25 Temmuz 2017 Salı






SAMAN SARISI
Hasan Gürkan

KOPENHAG’LI BİR GÖÇMENİN, AMSTERDAMLI BİR GÖÇMENDEN,
MOSKOVA’LI BİR GÖÇMENİ DİNLEDİĞİ


    Kucağında manton. Omzun omzuma değende dirseğin koluma sokuluyor. Alıp başımı coğrafyamın ayak basmadık köşelerine çekiliyorum. Mısralar, kelimeler, heceler, hatta harfler var ama, sesler yok.Şiir, ses olmayan seslerin dünyasını şiirleştiriyor.Biraz sonra program başlayacak,mısralar sese büründüğünde içimdeki büyünün bozulmasından korkuyorum.

“okyanuslar büyük sevdalar gibidir Tulyokova / seyredilmeye gelmez / okyanuslar yaşanılır”

    Şiir başladı. Salon soğuk değil ama ellerin üşüyebilir. Amsterdamlı göçmenin sesi iklimime yayılıyor. Mısraları yaşıyorum, bendekilere benziyor. Ellerine bakmıyorum, parmağında Kafkasyalı gümüş bir yüzük var, görüyorum.Seni tutup toprağımın harcıalem bütün seslerden arınmış bir köşesine götürüyorum.
Yüzün sedef tadında.
“Hoş geldin!” Ellerin bana dönük.
“Merhaba!” Sesin heyecandan terlemiş avuç sıcaklığında.
Ben henüz tam kavrayamamışken gidip Saman Sarısı’na sarmallanıyorsun. Ve
“sağ elinde kederli bir gül açıyor / ağır ağır “

“kimseler yapamaz senin resmini / sen kendi resmini kendin de yapamazsın / bir açılıp bir kapanır yüreğinde / senin resmini ben yapacağım”

    Salonu boşaltıyorum. Yerlerde yırtık kirlenmiş pankartlar. Boş gazoz şişeleri. Miting sonrası alanlarının gergin yorgunluğu.

“Vakit hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni / söndürmüş “
“Ortalıkta ikimizden başka kimse yoktu / ve sen bundan dolayı bir resimdin açık maviyle çizilmiş.”

    En sıcak, en sevdalı, en asi sesimi kavga alanlarında, toplantı salonlarında, kaçak evlerin iğreti odalarında, sevdiğim kadınların ten kokan yataklarında okuduğum şiirlere kattım. Kürsünün önünde, şurada ilk sırada ayakta, televizyonun karşısındaki kanepede oturmuş, yastığımın yanında uzanmış beni dinliyordun. Hâlbuki benim ilk defa duyduğum sesin Saman Sarısı’na rengini veriyor. Şiire yakışıyorsun.

“bir parıltıydın düşümden damlamış / sol mememin üstüne.

    Kucağında manton. Boz bulanık şaşkınlığım bitti çok şükür. Bedeninin kokusunu duyuyorum. Toprağımda ne varsa zaptetilemez bir yangına kesiyor. Tarifsiz kargaşalar, isyanlar içindeyim. Hapiste rutubetli loş odada, şu sıvaları dökülmüş çıplak duvarın dibinde acıdan it gibi titreyen ben değilim. Miladımızdan önce, yılarca sürgünlüğüm oldu İstanbul. İğretiliğim, biletsizliğim ve adressizliğimdi.

“Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta / karlı pencerelerde / taze esmer bir yalaza olarak geçti alnımın üzerinden / Şair Nikolas Gilyen Havana’ya döndü çoktan / yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup / içtikti yudum yudum şehirlerimizin hasretini”
    Göçmenliğim seninle bitecek sanmıştım. Ama oturduğun sokak, hiç tanımadığım soğuk şehirlere çıkıyor. Amsterdamlı göçmen sahnede, sen dinliyorsun, ben nafile bir yokuşu tırmanıyorum, hep tırmanıyorum.

