21 Kasım 2012 Çarşamba


HOŞÇA KAL KIZIL BAYRAĞIMIZ BİZİM*
                                             Yevgeni Yevtuşenko 

Hoşça kal kızıl bayrağımız bizim.
Süzülüp indin Kremlin’in çatısından
                             ne çok mağrurdun
                             ne de çok uysal,
hani çok önceleri yanmış yıkılmış
                    Reichstag’ın tepesine
Hitler’in son sigarasının dumanı gibi
                                 yükselmiştin ya
                                 işte tıpkı öyle. 

Hoşçakal, Kızıl Bayrağımız bizim.
Sen kardeşimiz ve düşmanımızdın.
Askerin yoldaşıydın siperde,
Sen esir avrupanın biricik umudu
Ama kızıl bir perde olup Gulag’ı gizledin ardında
Donmuş ölülerle doldurulmuş Gulag’ı.
Bunu neden yaptın
        Kızıl Bayrağımız bizim? 

Hoşça kal Kızıl Bayrağımız bizim.
Uzan.
Dinlen şimdi.
Unutmuyoruz,
Senin kızıl ve tatlı mırıltılarının
          Işığına kanan milyonları.
Unutmuyoruz,
Koyun gibi salhanelere sürdüğün kurbanları.
Ama unutmuyoruz bir de,
                     senin de kandırıldığın yalanları. 

Hoşça kal Kızıl Bayrağımız bizim.
Söyle,
         Sadece romantik bir bez parçası mıydın?
 Ruhumuzdan kanımızla söküp atacağız seni.
 Kızarmış gözlerimizde yaşlarımızı
                                tutamamamız bu yüzden.
Çünkü öyle vahşisin ki,
altın renkli sırmaların
              gözbebeklerimizi kamçılıyor. 

Hoşçakal, Kızıl Bayrağımız bizim.
Özgürlüğe doğru ilk adımımız,
ilk adımımız senin yaralı ipek tenine
                  ve kendi üzerimize doğru aptalca attığımız.
İlk adımımız kıskançlık ve kinle yarılmış üzerimize…
Hey, halkın bayrağı!
Çiğneme bir kere daha çamurları
Çiğneme bir kere daha kırılmış camları
                                 Doktor Jivago’dan. 

Hoşçakal Kızıl Bayrağımız bizim.
Esir düştün,
kaldır yumruğunu havaya,
alçaklar bir kere daha şanını
                                           kullanmak istiyor.
İçsavaşın üzerinde dalgalanıp                           

                                           durasın istiyor.
Yahut,
         çaresiz halk kuyruklarda
          bir umudun peşinde
          bekleyip dursun istiyor. 

Hoşçakal Kızıl Bayrağımız bizim.
Sel gibi rüyalarımıza akıyorsun.
Sen şimdi sadece kırmızı, ince bir çizgisin
                              üç rusrengimizde bizim.
Kimbilir,
         beyazlığın masum ellerinde
         masum ellerinde mavinin
                       kandan arınır kızıllığın.

Hoşçakal,Kızıl Bayrağımız bizim.
İhtiyatlı ol, bizim üçrengimiz.
Nöbete dur,
                 “Büyük Ülke” peşinde koşan
                               bayrak düşmanı köpeksoyları
                                      seni ellerine dolamasın diye.
Senin de boynuna ölüm fermanı asarlar mı
                                         kızıl kardeşin gibi?
Seni de vururlar mı
                  bizim kendi kurşunlarımızla?
Senin ipek tenini de oyarlar mı
Kurşungüveler? 

Hoşça kal Kızıl Bayrağımız bizim.
Çocuk saflığımızla
                  harpçilik oynadığımız kızıl ve beyaz orduyla.
Artık varolmayan bir ülkede doğduk biz.
Ama biz,o Atlantis’te yaşayan canlılardık,
                                                              sevildik.

