22 Şubat 2023 Çarşamba

 

ANADİL HAKTIR

21 Şubat Dünya Anadil Günü Tüm Dillere Özgürlük

Günü Olsun!

21ê Sibatê Roja Zimanê Zikmakî ya Cihanê Li Hemû

Zimanan Pîroz Be

Freedom to All Languages: International Mother Language Day 21 February

İHD, Türkiye’de konuşulan 3 dilin yok olduğunu 15 dilin ise kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını açıkladı.

7 Kasım 1999’da UNESCO, 21 Şubat’ı Uluslararası Anadil Günü olarak ilan etti ve 2000 yılından bu yana dünyada kültürel çeşitliliği ve çok dilliliği desteklemek amacıyla “Dünya Anadili Günü” olarak kutlanmaya başlandı.

"Her çocuğun anadilini öğrenmesi haktır" 

    İnsan Hakları Derneği, yayınladığı açıklama ile “Anadili haktır” diye seslendi. İHD’nin açıklaması özetle şöyle:

    “Dünya üzerinde diller yok olmaya devam ediyor ve pek çok dil de tehdit altındadır. Yok olan diller ve tehdit altındaki diller azınlık ya da kendi egemenliğine ve anadilinin kullanımına dair inisiyatif kullanma hakkına sahip olamayan toplulukların dilleridir.

“Anadil topluluk bireylerinin en kolay sosyalleştiği, etkileşimde olduğunu ve gelişimini en rahat devam ettirebildiği bir dildir. O nedenle anadilinin eğitim hakkı olarak tanınması bu bağlamda temel bir insan hakkıdır ve anadilinin yaşamın her alanında kullanılabiliyor olması temel insan haklarındandır.

    “Anadilde eğitim hakkına kavuşabilmiş olan toplulukların her anlamda gelişimi daha fazla olacak ve topluluklar arasındaki eşitsizliği de ortadan kaldıracaktır. Ayrıca, yapılan bütün araştırmalar anadilinde eğitim gören çocukların pedagojik olarak daha başarılı oldukları görülmektedir.

   “Ancak Dünya üzerinde egemen olan devletlerin asimilasyoncu politikaları, tekçi uygulamaları nedeniyle egemen ulusun dili diğer topluluklara da zorunlu hale getirilmektedir.

    “Oysa anadil toplumların varlıklarının, kimliklerinin ve kültürlerinin en önemli aktarıcısıdır ve göstergesidir. Topluluklar dilleriyle var olurlar. Dili olmayan toplulukların topluluk olarak varlıklarını devam ettirmeleri oldukça zordur.

   “Türkiye’de konuşulan 3 dil kaybolmuş, 15 dil ise kaybolma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Türkiye’de çok sayıda dil olmasına rağmen, Türkçe dışındaki bazı diller 5’inci sınıftan başlamak üzere seçmeli ders olarak okutulmaktadır.

“Üstelik bir okulda 10 kişiden daha az öğrenci bir dili seçmesi durumunda o dilin okutulması mümkün olamamaktır. Açılan sınıflarda ders verecek öğretmenlerin yetiştirilmesi ve ders araç gereçlerinin istenilen nitelikte olmasına dair hususlar ise halen yeterli düzeyde değildir.

“İnsan Hakları Derneği olarak Dünya Anadil Gününü kutluyor her bireyin en doğal insan hakkı olan kendi anadili ile eğitim alma ve dünya ile iletişim kurma hakkının ivedilikle hayata geçirilmesini talep ediyoruz.”

“Anadili mücadelesi şöyle önemli: Kendimden örnek vererek söyleyeyim. Bazen iki dünyam olduğunu düşünüyorum. Sizin yaşamı anlamlandırdığınız iki dil var. Biri çocukluğunuzun dili, biri de bugünün dili, Türkçe.

“Dolayısıyla bazen iki tane Çiğdem var. Çocukluğundaki Çiğdem’le yetişkin Çiğdem’i buluşturmaya çalışıyor ruhum. Çünkü ruhumda iki dil, iki ayrı dünya var.

“Aslında, herkes açısından bütün toplum açısından durum bu. Bunu bir tek yaşayan ben değilim.

“Tüm bir sistem açısından düşünün. Bugün yaşadığımız anlamlandırdığımız, biçimin hepsi aslında bugün yok saydığımız

anadilleri, kültürler ve inançlar üzerine yükseldi. Bu alt katmanları çekerseniz, bugün üstüne oturdunuz üst katman hiçbir anlamı kalmaz.

“Anadilin yok edilmesi, sonraki kuşaklara aktarılmaması, geçmişsiz bırakmaya, hali ile de geleceksiz bırakmaya da götüren bir şeye dönüşüyor…”

Anadilin etkisini yaşantımıza bu cümlelerle özetleyen kadın, 

Çiğdem Kılıçgün - Uçar.

Zazaca’nın kullanım alanlarının yaygınlaşması ve sonraki kuşaklara aktarılması için mücadele eden dil hakları savunucusu Çiğdem, anadili haklarının sağlanmasında devletin sorumluluğunu

hatırlatıyor.

“Her ortamda Zazaca konuşmaya çalıştım”

Çiğdem anlatıyor.

“Ben aslında kendi anadilimle büyüdüm. İlkokul ikinci sınıfa kadar, annemin köyündeydim, orada Zazaca konuşuluyordu. Zazaca'yı anlıyordum fakat konuşamıyordum. Sadece anlayan ancak cevap veremeyen pozisyondaydım.

“Ortaokul, liseye geldikten sonra bilincim açıldı. Türkçe dışında bir dil daha bildiğimi fark ettim. Hani farkında olmadığım bir dille uzun bir dönem hayat geçirdiğimi söylesem yerinde olur. Yani kendi anadilimin farkında değildim.

Anadili mücadelesi

“Liseden itibaren aslında bu dilin konuşulduğu her mekânda bildiğim kadarıyla cevap olmaya çalıştım. Bu durum büyükler açısından şaşkınlık yaratırdı. Bizim bir üst kuşağın konuştuğu dil olarak kalması kabul görmüştü ne yazık ki.

“Ama ben liseden itibaren öyle ya da böyle bulunduğum ortamlarda Zazaca bilen bir kişi varsa onla bu dil üzerinden konuşmaya başladım.

“Zazacayı öğrenmek için bir kursa gitmedim. Çabalarım hep bireysel kaldı. Ama Zazaca şarkıları ezberleme, alternatif tiyatroları izleme gibi girişimlerim oldu.

"Aslında şöyle bir durum: Bu dönemde, anadili, kültür ve sanat faaliyetlerine indirgendi ne yazık ki. Birçok anadil gibi bizimki de onlardandı. Bu nedenle elimden geldiğince oralardan takip etmeye çalıştım. 

“Çok mutlu olduğumda ya da çok üzüldüğüm de yanındaki arkadaşlarına dönüp çok şey şunu demişimdir: ‘Keşke biriniz Zazaca bilseydiniz.’