“vakit hızla ilerliyor, gece yarıları ışıklarını yeni / söndürmüş “

    Karanlıkta başımı çevirmeden yüzüne bakıyorum. Yüzün bana yakışıyor. Ama sen “yoksun / yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı.” Umut ne?  “tramvaylar bomboş geçiyor “ Neden böyle suratsız bir şafak!  “biletçileri, vatmanları bile yok / kahveler bomboş”  Neden İstanbul diye bir şehir,  almış sabahçı kahvesini koynuna, salya sümük uluyor.
    Kaçıp sığındığımız Yıldız Parkı’nı biz tereddütlerimizden çalmıştık. Önü sonu – en çok ta sonu – belli zamanlara ne çok laflar, ne çok sevinçler, ne çok sarılmalar, ne çok öpüşmeler, ne çok suskunluklar sığdırdık. Oraya her gidişimizde “ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla / limonatanın arasında / onu oraya sen koydun” Durmadan konuşurdun.Telaşla anlattıkların ne olursa olsun ,sesinin tınısı sevdanı ele verirdi. “sesleniyorum / seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları.”
    Kadıköy’deki evde, benim, yüzünün bir yanı bıyıklı arkadaşım ve o gece kafayı mujiklere takan çakırkeyf ev sahibesi dahil kimseler bir şey bilmesindi ya,  “ ayrılık masanın üzerindeydi cigara paketinde / kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin /  cıgaranın ucunda senin /  ve hoşça kal demeye hazır olan avcunda / ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi / aklından geçenlerdeydi ayrılık / benden gizlediklerinde gizlemediklerinde / ayrılık rahatlığındaydı senin / senin güvenindeydi bana / birdenbire  kapın açılır gibi sevdalanmak / ansızın / oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin /  ayrılık bunu farkedemeyişindeydi senin / ayrılık kurtulmuştu yer çekiminden ağırlığı yoktu / tüy /gibiydi diyemem / tüyün de ağırlığı var /ayrılığın yoktu ama, kendisi vardı “
Biri senin karşında,biri benim karşımda oturuyordu.Gözlerimizdeki yangını görmediler.

    Amsterdamlı göçmen kadın gösteriyi bitirdi. Ama şiir sürüyor. Boğaziçi ışıklar içinde. Gecenin koynundayız. Kaç kere  “ yumuşak ağırlığını yitirdim /avcumda sonra elini / ve ayrılık parmaklarımızın ilk değişinde başlamıştı çoktan”  Sol elin kasıklarımda hem azgın bir sevişmeyi, hem yumuşacık bir şefkati okşuyor. Kaç kere  “ ama yine ansızın yitirdim seni “
Senin toprağında Saman Sarısı okunan isyanlar olsun!

    Boğaziçi ışıklar içinde. Gece bitecek. “tuttum ellerinden yürüdük / yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata” Gece bitecek. Kahve içiyoruz laf olsun diye. Kucağıma bıraktın başını, elin kasıklarımda. Saçlarını okşuyorum, gece bitecek. “gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre “
    Kucağında manton, dirseğin koluma sokuluyor. “Yitirdim ansızın seni / oysa ansızın değil / çünkü önce yitirdim avcumda elinin sıcaklığını senin / sonra elinin izlerini bir de tanırım “
Gece bitecek.

*Bütün alıntılar Nazım Hikmet’in, Saman Sarısı şiirinden

23 Temmuz 2017 Pazar





28 KANUNİSANİYİ UNUTMA!
Ragıp Zarakoğlu
Artı Gerçek 23.07 

Daha en başından daha cumhuriyet kurulmadan da önce Ankara, sadece Komünistlere değil solun her türüne karşı düşmanca bir tavır takınacaktı.




Gerçekliğin alaturka kabulü: “Evet, yaptık, gerekirse yine yaparız!”  Örneğin soykırım konusunda, bugün cehalet ve inkardan, bu noktaya gelmiş durumdayız. Pek parlak bir sonuç olarak kabul edilemez.
Her türlü demokratikleşme, yerinden yönetim çabası da Devletin bekası açısından bir tehdit olarak algılanmıştır. Her çok parti deneyiminin, parti kapatmalar ve darbeler ile sonuçlanması bunun bir yansımasıdır.
Parti kapatma modası 1913 yılında İttihatçıların Babıal-i Darbesi ile başladı. Mustafa Suphi’sinden Sosyalist Hilmi’sine, Prens Sebahattin’den, Kürt Şerif Paşasına tüm İTF’ye muhalif olanlar ya hapse, ya zindana ya da sürgüne gitti.
Mustafa Suphi Rusya’ya Sinop cezaevinden kaçacaktı. 1915 yılında. Onun kurtuluşuna tanık olan Karadeniz 28 Kanuni Sani 1921 tarihinde onun yoldaşları ile birlikte katledilmesine tanık olacaktı.
Nazım’ın 1923 yılında yazdığı şiir, aynı zamanda sanki sola yönelik şiddetin neredeyse bir yüzyıla yayılan öngörüsüdür.
28 kanunisaniyi unutma!
“siyah gece
“beyaz kar
“rüzgar
“rüzgar”.
trabzondan bir motor açılıyor
sa-hil-de-ka-la-ba-lık!
motoru taşlıyorlar
son perdeye başlıyorlar!
burjuvakemal’in omuzuna binmiş
kemal kumandanın kordonuna…
uluyorlar
hav… hav… hak… tü
yoldaş unutma bunu burjuvazi
ne zaman aldatsa bizi
böyle haykırır:
– hav… hav… hak… tü”