Sen kızıl bayrağımız bizim.
Karaborsa esnafının seni pahalı dövizlere
                                               seni dolarlara
                                        seni franklara
                                              seni yenlere sattığı
                         bir bit pazarında
                               çamurlar içinde yatıyorsun.
Ben değildim Çar’ın Kışlık Saray’ını zapteden.
Ben değildim Reichhstag’ı basan.
Ben değildim “gominik” diye ti’ye alınan
Ama ben,
Kızıl Bayrağı okşuyorum            

                  ve ağlıyorum. 

Danca’dan çeviren: Hasan Gürkan 

*Bu şiir 05.11.1994’de Kopenhag’da Politiken gazetesinde yayınlandı.

 

17 Kasım 2012 Cumartesi


SAMAN SARISI –Nazım Hikmet
Vera Tulyokova'ya derin saygılarımla
I
Seher vakti habersizce girdi gara ekspres
kar içindeydi
ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
peronda benden başka da kimseler yoktu
durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri
perdesi aralıktı
genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı
üst ranzada uyuyanı göremedim
habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini
baktım arkasından
üst ranzada ben uyuyorum
Varşova’da Biristol Oteli’nde
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
oysa karyolam tahtaydı dardı
genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ak boynu uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
oysa karyolası tahtaydı dardı
vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
oysa karyolalar tahtaydı dardı
iniyorum merdivenleri dördüncü kattan
asansör bozulmuş yine
aynaların içinde iniyorum merdivenleri
belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım
vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli bir
gül açıldı ağır ağır
Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde
taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden
şair Nikolas Gilyen Havana’ya döndü çoktan
yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum
yudum şehirlerimizin hasretini
iki şey var ancak ölümle unutulur
anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık
yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm
vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
çıktılar önüme ansızın
oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı
bir mangaydılar
kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri
kolları kollarında gamalı haç işaretleri
elleri ellerinde otomatikleri vardı
omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu
omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu
hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu
ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler
yürüdük
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
gözlerinden belli diyemem
başları yok ki gözleri olsun
korktukları hem de hayvanca korktukları belli
belli çizmelerinden
korku belli mi olur çizmelerden
oluyordu onlarınki
korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız
bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara
her sese her kıvıltıya ateş ediyorlar
hattâ Şopen Sokağı’nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler
ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor
ve kurşun seslerini benden başka duyan yok
ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez
ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek
ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli
bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce
bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi
derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim
ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde sıcak
bir fırancala gibi
vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca
Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler
tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı
girdim büyük salona genç bir kadınla
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu
bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki gibi
ve sen bundan dolayı
bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin
belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne
uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada
ak boynun uzundu yuvarlaktı
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu
ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı
vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında
onu oraya sen koydun
bir taş kuyunun dibindeki suydu
bakıyorum eğilip
bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
sesleniyorum
seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde
gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın
kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
cıgaranın ucunda senin
ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda
ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi
aklından geçenlerdeydi ayrılık
benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
ayrılık rahatlığındaydı senin
senin güvenindeydi bana
büyük korkundaydı ayrılık
birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin
ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem
tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı
vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize
yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında
vakıt hızla akıyordu geriye doğru
ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu
ardımızdan koşuyordu önümüze
Yegelon Üniversitesi’nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dola-
şıyor
bozmağa çalışıyor Kopernik’in Araplardan kalma usturlabını
ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynu-
yor Katolik öğrencilerle
vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta’nın
orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte
ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara
ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur
Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece
yarısını çaldı
Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi
şehre yaklaşan düşmanı verdi haber
ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın
borazan iç rahatlığıyla öldü
ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acısını
düşündüm
vakıt hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur
iskelesi gibi arkada kaldı
seher vaktı habersizce girdi gara ekspres
yağmurlar içindeydi Pırağ
bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı
kapağını açtım
içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna
habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık
yağmurlar içindeydi Pırağ
sen yoksun
uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada
üst ranza bomboş
sen yoksun
yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı
içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı
söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse
yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından
sokaklar bomboş
bütün pencerelerde perdeler inik
tıramvaylar bomboş geçiyor
biletçileri vatmanları bile yok
kahveler bomboş
lokantalar barlar da öyle
vitrinler bomboş
ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap
ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu
ne bir karanfil
şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat
artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprü-
sü’nden martılara ekmek atıyor
gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp
her lokmayı
vakıtları yakalamak istiyorum
parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının
yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı
üst ranzada uyuyanı göremedim
ben değilim bir uyuyan varsa orda
belki de üst ranza boş
Moskova’ydı üst ranzadaki belki
duman basmış Leh toprağını
Birest’i de basmış
iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor
ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar
Berlin’den beri kompartımanda bir başımayım
karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah
yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim
garson kız tanıdı beni
iki piyesimi seyretmiş Moskova’da
garda genç bir kadın beni karşıladı
beli karınca belinden ince
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
tuttum elinden yürüdük
yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata
o yıl erken gelmişti bahar
o günler Çoban yıldızına haber uçurulan günlerdi
Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık
yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı’nda yitirdim ansızın seni oysa
ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını senin
sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini
ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan
ama yine de ansızın yitirdim seni
asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun
bulvarlar karlı
seninkiler yok ayak izleri arasında
botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini bir de tanırım
milisyonerlere sordum
görmediniz mi
eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz
elleri gümüş şamdanlarda mumlardır
milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor
görmedik
İstanbul’da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç
mavna
gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları
seslendim mavnalara Kızıl Meydan’dan romorkörün kaptanına sesleneme-
dim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı
yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu
seslendim mavnalara Kızıl Meydan’dan
görmedik
girdim giriyorum Moskova’nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara
ve yalnız kadınlara soruyorum
yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar
al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife
ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık
belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlardan
bana ne
güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz
görmediniz mi
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman
Pırağ’da aldı
görmedik
vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben
onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm
kopuyor
ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor
önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telâştır alıyor beni
tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum
Bolşoy’a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin
Kalamış’ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik’le tatlı tatlı
konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri
sancılar içindeydi ve dünya güzeldi
lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin
sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara
gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum
görmedik
çaldı geceyarısını Stırasnoy Manastırı’nın saat kulesi
oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan
yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda
oralarda on dokuz yaşıma rastladım
birbirimizi bir de tanıdık
oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile
ama yine de birbirimizi bir de tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik
ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor
uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir
ve Stırasnoy Alanı’na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı
üşüyorum hele ellerim ayaklarım
oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü
çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak
ağzında ham bir elmanın tadı dünya
on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış
ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden
onun başına gelecekleri bir ben biliyorum
çünkü inandım onun bütün inandıklarına
sevdim seveceği bütün kadınları
yazdım yazacağı bütün şiirleri
yattım yatacağı bütün hapislerde
geçtim geçeceği bütün şehirlerden
hastalandım bütün hastalıklarıyla
bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri
bütün yitireceklerini yitirdim
saçları saman sarısı kirpikleri mavi
kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman
görmedim
II
On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı’ndan geçiyor çıkıyor Kızıl Meydan’a
Konkord’a iniyor Abidin’e rastlıyorum da meydanlardan konuşu-
yoruz
evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof da dolaşıp
dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bundan
haberim yok
meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin’le tavan arasındaki otel
odamda
Sen ırmağı da akıyor Notr Dam’ın iki yanından
ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum Sen
ırmağını rıhtımında yıldızların
bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris damlarının
bacalarına karışmış
yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut
çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin’le
meydanda fırdönen Celâlettin’den konuşuyoruz
Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor
ben renkleri yemiş gibi yerim
ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar
bizim Abidin de öyle Avni de Levni de
mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler
ve şairleri ressamları çalgıcıları onların
hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlığında
suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle görüp
öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakıtları tuvalinde Abidin’in
Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere
bulacağım
işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını Sen ırmağına
Sen Mişel Köprüsü’nden
ömrümün bir parçası Mösyö Düpon’un oltasına takılacak bir sabah çise-
lerken aydınlık
Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris’in mavi suretiyle birlikte
ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa ne
pabuç eskisine
atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris’in suretiyle birlikte suret
eski yerinde kalacak.
Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakların
damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım
parmaklarımın ağırlığı yok
parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına
dönecekler başımın üstünde
sağım yok solum yok yukarım aşağım yok
Abidin’e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı’nda şehit düşenin
ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmediği-
miz Titof Yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında yatan
genç kadının
Küba’dan döndüm bu sabah
Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir
çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
1961 yazı ortalarında Küba’nın resmini yapabilir misin
çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının
resmini yapabilir misin üstat
yazık yazık Havana’da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin
bir el gördüm Havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın
bir duvarın üstünde bir el gördüm
ferah bir türküydü duvar
el okşuyordu duvarı
el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
on yedi yaşındaydı el ve Mariya’nın memelerini okşuyordu avucu nasır
nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu
yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
otuz yaşındaydı el ve Havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz
kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu
okşuyordu duvarı
sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini
Kübalı balıkçı Nikolas’ın da elini yap karakalem
kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve
okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas’ın elini
kocaman bir el
deniz kaplumbağası bir el
ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
artık bütün sevinçlere inanan bir el
güneşli denizli kutsal bir el
Fidel’in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp
yeşerip ballanan umutların eli
1961′de Küba’da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat evler
gibi ağaçlar diken ellerden biri
çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
yalansız hürriyetin eli
Fidel’in sıktığı el
ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü
yazan el
hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların bal kutusu bir
karpuzu kesiyorlarmış gibi
ve gözleri parlıyor erkeklerinin
ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne
ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor
mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının
akşam oluyor Paris’te
Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris’in bütün eski
yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü
bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği  resimciliği çalgıcılığı filan düşü-
nüyorum ve anlıyorum ki
bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri
sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor
onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur.
Paris’te bir kestane ağacı olacak
Paris’in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası
İstanbul’dan gelip yerleşmiş Paris’e Boğaz sırtlarından
hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı
gidip elini öpmek isterdim
varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar yazısını
dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar para verip
alanlar alıp da seyredenler bir de Abidin bir de ben bir de bir saman
sarısı belâsı, başımın.

