21 Temmuz 2021 Çarşamba

 

LİCELİ DOKTOR SAADET'İN TORUNU PELİN'İM BEN

Pelin Ayık (Agos)



Düşünün, yıl 1915, dul bir genç kadın, atı ve kucağında bebeğiyle, başka kimi kimsesi yok. Doktor Saadet diyorlar, Lice’nin tek doktoru. Kocakarı ilaçları ile hayat kurtarıyor. İnsanların ona saygısı bundan geliyor. Öyle cesur, öyle becerikli ki, insanlar neredeyse önünde eğiliyorlar. Diyarbakır’a kadar ün salıyor Saadet. Çoluğu çocuğu, yaşlısı, gebesi, sakatı, herkes Saadet’in elleriyle hazırladığı ilaçlarla şifa buluyor.

1980’li yıllarda cemaatsiz kaldıktan sonra harabe halini alan, ancak Diyarbakır Belediyesi’nin de katkılarıyla yenilenerek ayağa kalkan Surp Giragos Kilisesi yöneticilerinden Pelin Ayık, ailesinin üç kuşağının hikâyesini ve Liceli büyükannesi “Doktor” Saadet’i anlatıyor.

Pek çok Ermeni ailede olduğu gibi, bizim evde de, kalabalık yemek sofralarında, günlük konuşmalardan sonra konu bir şekilde 1915 yılına kilitlenir. O sohbetlerde, defalarca duyduğum hikâyelerin değişik versiyonları anlatılır. Sanki bize kalan bir miras gibi, ölenlerin kulaklarını çınlatmadan, acılarını paylaşmadan içimiz rahat edemez.

Hem anne hem de baba tarafımdan Diyarbakırlıyım.

                                                           LİCE

Babam Liceli, annem ise “Çocukluğum dört ayaklı minarenin etrafında oynayarak geçti” cümlesiyle anlattığı gibi, Suriçi’nde doğmuş. Doğrusunu söylemek gerekirse, Diyarbakır’la ilişkim, belli bir yaşa kadar, Mıgırdiç Margosyan’ın kitaplarında anlattığı karakterlerle ya da “Hatırlıyor musun, Diyarbakır’daki ‘kıti’ (salatalık) ne güzeldi!” gibi kulaktan dolma cümlelerle sınırlıydı.

                                   Mıgırdiç Margosyan

 Anne babamın doğduğu toprakları gidip görecek kadar yakından bir ilgim yoktu. Hikâyelerden duyduğum kadarıyla, hayalimde bir Diyarbakır vardı, hepsi bu.

                   Babamın inadı

Eğitime önem veren, Ermeni cemaatinin fazla içinde olmayan mütevazı bir ailenin içinde büyüdüm. Yurtdışında lisans ve yüksek lisansımı tamamlayıp birkaç yıl çalıştıktan sonra 2005’te doğduğum yere, İstanbul’a geri döndüm.


                                     Surp Giragus

 2008’de, babamın cemaat işlerinde aktif olan birkaç arkadaşı; Diyarbakır’da harabe halindeki Surp Giragos’u kurtarmak için ne yapabileceklerini düşünürken, “Bu işi becerirse tek Ergun yapar” diye düşünüp babamın kapısını çalmışlar. Babam, hayatımda tanıdığım en sorumluluk sahibi, çalışkan ve yaptığı hiçbir işi yarım bırakmayan, Alman ekolünden bir yüksek inşaat mühendisidir. Bu kilisenin babam için ayrı bir yeri var, çünkü zamanında dedem tapusunu geri alabilmek için çok uğraşmış. Babam arkadaşlarının teklifini bu yüzden fazla düşünmeden kabul etti ve Diyarbakır serüvenimiz böylelikle başladı.

Annem pek gönüllü değildi başlarda, korkuyordu. Geçmişin acıları hafızasından silinmemişti. Ama babam olur demişti bir kere. Babamın bitmek tükenmek bilmeyen Diyarbakır yolculuklarına önceleri katılmadım. Ama elinde kocaman dosyalarla, üstü başı kir toz içinde İstanbul’a dönüşlerinin birinde “Benim de ona eşlik etme vaktim geldi artık sanırım” dedim kendime.

              Elektrik çarpan Sevo’nun kızı

Uçaktan inip kendimi Hançepek Mahallesi’nde bulduğum o ilk seferde karşımda hemen dört ayaklı minareyi gördüm. Çocukluğumdan beri dinlediğim hikâyeler ilk kez yerli yerine oturuyordu.


Annemin küçüklüğü mesela... Surp Giragos Kilisesi’nin paralel sokağında yaşarlarmış. 8 yaşındayken, evlerine elektrikçi gelmiş. Adam işini bitirip evden çıkmış. Anneannem büyük teyzeme, “Bu adam da evi batırdı, hele bir kova su ver de şurayı sileyim!” demiş. Islak bezle elektrik teline dokunduğu gibi yere savrulmuş. Büyük teyzem o panikle annesinin üstüne atlamış, onu da elektrik kapmış. Annem 8 yaşında, gözlerinin önünde, kucağında sarı kedisi Mestan, annesi düşüyor, ablası da üstüne… O da ablasının üstüne atlıyor, elektrik onu da kapıyor; fakat iki saniye sonra karşıdaki duvara fırlatıyor.

Annem 8 yaşında, kedisi, yaşlı babası ve kendinden 20 yaş büyük ağabeyi ve dört ayaklı minaresiyle baş başa kalıyor. Bu hikâye bütün Diyarbakır’a yayılıyor. Herkes yas içinde. Annem, “Sen kimin kızısın,  diye sorduklarında ‘Elektrik çarpan Sevo’nun kızıyım’ dediğimde dizlerine vuran insanlar gördüm ben” diye anlatır.

                                                          Dört Ayaklı Minare

Benden Paşa torunu olur mu?