“Çünkü o duyguyu ancak kendi anadilimde ifade edersem anlatabileceğim. Anadilim benim iç serzenişim.

“Evet, bizlerin bu dile sahip çıkmamız ve devletin de bu anlamda yükümlülüğünü yerine getirmesi gibi ikili bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum."

Zimanê zikmakî heq e - Մայրենի լեզուն ճիշտ է -

Modersmål er det rigtige -



- 

21 Şubat 2023 Salı

 

PABLO NERUDA

ÖLDÜRÜLDÜ MÜ?

Hüseyin Duygu

Danimarkaca'dan çeviren

                                             Pablo Neruda

 

Danimarkalı uzmanlar Nobel ödüllü Pablo Neruda’nın kemiklerinde güçlü zehir buldu! 

Şilili Pablo Neruda 1973'te öldüğünde sebebinin kanser olduğu resmen açıklanmıştı. Ancak şoförü ve yeğeni, büyük şair ve sistem eleştirmeninin Pinochet rejimi tarafından zehirlenerek öldürüldüğünü ileri sürdüler. Kopenhag Üniversitesi'nde ve bir Kanada üniversitesinde yapılan bir adli genetik çalışma şimdi zehirlenme teorisini destekliyor.


                                          Faşist Pinochet

      2016'da bir Nisan gününde Şili'nin Kopenhag Büyükelçiliğinden, Kopenhag Rigshospitalet Hastanesi Adli Tıp Enstitüsüne giden kısa yolu yürüyen genç kadının görüntüsünde olağandışı bir şey yoktu. Yanında bir valize sığmayacak kadar büyük bir karton kutu vardı ve yürürken elinde postasıyla eve giden bir insana benziyordu. Ama kadın adli tıp genetikçisi Marie-Louise Kampmann'dı ve kutunun içinde çok özel içeriklere sahip beş zarf ve beş kilitli poşet vardı. Önceki gün kutu, Güney Amerika'daki Şili'nin başkenti Santiago’dan onu gözünün önünden hiç ayırmamış bir diplomatla birlikte uzun bir yol kat etmişti.

                                        Marie-Louise Kampmann
 

    Adli Tıp Kurumu'nun adli genetik bölümünün ikinci katında, Marie-Louise Kampmann bir laboratuvara girdi ve kutuyu açtığında postanın kendisine gönderildiğini gördü: Büyük Şililinin cesedinden iki diş ve iki kemik parçası. 1973'te Şili'de ölen şair, Nobel ödüllü ve sistem eleştirmeni Pablo Neruda. Gömüldüğü tüvit ceketin bir parçası da vardı. 

    O zamandan beri Marie-Louise Kampman'ın, adli genetik departmanında adli genetik profesörü Niels Morling ile işbirliği içinde dişlerden, kemiklerden ve bir tüvit ceketten alınan DNA'yı inceledi ve bunların şaşırtıcı sonuçları kısa süre önce düzenlenen bir dizi mahkeme duruşmasında sunuldu. Şili başkentinde kapalı kapılar ardındaki duruşmaya.

                                              Niels Morling

          15 Şubat 2023 Çarşamba günü, bir soruşturma raporu Santiago'daki Şili Yüksek Mahkemesine teslim edildi. Duruşmaya Danimarkalı adli genetikçiler Zoom üzerinden katılırken, Pablo Neruda'nın yeğeni avukat Rodolfo Reyes duruşma salonunda hazır bulundu. 

Şili'den telefonda Rodolfo Reyes, "Pablo Amca'nın zehirlendiğine dair kanıtlar çok büyük" diyordu. 

                                                                 Radolfo Reyes

           "Vücudunda çok miktarda botulizm bakterisi vardı".

      Pablo Neruda, 23 Eylül 1973'te Santiago'daki Santa María Kliniğinde hastaneye kaldırılırken gizemli koşullar altında öldüğünden beri, ölüm nedeni hakkında spekülasyonlar yapılıyor. Aradan geçen yaklaşık 50 yıl boyunca, torunları ve insan hakları örgütleri, otopsi raporunda yer alan ve kanserden öldüğü şeklindeki resmi açıklamayı sürekli olarak reddetmiş ve şairin cesedi birkaç kez mezardan çıkarılıp adli tıp incelemelerine tabi tutulmuştur. 

    Ancak Pablo Neruda'nın 73 yaşındaki yeğeni Rodolfo Reyes, hem Kopenhag'daki laboratuvarda hem de Kanada'daki bir laboratuvarda elde edilen DNA sonuçlarıyla, olan bitenden emin olduğuna inanıyor."Şilililer için bu, tarihimizle hesaplaşmanın bir yolu ve benim için, Pablo Neruda'nın yeğeni olarak, doğru hikayeyi ortaya çıkarmak ahlaki bir görev oldu. Davanın temeline inmek için 13 yıl çalıştık ve bu artık içimizin rahat etmesini sağlıyor' diyor Rodolfo Reyes. 

           "Delicesine güçlü bir zehir"

      Pablo Neruda öldüğünde kariyerinin zirvesindeydi. 1972'nin sonunda, aynı zamanda komünist ilan edilmiş olan şair, Fransa büyükelçiliği görevinden Şili'ye dönmüştü. Nobel Edebiyat Ödülü'nü almıştı ve arkadaşı Sosyalist Başkan Salvador Allende, Şili'nin ulusal futbol stadyumunda 70.000 seyirci önünde düzenlenen bir törenle ona saygılarını sundu.

 

                                      Salvador Allende


      Ancak Augusto Pinochet'nin 11 Eylül 1973'teki darbesinden sadece 12 gün sonra Pablo Neruda öldü. Resmi açıklamaya göre, 19 Eylül'de Santa Maria kliniğine kabul edilmişti ve 23 Eylül akşamı, kalbine derin acı veren kanser aniden kötüleşince son nefesini verdi. Doktorlar ölüm belgesine kanser nedeniyle aşırı zayıflama anlamına gelen 'kanser kaşeksi' yazdılar. 

    Ancak Pablo Neruda'nın şoförü ve yardımcısı Manuel Araya'nın 2013'te Danimarka’nın Politiken Gazetesi’ne söylediği gibi, belirleyici günde yaşananlara dair tamamen farklı bir yorumu vardı ve resmi açıklamayla tamamen bağdaşmıyordu. 69 yaşındaki patronu, ölümüne giden günlerde 100 kiloya varan tombul bir adamdı. Ve Meksika hükümetinin ayarlamayı teklif ettiği Pinochet rejiminden kaçışını planlıyordu. 

  Bu nedenle, 23 Eylül'de Manuel Araya, şairin eşi Matilde Urrutia ile birlikte Pablo Neruda'nın Isla Negra kıyısındaki evine, Neruda'nın son dakikada Meksika'ya gitmek istediği bazı kitapları ve diğer şeyleri almak için arabayla gitti.


