yakalandım. Bir hafta İzmir emniyetinde işkence gördüm. Ardından Ankara'ya, ünlü DAL'a götürüldüm. Oradan da bir ay sonra Mamak Askerî Cezaevi'ne götürdüler.” 

Alpay, yakalandığının üçüncü yıldönümünde tahliye edildiğini, davanın daha sonra sonuçlandığını ve dokuz yıl civarında hapis cezasına çarptırıldığını ifade ediyor. Alpay, yeniden cezaevine girmesi gerektiğini ama teslim olmadığını, sağda solda gizlenerek yaşadığını ifade ediyor. Alpay’ın sözleri şöyle: 

TCK'nın ünlü 141-142. maddeleri kaldırıldığında, cezamın geriye kalanı kalkmış oldu. Kimliğimi almak üzere Mamak'taki mahkemeye gittiğimde, bizi mahkûm etmiş olan heyetten iki yargıçla karşılaştım. Siz bir fikir suçlususunuz dediler bana.  TCK'nın ilgili maddeleri kalkınca, benim sabıkam da silinmiş oldu. 12 Eylül işkencecilerinin sabıkası ise hiçbir zaman silinmeyecek. Onlar insanlık suçu işlediler.” 

'SİZ SİYASİ TUTUKLU DEĞİL ERSİNİZ’

12 Eylül’ü Selimiye askeri cezaevinde karşılayan Tülay Sönmez, aslında aylar öncesinden cezaevlerindeki provokasyon ortamından ve ülkenin genel gidişinden böyle bir durumun olacağını anladıklarını söylüyor.



         Selimiye Zindanı

Sönmez, Sağmalcılar kadın koğuşundaki baskıların arttığını, sivil faşist güçlerinin üzerlerine salınarak, gece yarısı koğuşları taranarak “geliyorum” dediğini ifade ediyor. Sönmez o korkunç anları şöyle anlatıyor:

Bir sabah uyandığımızda çatıların üzerinde namlularını bize doğrultmuş askerleri görünce önce "darbemi acaba?" dedik ama biz "siyasi kızları" Selimiye'ye götürmeye gelmişlerdi. Benim yanımda 9 aylık oğlum vardı, hamile arkadaşlar ve sağlığı bozuk olanlarımızla birlikte toplama kampına gider gibi tüm direnmemize rağmen o havasız cemselere doldurdular. Selimiye'ye gelince de havasız bir koğuşta saatlerce aç ve susuz bekletirlerken kapıları zorlayarak öncelikle su ve yemek ihtiyacımızı karşılattık” 

Sönmez, durumun vahimliği üzerine iki gün sonrasında 9 aylık oğlunu ailesine teslim ettiğini söylüyor. Sönmez, aradan çok geçmeden bir sabah koğuşlarına giren askerlerin postal sesleri ile uyandıklarını her ranzanın başında bir askerin bağıra çağıra bir şeyler söylediğini ifade ediyor. Sönmez şöyle devam ediyor: 

Yemekhanede toplanmamız istendi. Oraya gittiğimizde Selimiye cezaevi müdürü Binbaşı sanırım adı Erdal'dı camekanlı kapıyı tekmesi ile açarak yüksek ve gür bir sesle "Türk silahlı kuvvetleri yönetime el koydu bundan sonra siz siyasi tutuklu değil hepiniz ersiniz" diyerek esti gürledi. Biz kabul etmeyeceğimizi söyleyince güç gösterisi yaparak cam kapıya tekme atarak kırdı ve sonra çekip gitti. Onlar gittikten sonra biz toplu kararlar alıp direnişe devam dedik.”

' 'CEZAEVİ ÖNÜ DİRENİŞLERİNİ BAŞLATTIK'

Sönmez, cezaevindeyken ölüm haberlerinin, idamların, cezaevindeki infazların bilgisinin sürekli geldiğini söylüyor. Sönmez, anma ve slogan atmanın yasak olmasına rağmen her türlü direnişi gösterdiklerini ifade ediyor. Sönmez, sıkıyönetim vesilesiyle saat 00.00’dan sonra sokağa çıkma yasağı nedeniyle koğuşun tıklım tıklım dolduğunu söylüyor. Sönmez sözlerine şöyle devam ediyor:

Ben tahliye olduktan sonra eş ziyareti için gittiğim Sultanahmet daha sonra Metris cezaevinde baskı ve işkencelere karşı aileler ile örgütlenip cezaevi önü direnişlerini başlattık. 12 Eylül başından son 1991 yılındaki şartlı tahliye gününe kadar hep mücadelenin   içerisinde idim. Cezaevi önündeki örgütlenme ve direniş sanırım ayrı bir sohbet konusudur. Uzun ve zorlu bir süreçti.”

Sönmez, 12 Eylül işkence hanelerinde kadınlara yönelik tecavüzden tutalım da her türlü cinsel saldırının ve işkencenin yapıldığını söylüyor. Sönmez, bir kadın arkadaşının kedi ile bir torbaya konulup dövüldüğünü sesi titreyerek anlatıyor. Sönmez, kadınların yaşadıklarının çok ağır şeyler olduğunu ve o yüzden kadın mücadelesinin çok önemli olduğunu vurguluyor. 