Babamlar annemlerin evinin bir paralel sokağında oturuyorlar. Onların evi anneminkinden daha büyük. Avlusunda küçücük bir havuz var. Anneannemin babamlara “Dikkat edin, boğulacaksınız!” diye bağırdığı havuz hayalimde o kadar büyüktü ki, onu ilk kez gördüğümde kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. Dedemin Ulu Camii’nin karşısında tuhafiye dükkânı varmış. Paşa derlermiş dedeme, sebebi lise mezunu olmasıymış. Bilgili, herkesin akıl danıştığı bir kişilik. Bir oğlunu Robert Kolej’de, öbür oğlu ve kızını Alman Lisesi’nde okutuyor. Çocukları doğana kadar nüfusunda Müslüman yazıyor. Çocuklar doğduktan sonra tam 3 yıl onları Hıristiyan yazdırmak için uğraşıyor dedem. “Paşa’nın torunu, hoş gelmişsen Diyarbakır’a” selamlarına her seferinde mahcubiyetle karşılık veriyorum. Benden Paşa torunu olur mu?

İşte benim Diyarbakır sevdam hiç bitmemek üzere o seyahatle başladı. Ben buraya aitim dedim, çünkü benim ait olduğum insanlar buraya aitti. Annem çocukluğunda ayrıldığı Diyarbakır’a bir daha hiç gitmemişti. Onların ekmek aldıkları fırını, çocukluklarının geçtiği sokakları gezdim. Süleyman Nazif İlkokulu’nda annem ve babam aynı sınıftalarmış, orayı gittim, gördüm. Evlerini buldum, kapıyı çaldım, kimse açmadı. Kapının önünde, hiç görmediğim anneanneme, teyzeme ve dedeme dua ettim içimden.

14 kiliseden geriye kalan

Sonra Kiliseye girdik. Bir toz bir duman, nefes almak imkânsız. Taş ustaları ellerinde çekiçler, vur babam vur. Güneşin altında saçları, kirpikleri tozdan gözükmüyor. Yürüdüm bahçesinde, kulağımda küçüklüğümden beri duyduğum cümleler: “Çocukluğumuz bu kilisenin içinde geçti… Şu havuzun içinde nasıl da oynardık! Kolumu kilisenin avlusunda kırmıştım…”

Hani filmlerde, kendini geçmişi anlatan siyah beyaz görüntülerin içinde bulursun ya, işte aynen öyle. Sağımda annemin küçüklüğü, kıvır kıvır saçları, ablası ve kuzenleri, koşuşturuyorlar etrafımda. Solumda babaannem ve dedem, babamın ellerinden tutmuşlar, yürüyorlar. Bayram günü kilisenin bahçesi hınca hınç dolu, herkes en güzel elbiselerini giymiş. Kilisenin içinde oturacak yer kalmamış, insanlar bahçeye doluşmuş.

Yenilenen kiliseden içeri girdim, öyle güzel olmuş ki, o kadar huzur veriyor ki insana. Sanki bütün ruhlar benimle beraber. Tanıdık tanımadık herkes orada. “Kaç Ermeni kaldı ki Diyarbakır’da, ne gerek var restorasyona, o kadar masrafa!” diyenlere, ‘Bakın, herkes burada aslında, bütün ruhlar rahatlamış, burada toplanmışlar’, diyebileceğim. Dedem Ermeni başına bürokrasinin koridorlarından ne zorluklarla almış bu kilisenin tapusunu, ben mi sahip çıkmayacağım buraya! Ben mi yeniden ayağa kaldırmayacağım yıkık kiliseyi! Yarın öbür gün, Diyarbakır’daki Ermeniler için de ‘sözde’ dendiğinde, bu kilise olmadan nasıl kanıtlayabilirim kentteki derin aile tarihimin izlerini. Bu şehirde 14 Ermeni kilisesi varmış zamanında, hepsi yıkılmış. Biz buradayken, gücümüz kuvvetimiz yerindeyken, Surp Giragos da mı aynı akıbeti paylaşsın? Ermeniliği geçtim, hangi vicdanlı insan bir ibadethanenin yok olmasına razı gelebilir.

          Tanımadan tanıdığım akrabam

Kilisenin bahçesinde bir çardağımız var, görmeniz lazım. Kocaman bir dut ağacının hemen altında, gölgesindeki rüzgârda ne sohbetler ediliyor. Çayımı yudumlarken, yaşlı bir amca girdi kapıdan. Geldi, oturdu yanıma. “Sen kimsin” dedi; dedim “Ben Vakıf Başkanı Ergun Bey’in kızıyım.”Baktı, gözleri doldu hafiften. “Ben” dedi,“Sizin baba tarafından akrabanızım.”

Dedemin hiçbir akrabasıyla tanışma şansım olmamıştı bugüne dek. Babamın anlattığı, “O zamanlar” Müslümanlığı seçmek zorunda kalan akrabalarımız geldi aklıma. Amca, hepimize çok aşina hikâyelere benzeyen hikâyesini anlattı. Durdu, yorgun gözleriyle bana bakıp, “Sen Saadet’e çok benziyorsun” dedi. Evet, Saadet; Lice’nin ufak tefek cesur Doktor Saadet’i.

            Saadet: Tek başına bir kadın

Saadet, dedemin annesi, babamın nenesi.1915’te kocası askere alınıp geri dönmemek üzere gittiğinde yeni doğmuş dedemle tek başına… Ailede tek bir erkek kalmamış. Genç daha, kısa boylu, incecik... Bir de atı var, tanımayan yok Lice’de, adı Kolos. Vahşi mi vahşi, kimseyi yanına yanaştırmıyor. Sadece Saadet’e dokundurtuyor kendini. Saadet her yere Kolos’la gidiyor.

Düşünün, yıl 1915, dul bir genç kadın, atı ve kucağında bebeğiyle, başka kimi kimsesi yok. Doktor Saadet diyorlar, Lice’nin tek doktoru. Kocakarı ilaçları ile hayat kurtarıyor. İnsanların ona saygısı bundan geliyor. Öyle cesur, öyle becerikli ki, insanlar neredeyse önünde eğiliyorlar. Diyarbakır’a kadar ün salıyor Saadet. Çoluğu çocuğu, yaşlısı, gebesi, sakatı, herkes Saadet’in elleriyle hazırladığı ilaçlarla şifa buluyor.