                                         Pablo ve Eşi

     Ancak karısı ve şoförü Santiago'ya döndüklerinde, Pablo Neruda'yı ateşler içinde, yüzünü kıpkırmızı ve ıstırap içinde buldular. Şair, içinin yandığını hissettiğini ve midesinde, onlar yokken aldığı iğneden olduğunu söylediği kırmızı bir nokta gösterdiğini açıkladı.

        Şoför Manuel Araya'ya göre, kliniğin doktorlarından biri ondan hemen eczaneye gidip Neruda için ilaç almasını istedi. Ancak sokağa adımını attığında Pinochet'nin ajanları tarafından kaçırıldı ve ancak 45 gün sonra serbest bırakıldı. 

O sırada Pablo Neruda çoktan gömülmüştü. 

    Manuel Araya daha sonra hikayesini anlattığında kimse ona inanmadı. Pablo Neruda'nın Fransa'da kaldığı süre boyunca prostat kanseri olduğu ve bir dizi ameliyat geçirdiği ve aynı zamanda yaşlı bir beyefendi olduğu bilinen bir gerçekti. Böylece askeri rejim ülkeyi sıkı sıkıya tutmaya devam ederken on yıllar geçti. 

    Pinochet 1990'a kadar cumhurbaşkanıydı, 1998'e kadar ordunun başkomutanı olarak kaldı ve ancak 2006'da Şili Yüksek Mahkemesi'ndeki dokunulmazlığını kaybetti. Şili'deki bir soruşturma komisyonuna göre 3.000'den fazla insanın öldürülmesinden sorumluydu eski askeri diktatör, işlediği suçlardan yargılanmadan aynı yılın sonunda 91 yaşında öldü. 

    Ancak Manuel Araya, 2011'de Meksikalı haber dergisi Proceso'ya haberini tekrarladığında birdenbire tüm dünyayı sardı. Şili Komünist Partisi şimdi mahkemeye gitti ve soruşturma talep etti. 

    Manuel Araya, genç sürücünün kendisi 67 yaşında olgun bir adam haline geldiği 2013 yılında Politiken Gazetesi'ne "Tanıkların çoğu ölmeden önce beni biraz daha önce dinleselerdi akıllıca olurdu" dedi. 

    Manuel Araya'nın hikayesinin tüm detaylarına inansanız da inanmasanız da, takip eden yıllarda Pablo Neruda'nın ölümüyle ilgili bir dizi şüpheli durum gün ışığına çıktı. Örneğin Manuel Araya, Neruda'nın iğne olduktan sonra öldüğü hikayesinde yalnız değildi. 

     Bir Şili gazetesi, Pablo Neruda'nın ölümünün ertesi günü, şairin "iğne yapıldıktan sonra bir şok" yaşadığını ve ardından kalp durmasından öldüğünü yazdı. 

    Başka bir gazete, Neruda'nın "idrar yolu enfeksiyonundan" öldüğünü yazdı ve burada kaynağın Santa María kliniğinde görevli doktor olan Dr. Sergio Draper. Aynı doktor, Şili eski başkanı ve Pinochet rakibi Eduardo Frei Montalva 1981'de Santa María kliniğinde basit bir fıtık ameliyatı geçirdiğinde ve ardından öldüğünde de işteydi. 

    Eski cumhurbaşkanının cesedi de 2006 yılında mezardan çıkarıldı ve uzmanlar hardal gazı izleri buldu. 2019'da altı kişi davada cinayete yardımcı olmaktan mahkum edildi, ancak daha sonra yargıçlar delillerin belirsiz olduğuna inandıkları için bir temyiz mahkemesinde beraat etti. Ancak dava hala bitmedi. 

    Söz konusu doktor Sergio Draper, iki ölümle hiçbir ilgisi olmadığını söyledi. Davadaki ifadesine göre, Pablo Neruda'nın öldüğü gün nöbetçinin kendisi değil, Dr. Price’ydi. Hem Şili polisinin hem de Neruda ailesinin avukatlarının o zamandan beri boşuna aradığı adam. 

     "O zamandan beri personelle, bakanlıklarla, yabancı büyükelçiliklerle ve tıp fakülteleriyle konuşarak onu Santa María kliniğinde arıyorduk. Bu isimde bir doktor yoktu. Pablo Neruda'nın yeğeni Rodolfo Reyes, "Yani o benim gözümde bir hayalet" diyor.Yani gizemli 'doktor'un hikayesi ya uydurulmuştur ya da şairi öldürmek için kliniğe sahte isimle girmiş bir kişidir. 

     Son olarak, Manuel Araya'nın, Pablo Neruda'nın kaçma planı olduğuna dair hikayesi, dönemin Meksika büyükelçisi tarafından doğrulandı. 22 Eylül'de Pablo Neruda'yı ziyaret ettiğini ve şairin hastalığına rağmen ülkeyi terk edecek kadar iyi olduğunu ve 24 Eylül'de sürgündeki Neruda'yı almak için bir uçağın hazır olduğunu anlattı. 

"Amcam Meksika'ya gitmiş olsaydı, Pinochet rejiminin sürgündeki en önde gelen muhalifi olacaktı ve bu nedenle rejim için çok tehlikeliydi. Amcamın planı, Santiago'da bir gün daha kalıp Pazartesi günü yola çıkmaktı", diyor Rodolfo Reyes.

 

                                             Rodolfo Reyes.

 "Pazar günü öldü". 

     Danimarka Politiken Gazetesi;nde 2013'te dava hakkında çıkan bir yazıda, o zamanki en son adli tıp incelemelerinin resmi sonucu, Pablo Neruda'nın kemiklerinin zehirlenme belirtisi göstermediğiydi. Ancak adli genetikçi Marie-Louise Kampmann'ın söylediği gibi, dava bir daha asla kapanmadı. 

    Çünkü 2015 yılında Kopenhag Üniversitesi işin içine girdiğinde, ciltte bulunan ancak kanda yüksek seviyelerde bulunursa kan zehirlenmesinin bir işareti de olabilen stafilokok belirtileri, yani Staphylococcus aureus bakterisi bulduğuna inanılıyordu. 

"Araştırmalarımızı başlattığımızda ve yürüttüğümüzde stafilokok izine rastlamadık. Ama başka bir şey gördük' diyor Marie-Louise Kampmann. 

Adli Genetik Departmanında ekstra temiz bir laboratuvar olan sözde temiz laboratuvarda, Pablo Neruda'nın vücudundan alınan beş örnekle bir takım elbise, ayakkabı koruyucuları, eldivenler, maske ve saç filesi giyerek çalıştı. 

Tüvit ceketin küçük parçasında DNA'sından hiçbir iz olmadığı ortaya çıktı, ancak iki dişin içinde - bir azı dişi ve bir köpek - ve iki kemik parçasında - sırasıyla femur ve alt bacaktan - bir menzil buldu. Pablo Neruda'nın ölümü sırasındaki durumu hakkında bilgi buydu. 

