1930'LAR
TÜRKİYE'SİNDEN:
“KÜRTÇE
KONUŞMA, JANDARMA GELİR!”
Hasan
Cemal T24
"Pazarda
Kürtçe konuştu diye jandarma gelir, elinden parasını alırdı.
Bu bana çok acı geliyordu"
Günlüğümün
sayfaları arasında dolaşıyorum.
İstanbul,
14 Eylül 1999
Değerli
bir Kürt aydını Tarık
Ziya Ekinci'yle
Kadıköy'de,
Şaşkınbakkal'daki evinde sohbet ediyoruz.
Kürtçe
1925'te yasaklanmış,
Tarık Ziya Ekinci de 1925 yılında
Lice'de
doğmuş.
Kürtçe'yi yasaklayan Şark
Islahat Planı'nın
41. maddesinde Doğu ve Güneydoğu illeri tek tek sayıldıktan
sonra şöyle denmiş:Hükûmet
ve belediye dairelerinde ve diğer kuruluşlarda, okullarda,çarşı
ve pazarlarda Türkçe'den başka
dil kullananlar, hükûmet ve
belediyenin emirlerine aykırı davranmakla suçlanacak ve
cezalandırılacaktır.
Tarık
Ziya Bey anlatıyor:

"1932-1933
yılları. İlkokuldayım. Sekiz on komu, yani mezrası olan
Karahasan Mahallesi'nde yaşıyoruz. Komlardan Lice'ye
gelirdi köylü.Çarşıya yumurtasını, peynirini yoğurdunu
getirirdi. Pazarda
Kürtçe konuştu diye jandarma gelir, elinden parasını alırdı.
Bu
bana çok acı geliyordu. Kürtçe konuşmak yasaktı o zamanlar.
Babam beni arada bir çarşıya gönderirdi.
Komlardan gelen
akrabalara Türkçem'le göz kulak olayım diye. Onlar
bir köşede durur, esnafla hiç konuşmazlardı.
Ben
onlarla fısıl fısıl konuştuktan sonra esnafa gider pazarlığı
başlatırdım. Böylece çarşı pazardaki Kürtçe yasağı
delinmemiş
olurdu. Ben
de akrabalarıma yardımcı olduğum, onları jandarma cezasından
kurtardığım için sevinirdim.
Tarık
Ziya o zamanlar bu yasağa fazla akıl erdiremez. Babası da
bu
konuyu hiç konuşmaz onunla. "Çocukken belleğinize ka
zınmış, sizde iz bırakmış neler var?.."
Ömür boyu
Kürt davasının içinde bulunmuş, solda siyaset
yapmış1965'te Türkiye
İşçi Partisi'nden milletvekili
seçilerek Parlamento'ya girmiş, hapsi tanımış, esas mesleği tıp
doktorluğu olan Tarık Ziya Ekinci'nin cevabı:
"İlk
hatırladığım mı? Okula daha başlamamıştım. Hayal
meyal
hatırlıyorum. O zamanlar Lice
dağın
eteklerine uzanırdı. Tepeye
kadar teras teras. Bizim mahallede
bir cami vardı Jandarma mitralyözlerini caminin toprak
damının üstüne kurmuştu.
O mitralyözlerin güneş altında
nasıl parıl parıl parladığı
gözümün önüne gelebiliyor
hâlâ..."
Çocukluk
hatırası olarak silah...Devam ediyor Tarık Ziya Bey:
"Hafızama
kazınmış bir başka şey var. Yazları kaldığımız mezraya
jandarma gelirdi. Suyun başına oturur
yanlarına varıp onlarla Türkçe
konuşmaktan hoşlanırdım. Bir
seferinde yine yanlarına
gitmiştim.
'At
bul!' dediler.
Halama gittim, 'At yok' dedi. Halama ağır hakaret etti
jandarma... Halam,
Türkçe bilmese de hakareti fark etti, tepki verdi, Kürtçe
küfretti. Bununla kalmadı, küreği eline alınca, jandarma
da davranıp dipçikle halama vurdu.
Bunu
hiç unutmadım. İçim buruldu. Biz
köylüyüz, onlar şehirli diye
kendi kendime izah etmeye çalıştım
bunları. Üniversiteye
gelinceye kadar
böyle düşündüm."