Dedem okumak için Diyarbakır’a gittiğinde çok ısrar etmiş annesine,“Sen de gel, ne yapacaksın tek başına Lice’de!” diye. “Yok” diyor Saadet,“Ben burada doğdum, burada öleceğim.”

Bir fotoğrafı bile yok Saadet’in, ona benzeyip benzemediğimi bilmiyorum ama bazı huylarımı ondan aldığım kesin.“İnadı inattı Saadet’in” derler. Annem bazen inadım tuttuğu zaman “Sende Saadet inadı var” der bana. Saadet inat etmiş, Kolos’la tek başına Lice’de kalmış. Yaşadığı onca acıya rağmen kin tutmamış; din, dil, ırk fark etmeksizin hayat kurtarmış son nefesine kadar.

Sanırım insanın sahip olabileceği en büyük zenginlik, ya da evlatlarına, torunlarına bırakabileceği en büyük miras bu hikâyelerdir. Diyarbakır’da tanışma imkânı bulduğum benle akran insanların nenelerinden Saadet’in hikâyelerini dinlemek, hayatım boyunca yaşadığım en derin mutluluklardan biri oldu bana. Birisinin size gelip minnet duygusuyla“Eğer senin nenen olmasaydı benim dedem simdi hayatta olmayacaktı” demesine eş kaç olay vardır hayatta?

             Tapu vesikalarındaki yüzler

Babamla kiliseden çıkıp Lice’ye doğru yol aldık. Harabe olmuş bir kilise ve birkaç mezar taşından başka hiçbir şey kalmamış eski Lice’den. Elimizde Saadet’e ait tapular var. Kadastro geçiyor, şimdi tam zamanı aile mülklerine sahip çıkmanın. Lice’nin kahvesinde muhtarı bulduk, beraber Belediye’ye gittik. Babamın elinde 10 tapu var, çıkara çıkara 3 tanesini çıkarıyor görevli. Saadet’in kanından geliyoruz ya, baba kız bir olup inatlaştık. Bulana kadar adım atmayacağız buradan.

Sonunda görevli eski tapu defterini getirdi önümüze. Ortadan açtı defteri, sayfaları hızlı hızlı çevirdi. Gözümün önünden Ermeni isimleri akıyor. Arman oğlu Bedros, Boğos oğlu Tekin... Eski vesikalık fotoğraflarından bana bakıyorlar. Çoğunun kaydının üzerinde “Takipsizlikten durdurulmuş” yazıyor. Birden, adamın kolundan tutuyorum, “Dur!” diyorum,“Geri git, al işte, Saadet oğlu Paşa Sabri… Bir tane daha...” O anki duygularımı kelimelere nasıl dökebilirim bilemiyorum…

                  Bileğimdeki diken

Eski Lice’ye doğru yol almak için arabaya bindik. Arabanın gidebildiği yere kadar gittikten sonra yürümeye başladık. Yorucu bir yürüyüşten sonra sadece birkaç taşın kaldığı Ermeni mezarlığına vardık. Saadet orada yatıyor. Taşların üzerinde yazı yok. Bizimkinin hangisi olduğunu bilemeyince bütün mezarlar bizim oluverdi. Bütün ölüler için okuduk dualarımızı.

Derken, bileğime koca bir diken battı. Batıl inanç mı dersiniz, yoksa kaderin hiç de tesadüfi denilemeyecek bir oyunu mu? Ben Saadet’in, dikenin battığı yerde yattığına inandırdım kendimi. Durdum ve şükrettim.“Sana çekmekle ne kadar şanslıyım” dedim içimden. Çok iyi biliyorum, Lice’nin o insanları ayırt etmeden seven, herkesin yardımına kosan, cesur yürekli Saadet’i benim içimde yaşıyor.

 




19 Temmuz 2021 Pazartesi

 

SUDE SUDE AMMENPAN SUDE”

DEĞİL!

Hasan Gürkan

Arkadaşlarımla birlikte “gökyüzünü fethe” kalkıştığımız ilk gençlik yılarımda Tokat’ta tanıdım Ermenileri. Dostluklarını, sevgilerini, sofralarını bölüştüm. Tatyos Efendi’nin nağmelerinin yankılandığı bu topraklarda, Anadolu mozaiğinin zenginliğini oluşturan bütün halkların, bir gün geniş bir sevgi sofrasında bir araya gelecekleri umudunu taşıyorum.

Cıbırlar Parkı'nda Ermeni Katliamı



Tokat'ta ev sahibim Ohannes’lerde yemekteydik. Babası Nişan Usta anlatıyor:

Sene 1915 olmalı. Tehcir başlamıştı. İnanılmaz haberler geliyor. Kulaktan kulağa yayılan dehşet hikâyelerinin hiç birine inanmak istemiyoruz. Ama korku bulaşıcı bir salgın gibi hızla yayılıyor. Herkes önce ailesini kurtarma derdinde. Karımı ve iki çocuğumu gizlice yola çıkarttım. Erivan’a gidecekler. Ben doğup büyüdüğüm bu topraklardan ayrılmak istemiyorum. Ne olacaksa burada olsun.

Bir sabah şafakla beraber hepimizi evlerimizden alıp Cıbırlar Parkı’na topladılar. Kadın, erkek, çoluk çocuk, yaşlı genç bütün Ermenileri… Sabah ayazından mı, korkudan mı bilmiyorum, dişlerimin takır takır birbirine vurmasına engel olamıyorum. Etrafımızı askerler kuşatmıştı. Bizimkilerden çıt çıkmıyor. Sinek uçsa duyulacak derler ya, işte öyle. Parka çökmüş sessizliği, atının üzerindeki süvari subayının – mülazım olmalı- emri bozuyor.

Kuyumcular, terziler, demirciler, marangozlar, dülgerler şu tarafa ayrılsın!”