Tiren,Varşova – Krakof – Pırağ – Moskova – Paris – Havana – Moskova 1961
Nâzım Hikmet

13 Kasım 2012 Salı


SAMAN SARISI’NDAN BERCESTELER*
Nazım Hikmet
*Saman Sarısı, Nazım’ın karısı Vera Tulyokova için yazdığı uzun bir şiir. Üstadın son Şiirlerinden. Bana göre Nazım’ın en güzel, en iyi şiiri. Ben bu uzun şiirde en çok beğendiğim mısraları aldım buraya. Ama şiirin bütününü de yayınlayacağım.
hasan gürkan

“genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada/saçları saman sarısı kirpikleri mavi/
kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı”

“ve sen bundan dolayı / bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin /
belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne /
uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada / ak boynun uzundu yuvarlaktı”

“ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında /
onu oraya sen koydun”

“ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem /
tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı”

“vakıt hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur /
iskelesi gibi arkada kaldı”

“sen yoksun / yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı /
içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı”

 “saçları saman sarısı kirpikleri mavi / elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı”

“ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan /
ama yine de ansızın yitirdim seni”

“gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış”

“güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz”

“oralarda on dokuz yaşıma rastladım / birbirimizi bir de tanıdık /
oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile /
ama yine de birbirimizi bir de tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik/
ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor” “Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde/
taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden”

“mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el /
yalansız hürriyetin eli / Fidel’in sıktığı el”

“omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu /omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu / hatta yakaları boyunları vardı ama başları yoktu /ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler”

“sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin / işin kolayına kaçmadan ama /
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil /
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini”

 “bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filan
düşünüyorum ve anlıyorum ki / bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri”

“Paris’te bir kestane ağacı olacak / Paris’in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası
İstanbul’dan gelip yerleşmiş Paris’e Boğaz sırtlarından
hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı
gidip elini öpmek isterdim
varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar yazısını
dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar para verip
alanlar alıp da seyredenler bir de Abidin bir de ben

bir de bir saman sarısı belâsı, başımın.”