Yıl
1942-1943. Tarık Ziya Ekinci İstanbul'a,
üniversiteye
gelir. On sekiz yaşındayken İstanbul Tıp
Fakültesi'ne girer. Milliyetçilik
düşüncesiyle
nasıl ilk kez karşılaştığını
şöyle anlatıyor: "Elbise
palto verdiler. Sağlık Bakanlığı
finanse ederdi. Sonra dört
yıl da mecburî hizmet vardı. Yurtlar da bakanlığa aitti. Yatılı
yüz altmış öğrenciydik. Para verilmez, ihtiyaç
karşılanırdı.
İstanbul Tıp Fakültesi'nde ilk defa
milliyetçilik düşüncesiyle tanıştım. Nihal
Atsız'ın
makaleleri kürsüden yüksek sesle okunurdu. Dinlemeyen birini
gördükleri vakit, 'Hah
işte bak bir komünist!' derlerdi. Anlamıyordum
ne olduğunu...
Tarık Ziya Bey anlatıyor

Diyarbakır'da
lisede okurken, gazete nedir bilmezdik. Hiç görmedim o kadar
yıl.Hatırlıyorum, edebiyat öğretmenimiz,
'Bir
de gazete var' diye
bir laf etmişti.
Bir
gün, tıp öğrencisi Niyazi bir sohbette bağırmıştı, 'Türkçe
bilmeyen Türk değildir, bu ülkede onların yeri yoktur!'
diye...
Ben de 'Sen ne diyorsun yahu?' diye bağırmıştım,
'Benim halalarım Türkçe bilmiyor. Öyleyse onlar da, ben de
Türk
değiliz, yerimiz yok.' Niyazi'den 'Bana göre öyle'
cevabını alınca, bu benim benliğimde yara açtı. Yarım
yüzyıl
geçti hâlâ unutamadım o sahneyi..."
Böylece
bende muhalefet fikri, duygusu uyanmaya başladı. Dışa
vuramıyorum,
şekillendiremiyorum, nasıl ifade edeceğimi
bilemiyorum. Ama içimde bir tepki, bir muhalefet duygusu
tomurcuklanıyor.
Bu arada yıl 1945, İkinci Dünya Savaşı
bitmiş, Türkiye çok partili rejime doğru yol alıyor. Nuri
Demirağ'ın
partisi var,
yeni kurulmuş. Muhalefet dedik, ona oy
verdik.
Çünkü Halk
Partisi'nden
farklı bir şey söylüyor. O yıllarda okumaya başladım. Demokrat
Parti kurulmuş,
büyük coşku yarattı. Düzene
muhalefet var. Aziz
Nesin ile Sabahattin
Ali'nin
Marko
Paşa'ları, Zincirli
Hürriyet'ler...
Yurtta, çocukların yanında okumuyorum. Haksızlıklar nedir, özüne
inmeye çalışıyorum.Yazın Lice'ye gittim. Bir de baktım, babam
CHP'ye girmiş, ilçe başkanı olmuş. Caminin önünde akşam vakti
sohbetler yapılır. Kürsülere, yani taburelere oturulur,
ağalar
sorar bana: "Mektepli
sen ne diyorsun?.." Bir
gün caminin önü tenha, kimseler yok. Demokratlar geldi.
Lice'de parti kuracaklarını, kiminle kuracaklarını sordular.
Onları eve götürdüm.Ortalıkta gözükmek olmaz.Halk Partisi
baskısı çok büyük.Kaymakam neredeyse çarşıya çıkmayı bile
yasaklamış. Lice'de onlara beş kişi buldum. Demokrat Parti
kuruldu.
Bana da "gir" dediler. "İşimden olurum,
Sağlık Bakanlığı'ndan atarlar" dedim.

Bir
miting düzenledi Demokratlar Lice'de. Yakınmalar, devlete
eleştiriler. Liceli korku içinde, şaşırmış. Akılları almıyor
devletin eleştirilmesini.Sesini çıkaramıyor ama içinden tutuyor
Demokratları...
Bana
gelip diyorlar ki miting sonrası:
"Senin evin demokrasinin
kalesi olacak..." Hoşuma gidiyor. Babam sabahleyin
benden
memnun, gurur duyar gibi.
Akşam gelince öfkeli. Çünkü
kaymakam
çağırıp benim yüzümden azarlamış kendisini.
Bana
çıkışıyor: "Sen bela mısın?.. Sen benim başıma Ömer
mi kesildin?.."