O zaman Sivas’taki zanaatkârların hemen hepsi Ermeni, Türkler daha çok rençperlik yapıyor. Demirci olduğum için ben de kalabalıktan ayrılıyorum. Mülazımın ikinci emri silah seslerine ve çığlıklara karışıyor. “Ateş!”

Ortalık bir anda ana baba gününe döndü. İnsanlar yağmur gibi yağan mermilerden korunmak için bir birlerinin altına sığınmaya çalışıyor. Vurulanlar kanlar içinde yere devriliyor. O an kör olup hiçbir şey görmemek, sağır olup hiçbir şey duymamak için İsa’ya yalvardım. Beni duymadı. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Mülazımın gür sesiyle kendime geldim.

Ateşi kesin, kurşuna yazık!”

Silahlar sustu. Savunmasız kalabalığa bu defa baltalarla, teberlerle saldırdılar. Kalanların işini kurşunlara yazık etmeden(!) bitirdiler.”


Nişan ustanın yorgun sesi titriyordu. Bana yıllar gibi uzun gelen bir sessizlik. Herkes başını öne eğmiş, kimse bir şey söylemiyordu. Sözün bittiği yerdeydik. Nişan usta yutkunarak devam etti:

Aradan bunca sene geçti. Hala sık sık Cıbırlar Parkı katliamında yükselen çığlıklarla, iniltilerle uyanırım. Karımı ve çocuklarımı o zamandan beri görmedim. Karım evlenmiş, çocukları olmuş.”

Birkaç ay sonra bir gün, sabaha karşı kapının zili çaldı. Telaşla kalktım. Bu saatte olsa olsa polistir. Baktım Anjel, ağlıyor.

Hasan hocam dedem…”

Gerisini getiremedi, hıçkırıklara boğuldu. Pijamalarımla üst kata fırladım. Odaya girince korktuğum başıma geldi. Nişan Usta, yorganını başına çekmişler yatağında hareketsiz yatıyor. Kalp hastasıydı. Bütün aile orda… Daha dün akşamüstü kapıda karşılaşmıştık. Her zamanki dost sesiyle

Hasan bey buyur yakınlayak ”demişti.

Herkesten gizlemeye çalıştığı acılarla örselenmiş, sevgi dolu yüreği onu buraya kadar taşıyabilmişti. Bir kıl yumağı geldi oturdu boğazıma. Hey koca Nişan usta! Belediye bahçesinde yaptığımız heyecanlı tavla maçları geldi aklıma. Yenilince artan çarpıntını yatıştırdığın trinitrin.

Bir de Cıbırlar Parkı’ndan yükselen çığlıklar.

Bir de yaralı çocukların, ihtiyarların iniltileri.

Ordaki koltuğa çöktüm höyküre höyküre ağladım.





SUDE SUDE AMMENPAN SUDE!


Tercümanım Dilde’yle Moskova’da müzikli bir restorandayız. Dilde, bütün modern (!) Sovyet kadınları gibi yemekte şampanski içiyor. Ben Staliçnaya, başkent votkası. Müzik dinliyoruz, havadan sudan konuşuyoruz, dans ediyoruz, keyfim yerinde.

Bir ara orkestranın yeni bir şarkıya başladığını fark ediyorum. “Sude sude ammenpan sude.” Heyecanlanıyorum. Ohannes’ in her rakı içişimizde söylediği şarkı bu. Boş boş her şey boş gibi arabesk bir anlamı var.

Dilde’ye Tokat’ı, Ermeni dostlarımı anlatıyorum. Kalkıp şarkıya eşlik eden ilerdeki kalabalık masaya gidiyor. Kısa bir süre sonra o masadan birisiyle dönüyor. Adam kırk yıllık ahbapmışız gibi sarılıyor bana. Masalarına davet ediyor. Erivan’dan gelmişler. Geç saatlere kadar. birlikte eğleniyoruz.

----------------

*Ermenice, boş boş her şey boş manasında arabesk bir şarkı.

** Sivas’ta sonra adı Cumhuriyet Parkı olarak değiştirilen park. Cıbır, yerel dilde yoksul, baldırı çıplak anlamına geliyor


17 Temmuz 2021 Cumartesi

 

KARAYİP DARBELERİ HAİTİ – KÜBA

Metin Yeğin



  Fidel Castro - Che 
Guavere

Karayip darbeleri Haiti-Küba…

Haiti suikastı ve Küba kalkışması (!) şu an için bir devlet işinden çok, içinde devletleşmek isteyen mafya işleri ve size daha garip gelecek olan, ABD yönetimi bile bu işten çok da hoşnut olmayacaktır bugün için ya da aklı varsa hoşnut olmamalı…



Bir harita var adamların önünde. Kadın yok aralarında çok muhtemel. Tombul elleriyle üç kişi, kaslı parmaklarıyla iki kişi, birinin bir parmağı kopuk, ikinci boğumundan. Bir zamanlar bir şey patlamış yanında, o sırada kopmuş, ne yazık bir boğum sadece. O ellerin karıştığı ölümleri bilseniz, siz de benim gibi dilersiniz. Üçünün üstünde üniforma var gibi duruyor, yok öyle rütbeleri filan ama ne giyseler öyle durur, bornozla olsalar bile, subay-polis bakışlılar, emre amade ve nizam karışımı bir şey bu, bumerang gibi kim atarsa ona döner, terbiyeli çorba…

-Eskimiş generalleri ne yaparlar, kırpıp kırpıp güvenlik şirketi-

Tombul ellere gelelim şimdi. Yeni dünya yatırımcıları, Avrupa’ya avokado satan şirketleri var mesela, Mersin limanıyla sıkı muz ithalatları da var, kokain satıyor da deniyor onlara nedense, Venezuela ve Kolombiya’da da çalıştıkları limanlar var ama bir ya da iki ada devletleri olsa güzel olur. Paralar ancak oralara sığar. Bir devlet başkanı öldürme siparişi veriyorlar kaslı parmaklara, parmaklar paslı değil, taze kanlı canlı, henüz insanlar öldürmüş Kolombiya’da, işleri bu, her savaş nükleer enerji gibi ortadan kaldırılamayan atıklar bırakıyor arkasında, katiller bunlar, savaş üretimi, gömelim gel seni tarihe desem sığmıyorlar ve zaten savaşlar da bitmiyor, tekerleme gibiler, damdan düştü bir kurbağa onu gördü jandarma üstüne şunu yazdırdı, damdan düştü bir kurbağa onu gördü jandarma mezarını kazdırdı üstüne şöyle yazdırdı, damdan düştü bir kurbağa…