 

11 Kasım 2012 Pazar

MONOPENİSİST-POLİPENİSİST / MONOVAJİNİST –POLİVAJİNİST-Nasah Nakrüg

 

Aristo’nun büyük babası Nicomachus Büyük İskender’in büyük babasının saray hekimiydi. Bu meşhur alim taa o dönemde aile, kadın erkek ilişkileri, cinsellik gibi konularda çalışıyordu. Başlığı Nicomachus’un: “Analytica Posteriora” adlı eserinden aldım. Manası, sırasıyla Tekçüklü, Çokçüklü, Tekkukulu, Çokkukulu demektir. Yazar bu nitelemeleri şöyle izah ediyor. Baba Tanrı Zeus ,insanları cinsiyet farkı gözetmeksizin birbirleriyle serbestçe sevişsinler diye yaratmıştır. Ve insanlar o dönemde  “karı” “koca” tahdidi olmayan bir ahlakla birbirleriyle, kadın kadına, erkek erkeğe, kadın erkeğe özgürce sevişmişlerdir.
Bu insani ahlaktan, kendisi aseksüel olduğu için, rahatsız olan şeytan  Hacete, tekeşli aile ve namus kavramını uydurmuş, erkekleri kadınlardan üstün olduklarına  inandırmış  böylece  insanlık erkek şövenizminin hakim olduğu, günümüzde de bütün toplumlarda devam eden karanlık bir döneme girmiştir. Devletlerin, kapitalistlerin pezevenklik yaptığı genelevlere, randevu evlerine rağmen kadınlar ve erkekler, tehlikeleri göze alarak, resmi ideolojinin diliyle söylersek “kaçamak” yapıp “ihanet” etmeye devam ediyorlar.
Nicomachus, kitabında başlıktaki kavramlarla yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığımız durumun vaziyetini şöyle izah ediyor.
Monopenisist: Hayatında kocasının çükünden başka çük görmemiş esir kadın. Polipenisist: Birden fazla erkekle seviştiği için çeşitli çükleri tanımış özgür kadın.
Monovajinist: Tekçüklüyle aynı akıbeti  paylaşmış, hayatında karısının kukusundan başka kuku tatmamış adamhıyarı. Polivajinist: Çokçüklünün yakını, birden fazla kukuyla alaka peyda etmiş devrimci.
Muhterem okur, sen hangi türdensin?

4 Kasım 2012 Pazar


AHMET ARİF KÜRT AÇLIK GREVCİLERİNİN TALEPLERİNİ DESTEKLİYOR!
-KÜRTLERİN ANADİL HAKKI TANINSIN! -APO ÜZERİNDEKİ TECRİT KALDIRILSIN!
OTUZÜÇ KURŞUN                        ADİLOŞ BEBE
 (…)
Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı, upuzun...

Vurulmuşum
Düşüm, gecelerden kara
Bir hayra yoranım çıkmaz
Canım alırlar ecelsiz
Sığdıramam kitaplara
Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız

Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki...
4.
Ölüm buyruğunu uyguladılar,
Mavi dağ dumanını
ve uyur-uyanık seher yelini
Kanlara buladılar.
Sonra oracıkta tüfek çattılar
Koynumuzu usul-usul yoklayıp
Aradılar.
Didik-didik ettiler
Kirmanşah dokuması al kuşağımı
Tespihimi, tabakamı alıp gittiler
Hepsi de armağandı Acemelinden...

Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
Karşıyaka köyleri, obalarıyla
Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,
Komşuyuz yaka yakaya
Birbirine karışır tavuklarımız
Bilmezlikten değil,
Fıkaralıktan
Pasaporta ısınmamış içimiz
Budur katlimize sebep suçumuz,
Gayrı eşkiyaya çıkar adımız
Kaçakçıya
Soyguncuya
Hayına...
Kirvem hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki...
5.
Vurun ulan,
Vurun,
Ben kolay ölmem.
Ocakta küllenmiş közüm,
Karnımda sözüm var
Haldan bilene.
Babam gözlerini verdi Urfa önünde
Üç de kardaşını
Üç nazlı selvi,
Ömrüne doymamış üç dağ parçası.
Burçlardan, tepelerden, minarelerden
Kirve, hısım, dağların çocukları
Fransız Kuşatmasına karşı koyanda

Bıyıkları yeni terlemiş daha
Benim küçük dayım Nazif
Yakışıklı,
Hafif,
İyi süvari
Vurun kardaş demiş
Namus günüdür
Ve şaha kaldırmış atını.