Çünkü kalbi durduğu için dişlere ve kemik iliğine giden kan akışı da durmuştu. Kan yerleşmişti ve artık dişlerin ve kemik iliğinin içine yerleşmiş ve korunmuştu ve dişleri ve kemikleri keserek açarak kanın bakteri seviyesini test edebiliyordu, tıpkı Pablo Neruda'nın hastanede yatarken yaptığı gibi. 1973'te Santa María Kliniği, ölüm anında. 

"Clostridium botulinum bakterisi delice güçlü bir zehirdir. Botulizme veya Danimarka'da sosis zehirlenmesi dediğimiz şeye neden olabilir", diyor Marie-Louise Kampmann. Ve ekliyor: "Sosis zehirlenmesinin Neruda gibi büyük bir şairi öldürmesi gerektiği gerçeğinde neredeyse aşağılayıcı bir şey olduğunu düşünüyorum".

Sosis zehirlenmesi hastalığı adını, geçmişte bakterinin genellikle kötü korunmuş gıdalarda bulunmasından, oksijenin az olduğu koşullarda özellikle iyi büyüme koşullarına sahip olduğundan ve bu nedenle büyük miktarlarda tehlikeli botulizm toksini oluşturabildiğinden almıştır. 

Ancak Pinochet rejimi, Clostridium botulinum toksinini biyolojik bir silah olarak kullanmaya yabancı değildi. 2 yıl önce, 1981'de Pinochet'ye muhalefet ettikleri için hapse atılan 7 kişiyi zehirleyen bir avuç Şili eski subayı 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 

Zehir topraktan gelebilir mi?

      Clostridium botulinum güçlü bir zehir olmasına ve insanları öldürmeye çok uygun olmasına rağmen toprakta da çok düşük konsantrasyonda bulunur. Pablo Neruda uzun yıllardır yerde yattığı için, vücudunda Clostridium botulinum bulmak kendi başına zehirlenme kanıtı değildi. 

Marie-Louise Kampmann, "Bizim için asıl soru, neyin içeriden ve neyin dışarıdan geldiğiydi" diyor. Bu nedenle, Ontario, Hamilton'daki McMaster Üniversitesi'ndeki Antik DNA Merkezi'nden Kanadalı araştırma ekibi, tabutun etrafındaki ve tabutun içindeki alandan toprak örneklerini incelemeye başladı. Burada araştırmacılar Clostridium botulinum'u çok küçük bir konsantrasyonda buldular. Ama onda bulunan aynı bakteri türü değildi. 

     Kanada laboratuvarı da tıpkı Kopenhag'daki laboratuvar gibi Pablo Neruda'ya ait iki diş ve iki kemik parçasını inceledi ve Kanadalılar da Pablo Neruda'nın vücudundan alınan örneklerde Kopenhaglı araştırmacıların bulduğu Clostridium botulinum türünün aynısını buldu. DNA'nın iki paralel adli genetik çalışması, bulunan bakterilerin laboratuvarın kendisinden kaynaklanmadığından, şairin öldüğünde vücudunda olduğundan emin olmak için tam olarak gerçekleştirildi. 

Zehir tedaviden gelmez 

Pablo Neruda prostat kanseri tedavisi görüyordu. Zehir, kanser tedavisiyle ilgili olarak herhangi bir şekilde açıklanabilir mi? "Hayır, bu onda neden Clostridium botulinum bulduğumuzu, yani çok ölümcül olan bir bakterinin yüksek seviyelerini açıklayamaz. Marie-Louise Kampmann, kanserden öldüğünüzde genellikle orada olmaz,' diye yanıtlıyor. 

     1973'te Pablo Neruda ilk olarak başkent Santiago'daki bir mezarlığa gömüldü, ardından ailesi onun isteğini yerine getirmeyi ve onu Valparaíso bölgesindeki Isla Negra kıyısındaki evine gömmeyi seçti. Ancak bir süre sonra Santiago de Chile'deki bir yargıç, soruşturmanın sonucu hakkında resmi olarak yasal bir sonuca varacaktı.

    "Önemli bir delildir. Bu inkar edilemez. İspanyol haber ajansı EFE'ye göre yargıç Paola Plaza Çarşamba günü yaptığı açıklamada, "Mahkemeyi bir karara götüren, toplanan delillerin genel analizidir" dedi. 

    Yargıç, Pablo Neruda'nın zehirli bir cinayetin kurbanı olduğu sonucuna varırsa, bir sonraki soru elbette bu suçtan kimsenin sorumlu tutulup tutulamayacağıdır. Burada yeğeni Rodolfo Reyes daha çok şüphe içinde. Pablo Neruda'yı son gününde bakan gizemli Dr. Price, Aralık ayında öldü. 

    "Katili veya katilleri bulmaya çalışmak gerçekten çok zor olacak. Ancak ilk adım, Neruda'nın kanser olduğunu ancak kanserden ölmediğini belirlemektir. Ve oradan bir soruşturmanın ne kadar ileri gidebileceğini görmeliyiz. Soruşturmaya devam etmek mevcut Şili hükümetinin sorumluluğunda olacak" dedi. "Şimdilik istediğimiz, dünyanın Pablo Neruda'nın ölümü hakkındaki gerçeği öğrenmesi". 

     Kopenhag'da hâlâ Pablo Neruda'nın iki dişi, kemik örnekleri ve laboratuvarda duran küçük tüvit ceket parçası duruyor. Şimdi bunların Şili'ye geri götürmek için uzun bir yolculuk gerekiyor.

 

 

 


19 Şubat 2023 Pazar

 

CKKH

SİKOKOAŞ YOLDAŞ

Hasan Gürkan



    O, hepinizin yakından tanıdığı, ülkemizin medarı iftiharı, milsiz gururumuzun nişanı Şef Kok Karaşişman Hasan. Yani Cikokoaş. Kısaltmadaki C harfi ecnebi dillerde chef diye yazılan Şefe tekabül etmektedir. Böylece hem yoldaşın yabancı dil bildiği vurgulanmakta, hem de halkımızın aşağılık kompleksinin doyurulmasına katkıda bulunulmaktadır. Kok kelimesi de sandığınız gibi kokmak fiilinden değil, Danca’da aşçı kelimesinden gelmektedir.


     Dünyaca ünlü milsiz şef kok Hasan, cennet vatanımızın müstesna güzellikteki bir köşesinde Davşanlı’da dünyaya geldi. Ailesi Hacıhasanlar, ege ve iç Anadolu bölgesinde geniş arazilere, çiftliklere, hanlara, hamamlara sahipti. Küçük Hasan dadıların, mürebbiyelerin ellerinde büyüdü. Ter-ü taze üç süt anne tarafından emzirildi. Horkhaimmer, Riche, Junge gibi Frankfurt ekolüne mensup psikiyatrisiler Sikokoaş’da ileri yaşlarda da görülen düzgün meme düşkünlüğünü ,çocukluğunda üç sütannesi tarafından emzirilmesine bağlamaktadırlar. Ama kadın bedenin diğer mahrem yanlarına düşkünlüğüne henüz bilimsel bir izahat getirmekten acizdirler

    Fıtrattan sınıf şuuruna sahip olan küçük Hasan, varisi olduğu mal, mülk ve servetten rahatsız oluyor, ailesinin mensup olduğu aristokrat sınıftan kopup emekçi sınıfların içine girmek istiyordu.