Haiti’de devlet başkanın öldürülmesi ve hemen arkasında Küba’daki gösteriler ve çok muhtemel yakın zamanda Küba’da patlayacak bir bomba ya da bir silahlı saldırının arkasından Miami’deki Kübalı devrim karşıtları-mafya grupları ve bunların kiraladıkları ‘güvenlik şirketleri’ çıkarsa hiç şaşırmayın. Bir ‘politik tahlil’ bu benim yaptığım. Bölgede uzun süre yaşamış biri olarak, uzaktan bir tahmin sadece. Bu size garip gelecek, ne Haiti devlet başkanının öldürülmesi işi ne de Küba’daki eylemler bir devlet işi değil bence. Yani burada dikkat çekmeye çalıştığım şey, genellikle olduğu gibi devletlerin kullandıkları mafya grupları değil, bütün dünyada durum daha da beter, mafya gruplarının-mafyanın devletleşme hali.

Ya da devletlerin içindeki bir grup işi.

Afrika’da birçok yerde, Libya’da, Irak’ta, Kolombiya’da ve birçok ülkede çalışan ‘özel güvenlik’ şirketleri, daha doğrusu ‘özel savaş’ şirketleri sadece devletlerin açtıkları savaşa, legal ya da illegal olarak katılmakla kalmıyorlar, devletlerin dışında, özel müşterilerine de hizmet veriyorlar. Neoliberalizmin nihai vardığı nokta bu, orduların özelleşmiş biçimi.

Her şey daha açık, ne kadar ekmek o kadar köfte, ne kadar para o kadar kahramanlık.

En son Venezuela’da darbe yapmak üzere gönderilmiş bir Amerikan ‘güvenlik şirketi’ yakalandı. Ondan bir süre önce de Bolivya’da yakalanmıştı.

Bütün bunları söylediğimde Küba’da halkın hoşnutsuzluğunu hiç de yok saymıyorum. Küba’yı yakından tanıyanlar olarak uzun zamandır bunu bekliyorduk zaten. Ambargo altındaki ülkenin tek canlı geliri turizm de pandemi nedeniyle sıfırlanınca, zaten asgari sınırlarda süren hayat, temel ihtiyaçların akışında bile çökünce, böyle bir zemin çoktan ortaya çıkmıştı.  

Biraz savruk oldu ama benim iddiam; Haiti suikastı ve Küba kalkışması (!) şu an için bir devlet işinden çok, içinde devletleşmek isteyen mafya işleri ve size daha garip gelecek olan, ABD yönetimi bile bu işten çok da hoşnut olmayacaktır bugün için ya da aklı varsa hoşnut olmamalı…

Ne dersiniz?


15 Temmuz 2021 Perşembe

 

ÇÖKÜLEN” DEVLET VE SİYASET

   Oya Baydar




Üç kuşak insanlarımız, çocuklarımız, torunlarımız, geleceğimiz, vicdanımız, insanlık onurumuz elden gidiyor

Çökülen” devlet ve siyaset

Bir süredir yazamıyorum. Ülkece, milletçe lağım çukurunun ortasında debelenirken iğrenme duygusu, öfke, tepki, isyan ve çaresizlik, sözcüklerimi boğuyor; sözü, yazıyı anlamsız kılıyor. Sonra: ayakta kalabilmek, lağıma büsbütün batmamak için bir çığlık atma ihtiyacı duyuyorum; yine yazıya sığınıyorum. Şimdi yaptığım gibi.

Öfke ve isyan dedim. Öfke ve isyanım, iktidarıyla muhalefetiyle bütün kesimlere: Öncelikle o çukuru kazanlara, içini pislikle dolduranlara, pisliğin bekçiliğini yapanlara. Öfke ve isyanım lağım suları ağır ağır yükselirken, koku ortalığı sararken, o sularda yüzebileceğini, karşı kıyıya geçebileceğini sanan aymazlara. Öfke ve isyanım; lağımı kurutmak için değil lağıma sahiplenmek için birbirleriyle dalaşmayı siyaset bellemiş olanlara. Öfke ve isyanım; bu ülkede hâlâ bir siyasî iktidar, normal bir siyaset ortamı varmışçasına “mış gibi” siyaset yapmaya çalışanlara.

Devlete, siyasete, ülkeye çöküldüğünün farkında değil miydik?

Mafya jargonundan, durumumuzu çok iyi anlatan pek özlü bir deyim girdi dilimize: “çökmek”…

Ne acıdır ki lağım çukurundaki pislikleri, bu ülkenin iktidarı, muhalefeti, yargısı, Meclis’i değil, bir mafya reisi soktu görmeyen, görmek istemeyen gözlere. Tanıklığı güvenilir sayılmalı, çünkü o pislikler büyük ölçüde kendi marifetleri olduğundan  çukurun nasıl dolduğunu, kimlerin katkıda bulunduğunu,  kimlerin göz yumup  pay aldığını ve çukurun baş mimarlarını iyi tanıyor.

Devlete, siyasete, ülkeye çöküldüğünün farkındaydık aslında. Ama kimileri “kutsal devletimiz”e krem sürmemek, kimileri suçlarını örtbas etmek, kimileri çıkar musluklarını açık tutmak, kimileri çetelerin zorba gücünden yararlanmak ya da korunmak için görmezden, bilmezden geliyordu. Artık herkes biliyor. Biliyor ve hazmetmeye çalışıyor. Ama pislik büyük, boğazda kalıyor.