Kirvem hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki...

ADİLOŞ BEBE
Doğdun,
Üç gün aç tuttuk
Üç gün meme vermedik sana
Adiloş Bebem,
Hasta düşmeyesin diye,
Töremiz böyle diye,
Saldır şimdi memeye,
Saldır da büyü...

Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Tanı bunları,
Tanı da büyü...

Bu, namustur
Künyemize kazınmış,
Bu da sabır,
Ağulardan süzülmüş.
Sarıl bunlara
Sarıl da büyü.

 

2 Kasım 2012 Cuma

Ölüyorlar-Ahmet Altan- Taraf: 02.11.12


 “Kürt çocukları, doğduklarında annelerinden duydukları ilk kelimelerin ait olduğu dili yaşatmak için ölüme yürüyor.”

“Anadilde eğitim Kürtlerin hakkıdır.”

“Keşke yazıların sesi olsa, keşke yazılar da bağırabilse, o zaman ben de bu yazıyla bağırmak isterim.”

Karanlık bir kapı ölüm.
O kapıyı geçtikten sonra geriye dönülmüyor.
Ve, o kapıya yaklaştılar.
Bir adım sonra, onları sevenler, anneleri, babaları, kardeşleri, sevgilileri bir daha onların yüzünü göremeyecek, bir daha onların yüzlerine dokunamayacak, seslerini, gülüşlerini, şakalaşmalarını duyamayacak.
Onların evlerinde bir daha onların sevdikleri yemekler pişmeyecek.
Annelerinin yüzünde bir daha asla silinmeyecek bir kederin gölgesi kalacak.
Babaları gizlice ağlayacak onların.
Sevgilileri, eşleri, nişanlıları, ömür boyu bir yası, alınlarına bağladıkları kara bir yazma gibi taşıyacaklar ruhlarında.
Kürt çocukları, doğduklarında annelerinden duydukları ilk kelimelerin ait olduğu dili yaşatmak için ölüme yürüyor.
Yalın bir istek onların ki...
Berrak, açık, temiz ve haklı bir istek.
Annelerinin dilini istiyorlar.
Annelerinin konuştuğu dili istiyorlar.
Annelerinin onları daha ufacık bir bebekken kucağına alıp okşadığında okuduğu ninninin dilini istiyorlar.
Bir halkın dilini yasaklamak, ona “sen çocuğuna bu dilde ninni söyleyebilirsin ama çocuğunu o dilde eğitemezsin” demek nasıl korkunç bir zorbalık, nasıl bir insafsızlık.
Bir dili yok saymak, bir halkı yok saymaktır.

“Biz varız”
 demek için ölüyorlar.

“Biz varız, biz buradayız, biz insanız, herkesin sahip olduğu haklar bizim de hakkımız.”

Bir halkın dilinde yapılacak eğitim hakkını, bir başka halkın verecek olması bile yeterince aşağılayıcı, öfkelendirici, isyan ettirici değil mi?

“Neden biz Kürtlerin hakkını vermiyoruz”
 demiyorum.

