KASABALI BİR CUMHURİYET
AYDINI
BABAM İHSAN GÜRKAN
Hasan Gürkan
Boz bulanık küçük bir kasabada
yaşıyorduk. Çocuk denecek yaşta beni elimden tuttu edebiyatın büyülü dünyasına götürdü. Reşat
Nuri,Ömer Seyfettin,Sabahattin Ali,Ömer Bedreddin Uşaklı.Faruk Nafiz,Necip
Fazıl,Nazım Hikmet,Refik Halit,Orhan
Veli,Cahit Sıtkı, Turgenyev, Edmon de Amicis, Balzac,Tolstoy Halit Ziya,Yunus,
Nedim.ve daha niceleri. Kitaplarını yıpranmasın diye bez ve hamurla kendisi
ciltliyordu.
Ortaokuldaydım Değirmen Dağlar Ve Rüzgar’ını
verdi Sabahattin Ali’nin “ Dertlerin
kalkınca şaha / bir küfür yola Allaha “
mısralarını okuduğumda allak
bullak oldum. Evde babaannem, Emine ninem ve Zülehe teyzemin kaldıkları odada yatıyor , her gece dini
telkin alıyor “yattım Allah kalkarım
inşallah /kalkamazsam eşhedü enlahi lahe
illahlah…” gibi dualar öğreniyordum. Bir
küfür yola Allaha ile babama koştum. Başımı okşadı, gülümsedi “büyüyünce anlarsın
“ dedi
Sanatkar ruhluydu babam; edebiyata
meraklıydı; Kaldırımlar’ı Bahri Hazer’i , Salkım Söğüt’ü Kıskanç’ı daha pek çok
şiiri ilk defa onun ezberinden dinledim. “ağlama salkım söğüt ağlama /durgun
suların aynasında el bağlama / el bağlama / ağlama “
Ciddi müzik yeteneğine sahipti. .Klasik türk
müziğinden pek çok önemli eser küçük yaşta
onun nağmeleriyle belleğime nakşoldu:
“Hab-ı gahı yâre girdim
arz için ahvalimi,”
“Dil harabı aşkınam
sensin sebep berbadıma ”
“Tuti-i mucize guyem ne
desem laf değil”
Onu tanıyan herkes aynı zamanda iyi
bir hatip olduğunu, resmi törenlerde, toplantılarda halkevleri adına
konuştuğunu söylüyor. Seksen faşist darbesinden sonra aranıyordum,
kaçaktım. Kütahya’da polis karakola götürmüş babamı.
Benim yerimi sormuşlar, tartaklamışlar, tehdit edip
,göz dağı vermişler. ”Bilmiyorum, bilsem de söylemezdim. Ben muhbir değilim.
Siz devletsiniz,kendiniz bulun!” demiş. Bunu seksen iki yılında bana ölüm döşeğinde yazdığı, aylar sonra elime geçen son mektubundan öğrendim: “Hayatım boyunca senin gibi insanlığı kucaklayan bir davanın inançlı savunucusu olmak istedim. Fakat ruhumu saran tereddütler yüzünden bunu beceremedim. Bu zor dönemde maddi manevi bütün varlığımla yanındayım” diyordu. Benim hayatımda aldığım en değerli , en güzel hediye, hatırladıkça hala iç dünyamı gözyaşlarına boğan hediye budur. Bu mektubun toplumun, özellikle de bizlerin üzerine çullanan o zifiri karanlık dönemde bana nasıl bir moral destek olduğunu anlatamam.
Siz devletsiniz,kendiniz bulun!” demiş. Bunu seksen iki yılında bana ölüm döşeğinde yazdığı, aylar sonra elime geçen son mektubundan öğrendim: “Hayatım boyunca senin gibi insanlığı kucaklayan bir davanın inançlı savunucusu olmak istedim. Fakat ruhumu saran tereddütler yüzünden bunu beceremedim. Bu zor dönemde maddi manevi bütün varlığımla yanındayım” diyordu. Benim hayatımda aldığım en değerli , en güzel hediye, hatırladıkça hala iç dünyamı gözyaşlarına boğan hediye budur. Bu mektubun toplumun, özellikle de bizlerin üzerine çullanan o zifiri karanlık dönemde bana nasıl bir moral destek olduğunu anlatamam.