Devletin derinliklerindeki çeteler, siyasetin şu veya bu mafyayla işbirliği, pis işlerin muktedirlerin denetimindeki organize suç örgütleriyle halledilmesi, bu arada bal tutanların parmak yalaması, hatta kimilerinin kovanı alıp götürmesi, mafya örgütlerinin liderleriyle siyasetçilerin ortaklıkları, bunlar bugünün işi değil. Bugünkü kadar pervasız, ahlaksız, göstere göstere ve açıkça olmasa da her zaman vardı. Ancak devlete ve siyasete bu ölçüde çökülmemiş, kirlenme AKP-MHP ortaklığında olduğu ölçüde alenîleşmemiş, neredeyse meşruiyet kazanmamıştı.

Ülkenin en güçlü, sırtı en sağlam mafya reisi; iktidarın devletli ortağının özel gayretiyle hapisten çıkarılıp “Ülkücü dava arkadaşı” ilan edildiğinde, pes dedik ama şaşırmadık. Şimdilerde ötmekte olan ikinci sıradaki çetebaşının en üst düzey siyasetçilerle ilişkileri, mafya-devlet-siyaset ortaklığının simgesi olan 90’ların Susurluk çetesinin derin cinayetleri, melanetleri çarşaf çarşaf ortaya serilirken de şaşırmıyoruz. Devlete, siyasete bu ölçüde çökülmüşse, şaşıracak bir şey yok.

İnsan haklarından, demokrasiden, özgürlüklerden, hukukun üstünlüğünden söz etmiyorum bile. Çökülmüş bir devlet ve siyasette bunların lafı olmaz zaten.

Ayrıntılara girip uzatmaya gerek yok: Günümüz Türkiyesinde, karşımızda bir siyasal yapı değil, bir çıkar ve talan ağı/şebekesi var.

Muhalefet kendini arpa ambarında görürken…

Böyle bir ortamda, irili ufaklı partileriyle siyasî muhalefet; her şey normalmiş gibi, karşısında bir siyasî yapı, bağımsız bir yargı erki, işleyen devlet kurumları varmış gibi bildik yöntem ve söylemlerle seçim hesapları, oy hesapları yapıyor. Kamuoyu yoklama şirketlerinin verilerine -gaza getirmelerine de diyebilirdim ama ayıp olur- bel bağlayarak, başta CHP, sonra İYİP, seçimleri çantada keklik görüyor, ya da öyle davranıyorlar.

Doğu masası kurup Kürtlerin oylarına göz dikersin, HDP düşmanlığı yapıp Türk faşist milliyetçilerinin oylarını garantilersin, esnafla sohbet eder, 128 milyar doları dağlara taşlara yazarsın, kim kaç maaş almış peşine düşersin, simit fiyatlarını gündemin baş maddesi yaparsın, (bunlar yapılmasın demiyorum, yetersiz ve hedefe vardırıcı değil, diyorum), Büyük Reis’in üslubuna özenip Kırkpınar meydanında güreş tutar gibi “Er meydanına gel, erkeksen korkma” vb. diye kösteklenirsin, şuncacık yüreğinde duymadığın mağduriyetlerin kurbanlarını grup toplantısında kürsüye çıkarıp şov yaparsın… Ve hooop! Oylar sandığa, partilerimiz iktidara…

Benden söylemesi: Birincisi, o sandık önümüze gelecekse bile artık öyle gelmeyecek, Büyük Reis’in açık açık söylediği gibi iktidar öyle kolay verilmeyecek. Yüzbinlerce “kayıp” silahla silahlanmış, devlet içinde örgütlenmiş, yetmedi SADAT veya benzeri yapılarla takviye edilmiş kıtalar son başvurulacak çare. Buna gerek bile kalmayabilir, tepeden aşağıya, bakanından, milletvekilinden köy muhtarının kayınçosuna kadar uzanan çıkar ağı, biraz da seçim sistemiyle oynanarak -ve çoktan çeki düzen verilmiş Yüksek Seçim Kurulu devreye sokularak- siyasî iktidar olmaktan çıkmış yapıyı/şebekeyi yeniden iktidara taşımaya yeter de artar bile.

Demek istediğim, hayal aleminden öyle görünse de, memnuniyetsiz çoğunluğun oyları güven sağlayan, güçlü bir muhalefet cephesi kurulmadıkça çantada keklik değil. Daha da önemlisi, içinde debelendiğimiz pislik çukurundan çıkabilmemiz için tek başına oy çokluğu da çözüm değil.

Öfkeyi, isyanı bir yana bırakırsam

Yazıya öfkeyle, isyanla başlamıştım. Dedim ya, yazmak kimi zaman kurtarıcıdır. Şimdi daha sakin düşünebiliyorum, daha doğrusu düşündüklerimi daha sakin ifade edebiliyorum.

Siyasî muhalefetin öncelikle siyasî ortamı doğru analiz etmesi gerekiyor. Tekrarlamamı hoşgörün: Karşısındaki bloğun bildik bir siyasi yapı/parti/ittifak değil yaygın bir çıkar ağı olduğunu, bununla mücadelenin yönteminin, araçlarının ve dayanaklarının da farklı olduğunu görmesi gerekiyor.

Bu siyasî tabloda klasik muhalefet yolları/-yöntemleri, oy’a odaklı seçim taktikleri tek başına iş yaramaz. Tek bir kesimi, tek bir yurttaşı dışta bırakmayan çok geniş ve güçlü bir toplumsal muhalefete dayanmak, o toplumsal muhalefetin taleplerini ortaklaştıracak bir program ve uygulama taahhüdüyle –evet, vaat değil taahhüt- ortaya çıkmak gerekiyor.

Toplumsal muhalefet siyasî muhalefeti fersah fersah aşmış durumda. İtirazlar ve talepler dört bir yandan fışkırıyor. İtirazları ve talepleri birleştirecek, bütün muhalefet güçlerinin arkasında durduğu, senin programın benim programım demeden kitlelere birlikte sunduğu bir gelecek umuduna ihtiyacımız var. Ancak o zaman toplumsal muhalefet, eli mahkûm olduğundan değil güvendiği için siyasî muhalefete güçlü destek verir. Ancak o zaman bu yalan-talan düzeninin değişeceği umudu doğabilir.

