16 Mayıs 2020 Cumartesi






KASABALI BİR CUMHURİYET AYDINI
BABAM İHSAN GÜRKAN
Hasan Gürkan




        

 






 Boz bulanık küçük bir kasabada yaşıyorduk. Çocuk denecek yaşta beni elimden tuttu  edebiyatın büyülü dünyasına götürdü. Reşat Nuri,Ömer Seyfettin,Sabahattin Ali,Ömer Bedreddin Uşaklı.Faruk Nafiz,Necip Fazıl,Nazım  Hikmet,Refik Halit,Orhan Veli,Cahit Sıtkı, Turgenyev, Edmon de Amicis, Balzac,Tolstoy Halit Ziya,Yunus, Nedim.ve daha niceleri. Kitaplarını yıpranmasın diye bez ve hamurla kendisi ciltliyordu.

         Ortaokuldaydım Değirmen Dağlar Ve Rüzgar’ını verdi Sabahattin Ali’nin   “ Dertlerin kalkınca şaha / bir küfür yola Allaha “  mısralarını  okuduğumda allak bullak oldum. Evde babaannem, Emine ninem ve Zülehe teyzemin  kaldıkları odada yatıyor , her gece dini telkin alıyor   “yattım Allah kalkarım inşallah /kalkamazsam eşhedü enlahi  lahe illahlah…”  gibi dualar öğreniyordum. Bir küfür yola Allaha ile babama koştum. Başımı okşadı, gülümsedi “büyüyünce anlarsın “  dedi

         Sanatkar ruhluydu babam; edebiyata meraklıydı; Kaldırımlar’ı  Bahri Hazer’i , Salkım Söğüt’ü Kıskanç’ı daha pek çok şiiri ilk defa onun ezberinden dinledim. “ağlama salkım söğüt ağlama /durgun suların aynasında el bağlama / el bağlama / ağlama “
 Ciddi müzik yeteneğine sahipti. .Klasik türk müziğinden pek çok önemli eser küçük yaşta  onun nağmeleriyle belleğime nakşoldu:
“Hab-ı gahı yâre girdim arz için ahvalimi,”
“Dil harabı aşkınam sensin sebep berbadıma ”
“Tuti-i mucize guyem ne desem laf değil”  

         Onu tanıyan herkes aynı zamanda iyi bir hatip olduğunu, resmi törenlerde, toplantılarda halkevleri adına konuştuğunu söylüyor. Seksen faşist darbesinden sonra aranıyordum, kaçaktım. Kütahya’da polis karakola götürmüş babamı.
Benim  yerimi sormuşlar, tartaklamışlar, tehdit edip ,göz dağı vermişler. ”Bilmiyorum, bilsem de söylemezdim. Ben muhbir değilim. 
Siz devletsiniz,kendiniz bulun!”  demiş. Bunu seksen iki yılında bana ölüm döşeğinde yazdığı, aylar sonra elime geçen son mektubundan öğrendim: “Hayatım boyunca senin gibi  insanlığı kucaklayan bir davanın inançlı savunucusu olmak istedim. Fakat ruhumu saran tereddütler yüzünden bunu beceremedim. Bu zor dönemde maddi manevi bütün varlığımla yanındayım” diyordu. Benim  hayatımda aldığım en değerli , en güzel hediye, hatırladıkça hala iç dünyamı gözyaşlarına boğan hediye budur. Bu mektubun  toplumun, özellikle de bizlerin üzerine çullanan o zifiri karanlık dönemde bana nasıl bir moral destek olduğunu anlatamam.

           Kafasındaki ideal ‘okuyup adam olmak’tı. İlkokulu pekiyi derece ile bitirdi. Dedem Hasan Efendi ilerisine izin vermedi. Kasabadan ayrılmasından kendisinden, aileden kopmasından korkuyordu. Babam, onun sekiz dokuz tanesi peş peşe bilmedikleri nedenle  çok küçük yaşta ölen çocuklarından  allahın  ‘ihsanı’ olanı, hayatta kalanıydı.Tek çocuğuydu.

             Çok sonraları kan uyuşmazlığı sebebiyle meydana geldiği tahmin edilen çocuk ölümleri , bu travma, bütün aile bireyleri gibi, belki hepsinden çok, babamın hayatını etkiledi. Ölüvermesinden korktukları için, ona emsalleri gibi bir çocukluk yaşatmadılar. Sürekli koruma kollama ve gözetim altındaydı. Sokağı, sokaktaki arkadaşlığı, oyunları , kavgayı, bilmiyordu.