    Babası Ali Rıza efendi onu mahalle mektebine yazdırdı. Küçük Hasan okuldan sık sık kaytarıyor, dedesinin bostan tarlalarında kızları kovalıyor, yakaladığına Karacoğlanın erotik şiirlerini okuyordu. Sonunda yavruların arasında bir eli yağda, bir eli balda burjuva hayatına dayanamadı. Ve sekiz yaşında evden firar etti. Yıllar sonra bu firar için “M.Kemal’in Samsun’a çıkması tarihimizde ne kadar önem arz ediyorsa, benim baba ocağından firarım da aziz milletimin tarihinde o kadar önem arz ediyor” diyecekti. Annesi Zahide hanım için ise bu firar, kadıncağıza yıllarca kanlı gözyaşı döktürecek bir kabustu. Zahidem türküsü bu acıyı anlatır.


    Kütahya’da Köfteci Hasan ustanın yanına çırak girdi. Çok kısa sürede aşçılığı kavradı. Esnaf loncasında ‘Kızıl Ustalık Kuşağı’nı kuşanırken ustası yaptığı tebrik konuşmasında: ”Oğlum senin adın Hasan, benim ki de Hasan. Bundan sonra senin adın Kara Hasan olsun” dedi. Hazirun bu teklifi hararetle alkışladı, Hasan memnuniyetle otuz iki dişini göstererekten sırıttı .

    Gel zaman git zaman Kara Hasan’ın meslekteki ünü önce vatan sathına, bilahare cihana yayıldı. Ülkenin ve dünyanın dört bir yanından davetler alıyor, bok gibi para kazanıyordu.

                                               Umumhane

    Kara Hasan, çevresindekilerin “ Karun kadar zengin oldun kendine bir harem kur” mealindeki telkinlerine kulak asmadı. Dersaadet’in Karaköy mevkiinde muhteşem bir umumhane açtı. Umumhanenin giriş kapısına renkli neonlarla “İYE İKTİR, İK KALACAK!” Yazdırdı. Münekkit eleştirmenleri, biyografi yazarları Kok Hasan’ın bu devrimci eyleminin Karacoğlanın “Güzel dediğin hepimizin olmalı, yağmur misali” mısraına post modern bir gönderme olduğu mevzuunda hem fikirdirler. Ve neondaki sloganın dehşetli bir uzak görüşlülük örneği olduğunu sözlerinin altını derin şekilde oyarak belirtmektedirler. Kürt kerane tatlıcılarının bir türlü anlam veremedikleri bu slogan daha sonra keraneci laiklerin amentüsü olacaktı.

    Bu arada Kara Hasan, mümtaz milletimizin bir yandan hamburgercilerde tıkınıp sonra da medya tarafından sürekli pompalanan, burjuva vücut estetiği propagandasına kapılıp diyetisyenlere, spor salonlarına oluk oluk para akıttığını görünce. ”Oha ulan, çüş yani!” oldu. Burjuva estetiğine direniş için, dal gibi vücudunu kamburlaştırdı ve göbek bıraktı. Adına gönüllü olarak şişman sıfatını ekledi Şef Kok Kara Hasan, Karaşişman Hasan oldu. Böylece eşcinsel erkekler, hetoroseksis ibnelerin kendilerini aşağılamak için kullandıkları ibne sıfatını resmen kabullenerek nasıl onlara geçirdilerse; şef kok kara Hasan da gürbüzleri aşağılamak için kullanılan “şişman” sıfatını şerefle adının önüne koyarak vatandaşlarımızın önemli bir kesiminin bağrında taht kurdu.


    Kara şişman Hasan, ünü cihanı tutmuş aşçılığı, pezevenkliği yanı sıra, usta bir şarkı sözü yazarı ve bestekardır. Mesela “saçın uzun öreyim” türküsü söz ve beste olarak kendisine aittir.”Saçın uzun öreyim. (Burada romantizme sindirilmiş naifliği görüyoruz) Geç karşıma göreyim (Örgülü uzun saçlı çırılçıplak bir yavru !Yoğun erotizmi düşünebiliyor musunuz!) Senin gibi zalime (Hasan sınıf bilincine fıtrattan sahip biri olarak kendini erotizme kaptırmıyor, diyalektik bir sıçrayışla Zalim/baskı/faşizm kavramlarına çok ustaca gönderme yapıyor. Ve müthiş final: Nasıl gönül vereyim! Bu soru değil, bir haykırış bir isyan. Bu konuda Macar estetisyen George Lucaks’ın Hasan yoldaşın üç mütevazi mısrasını üç ciltte analiz ettiği bir tahlil incelemesi vardır.

    CKKH (Sikokoaş)’ın hayatı ne zamana, ne de kelimelere kitaplara sığar. Konuşmayı onun ünlü bir sözüyle bitirelim,

”Beni görmek behemehal yüzümü görmek değildir.Benimle birlikte ‘sağlığa ve aşka’ bir kadeh kaldırın yeter."



18 Şubat 2023 Cumartesi

 HALK “BİZ” OLMAYI BAŞARDI, YA SİYASİLER

     Oya Baydar

                                          Oya Baydar

    Önümüzdeki günlerde yıkımını ve dehşetini daha iyi göreceğimiz felaketten iki önemli ders çıkarabiliriz: Halkın dayanışma, ortaklaşma yeteneğinin gerisinde kalan, güçlü bir birlik, güçlü bir muhalefet cephesi kuramayan, birleşip ortaklaşamayan siyasetin yenilgiye uğrayacağı

    Yaşamakta olduğumuz büyük felaket; din, dil, mezhep, bölge, aidiyet, sınıf, zümre ayrımı gözetmeden, Türk, Kürt, Sünnî, Alevî, şu partili bu partili demeden toplumu birleştirdi. Ülkemizden umudu kesme raddesine geldiğimiz bir dönemde, halk inanılmaz bir dayanışma ve özveriyle "biz" olabileceğimizi gösterdi, umut verdi.


    İktidarlarının bekasını toplumu bölerek, farklı kimlikleri, farklı inançları, farklı yaşam biçimlerini, farklı siyasetleri birbirine düşman ederek sağlamaya çalışanlar en azından bu aşamada yenildiler. İyilik, vicdan, insanlık kötücüllüğe, vicdansızlığa galebe çaldı. İktidardakilerin kin ve nefret söyleminin, böl-yönet siyasetinin toplumun çoğunluğunu kirletememiş olduğunu gördük.