Öfkeme ve isyanıma geri dönersem: Benim bile gördüğümü, anladığımı muhalefet nasıl görmez, nasıl anlamaz! Kavrayamıyorum. “Memleket elden gidiyor” demeyeceğim, bu hem soyut hem de kalıpçı bir deyiş. Üç kuşak insanlarımız, çocuklarımız, torunlarımız, geleceğimiz, vicdanımız, insanlık onurumuz elden gidiyor. Yarattıkları pislik çukurunda toplum çürüyor, insanlar çürüyor. Ve sizler hâlâ ortak ilkelerde buluşup demokrasi cephesini örmek yerine üç beş oy peşinde birbirinizin ayağına çelme takma, birbirinizden oy apartma, ayrımcılık yapma, geminizi kurtarma, babadan kalma yöntemlerle seçim çalışmaları yapma peşindesiniz.

Oysa mesele boğazımıza kadar battığımız ve her gün biraz daha gömüldüğümüz bu çukurdan kurtulmakta. Bu da ancak kurtuluş yolunu ve o yolda kol kola yüründüğünü topluma göstermekle mümkün. Yoksa, çukurun başında siz varmışsınız ötekiler varmış ne fark eder!  



9 Temmuz 2021 Cuma

 

COĞRAFYA KADER Mİ?

Metin Yeğin

Çöl ülkenin avuç içi gibiydi, her şeye yorumlanabilen bir kader çizgisi. Kimine göre tanrılar çizmişlerdi bunları, kimine göre İnkalar. İnsanın kaderine benziyordu yani öykü.

                                       Peru'lu kadınlar

Yüksek bir kule vardı, toprağın çizgilerini seyretmek için. Tamamı görünmüyordu kuleden, uçağa binmek lazımdı. Çok paraydı ama, yüz dolardı o günlerde. Biz bir aydan fazla yaşıyorduk o parayla Peru’da. Kuleden de görünüyordu zaten Nazca çizgileri ve bedavaydı. Çöl ülkenin avuç içi gibiydi, her şeye yorumlanabilen bir kader çizgisi. Kimine göre tanrılar çizmişlerdi bunları, kimine göre İnkalar. İnsanın kaderine benziyordu yani öykü. Hangi kuleden baktığına bağlıydı kader…



                    Peru
Lima’da 3-4 gün önce yanımızdaki bir evi basmıştı polis. Öldürdüklerini sürükleyerek dışarı çıkardılar. Maskeleri vardı öldürenlerin yüzlerini saklayan ve insan öldürme ruhsatına sahiptiler. Alıp götürdüklerinde yerde kan izleri kaldı. ‘Tupoc-Amaru gerillasıydı galiba onlar’ dedi arkadaşlar. Kimseye soramadık. Çünkü kimse kimseye bir şey soramıyordu. Hiç böyle bir şey olmamış gibi davranıyorduk.

Kan izleri duruyordu ama…


                   Lima

-Arjantin’de bir kadın anlatıyordu. La Plata’da üniversiteye gidiyorlardı. 30 bin kişinin kaybedildiği günlerdi. Bir gün, bir arkadaşları gelmediğinde, hiç kimse başkasına bir şey sormuyordu. Yeri boş duruyordu bir süre. Birbirlerinin gözlerine bile bakamıyordu geride kalanlar. Gözler ele verir diye düşünüyorlardı. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlardı.-

Biz kuledeyken tepemizde küçük bir uçak dolaşıyordu. Çift motorlu. Tanrıların izlerinin peşinde uçuyorlardı. Bu gizemi, en azından izleyecek kadar meraklı, yüz dolar verebilecek kadar paralıydılar.

                                    Tupoc Amora gerillalar

Peru’da Japon kökenli Fujimuro’nun sivil diktatörlüğü vardı. MRTA- Tupoc Amaru gerillaları Japon elçiliğini basıp rehineler almışlardı o günlerde. 4 ay sürdü işgal. Rehinelerle dost olan gerillalar, futbol maçı yapıyorlardı birlikte. Sonra hiçbir rehineyi vurmadılar. İçeri giren polisler, onların hepsini vurdu. Teslim olanları da. Şimdi cezaevinde Fujimuro, yolsuzluk yapmaktan ve cinayetlerden filan. Kızı parti kurup seçimlere katılıp duruyor. Bayağı da oy alıyor, hiçbir şey olmamış gibi.

Uçak biraz ileri indi. İçindekiler, kuleye doğru yürüyorlardı. Kendi havalandırdıkları kumlara bulandılar bir süre. Halbuki pervaneler dönmekten vazgeçmişti bile. Sonra kuleye tırmandılar, sanki uçaktan bakan onlar değilmiş gibi. Çizgilere bir de kuleden bakıp, omuz salladılar. Boş bir turist gülümsemesi ile selamladılar bizi. Her şeyi biliyormuşuz gibi baktık biz de onlara, inat. Böyle bakınca ‘Tam anlayamadık’ dedi içlerinden biri. Saçları uçağın pervanesinden dikti hala. Nereden baksalar anlayamayacaklardı bu kaderi. Bakmak ve görmek arasında bir farktı bu.

Ülkede kan izleri duruyor halbuki...                    





7 Temmuz 2021 Çarşamba

 

FEVZİ KARADENİZ ANLATIYOR:

77 1 MAYISI

Kemal Yalçın



Fevzi Kradeniz: Hayatla ölüm arasında yaşamış olan sendikacı,cesur, barışçı bir Kürt yazar.Anadili Kürtçe idi.Kürtçe sözlü anlatım geleneğini babasından öğrenmişti.