Sola kayma eğilimi gösteren Yeşil Ordunun başı Çerkes Ethem ise yine aynı günlerde Yunanistan’a kaçma durumunda kalacak, “hain” ilan edilecekti.
Türkiye’de siyasal liberalizmin en keskin kalemi, İTF’nin insanlığa karşı işlediği suçların, yani ADALETİN sıkı takipçisi Ali Kemal, 6 Kasım 1922’de, daha Kemalist ordu İstanbul’a girmeden, İstanbul’un göbeği Beyoğlu’nda kaçırılıp, Yahya Kaptan’ınkine benzer bir güruha İzmit’te linç ettirilecek; Sosyalist Hilmi ise, 15 Kasım 1922 gecesi Kalkandereli  Ali Haydar isimli bir polis tarafından vurularak öldürülecektir.

Sonuç olarak daha en başından daha cumhuriyet kurulmadan da önce Ankara, sadece Komünistlere değil solun her türüne karşı düşmanca bir tavır takınacaktı.
Daha CHP kurulmadan, Meclis’te bir solcu Halk İştirakuyun Partisi vardı. Dr. Nazım Beyi Mim Kemal’in iradesine karşın Bakan seçtirebilecek bir konumu bile vardı. Daha Cumhuriyet kurulmadan kapatılma şerefi bu partiye ait. 1925 yılında Şeyh Sait Başkaldırısı bahane edilerek İlerici Cumhuriyet Partisi, Kadın Partisi kapatıldı. 1930’da seçmenler kontrollü çok partililiği ciddiye alınca, Serbest Cumhuriyet ve Ahali Cumhuriyet Partisi kapatıldı. Sonuncusunun kurucusu büyük yazar Orhan Kemal’in babasıdır: Abdülkadir Kemali  Bey. Partisinin kapatılması bir yana, Atatürk ölene kadar 8 yıl sürgünde kalacaktı. Orhan Kemal, sürgün yıllarında büyüyüşünü “Baba Evi” kitabında anlatır.
Herhalde Cemil Meriç gibi, Orhan Kemal de çocukluk ve gençlikleri Kemalist aura’nın dışında, Suriye mandasında geçtiği için, solla daha defekte olmadan bağ kurdular. Cemil Meriç,  sözde bağımsız Hatay Cumhuriyeti’nin ilk siyasi tutuklusu oldu, Marksist eserlerle dolu kütüphanesine el konuldu.

CHP yönetimi savaş biteli neredeyse  iki yıl geçmesine karşın devam eden OHAL (pardon Sıkıyönetim) aracılığıyla, 1946 Aralığında bütün sosyalist partileri ve sendikaları kapattırdı. Daha sonra bu misyonu her askeri darbede cuntalar üstlendi. Bütün bu “OHAL” durumlarında, kağıt üzerinde “tehdit” kabul edilmelerine karşın siyasal İslam eğilimlerine daha hoşgörülü davranıldı.
Siyasal İslam ise son dönemlerdeki bazı istisnalar dışında sola karşı her zaman hasmana bir tavır sergiledi. Bazen bu 1969 Kanlı Pazarı düzeyine vardı. Varılan siyasal mutabakata karşın, 1974 genel affında İslamcılar aftan yararlanırken, TBMM’de solun aftan yararlanması engellendi.

Toprak ağalarının talebi üzerine, sola eğilim gösteren öğrencileri nedeniyle Köy Enstitülerini kapatan CHP ilk İmam Hatip Okulunu 1949 yılında açtı.
Sola yönelik devlet terörünün genel bir tarihi yazılmadı. Solun tarihine yönelik ilk akademik çalışma, 60’lı yıllarda Mete Tunçay tarafından başlatıldı. Ancak belli bir döneme kadar geldi.  Şişmanov’un kitabı en azından 1965’e kadar genel bir tablo sundu.

Elbette, 1971 solun tarihi, dünya solunun farklı akımlarının coğrafyamıza yansıması sonucu çok daha karmaşık bir dosya olarak akademik araştırmaları bekliyor.

Bu bakımdan, TBKP yöneticilerinden Hüseyin Çakır’ın yeni yayınlanan “TİP-TKP Birliği” çalışmasını çok önemli buluyorum. (1)  Bir defa, Tunçay (2) ve Şişmanov’dan(3) sonra, Türkiye komünist ve sosyalist hareketinin bugünlere gelen kronolojik bir sunumunu buluyoruz.