“Neden biz o hakkı verme yetkisine sahibiz”
 diye soruyorum.
Ben doğduğumda kulağıma fısıldanan ilk sesin konuştuğu dilde okudum bütün kitaplarımı, neden Kürt çocukları benim sahip olduğum hakka sahip değil?
Neden Kürtçe okuyamıyorlar?
Okulda onlara verdikleri kitapları annelerine okuduklarında, anneleri o kitapta yazılanları anlayamayacak.
Çocuğu kitapla ilgili bir soru sorsa cevaplayamayacak.
Issız bir mezra düşünün, karlı yollardan üşümüş bir hâlde odun ateşi kokan evine dönen küçük bir çocuk düşünün, o çocuğun annesinin o kitapları karıştırdığını, anlamadığını düşünün, annenin yüzünden bir anlığına da olsa geçen o mahcubiyeti düşünün.
O çocukla annesi arasına diktiğiniz o duvarı düşünün.
Kimin hakkı var buna?
Kimin hakkı olabilir?
Kim bir halkın diline karışabilir?
Kim bir halkın dili hakkında karar verebilir?
O çocuklar, anneleriyle konuştukları dili okullarda konuştuklarında dayak yiyerek büyüdüler, şimdi çocukluklarında yaşadıklarını başka çocuklar yaşamasın diye ölüme gidiyorlar.
Hapishaneleri ziyaret eden CHP heyeti, “bir adım sonrası ölüm” diyor.
Ölüm.
Karanlık bir sonsuzluk.
O kapıdan geçtiğinde dönüşü yok, büyük bir kayboluşa karışıyorsun.
Işığı görmüyorsun bir daha, sevdiklerini görmüyorsun, sevdiklerin seni görmüyor.
Ölüme yaklaştılar.
Kan sızıyor bedenlerinden, kasları eriyor, eriyerek ölüyorlar.
Diyarbakır Emniyet Müdürü’nün “dağdakiler” için söylediğini bu çocuklar için de söyleyebiliriz, “bu ölümlere üzülmeyenler, bu ölümlere ağlamayanlar insan değildir”, ancak kendi dili için dövüşmeyecek olanlar bu insanların isteklerini anlamaz.
Elimde olsa bütün Türklere, bütün ırkdaşlarıma tek tek sormak isterim, “siz kendi diliniz için dövüşmeyecek kadar korkak, siz kendi diliniz için dövüşmeyecek kadar onursuz musunuz?”
Öyle değilseniz, nasıl oluyor da bir başkasının kendi dili için hayatını ortaya koyarak mücadele etmesine böyle bigâne kalıyorsunuz?
Neden bu kadar sessizsiniz?
Bu çocuklar ölüyor orada, loş hücrelerde ölüyorlar.
Onları kurtarmak hepimizin görevi değil mi?
Sadece basit bir cümle yeter onları kurtarmaya, “anadilde eğitim hakkınızdır”, bu kadar, üç kelime, bu üç kelimeyi söylememek için öldürecek miyiz insanları?
İktidar bunu söylemiyor.
Aklını ve vicdanını kaybetmiş, insanlardan çoktan kopmuş.
Biz söyleyebiliriz, yüreği yetiyorsa CHP söyler, onun yüreği yetmiyorsa bütün sivil toplum kuruluşları, bütün sendikalar, bütün solcular, demokratlar, dindarlar, vicdanlı muhafazakârlar söyler.

“Durun”
 diyebiliriz, “anadilde eğitim hakkınızdır”.

“Ölmeyin”
 diyebiliriz, “tamam duyduk, anladık, biz de sizin anadiliniz için mücadeleye katıldık, ölmek için acele etmeyin” diyebiliriz.
Neden demeyelim?
Keşke yazıların sesi olsa, keşke yazılar da bağırabilse, o zaman ben de bu yazıyla bağırmak isterim.

“Anadilde eğitim Kürtlerin hakkıdır.”

Öcalan’a bir türlü gönderilmeyen o “kosteri” beklerken azalan dakikaları durdurabilmek için biz müdahale edebiliriz.
Hep beraber biz bağırabiliriz.
Ölümle hayat arasında bizim de bir sözümüz var, bizim de bir gücümüz var, bizim de hayattan yana durma hakkımız var, bizim de ölüme kayıp giden bu çocukların elini tutacak bir yüreğimiz var.
O çocukları kurtarmak için söyleyeceğimiz basit bir cümle, çok geç olmadan biz söyleyelim.
Biz bağıralım.

“Anadilde eğitim Kürtlerin hakkıdır.”

O çocukları kurtarmak için bu kadarcık bir lafı söylemez misiniz?

ahmetaltan111@gmail.com