             İki yakın arkadaşı Cemal Argun ve Lütfü Tuğrul Kütahya Orta Okuluna gittiler. Babam bu iki yakın arkadaşının kitaplarıyla nasıl  dışarıdan bitirmelere hazırlandığını ve başardığını anlatırdı. Onaltı yaşında babasını kaybedince ailenin -babaannem, kötürüm Zülehe  teyzem, Emine ninem- bütün sorumluluğu  onun çocuk omuzlarına bindi. Okuma, yüksek tahsil yapma hayalleri kasabada kalma mecburiyetine hapsoldu.

             Duygusal, kırılgan, sanatçı ruhlu bir adamdı. Kendisini besleyecek, destekleyecek bir ortama açsaydı gözlerini iyi bir eğitimden geçer  akademisyen, edebiyatçı, müzisyen  olabilirdi. Hiç biri olamadı.
”Siz şimdi duvarlara devrimci sloganlar yazıyorsunuz.Ben bu eylemi çok küçük yaşta babama karşı evde dolap kapaklarına  ‘okumak istiyorum!’  diye yazarak başlattım” diye bana takılırdı.

             Kasabada ilk defa kasket giyenlerden, sonra ilk defa ‘başını açıp’ saç büyüten ‘ çağdaş’ gençlerdendi. Bir yandan Cumhuriyetin temel paradigmasına samimiyetle inanmış, ona uygun yaşamaya çalışan, ailesine, çocuklarına, hayata öyle bakan, öte yandan kasabanın her cephesine is gibi  sinmiş adetlerin, geleneklerin dışına çıkamayan bir cumhuriyet aydınıydı.
Gene de yüreğinin bir köşesinde geleceğini kuşatan bu kasaba çemberini bir biçimde kırma hayallerini, umudunu besliyordu.
             Genç yaşta idealleri ve özlemleriyle hakikatin arasına sıkışmıştı. Hakikat galebe çaldı. Taşra, aile, gelenek  mağlup etti babamı. Ruhunda derin yaralar açan bu mağlubiyet, uzun yıllar acı çektiği  psikosomatik  epilepsi olan Jackson Sarası olarak tebelleş oldu babacığıma.

             Milena , Kafka için söyledikleriyle  sanki babamı anlatıyor:  
 “Hayata tutunamayacak kadar duru görüşlü, savaşamayacak kadar güçsüzdü; mağlubiyetlerinde kendini mağlup edeni utandıran o asil insanlar gibi güçsüz.



14 Mayıs 2020 Perşembe






OYUNCULUK ÜZERİNE BİR DENEME...
Yılmaz Güney

Sinema 65 dergisinin ilk sayısı olan Ocak 1965 tarihli nüshada dönemin en popüler oyuncularından “ Çirkin Kral “ lakaplı Yılmaz Güney, oyunculuğa bakışını anlatıyor.*

    Oyuncu hayatın kazandırdığı deneylerin ışığı altında, temsil edeceği karakterin en ifadeli ve halka en yakın yanlarını bulur, bunu, fizik ve manevi yapısı içinde geliştirip olgunlaştırarak, estetik bir biçimde seyircisine ulaştırır.
    Oyuncunun işi, seyirciyi inandırmaktır. Hikayedeki durum ya da olay, gerçeğe ne denli yakınsa, başarı gerçeğe o kadar yakındır. Kimi zaman alışılmış kalıplar içinde  seçilen karakter, oyuncunun fizik yapısına aykırı düşebilir. Ama teknik yanı ve manevi gücü kuvvetli bir oyuncu için aykırılık diye bi şey hiçbir zaman söz konusu olamaz. Usta oyuncu bütün terslik ve kabalıkları yumuşatıp kendine uydurur. O zaman seyirci, o karakter içinde oyuncuyu yadırgamaz. Bu uydurma, aşırılıktan kurtarılıp düze indirildiği gibi, duruma göre, düzden aşrılığa da götürülebilir. Oyuncunun ustalığı, bu dengeyi kurmak ve oyun süresince  ölçülü  olmakla başlar. Temsil ettiği tipin içinde kaybolup kendini unutturan oyuncu, inandırıcılığı sağlamış olur. Başarıyı sürdürmek, yalnızca halkın sempatisine bırakılmamalıdır. Sürekli çalışmaya, tekniğin ve manevi güçlerin zenginliğini uzun süre korumaya zorunludur oyuncu. Bunlar ihmal etmek, ya da önemsememek, yarı yolda kalmak demektir.
    Oyuncu, insanın evrensel niteliklerini durmadan yenileyen, onu türlü biçimlerde kendi hayatına ortak eden yüce kişidir. Oyuncuya gösterilen saygı, insanın kendi benliğine duyduğu saygıdır aslında. Ama bu, yaratıcı kaynakları, içtepileri çoşturan, yeni yeni imkanları esinleyen bir etkendir çoğu zaman. Halkın beğenmesi oyuncuyu daha iyiye zorunlu kılar, kimi de eksitir, şımartır. Gerçek oyuncu, verdiğini değil, vereceğini düşünen, bunun için de yaptığı her şeyi deneme sayan, kendini aşan kutsal kişidir.