    Yardımlaşmayı, dayanışmayı, ortaklaşmayı engellemeye çalışanlar, yardımlara ahlaksızca el koyanlar, iktidarın beceriksizliğini, çaresizliğini, yetersizliğini gözlerden saklamak için yardımları kendi partilerine mâl etmeye çalışanlar, devletin beceremediğini gerçekleştiren gönüllülere, gerçekleri halka ulaştırmaya çalışan medya mensuplarına saldıranlar da var. Yalan haberlerle halkın öfkesini, tepkisini yabancılara, özellikle Suriyelilere yöneltmeye çalışan provokatörler de var. Maddî manevî çıkarları uğruna kara propagandadan, yalandan kaçınmayan siyasiler, onların kuyruklarına yapışmış küçük iktidar sahipleri ve kandırılmış kitleler de var. Varlar ama felaketi bizzat görüp yaşamış insanları kandırmaları artık eskisi kadar kolay değil.

    Siyaset halkın ortaklaşmasından ders  çıkarabilecek mi?

    Halk "biz" olmaya hazır ve istekli olduğunu gösterirken siyasî partiler, siyasî kimlikler en geniş birliklere, en geniş ittifaklara hazırlar mı? Sözüm öncelikle bu konuda son zamanlarda kötü sınav vermekte olan Millet İttifakı'na.

    Günün acısı ve heyecanı içinde bir süreliğine unuttuk ama deprem felaketinin hemen öncesinde Millet İttifakı perişan durumdaydı. İttifak metni, tutum belgesi falan çıkarmışlardı ama İYİ Parti'nin tavrı, ittifak çatladı çatlayacak bir görünüm veriyordu. İttifakı dağıtmanın vebalini yüklenmenin faturasının ağır olacağını bildiklerinden "biz artık yokuz" diyemiyorlardı ama Cumhurbaşkanı adayı konusunda uzlaşma yollarını tıkadıkları, HDP ile ilişkilere ambargo koydukları, vb. herkesin malumuydu.

    Ülkü Ocaklı delikanlı TKP çadırından dağıtılan çorbayı içerken, ben MHP'liyim ama bize terörist bellediğimiz TÖP yardım etti, diyen vatandaşın sesini duyarken, yardım edenler ve yardım alanlar sen Kürt müsün, Türk müsün, Alevi misin, Sünnî misin, Suriyeli sığınmacı mısın kentin yerlisi misin, AKP'li misin HDP'li misin diye sormazken, iktidara talip olanların kendi aralarında dalaşmaktan vazgeçmemeleri başlı başına bir siyasi aymazlık

                                        Selocan
    Yaşanmakta olan faciadan ders çıkarabilirler mi, halkın "biz" olmaya ne kadar yatkın ve yetenekli olduğunu görüp kendi ayrımcılıklarını gözden geçirirler mi, mesela demir parmaklıklar arkasındaki Selahattin Demirtaş'ın tavrından, üslubundan, vicdanından ve yurt sevgisinden ders alırlar mı, göreceğiz. Ama bu ders alınmazsa, muhalefetin ilk görevinin ülkede ortak yaşamı kurmak olduğu kavranmazsa iktidara gelmeleri, gelseler bile yönetebilmeleri hayaldir.

    Facianın insanî, maddî, manevî boyutları, yıkımın çapı çerçevesi öylesine büyük ki, siyasî ve toplumsal en geniş birlik sağlanmazsa, kimse enkazın altından kalkamaz. İktidar; yıkımı, halkın kabaran öfkesini, gitgide yükselecek tepkisini baskıları artırarak, sesleri kısarak şiddet yoluyla bastırmayı deneyecek. Seçimlere bu koşullar altında girilecek. Muhalefetin öncelikle kazanmak ardından da yönetebilmek için elindeki tek araç, çeşitli muhalefet güçleri, muhalefet ittifakları arasında kurulacak geniş ve güçlü birlik. Sadece oy için, seçim kazanmak için değil; kitlelerin hak ettiği ve örneğini verdiği "biz" olma hissiyatını güçlendirerek herkese güven vermek için…

    Ayrıştırma, cepheleştirme siyasetinden hâlâ vazgeçmeyen iktidara güvenin büyük ölçüde sarsıldığı şu günlerde, "birlikte üstesinden gelebiliriz, hepimiz fedakârlık edersek, ayrımsız hepimiz elele verirsek aşabiliriz" duygusunu ve güvenini vermek, kazanmanın da yönetebilmenin de, geleceğe umutla bakabilmenin de olmazsa olmaz koşulu.

        Devlet efsanesinin çöküşü

    Uğradığımız felaket devletin sorgulanmasına yol açtı. Devlet miti/efsanesi çöktü, en azından büyük yara aldı.

    Devleti, toplum düzenini kurallar çerçevesinde sağlamak, çeşitli kurumları aracılığıyla, yurttaşı koruyup kollamak, insanlara hizmet vermek için var olan bir aparatın / aygıtın ötesinde yüce bir makam, bir tapınç nesnesi olarak gösteren yanılsamanın teşhir edilmesinin tam zamanı. Hani "devlet çöktü" deniyor ve de bunu söyleyip yazmak suç sayılıyor ya, çöken: devlet aygıtının vatandaşa hizmetle yükümlü kurumları. Çöküşün nedeni iktidardakilerin (yani devleti yönetmesi gerekenlerin) yönetim anlayışları, zihniyetleri, ideolojileri, kendi çıkar ve iktidarlarıyla sınırlı dar vizyonları.

    Adı bile Devlet olan MHP Genel Başkanı'nın "dava arkadaşı" çetelere teslim edilmiş bir devletin bu çapta bir doğal afetin üstesinden gelmesini nasıl beklersiniz! Yıllardır iktidarını pekiştirmek için yürüttüğü savaşları (hani şu "sınır ötesi operasyon" dedikleri), yarattığı düşmanları, komşu ülkelere yağdırılan bombalara, devlet bütçesinden beslenen yabancı askerlere harcanan milyarları halka "beka meselesi" diye yutturan Erdoğan iktidarının çürüttüğü kurumlardan bu çapta bir facianın altından kalkmasını nasıl beklersiniz!

    Devleti insanüstü, kurumlar üstü bir yüce varlık olarak göstermenin nedeni, muktedirlerin kendilerini bu zırhın ya da paravananın ardında korumaya almalarıdır. Devleti yücelten, dokunulmaz kılan bütün ideolojiler, her yerde, her zaman muktedirlerin ideolojisidir. Bu ideoloji topluma zerkedilir ve masum insanlar bu ideolojiye kapılarak ölürler, öldürürler. Devlet kutsallaştırması faşist, faşizan, otoriter, totaliter bütün rejimlerin sığındığı illüzyondur. Faşist, komünist, sağ veya sol diktatörlükler bu noktada birleşirler.

    Önümüzdeki günlerde yıkımını ve dehşetini daha iyi göreceğimiz felaketten iki önemli ders çıkarabiliriz: Halkın dayanışma, ortaklaşma yeteneğinin gerisinde kalan, güçlü bir birlik, güçlü bir muhalefet cephesi kuramayan, birleşip ortaklaşamayan siyasetin yenilgiye uğrayacağı. Ve, halkın hizmetinde bir araç, bir hizmet aygıtı olmayan devletin muktedirlerin kandırmacasından ibaret olduğu.