Ömer, babamın amcasının oğlu.Şeyh
Said İsyanı'ndan Lice'de
devletin ilk idam ettiği kişi...
O
yıllar, 1924-1925.Lice'de Şapka İnkılabı'nın sonrası.
Şapka
satan tek dükkân var Lice'de: Hikmet Çetin'in amcası Tahir...
Ucuza
getirip bayağı pahalıya satıyorlar.Ömer de tel çekiyor
Ankara'yaMustafa
Kemal'e:
"Sıkıyönetim
komutanı falan zatla şapka ticareti yapıyorlar; elli kuruşa
alıp beş liraya satıyorlar." Bu ihbar geri
dönüyor,
isyan sonrası Lice'den ilk idam edilen babamın
amca oğlu
Ömer oluyor. Kaymakam babama demiş ki: "Sen
CHP'lisin ama oğlun Demokrat;ikili oynuyorsunuz!"
Babam
beni evden kovdu.İstanbul'da, öğrencilik yıllarımda
vaktiyle Batı'ya sürgün edilmiş ailelerin
çocuklarıyla görüşürdüm. Edirne'den Yusuf
Azizoğlu,Ordu'dan Nejat
Cemiloğlu, Kütahya'dan Edip
Altınakar. Sonra
Adana'da liseyi okuyup İstanbul'da hukuk tahsil eden Musa
Anter...
Bunların
hepsi sürgündeki feodal ailelerin çocuklarıydı. Doğu'ya
gidemezlerdi,gitmeleri yasaktı. İstanbul'da oturuyorlardı.
Bizden
büyüktüler. Onlardan etkilenirdik.İstanbul
şivesiyle Türkçe konuşmaları da hoşumuza giderdi.
Kulak
verirdim sohbetlerine: "Bize yapılan baskılar, Kürt olmaktan
ileri gelir."Bunlar bizi etkiliyordu.Sürgüne tepki duyuyorduk.
Mecburî İskân Kanunu'na,Takriri Sükûn kanunu'na tepki
duyuyorduk.
Kendi
ailemin içinde Türklere karşı olumsuz tek bir şey duymadım.Babam
devletle çatışmak istemezdi.
Kürdistan'da
şeyhler, ağalar devletle zımnî ittifak kurdular.
Devlet
de onlara imkânlar açtı, teşvikler verdi ve kapitalist ilişkilere
itti.Buna karşılık onlar da devletle iyi geçindi.
Bu ilişkiyi
PKK kırdı. İşkence... Gözaltı... Hapis... Faili
meçhul...
Boşaltılan, yakılıp yıkılan köyler...Doğu'da
bugün bütün bunlardan etkilenmeyen tek bir aile yoktur.Kürtler
devlete, topluma yabncılaşmışlardır. Kendilerini ruhen
yabancı ve ikinci sınıf vatandaş hissediyorlar.
O zaman nasıl gönüllü
birliktelik
kurulacak
ki? Zorla
birlik olur mu? "Ben
Kürt olduğum için bana bu muamele yapılıyor. Ben Kürt olduğum
için işsiz kalıyorum!" İşte bunun değişmesi lazım.
Aradaki ekonomik
uçurum da devam ederse,bütünlük sağlanamaz.
Devlet olarak dışarıda Bulgaristan Türklerinin, Batı Trakya
Türklerinin,
Boşnakların, Kosovalıların,Moldavya'da
Gagavuzların hakkını,
hukukunu
savunuyorsun,ama kendi vatandaşın olan Kürtlerin
dilini,
kültürünü unutuyorsun. Bunlara sahip çıkmıyorsun.
Bu çifte
standart değil mi?Çirkin bir tutarsızlık değil mi?
Kendi
anadilinle okumak, yazmak, anadilini serbestçe öğrenmek...
Bunlar
özgürlüktür.Fransa da tek kültürlü ulus anlayışıyla
gitti
hep. Ama o da değişti,özellikle son on beş-yirmi yılda...
Doğu'da
on yedi on sekiz yıldır
olağanüstü
hâl var.Jandarma
korkusu...Polis korkusu...Özel tim korkusu...Devlet
korkusu...
Bunlarla
huzur, sükûn nasıl olur?
Kürtlerin Kendilerini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı hissetmeleri
nasıl olacak? PKKyıbertaraf
etmek başka,
bu nasıl olacak?