* Kafa Dergisi, Sinema Özel sayısı, 2020 / 1

13 Mayıs 2020 Çarşamba






TÜRKİYELİ YAZARLAR CAFE ROSALİNA’DA
Hasan Gürkan 

Sene 1987 olmalı. Ben ortaklarımla birlikte Danimarka Radyoevi’nin yan sokağında bir cafe işletiyorum; Cafe Rosalina.
Can Yücel, Duygu Asena, Latife Tekin ,Refik Durbaş, Danimarka Yazarlar Sendikası’nın davetlisi olarak bugün Kopenhag’a gelecekler. Cumhuriyet Gazetesi muhabiri onları Havaalanından alıp bizim Cafe’ye getirecek. Can abiyi ve Latife’yi Türkiye’den şahsen tanıyorum.

“Non je ne regrette rien”
Öğleden sonra. Cafe henüz tenha. Geliyorlar. Radyo Edit Piaf’ın “Non je ne regrette rien” şarkısını çalıyor.Kapıdayım.Duygu hanım önde,yanında gazeteci.
”Sizi Piaf’la karşılıyorum .”
“Çok teşekkür ederim!”
“Kim bu Piaf abi?” diyor gazeteci “Zamane bunlar!” deyip yürüyor Asena.

Misafirlerimiz bir masaya oturdular. Garson kıza,herkese birer kadeh  Gammel Dansk* ikram etmesini söylüyorum.Kadehler 3cc’lik.
“Ne lan bu Hasan, doğru dürüst bardakla  versin içkiyi senin kız!”
diyor Can Yücel.
Garsona söylüyorum.”Ama Hasan..” diye itiraz edecek oluyor,ısrar edince su bardağıyla Gammel Dansk veriyoruz Can abiye.

İspanyol Şef Carlos
Biz sohbet ederken karşımızdaki İspanyol restoranın şefi  Carlos giriyor Cafe’ye. Carlos,mesaisi bitince mutlaka bize uğrayıp, bir iki bira içer,göçmen dayanışması olarak.Bunu anlatıyorum masaya.Duygu Asena’nın ilgisini çekiyor.Masadan kalkıp bara Carlos’un yanına gidiyor.Kulağına bir şeyler fısıldıyor.Adam birasını yarım bırakıp çıkıp gidiyor.Masaya dönüyor Duygu,anlatıyor.Carlos’a kendisini çok beğendiğini,onunla Flamingo dansı etmek istediğini söylemiş.Carlos da yamulmuş,taksi tutup eve gideyim,hemen flamingo kasetini getireyim,demiş.Kitle ulaşımı çok yaygın ve düzgündür, ama taksi fiyatları kazıktır Danimarka’da.

Flamingo Dansı
Kahve kalabalıklaştı.Kısa sürede döndü Carlos.Ortada yer açtık.Duygu’yla flamingo’ya başladılar.Sırtı dönüktü bu yüzden bir süre sonra fark etti dans edenleri Can Yücel. ”Ulan,bu İspanyol hergelesi götürecek karıyı” dedi.Ve dansa kalktı.Askılı pantolonu ve göbeğiyle hırla dans ediyor.Her kes keyifle seyrediyor.İki erkek arasındaki rekabet açık.Kadın ziyadesiyle  memnun.
Yanlarına gittim, Duygu’ya “Lütfen dansı bitir,Can abi kalp krizi geçirecek” diye fısıldadım.Tamam,dedi.Can Yücel’e sarılarak dansı bitirdi.Herkes alkışladı.Masaya döndüler. Can Yücel soluk soluğa ,sümüğü bıyıklarına, sakalına bulaşmış.Duygu yerinden kalktı.Arkadan sarıldı;kusura bakma Can abi.Adam yakışıklı ve aşk teklif etti!” dedi.
Can Yücel kolunu büktü elini yumruk yaparak salladı: “Ben yarak teklif ediyorum kız!” dedi.