    * T24 13 Şubat 2023



16 Şubat 2023 Perşembe

 BEŞ R'Lİ  MAÇO  ERRRRRKEK ÖDÜLÜ   

    Hasanaki Şişmanof

                          

    Yedi iklim dört köşede, kadınların, bilhassa genç kızların, bu arada taze gelinlerin, dulların gündüz hayallerini, gece rüyalarını süsleyen;

bedenindeki arka ve ön engebelerle, çıkıntılarla erkek estetiğinin post modern timsali; şiir delisi, arkadaş delisi, aşk delisi, her soydan ve her boydan cinsi latifin güzelliklerini keşfetme ve methetme üstadı olduğu için kimi hasetlerin yalakalık iftirasına, kimi muhataplarının kasıntılarına kahramanca göğüs germiş; eşsiz insan, büyük beyin, büyük yürek, koca kafa, hepimizin dostu arkadaşı sevgilisi; şu anda büyük bir fedakarlıkla, bizlere aramızda bulunma şeref ve bahtiyarlığı bahşeden muhterem Hasanaki’nin yeryüzünde sevgi ve aşk yaşadıkça yaşayacak olan ölümsüz ism-i alisi için,

her yıl “Bahara Merhaba” partisinde verilmek üzere 

 bu ödül konulmuştur. Hasnaki r'siz erkektir.                                

    Ödül, necip erkek milletinin derin kültürünü göstermek, dış mihraklı hatunlar arasında küçük düşmemek için, yabancı medyada “BONDERøV PRİS"olarak tanıtılmaktadır.

Bonderøv Danimarka dilinde köylü götü manasındadır ve erkekleri övmek için kullanılmaktadır. Yani beş R’li tam errrrrkek demektir.             

    Ödülün amacı Cenabı-ı Allah'ın bahşettiği az miktarda et fazlalığı sebebiyle hak ettikleri iktidarı beş bin yıldır büyük bir adalet ve liyakatle sürdüren erkek milletinin bölünmez bütünlüğünü cümle aleme bu vesileyle beyan ve ilan etmektir.

   Burada Allah'ın bahşettiği fazlalıktan kasıt, kemale ermemiş çük olup halk arasında bülük, dümbül, pipi, sik, yarak gibi çeşitli adlarla anılmaktadır.                               

    Ödül jürisi o sene bahar sofrasına oturan zevattan müteşekkildir. Dedikoduya meydan vermemek için cins ayrımı yapılmayacak, kızlar, karı bayanları bile erkekler gibi bir oy hakkına sahip olacaktır.                     

    Bahar sofrasına oturan her erkek, şahsındaki R’lerin miktarına bakılmaksızın ödülün doğal adayıdır. Ödülün kurucusu büyük bir yüksek gönüllülükle gönüllü olarak seçim dışı kalmaktadır.                     

    Herkes kendine göre en beş R’li errrrrkek gördüğü bir adayın adını oy pusulasına yazacaktır. Seçimler gizli oy-açık tasnif prensibine uygun olarak yapılacaktır. İki adayın eşit oy alması durumunda kazanan açık alkış kuvvetine göre belirlenecektir.                         

    Ödül kazananı belli olana kadar sırdır. Kazanana ödülünü pek muhterem Hasanaki, o zatı, kalbinde herhangi bir kötülük olmaksızın, iki yanağından kuvvetle ve şiddetle öperek verecektir.






    O senenin ödülü pazardan alınmış beş X larç dantelli kırmızı don ve sütyendi. Kazanana törenle giydirildi.












15 Şubat 2023 Çarşamba

 

İSPANYA İÇ SAVAŞINDA

ENDÜLÜS'TE RAKS


Hasan Gürkan



                        Picasso -Guernica


“Sanat tarihçisi Patricia Failing şöyle diyor mesela: “Guernica’da yer

 alan at ve boğa İspanyol kültürünün çok önemli iki unsurudur.

 Picasso bu iki hayvanı resimlerinden farklı anlamlara gelecek

 şekilde kullanmıştır. Bu da boğa ve atın Guernica resmi bağlamında

 ne anlama geldiğini anlamayı oldukça zor hale getiriyor.”

İspanya İç Savaşı, 17 Temmuz 1936- 1939 yılları arasında İspanya’da

 karşılıklı memnuniyetsizliklerin sebep olduğu cumhuriyetçi ve milliyetçi

 taraflar arasında çıkan iç savaştır. 16 Temmuz 1936 tarihinde General

 Mola, General Goded ve General Francisco Franco “Cumhuriyetçi Halk

 Cephesi” yönetimine karşı isyan başlatmasıyla başlayan iç savaş 3 yıl

 sürmüştür ve bilançosu çok ağır olmuştur. 600.000 insan hayatını

 kaybetmiştir.”

                                     Faşist Franco

    “Franco ve destekçileri, Afrika’da bulunan ordular ve asillerle birleşmiş,

 Almanya’nın da desteğini alarak ile İspanya’ya geçmişlerdir.”

“Bunun üzerine Fransa ile İngiltere’den yardım isteyen cumhuriyetçilerin

 beklentisi gerçekleşmemiş olumsuz cevap almışlardır”



                               Azılı Faşist Hitler

       “Almanya’da Hitler, Franco’nun emrine savaşmak için uçak filoları

 göndermiştir. Ayrıca 200.000 kişiyi aşan Alman, Arap ve İtalyan orduları

 isyan bölgesine milliyetçilere destek olmak amacıyla gitmişlerdir.”

“Anorko sendikalistler sendikaları, Ortodoks Komünistler, Demokratik

 Cumhuriyeti, Sosyalistler savaşmayı, Goşistler gerillalara, Troçkistler ise

 1917 ruhunu savunmuşlardır. Anlaşıldığı gibi ispanyanın müttefikleri tek

 vücut olamamışlardır.

Fakat her şeye rağmen bu mücadelede faşizme karşı büyük bir savaş

 verilmiştir. Dış devletler ise cumhuriyetçilere yardım etmeyip faşizm

 liderlerinin katliam politikalarına sessiz kalmışlardır.

“Milliyetçiliğe karşı olan toplam 35.000 Alman, İtalyan ve Orta Avrupalı

 yardıma koşmuş ve istilacı devletlere karşı cumhuriyetçi İspanyanın safında

 savaşmışlardır. 1938 yılının son günlerinde bu halk kitlesi İspanya’dan

 ayrılmışlardır. 1938 tarihinde artık”

“Mayıs 1939 yılında cumhuriyetçilerin direnişi sona ermiş ve savaşın galibi

 milliyetçiler olmuştur. Bu zaferin hemen ardından İspanya Cumhuriyeti’nin

 yerini İspanya Krallığı almıştır. Francisco Franco, Bahamonde galibiyetinin

 ardından tam 36 yıl İspanya’yı diktatörlük ve faşizmle yönetmiştir. Aynı

 zamanda kendi yaptığı katliamlar ve insan onuruna aykırı ittifaklar

 nedeniyle tarihin en sevilmeyen devlet adamlarından biri olmuştur. “

                                             Yahya kemal

    Yahya Kemal Beyatlı İspanya İç Savaşı sırasında Madrid

 Büyükelçisidir. Korktuğu için Madrid'e gitmez. Büyükelçilik görevini

 Paris’ten  yürütür.(Nasıl yürütüyorsa!) Ve binlerce

 cumhuriyetcinin, devrimcinin faşist saldırıda canını kaybettiği savaşta

 Yahya Kemal bey, Endülüs’te Raks: şiirini yazar:

“Zil, şal ve gül / Bu bahçede raksın bütün hızı, bütün hızı

Şevk akşamında Endülüs/cÜç defa kırmızı

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir


İspanya neşesiyle bu akşam bu zildedir.(...)”