Ben
Diyarbakaır'a
en son annemin
ölümü
üzerine 1994'te gittim. Ondan beri gidemiyorum. 12
Eylül
sonrasında gözaltına alınmıştım.
Polis bir şey bulamadı
hakkımda.Cezaevinden çıkınca, "Çek git
Diyarbakır'dan,
seni gözaltına getiren irade senin Diyarbakır'da bulunmanı
istemiyor" dediler. Bu çok dokundu bana. Annemin ölümü
üxerine gittiğimde sürekli olarak arkamda iki arabayla
dolaştım.Bir daha gidemedim memleketime.Faili meçhul
korkusu."

Tarık
Ziya Bey sonra sözü,1994'te bir faili meçhul cinayete kurban giden
kardeşi avukat
Yusuf Ekinci'ye
getiriyor.Belli, anlatırken içi acıyor,
gözlerine
hüzün oturuyor. "Yusuf
çok iyi kazanan gözlerine bir avukattı. 1942 Lice doğumluydu.
Fellik fellik kaçardı siyasetten. Ankara'da yaşıyordu.24 şubat
1994. O gün hem sekreteri gelmiyor işe hem şoförü. Akşamüstü
kendisi alıyor arabayı. Oran'a
doğru yola çıkıyor. Ama eve gelmiyor. Ertesi gün Gölbaşı'nda
bulundu cenazesi. Uzi
marka silahla vurulmuştu."
Masanın
üstündeki kitabı alıp uzatıyor bana. Kardeşinin birinci ölüm
yıldönümünde çıkarmış, Faili
Meçhul Bir Cinayetin İçyüzü diye...Dördüncü
sayfasında Yusuf Ekinci'nin
eşi Ülkü
Ekinci'nin
şu satırları var: "Onu sabah evden yolcu ederken o aydınlık,
yakışıklı yüzü... Akşam bürosundan
telefonda konuşurken,
'Biraz sonra eve geleceğim'
derken o neşeli sesi ve bekleyişlerimiz, kaygılarımız ve
kulaklarımda da onun son günlerde söylediği sözler: 'Ülkü,
bir gün Güneydoğu'da görülen bu faili meçhul cinayetler
büyük
şehirlerde de görülebilir. Kürt aydınlarını
evlerinden
alıp kurşuna dizebilirler ve
bunlardan birisi ben olabilirim.'
Onun sezgilerine çok inanmakla
beraber, bu laflara karşı koymam, dualarım... Ve fakat yine onun
haklı çıkışı..."
Çantamdan
bir mektup çıkarıyorum. Dr. Tarık Ziya Ekinci ile Avukat Tahsin
Ekinci'nin birlikte imzalayarak
bana gönderdikleri bir mektup.
İstanbul,
26 nisan 1994
tarihini
taşıyor. Kardeşleri Yusuf Ekinci'nin öldürülmesinden
sonra
yazdıkları beş sayfalık bir mektup...Şu
satırların altını çizmişim:
"Güneydoğu'da
yıllardır sürdürülen,devletin içinde yuvalanmış
kimi
karanlık güçlerin işledikleri'faili meçhul' siyasal
cinayetler,
son aylarda tırmanarak büyük şehirlere sirayet
etmiştir.
Bu cinayetler genelde sinsi biçimde işlenmekle
birlikte, kimi zaman umuma
açık yerlerden kaçırılan kişilerin infaz
edilmesi biçiminde de işlenmektedir. Ne
acıdır ki, rejimin meşruiyetiyle
ilgili
bu olaylar basında ya hiç yer almamakta ya da polisin istediği
doğrultuda birkaç satırlık haberlerle
geçiştirilmektedir.
Güneydoğu'daki illerin, özellikle
Diyarbakır merkez, Silvan,
Batman
merkez ve Nusaybin ilçelerinde bu
tarzda işlenen cinayetlerin son iki yıllık bilançosu 3 bini
aşmıştır.
Basının, işitsel ve görsel iletişim araçlarının
ilgisizliği, kamuoyunu da bu olaylar karşısında ilgisiz ve
duyarsız yapmıştır." Mektubun sonundaysa
şu satır yer
alıyordu: "Kürtleri hedef alan 'faili meçhul' cinayet
olayları,
devlet içinde örgütlü kimi karanlık güçlerin devlet adına
yaptıkları kanunsuz
infazlardır."