Kafasındaki ideal ‘okuyup adam
olmak’tı. İlkokulu pekiyi derece ile bitirdi. Dedem Hasan Efendi ilerisine izin
vermedi. Kasabadan ayrılmasından kendisinden, aileden kopmasından
korkuyordu. Babam, onun sekiz dokuz tanesi peş peşe bilmedikleri nedenle çok
küçük yaşta ölen çocuklarından
allahın ‘ihsanı’ olanı, hayatta
kalanıydı.Tek çocuğuydu.
Çok sonraları kan uyuşmazlığı
sebebiyle meydana geldiği tahmin edilen çocuk ölümleri , bu travma, bütün aile
bireyleri gibi, belki hepsinden çok, babamın hayatını etkiledi. Ölüvermesinden
korktukları için, ona emsalleri gibi bir çocukluk yaşatmadılar. Sürekli koruma
kollama ve gözetim altındaydı. Sokağı, sokaktaki arkadaşlığı, oyunları
, kavgayı, bilmiyordu.
İki yakın arkadaşı Cemal Argun ve
Lütfü Tuğrul Kütahya Orta Okuluna gittiler. Babam bu iki yakın arkadaşının
kitaplarıyla nasıl dışarıdan bitirmelere
hazırlandığını ve başardığını anlatırdı. Onaltı yaşında babasını kaybedince
ailenin -babaannem, kötürüm Zülehe teyzem, Emine ninem- bütün sorumluluğu onun çocuk omuzlarına bindi. Okuma, yüksek
tahsil yapma hayalleri kasabada kalma mecburiyetine hapsoldu.
Duygusal, kırılgan, sanatçı ruhlu
bir adamdı. Kendisini besleyecek, destekleyecek bir ortama açsaydı gözlerini iyi
bir eğitimden geçer
akademisyen, edebiyatçı, müzisyen
olabilirdi. Hiç biri olamadı.
”Siz şimdi duvarlara
devrimci sloganlar yazıyorsunuz.Ben bu eylemi çok küçük yaşta babama karşı evde
dolap kapaklarına ‘okumak
istiyorum!’ diye yazarak başlattım” diye
bana takılırdı.
Kasabada ilk defa kasket
giyenlerden, sonra ilk defa ‘başını açıp’ saç büyüten ‘ çağdaş’ gençlerdendi. Bir
yandan Cumhuriyetin temel paradigmasına samimiyetle inanmış, ona uygun yaşamaya
çalışan, ailesine, çocuklarına, hayata öyle bakan, öte yandan kasabanın her
cephesine is gibi sinmiş adetlerin,
geleneklerin dışına çıkamayan bir cumhuriyet aydınıydı.
Gene de yüreğinin bir
köşesinde geleceğini kuşatan bu kasaba çemberini bir biçimde kırma
hayallerini, umudunu besliyordu.
Genç yaşta idealleri ve
özlemleriyle hakikatin arasına sıkışmıştı. Hakikat galebe
çaldı. Taşra, aile, gelenek mağlup etti
babamı. Ruhunda derin yaralar açan bu mağlubiyet, uzun yıllar acı çektiği psikosomatik
epilepsi olan Jackson Sarası olarak tebelleş oldu babacığıma.
Milena , Kafka için
söyledikleriyle sanki babamı
anlatıyor:
“Hayata tutunamayacak kadar duru görüşlü, savaşamayacak kadar güçsüzdü; mağlubiyetlerinde kendini mağlup edeni utandıran o asil insanlar gibi güçsüz.
“Hayata tutunamayacak kadar duru görüşlü, savaşamayacak kadar güçsüzdü; mağlubiyetlerinde kendini mağlup edeni utandıran o asil insanlar gibi güçsüz.