11 Şubat 2023 Cumartesi

 

KÜRT YAZAR VE GAZETECİ

MAHMUT BAKSİ

Amir Bayer

                                        Mahmut Baksi

    Bana deseler, Atatürk mezardan kalkmış, Diyarbakır meydanında salatalık satıyor, inanırım. Ama Türkiye ye Demokrasi gelmiş deseler asla inanmam, diyen Mahmut Baksi kimdir.

Mahmut Baksi, uzun bir sürgün hayatından sonra böbrek yetmezliği nedeniyle 19 Aralık 2000 tarihinde Stockholm'da vefat etti.

Vasiyeti üzerine 4 Ocak 2001'de Diyarbakır'a defnedildi.

Mahmut Baksi (1944 Batman - 19 Aralık 2000 Stockholm) 

    Kürt yazar ve gazeteci. Mahmut Baksi, 1944 yılında Batman’ın Hezo (Kozluk) ilçesine bağlı Suphi köyünde doğdu. Dicle Öğretmen Okulu’ndaki öğrenimini tamamlayamadan okulu terk etmek zorunda kaldı. Gazeteciliğe 1967 yılında “Batman Gazetesi”nde başladı. 1968 yılında Türkiye İşçi Partisi (TİP) Batman ilçe başkanı oldu. Aynı sene DİSK’te aktif olarak sendikacılık yapmaya başladı. 1969 yılında “Mezra Botan” adlı ilk romanı çıktı. 


   Bir sene sonra da, bir yazısından dolayı 7,5 sene hapis cezasına çarptırılan Türk komünist Şadi Akkılıç’la ilgili “Şadi Akkılıç Davası” adlı kitabı yayınlandı. Her iki kitap da yasaklandı. 1970'lerin başında siyasi çalışmalarından dolayı 15 yıl hapis cezası alan Baksi, bu cezadan dolayı yurtdışına gider. 

    Baksi, 22 yıl boyunca aralıksız olarak İsveç’in saygın gazetesi “Aftonbladet”te gazetecilik ve köşe yazarlığı yaptı. Aynı zamanda İsveç’teki birçok gazete ve dergide haber, röportaj ve köşe yazarlığı yaptı, İsveç televizyonlarına çocuk programları hazırladı. Mahmut Baksi, 56 yıllık yaşamında 22 kitap kaleme aldı. Bu kitapları başta Avrupa dilleri olmak üzere 10 dile çevrildi. 

    1978 yılında “Zarokên Îhsan” adlı kitabı İsveç’te Kürtçe olarak Kültür Bakanlığı desteğiyle yayınlandı. Bu kitap daha sonra İsveç okullarında Kürtçe eğitim gören Kürt çocukları için tercih edilerek okutulmaya başlandı. Bu kitabı aynı zamanda Kuzey Kürtleri içinde Kürtçe ve latin alfabesiyle yayınlanan ilk çocuk kitabı. İsveç Kültür Bakanlığı desteğiyle bir sene sonra “Keça Kurd Zozan” adlı romanı Kürtçe yayınlanıp, İsveççeye çevrildi ve üç bölüm olarak İsveç televizyonlarında çizgi film olarak gösterildi.


     Bu, Kürt yayıncılık tarihinde ilk çizgi filmdir. Bu film, 1986 yılında Kürtçe’nin Kurmanci ve Sorani lehçelerinde televizyonlarda gösterildi.

1984 yılında “Hêlîn” adlı Kürtçe romanı çıktı. Mahmut Baksi bu romanı ile birçok uluslararası ödüle layık görüldü. Birçok Avrupalı eleştirmen bu romanı ilk ‘Modern Kürt Romanı’ olarak adlandırdı. 1988 yılında “Lawkê Xerzî” ve “Gundikê Dono” adlı Kürtçe romanları yayınlandı. Baksi, Kürtçe diliyle kaleme aldığı bu kitapların yanı sıra çok sayıda Türkçe kitaba da imza attı.


    Mahmut Baksi’yi anarken, üzerinde durulması gereken en temel özelliklerinden veyahut yaşarken yaratıp geriye bıraktığı değerler arasında öne çıkan en temel mirası belki de Kürtçe edebiyatına katkısıdır. Son romanı “Serhildana Mala Elîye Unis” böyle bir miras. 

                                   Direj Mehmet   Yaşar Kemal
Ve bu modern Kürt edebiyat tutkusunu kendisiyle paylaşan, sürgünü aynı topraklarda yaşayan dostu Mehmed Uzun’a bırakıyoruz sözü: “Sana şunu söyleyeyim; bu roman çok acılı ve trajik bir yaşamın olağanüstü finali. O kadar güzel yazılmış ki. Her satırında senin ve çok özlediğin ana-baba toprakları, Garzan’ın asi ve vakkar kokusu var. Utanmaz zalimlerin durmadan rencide ettiği o Kürt dili bu romanda nasıl da berrak, canlı, zengin ve dinamik. Ya romanda anlattığın Kürt tarihinin o unutulmaz öyküleri? Çektiğin acılarla o çok acı tarihin sayfalarını nasıl da mükemmel bir biçimde birleştirmişsin... O insani sıcak duygular, korkunç olaylar, çekilen acılar ve dengbêjlerin nağmeleriyle govende durmuş dil... Sana özgü, eserlerinden bildiğimiz o yumuşak, duru, sıcak dil. Garzan’ın ele avuca sığmaz asi çocuğuna tam da bu yakışırdı; hepimizin ruhunu terbiye eden ve ortak hafızamızı oluşturan sözlü kültür mirasımızın önemli bir parçası olan Asi Garzan’ın destanını yazmak. Asi insanların müthiş direnişini romanlaştırmak...”

Mahmut Baksi 19 Aralık 2000 akşamı 25 yıl boyunca yaşadığı İsveç’in başkenti Stockholm’de böbrek yetmezliğinden dolayı yaşamını yitirdi. 4 Ocak 2001 günü vasiyeti üzerine Diyarbakır’da toprağa verildi. On binlerce insan Baksi’yi son yolculuğuna uğurladı. Vasiyetinde bütün arşivini Stockholm Kürt Enstitüsü’ne bağışladı.

Ruhu şad olsun