*Gammel Dansk:çiçek aramolarından yapılan,formülü gizli bir bir içki

5 Mayıs 2020 Salı







SÜHA NİZAMOĞLU İLE HATIRALARIM
 Hasan Gürkan

















  


KUŞBAŞI SOĞUYOR
1947 Kütahya Tavşanlı doğumluyum. Kasaba çocuğuyum. Sokağımızdaki bütün evler bahçeli, ahşap. Herkesin damı, tavuk kümesi, ağaçları, çiçekleri var.İlkokul çağındayken sokağımıza ilk defa bir apartman yapıldı.Herkes bu ‘modernizmi’ özenerek seyrediyor.
Aparmanda Doktor sami amcamızın muayenehanesi ikinci katta, onun üstünde de daireleri var. Karısı Naciye hanım  teyze.
İki çocukları var. Süha ve Semra. Süha bizim arkadaşımız.
Birgün sokakta oynuyoruz. Öğle saatlari. Naciye teyze camdam bağırıyor:
Sühaaa! Kuşbaşı soğuyor.Çabuk yemeğe gel.
-Tamam anne, geliyorum.
Ben şaşkınım. Boyacıların Şerif’e soruyorum.
-Len Şerif, kuşun başı yenir mi?  Şerif gülüyor
-Oğlum, parça etin adı o, anlamadın mı!




















YEMEK DAVETİ
Biz evde yer sofrasında aş  yiyoruz. Sofra bezi, üstüne kasnak, onun üzerine sini. Ve yemek çanağı.
Sühalar masada yemek yiyorlar. Herkesin tabağı ayrı. Naciye teyze birgün beni yemeğe çağırdı. Gittim, masa çok güzel. Ben yerken yanlış yaparım diye gerginim. Yemeğe başlıyoruz. Süha suratı asık yemiyor.
Sami amca “yesene oğlum”diyor. Süha’da ses yok. Sami amca cebinden beş kuruş çıkarıp masaya koyuyor, Süha yemeğe başlıyor. Yemek sırasında Süha beş altı kere para alıyor. Çok hoşuma gidiyor, akşam evde ben de Süha gibi yapacağım.
Akşam yemekte yer sofrasındayız. Benim suratım asık. Babaannem “Hasan,yesene oğlum ” diyor. Ben kafamı kaldırıp “Aaah yimecem” diyorum. Babam “Kalk öyleyse sofradan diyor.Yemek yok,aç kalkıyorum.



DAYANIŞMA

12 Faşist darbe dönemi.Ben ve Karım Aysel aranıyoruz. İki küçük çocuğumuz Emek ve Barış’la çok zor koşullarda yaşamaya çalışıyoruz. Süha İTÜ’de öğretim üyesi. Çok donanımlı bir entellektüel. Faşist Kenan Evren, üniversite özerkliğini yıkan YÖK’ü kanunlaştırıyor. İçlerinde Süha arkadaşımın da olduğu bir  kısım bilim insanı üniversiteden istifa ediyor.

Süha,yanılmıyorsam Mecidiyeköy semtinde  otomobil yedek parçası üreten bir atölye kuruyor. Ben bunlardan haberdarım.Kaçağız.  Ekonomik olarak çok zor durumdayız. Sahte kimlikle yaşıyoruz. Devrimci dayanışma örgütleyerek geçinmeye çalışıyoruz.
1982 olmalı. Süha’nın atölyesine gittim. Bir kapıda sekreter var ,bir de Süha’nın ofisinde özel sekreteri var. Ben kapıya “Özel bir iş için Süha beyle görüşmek istiyorum,adım Hasan dedim.” Kız  “peki efendim” dedi. Yarım saat kadar gerginlik içinde bekledim.
Süha kapıya çıkarken beni gördü, sekretere şakayla bağırdı,
 “Kız utanmaz, bu benim çocukluk arkadaşım. Neden bekletiyorsunuz. Biz sokakta sidik yarışı yapardık. Hasan hep benden ileri işerdi ” dedi. Koştu boynuma sarıldı. Hüngüre hüngüre ağlamamak için kendimi zor tuttum. Ofisine geçtik. Kahve içtik, sohbet ettik. Benim söylememe gerek kalmadan Süha bana o günün parasıyla çok ciddi miktarda dayanışma gösterdi.Hiç unutamadığım arkadaş sıcaklığı.