Sönmez’in, eleştirileri de var:

Şunu da not etmekte fayda var. 12 Eylül sürecinde cezaevlerinde ve cezaevi önlerinde yaşadıklarımız şunu gösterdi: birincisi kadın mücadelesinin ve örgütlenmesinin önemi. İkincisi, keşke bizler 12 Eylül öncesi mücadelede, cezaevlerinin içinde ve önünde birleştiğimiz gibi, tüm yapılar birbirimizle kavga etmeden ortak bir noktada buluşsaydık bugün bu alaca karanlık olmazdı. Ama hala mitoz bölünüp duruyor bence bizim SOL!” 

'BİZLERE KOMUTANIM DİYECEKSİNİZ’ 

12 Eylül darbesini cezaevinde karşılayanlardan biri de Mukaddes Çelik Erdoğdu. Erdoğdu, ünlü Selimiye kışlasında kadınlar için açılan, birbirine bağlı koğuşlarda kaldığını söylüyor. Erdoğdu, Bayrampaşa cezaevinden sevk edilenlerle birlikte 120 kadın tutuklu olduklarını da ekliyor. 



          Bayrampaşa Zindanı

Erdoğdu, 12 Eylül sabahı ana koridordaki masalarda kahvaltı ettiklerini, saat dokuzda sayıma hazır oldukları sırada başlarında iri cüsseli cezaevi müdürüyle birlikte pek çok rütbeli ve çok fazla askerin içeriye dolduğunu, ortalığın o an sessiz olduğunu ifade ediyor. Erdoğdu o anları şöyle anlatıyor: 

Cezaevi Müdürü heybetli duruşunu takınarak; “Arkadaşlar, bu gece 04.00’de TSK, tüm ülkede yönetime el koydu” diye kükredi önce. Kalabalıktan sesler yükselirken Müdür devam etti: “Bundan sonra siyasi tutuklu değil, asker kişisiniz, siyasi temsilcilik de yok! Siyasi, ideolojik bütün faaliyetleriniz de yasaklanmıştır. İkinci bir emre kadar görüş, kantin, doktor, havalandırma ve tahliye de yok! Bundan sonra erler dahil, bizlere komutanım diyeceksiniz” diye devam ederken bu kez gülüşmeler arasında soru sormalar başladı. Yanımda oturan temsilcimiz; “Aa bu darbe bana karşı desenize” dedi hafif sesli. “Önder Bey, darbeyi yapanlar TSK’da hangi kanat?” diye sordu.  Sorular artınca Müdür, ciddiyetin suya düştüğünü anlayıp, onu hep bozguna uğratan kadınlara ters ve sert bakışlarla sesini yükseltti: “Şimdi biz arama yapmadan bütün kitaplarınızı teslim için hazırlayın. Öğlen geleceğiz” dedi, toplanıp gittiler. O gün bize 12 Eylül faşizmi dokunmadı! Biz de faşizmin yeni halini algılamadık.” 

' 'SİYASİ CİNAYETİN AĞIRLIĞI OMUZLARIMIZDA'

Erdoğdu, koğuşlara doğru yürürken her kafadan bir ses çıktığını, sorular soruları kovalıyorken atmosferlerinin neşeli ve darbeyi tiye alan şeklinde olduğunu söylüyor. Erdoğdu, gerekli şeyleri saklama şansı doğduğu için de sevinçli olduklarını da ekliyor. Erdoğdu, eğlenceli iki buçuk günün ardından 15 Eylül sabahı yeniden askerlerin bir baskın yoklamaya geldiklerini, yoklama bittikten sonra müdürün yüksek sesle kendisini savcının çağırdığını anlatıyor.  Erdoğdu, bir süredir idare tarafından şubeye gönderilmekle tehdit edildiği için savcının çağırmasının nedeninin bu olduğunu düşündüğünü, arkadaşlarının bir yandan ceplerine sigara, çakmak doldurduğunu, büyük bir grup arkadaşının da kapıda barikat kurma hazırlığında olduğunu dile getiriyor.  Erdoğdu, o an bir şey olduğunu, temsilci arkadaşının kendisine doğru geldiğini ve “Mukaddes, Önder Murat söz verdi. Seni gerçekten de savcıya götürecek. Ben de yanında geliyorum” dediğini anlatıyor. Erdoğdu yaşayacağı o korkunç anı şu sözlerle anlatıyor: 

Askerlerin arasında kafamda bin bir soru dolaşa dolaşa geldik Müdürün odasına. Koltuklara oturttu bizi. Sigara çay ikramları. Herkes çok üzgün, sessiz, Müdür dolanıp duruyor. Bir ben merak içindeyim. Savcıyı bekliyoruz. Sonunda patladım; 'E müdür bey beni buraya niye getirttiniz?' O da çok öfke duyduğu bana patladı: 'Kocan Davutpaşa’da kendini asmış! Öldü. Kocan yok artık.' Ağzımdan, 'katiller… katiller' çığlıkları yükseldi, gözyaşlarına boğuldum. Temsilcimiz ellerimi tutmuş, beni sakinleştirmeye çalışıyor. 12 Eylül faşizmi gerçek içeriğiyle, bana (ve Selimiye’deki kadınlara) böyle geldi ve ben böyle yaşadım. Aylar, yıllar acılarla öfkeyle kavrulmakla geçti. Tam 41 yıldır dinmeyen sızım, hesabı sorulamayan siyasi cinayetin ağırlığı ise omuzlarımda, sürüyor.” 

'