İkinci olarak TKP ve TİP’in birleşerek, yasal değişimi beklemeden, bir sivil itaatsizlik eylemi olarak ülkeye dönüşü, genel sol açısından, maalesef hakkı teslim edilmemiş, önemi kavranmamış bir hareket olarak kaldı. Bunu hatırlatması çok anlamlı…

Türkiye solu ne yazık ki, birbirine karşı önyargılı ve birbirini tanımıyor, daha da kötüsü tanımak da istemiyor. “Diğer” solun bu kitabı okumasını önemsiyorum.
TC, tarihi boyunca işçi sınıfının yasal siyasal örgütlenmesini engellemeye çalıştı, illegalliğe mahkum ederek boğmayı başardı. Aynı siyaset, Kürt hareketine karşı da 80’li yılların sonundan beri uygulanmakta. TKP-TİP’in geri dönüşü gibi, Kürdistan İşçi Partisi de birçok kez ülkeye dönüşü denedi ve Ankara’nın duvarına tosladı.

Bunun bedelini Türkiye Kemalist otoriteryanizm/totaliteryanizmden daha da beteri, yeni  İslam-Türk totalitarizyanizmin yükselişi ile ödemekte.
Türkiye ancak bu, kökleri ta 2. Meşrutiyet dönemine kadar giden Kemalizm/İslamizm kısır döngüsünü kırdıktan sonra özgürleşecek.
1.     Hüseyin Çakır, Solda Yenlenme Deneyimi / TİP-TKP Birliği ve TBKP, 700 sayfa, Haziran 2017.
2.     Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar, cilt 1-2, İletişim Yayınları, 2009.
3.     Dimitır Şişmanov, Türkiye İşçi ve Sosyalist Hareketi, Kısa Tarih (1908-1965),Baskıya hazırlayan, Ayşe ve Ragıp Zarakolu,Belge Yayınları, 1978, 256 s. (Yeni basımı yakında çıkacak).

17 Temmuz 2017 Pazartesi





SENSİZİM
Özgül Üstüner Çoşkun

 








Sensizim...!
Var gücümle yukarı fırlattığım kelimeler,
Suratsız pencerelere çarpıp paramparça oldu...
Sokağa ölü kuşlar yağıyor,
Yatağın içindeyim...Kendimi tutacak, ağlamamaya zorlayacak gücü bulamıyorum.....
Kızgın ve kontrolsüzüm...
Beni haketmediğini düşünüyorum....
Sana karşı duyduğum yenilgi, zehirli bir yeşillik ve umutsuzluk bulaştırıyor hayallerime....
Hani hep acısını duyduğun Sınır' lar gibi şimdi varlığım...
Böldün,
Parçaladın,
Ve görmezden geliyorsun....
Değil rüzgar, bir üflemeyle sarsılacak kadar narin hissediyorum bu gece...
Bir yağmur damlasıyla boğulacak kadar hassas...
Saatin kaça geldiğinin ne önemi var....Şimdi, tam da geç kalınmış bir sevişme yapabilecekken,
bir baş dönmesi hali....Oysa bir dokunsan şu bedene , yeni bir dil yaratacak dudaklarım....
Orospu, sıradan bir orospu gibi; neyi susacığımı, neyi konuşacağımı bilemiyorum....
" Yalnızlığın yarattığı bir adam olarak, o yüreğin sönmesini...." bekleyeceksin değil mi....
Evet ,
Seni yazmalı birileri,
Sesi çıkmayan, yutkunup susmayı alışkanlık haline getiren Öteki ' leri;
Suratına kat kat maskeler takan Deli ' leri yazmalı birileri....
" Bir insanı sevmekle başlar herşey..."
Diyen de Sait Faik değil miydi....?
Sevda ' nın önüne sonuna konulan ekler , insan sevmenin bizi kurtaracağına inananların öykülerinde yer almıyor oysa...
Ne kadar çok istiyorum; boğazına sarılmış bir yalnızlıkla Ötekileşmeni...
Kişi, şeytanından kaçamıyor Sevgilim...
Poe ' nun maskeli baloyu tercih etmesi tesadüf müydü sence...
Mavi kadifeden bir İspanyol pelerini;
kırmızı bir kuşak, siyah ipek bir maske...
Usulca kulağına eğilip;
" Alçak sahtekar, lanet olası sefil yaratık, ölünceye kadar beni takip edemeyeceksin;
Anlıyor musun takip edemeyeceksin..." diyeceğim günler yakındır...
Çıplak bir Kadın ,
Ona bakan insanlar,
Durumun doğallığını kendiliğinden bir vurdumduymazlıkla anlatan hiç olmuş bir Adam,
Ne olacağını merak eden Okur.....
Alışkın değilim böyle düşmelere...
Şehrin dar sokaklarında kıvrıla kıvrıla derinlere iniyor birileri,
Bense ; yeryüzünün seviyesiz düzlüğünde kaybolmuş gibiyim....
Sensizim....