                                Fevzi Karadeniz

1 MAYIS 1977 günü Taksim Kazancı Yokuşu’ndaki kamyonetin üzerindeydi. Yanında 22 kişi öldü, öldürüldü. Kimi ezilerek, kimi kurşunla. 1980 Temmuz ayında DİSK’in efsanevi Başkanı Kemal Türkler öldürüldüğünde Diyarbakır’da sendikacıydı. Tüm Türkiye’de olduğu gibi orada da işçiler direnişe geçmişlerdi. Gözaltına alındı. Kurdoğlu Kışlası’nda hücrede beklerken nöbetçi asker kelepçelerini çözdü,  “Komutan istiyor!” diyerek onu alıp götürdü. “O gün “Komutan” havacı bir subaydı. Fevzi’yi ayakta karşıladı. “Buyur otur!” diyerek yer gösterdi ve konuşmaya başladı: “Getirilme sebebini biliyorum. Ben Kemal Türkler’in hemşerisiyim. Türkler büyük adamdı, sendikacıydı; işçiler tabii ki direniş yapacak!” dedi.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu -DİSK’e bağlı, DİSK-BANK-SEN 9. Bölge Temsilcisi ve Merkez Yönetim Kurulu Üyesi idi. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldı. Fransa’ya iltica etti. Strasbourg şehrinde uzun yıllar siyasi mülteci olarak yaşadı. Kitaplarını daha çok mültecilik yıllarında yazdı ve yazmaya devam ediyor.

Fevzi Karadeniz ile 25 yıldan beri aynı yolun yolcusuyuz. Avrupa Türkiyeli Yazarlar Grubu-ATYG’de 11 yıldan beri beraber edebiyat üretmeye çalışıyoruz. Türkiye’den Almanya ve Avrupa’ya işçi göçünün 60. Yılı vesilesiyle Fevzi Karadeniz ile söyleşi yaptım. Sorularıma bütün halinde cevap verdi. Bu söyleşiyi aynen yayınlıyorum.

FEVZİ KARADENİZ ANLATIYOR:

(...)

Yetmişli yıllarda başımızda “ağır sevda” yelleri esiyordu. Boykotlar, işgaller, grevler, direnişler, yürüyüşler… Her gün her saat koşar haldeydik. Sloganlarımız, marşlarımız hep “ileri!” diye bitiyordu. O yıllar göz açıp kapayınca geçti.

Yurtdışında zorunlu yaşamak, bazı şeyleri bizden alıp götürse de zamanı kullanma, durup düşünme, geriye bakma olanağı da sağladı.

Yazmak için ne çok anı birikmişti…

(...)

Söz uçar, yazı kalır!

Öte yandan ülkenin ve emekçi halkın geleceği adına kaygılarım, farklı politik konular ve siyaset tarihi üzerine araştırmalarım, düşüncelerim, söyleyecek sözlerim vardı. Ve “Söz uçar, yazı kalır”dı.

O yıllarda taşıdığım inancı bugün de koruyorum: İnkârla, tahrifatla, hamasetle yazılmış olan “resmi”lere karşı sonradan yazılanlardan yeni sentezler çıkacak; insanlık tarihi oralardan okunacak. Edebiyat da buna dahil.

Bunları düşündükçe, çocukluğumun, ilk gençliğimin Ergani’sine uzandım. Doğup büyüdüğüm, evde, sokakta Kürtçe konuştuğum, okula yazıldığım, Türkçe öğrendiğim, mahalle aralarında oynadığım, arkadaşlıklar, dostluklar edindiğim, dengbej babamı dinlediğim, onun güzel atlarına bindiğim yüreğimin başkenti Ergani… Oradan doyamadığım güzel duygularla ayrıldım.

                                         Ergani

Üniversite yıllarında 23-24 yaşlarında hayallerimizin ulaşılmaz şairi Ahmed Arif’le görüştüm. Bizzat isteğim üzerine şiir okurken ki gözyaşlarına tanık oldum. Uzun yıllardı Ankara’daki bu görüşmede dile getirdiği duygularını başkalarıyla paylaşma arzusuyla doluydum.

1975’te Viranşehir’de 20 Kürt köylüsü öldürülmüştü. Katliamı protesto için İstanbul’dan otobüslerle oraya gittik. Ankara’dan, Diyarbakır’dan ve çevreden gelenler de vardı. Miting alanı süngü takmış yüzlerce askerle sarılmıştı. Helikopterden bildiriler atılıyordu: “Kürtçe konuşanlar, yasak slogan atanlar en sert şekilde cezalandırılacak!”

                                   Viranşehir katliamı

Mitingde konuşmacıydım. Kürsüye çıktığımda, alçaktan uçuş yapan helikopterin pervane sesi değil, gece kaldığım evdeki köylünün sözleri vardı kulaklarımda. ”Kim konuşacaksa, bizim dilimizle konuşsun. Hele biz insan mıyız, hayvan mıyız anlıyak!” O sözleri dinledim, Kürtçe bir konuşma yaptım.

Sonraki yıllarda araştırmalardan öğrendim ki, TKP’nin 100 yıllık tarihinde bir mitingde Kürtçe konuşma yapan ilk ve son parti üyesi olmuşum. İyi ki bunu yazmışım. Bilmeyerek de olsa tarihe not düşmüşüm.(...)

Strasbourg, 16.5.2021, 

 
















 






3 Temmuz 2021 Cumartesi

 

FRA MINE KØBENHAVNINDTRÆK

KOPENHAG İNTİBALARIMDAN

Hasan Gürkan


Danimarka’nın orta yerinde kendi kanunlarını, kendi kuralları koymuş, kendi kendine yeten, yetiştiren, satan, ‘keyfi yerinde’ insanların kurduğu Christiania, 45 yıldır başkent Kopenhag’da varlığını sürdürüyor.




  Københavns Røde Plads Kopengag Kızıl Meydan




Oğlum Emek'le




Birayla sokak keyfi




Soldan: Emek, ben, Gelinim Tina,Torunum Eliot, Barış


Temel Okulu bitiren gençler kamyonda slogan atarak, bira votka, şarap içerek, akşama kadar şehri dolaşarak eğleniyor, mezuniyetlerini kutluyorlar.




Kasap Dükkanı önünde arkadaşımla